ev telefonu çalıyor. o telefonu, çocuk arkadaşlarıyla konuşmak için kullandığından o açıyor. telefondakine bişeyler deyip bana getiriyor. omuzlarını yukarı kaldırmış bilmiyorum diyerek burnuma dayıyor aleti. telefondaki ses boğuk, perişan;
"yengeee ben ibrahim."
hıı, ibrahim mi? kim bu ya? e yenge dediğine göre tanıdık ama sesi kara haber verecek gibi, ay birine bişey mi oldu? kalbim hızlanıp elim soğuyor ilk saniyede. öyle bir dehşet geçiyor telefondan çünkü. kara haberse savuşturayım diye midir savunma şeyi midir bilmem, neşeyle, ama biraz da kem küm ederek;
"buyur ibrahim, efendim." diyorum ibrahim'e. ama tam olarak kim bu ibrahim bilmiyorum o an, aklıma gelmiyor korkudan.
ibrahim'in ağzından laflar zorla dökülüyor, yavaş yavaş... her kelimeyi tek tek durarak söylüyor ibrahim:
"yengee yufka geldi de haber veriyim dedim."
abv ibrahim, yufkacı ibrahim.
devam ediyor telefonda can vermeye, yine tek tek kelimeler.
"ayırıyım mi size de ?"
aklımdan ilk "yufkalar kanser mi oldu, ne oldu hıyar? ödümü koparttın!" demek geçiyor ama onun yerine en azından yufka gelmiş kimseye bişey olmamış diye rahatlayıp "ayır ayır ibrahim, ben gelir alırım." diyorum.
sanki ibrahim de biraz rahatlamış gibi "haa tamam yenge, abime selam söyle." diyor.
"tabii tabii" deyip telefonu kapatıyorum.
ben senin yufkanı ibrahim, iki saniyede dünya gamını üstüme boşalttın diye söylene söylene buzdolabına yönelip maydanoz var mı diye bakıyorum börek için, e yufka gelmiş sonuçta.











