Deplasmanda depresyonist bir soru:
Sevgiyi bilmeyen insanın, sevgiden sonra sevgisiz yaşaması mümkün mü?
İnsanın sevdiği ve değer verdiği bir insana kendini sevdirme çabası kişiyi fark ettirmeden öyle bir ruh hâline sokar ki; kişi, sevdiği insandan kendisinin bir etkisi ya da karşısındakinin bir çıkarı olmadan ruhunu besleyen bir söz duymak veya sadece ruhuna dokunan bir davranış görmek için öyle bir açlıkla bekler ki, sonunda kendisine gösterilen samimiyeti tartışılır en küçük duygu kırıntısına büyük bir değer biçerek kendisini sevdiği insana daha çok sevdirme çabasına girer.
Bu çabanın muhatabı olan sevilen ise kendinden hemen hemen hiçbir şey vermeden ve hatta buna gerek bile duymadan, kendinden vererek göreceği ilgi ve sevgiden daha fazlasını zaten elde ettiği için kendisini seveni sevmeye, onu madde dünyasından çıkarıp her türlü doyumunu karşıladığı nesnel bir obje değil de özünde seven ve sevilmek isteyen bir ruh olarak görmeye tenezzül dahi etmez. Bütün sevgi gösterileri madde kalıbında sığdırılır. İnsan topraktan gelmiştir ve toprak gibi özüne işlemeyen her şey doyum sağlandığı an sel olur üzerinden akar, gider. İnsanın ruhuna dokunmayan her şey doyum giderildiği an ölür.
Bir tarafta kölece kendini veren, diğer tarafta koşulları belirleyen, verileni alma hakkına sahip tartışmasız bir otorite. Koşulları belirleyenin istek ve arzularını yerine getiren köleye verilen, belirli sınırları olan özgürlük anlayışı!
Bu sınırların aşılması durumunda kölenin bilincine işlenmiş ceza ve kendince kazandığını düşündüğü özgürlüğü kaybetme korkusu...
Bazen de bu sınırları zorlama içgüdüsü, arayışta olma veya arayışa direnmek için kendinde verdiği içsel mücadele...
Bu savaştan galip gelmek için sürekli bir şeylerle meşgul olma çabası. Çalışıyorsa kendini daha çok işine verme, bu yetmediğinde hobi olarak gördüğü bir uğraşı veya ikinci bir iş, kitaplar, internet, sosyal medya... Kendine yenilmemek için sürekli bir kendinden kaçma çabası. Bunlar da yetmediğinde ruhsal açlığını makul ölçülerde tatmin etmek için kendi özgürlük sınırları içinde şartlarını kendinin belirleyebileceği yakın ama mesafeli ilişkiler...
Tek bir denge kurmak için onlarca denge kurma zorunluluğu...
İnsan sürekli vererek alanın dengesini, sürekli alarak da verenin dengesini bozar. Dengesiz bir zemine dört başı mamur saray bile inşa etseniz yıkılması kaçınılmazdır. Eskiler demiş ki, iki gönül bir olunca samanlık seyran olur. Seyran, gezme, gezinti, yürüme, görme anlamına gelir. Yani demişler ki iki insan benlikten kurtulup tek bir gönülde bir olursa onlar kendilerini keşfetmeye o kadar dalarlar ki gez gez, gör gör bitmez. İnsan bunu bir kez ucundan kıyısından tatmışsa gerçek sevgiyi kıskançlığından tutkusuna kadar yaşamışsa sonrasında sevgisiz yaşaması mümkün değildir. Bunun özlemini çeker ama diğer yandan da olmadığı için önce inkâr eder, sonra da inkâr ettiğini yukarıda anlatıldığı gibi inşa etmeye çalışır. Bunu beceremediğinde tekrar inkâr eder. Ama ne yaparsa yapsın ruhunda hep bildiği, tanıdığı bir şeyin eksikliğini duyumsar, onun boşluğunu doldurmak için her şeyi yapar ama o boşluk asla dolmaz. İnsan duygu yüklü bir küp gibidir ve biri o küpün kapağını açıp içini görmüşse siz o bir çift gözden kendinizi kurtaramazsınız.


















