Tramvaydan çıktığımda soğuk hava seyrelen saçlarımın arasından enseme kadar indi. Elimdeki bereyle saçlarımı kulaklarıma kadar kapattım. Montun fermuarını boynuma kadar çekip ellerim cepte turnikelerden yan dönerek çıktım. Sıra halinde dizilen otobüslere binmeye çalışanların arasından geçerek Beyazıt meydanda orta yerde kurulu olan kermes çadırının yanından sıyrılıp Vezneciler yönüne dönerek başka bir otobüs durağına vardım.
Saatim buçuk oldu, geç kaldım. Hızlı adımlarla Süleymaniye yönünde ilerliyorum. Şu sokaklardan biri olmalı. Adrese yeniden bakmak için cep telefonunda not aldığım uygulamayı açtım, evet, ilerdeki yan sokak olmalı. Köşe başında teneke üzerine yazılı yazıyı okumaya çalışıyorum. Burası. 6 numaralı kapıya ilerlerken, tüm binaların farklı fakültelere ait olan okullar sokağına girdiğimi fark ettim. Kapıdan içeri girdiğimde küçük bir avlu çeşitli yerlere serpiştirilen öğrenciler ve görünür yerde küçük bir kulübe. Kulübedeki görevliye yanaşarak seminere geldiğimi, nerede olduğunu öğrenmek istedim. Seminer olmadığını söylediğinde şaşırdım. Adresi kontrol ettim, doğru yerdeyim. Enformatik yollarla edindiğim bilgi beni doğru yere getirmiş olmalı. Görevli bana yardımcı olmak için arkadaki binalardan birine gitmemi istedi. Kapıdan içeri girdiğimde küçük bir mutfağa girdim. Mutfaktan geçerek, boş koridorda açık kapılardan birine girerek yardımcı olması için ilk gördüğüm kişiye derdimi anlattım. Telefona sarılarak seminerin nerede olduğunu analog yolla öğrenmiş oldu. Geldiğim yoldan geri dönerek yukarı doğru ilerlememi, sağda ilköğretim okulunun karşısında BUYAMER (İ.Ü. Bilgisayar Bilimleri Uygulama ve Araştırmaları Merkezi)’de olduğunu söyledi.
Okulu buldum; içerdeki öğrencilerin neşelerini, koşuşturmalarını demir parmaklıkların ardından gördüm. Karşısındaki BUYAMER’e baktım. Arkamda 10 yaşındaki öğrenciler, önümde 20 yaşındaki öğrenciler. Kendimi aralarında çok yaşlı hissettim; fakat şunu da biliyorum: “Öğrenim, hayat boyu devam eder.”
Güvenlik görevlisi 2. kata ve sol tarafa gitmemi söylediğinde merdivenleri üçer beşer çıkmaya başlamıştım. Koridorda sessizlik hâkimdi, sanki herkes birbirlerine sır verirmiş gibi fısır fısır konuşuyor. Çaycıyı gördüğümde seminerin hangi odada olduğunu, söyledim. Önce ne dediğimi anlamamış gibi biraz düşündü sonrasında, “uzun saçlı (elini de boynunun hizasına getirerek konuşmasına görsel zenginlik katarak), zayıfça bir adam mı?” dedi. Çocukça bir sevinçle bana tarif ettiği odaya yöneldim. Kapıdan içeri girdiğimde uzun dikdörtgen toplantı masası, dizüstü bilgisayar, projeksiyon, Tahsin Yılmaz ve birkaç kişi ile karşılaştım. Geç kalmış olmalıydım, 20 dakika; fakat seminerin henüz başlamamış olması, şaşkınlığımı huzura terk etti. Tahsin Yılmaz içeridekilerle beni tanıştırdı ve oturmam için yer gösterdi.
BUYAMER yönetim kurulu üyelerinden Prof. Dr. Sevinç Gülseçen ile tanıştığımda profesörlerin güleç ve genç bir bayan olacakları aklıma gelmezdi. Prof.’sa yaşlı ve somurtkan olmalı; ancak Dr.’ler genç ve güler yüzlü olabilirdi. Seminer başlamak üzere, katılacak arkadaşlar sırayla odayı doldurmaya başladı. Sandalyelerimiz birbirlerine iyice yanaştı. Odada kısa bir süreliğine uğultu hâkim oldu. Sevinç Gülseçen hanım herkesin yerleştiğinden emin olduktan sonra Tahsin bey’in karşısında oturarak hazır olduklarını ve istedikleri zaman başlayabileceğini gösterdi.
20 kişi kadar olduk. Bir kaçımız dışında herkes genç. Gözlerin pırıltısı, vücutların dikliği ve yüzlerindeki parlaklık salona hayat katıyor. Seminere gelen her bir öğrenci isimlerini söyleyerek kendilerini tanıttılar. Tahsin bey’de kendini kısaca tanıtarak; 1986 yılında Bilişim sektörüne adım attığını, şimdilerde Bilgiişlem Uzmanı ve İşletme Yönetimi Danışmanı ve Türkiye Bilgileşim Ajansı Derneği Kurucu Müzakereci görevlerini yaptığını, aynı zamanda öğrenciliğinin hâlâ devam ettiğini söyledi.
“Enformatik Semineri: Mesele Türlerine Göre Bilgiişlem” konulu seminer’e “bilişim” kelimesinin tanımını yaparak başladı. Bilişimin her alanda, her sektörde farklı ama benzer tanımların yapıldığı, tüketimin ve özellikle üretimin artmasında değerler sağlamasından iyi bir partner olduğunu kaydetti. Bilişim’in günümüzde de temel bir ihtiyaç olduğundan bahsetti. Tanımın sonunda ise güzel bir nükte ile (-bence dikkate alınması gereken bir eleştiri) bilişim kelimesinin, dedikodu aracının evlerden her yere farklı şekilde dağılmasını yarayan bir araç olduğunu söyleyerek tamamladı.
Plastik kelimeler başlığı altında Bilişim/Enformatik kavramının içine giren uzak-yakın, ilişkili-ilişkisiz kelimelerle kavramın çok daha zor anlaşılması hatta farklı yönlere çekildiğini/çekilebileceğini teknik terimlerle katılımcılara anlatmaya çalıştı. Enformatik kavramın küçük bir tanımla geçiştirilemeyeceğini konuşmanın bu bölümünde kendini hissettirdi. Yapılan işin adını koyarak “Enformatikçi”, katılımcılara doğru “Enformatikçiler” olarak tanımlaması ilk başta garibime gitse sonrasında düşündüğümde, yaptığımız iş açısından bizlerin başkaları gözünde bir değer alması için önemli olduğunu anladım.
“Enformatikçi”nin asli görevlerinden biri de bilgiyi işleyerek her kesimin, muhatap alınacak her kesimin anlayacağı dile getirmektir. Bizim (-enformatikçi), toplumların birbirlerini ya da daha küçük varsayımla şirket içi anlaşılırlığı sağlayarak bir zanaatkar ya da sanatçıdan hiçbir farkımız yok. Bizlerin daha saygın görünebilmesi için öncelikle yaptığımız iş’in önemini kavramak ve bu doğrultuda en iyiye ulaşmaya çalışmalıyız. Taklit ve benzerlerden uzaklaşıp amaca hizmet eden daha anlaşılır aletlerle donanmak gerek. En küçük birimle ev içi uygulamadan ya da şirket içi yazılımdan daha genele toplumun faydasından, devletin enformasyon sağlaması. Hatta dünyada tanınmaya kadar gerçek birer zanaatkar/sanatçı olmalıyız.
Bunu başarabilmek için analog ve dijital dünya arasında karar vermeliyiz. Çocukluğumuzdan itibaren yaptığımız yöntemleri değiştirmeli mi yoksa tamamen vazgeçmeli mi? Türkiye devleti olarak bu sorunun cevabını verdik, diye düşünüyorum. Dijital dünyayı çok sevdik ve onu “ister” hâle geldik. Bir enformatikçiye düşen şey bu geçiş sırasında analog dünyamızdaki kolaylıkları, aslında alışkanlık demek daha doğrudur, dijital dünyamıza entegre ederken zorlaştırmadan ve çok daha kolaylaştırarak vermeliyiz. Bunun içinde enformatikçi yaptığı işi düzenleme, sergileme, dönüştürme, saklama, iletme başlıkları altında değerlendirip bitirmelidir.
Dakikalar ilerliyor. Havada anasır-ı erbaa, gayî, suret, tür, formel, hassa, araz, kemiyet, izafiyet vb. kelimeler uçuşuyor. Seminerde örnekler verilirken geleceği anlamak için günümüzden 1900’ler dönemine gittik, 1800’lerde dolaştık. Katılımcılar ilk kez duyuyorlarmış gibi pür dikkat kesilmiş dinliyorlar. Bir katılımcı yanındakine bir şeyler söylüyor. Dizüstü bilgisayar getiren hızlıca notlar alıyor. Kağıt-kalem yok. Bir tek Tahsin bey’de var. Kendisi aldığı notları defterinden bizlere aktarıyor. Âdeta bizlere hâlâ yapılması gereken çok iş olduğunu gösteriyor. Henüz geçişin tamamlanmadığını, devam ettiğini ve “enformatikçi” olarak iş’in neresinde olduğumuzu söylüyor. Projektörle duvara yansıttığı sunumlar arasında geçiş yaparken dijital dünyanın faydalarını gösteriyor.
Sevinç hanım üzülerek araya giriyor. Vakitlerin fazla olmadığını söylüyor. Söylenecek çok söz var fakat zaman az. Tahsin bey bir şeyler daha anlatabilmek gayesiyle daha teknik konuşmaya başlıyor. Sonuca ulaşmak istiyor. Mesele, Amaç, Sonuç ve Nesne kavramların tanımı ile sohbetini tamamlıyor. Farklı sesler duyuluyor. Mesele’nin görülüp nesne’ye ulaşıldığı söylendi; fakat aslında nesne’nin bizim olmadığından ve bizim derken sonuç’ta bize tam hizmet vermediğini ifade etti. Kimileri konuyu artık açık bir dünyada yaşadığımızdan ve dünyanın neresinde olursa olsun her yerde kullanılabilecek nesne’lerin olduğunu söyledi; fakat bu nesne’lerin ne kadarının amaç’a hizmet ettiğinden ve hepsinden önemlisi olan sonuç olarak bize ne verdiğini söyleyerek “enformatikçi”lere çok büyük bir iş düştüğünü hatırlattı.
Herkes ayağa kalktı. Sevinç hanım teşekkürlerini dile getirerek Tahsin bey’e uzattığı sertifikayı kabul etmesini istedi. Öğrencilerin her biri Tahsin bey’e teşekkür ederek odadan ayrıldılar.
Elimde notlar ile koridorda ilerleyerek, çaycının yanından merdivenlerden aşağıya indim. Kapıdan dışarı çıktığımda öğrencilerin arasından soğuk havanın, tekrar, seyrelen saçlarımdan ensemi okşaması beremle başımı örtmeme neden oldu. Soğuktan korunmamakla karşılaşacağım sıkıntılar gibi, dijital dünyada da korunma yöntemlerinin ihmal edilmesi gibi çok ciddi sıkıntılarla karşılaşacak olmam kaçınılmaz bir süreçtir. Güvenlik görevlisinin bakışları arasından geçerken bunlar zihnimde beliriyor ve nelerin yapılacağı, özellikle nasıl yapılacağı hakkında çeşitli fikirler düşünüyordum.
Sokağın sonundan, yeni umutlar ile Muhteşem Yüzyıl dönemine ait Süleymaniye Camiisi’nin yanından Eminönü’ne doğru kaydım.