بِسْمِ اللَّهِ الرَّحْمَٰنِ الرَّحِيمِ
أَلَمْ تَرَ كَيْفَ فَعَلَ رَبُّكَ بِأَصْحَابِ الْفِيلِ (۱) أَلَمْ يَجْعَلْ كَيْدَهُمْ فِي تَضْلِيلٍ (۲) وَأَرْسَلَ عَلَيْهِمْ طَيْرًا أَبَابِيلَ (۳) تَرْمِيهِمْ بِحِجَارَةٍ مِنْ سِجِّيلٍ (٤) فَجَعَلَهُمْ كَعَصْفِ مَأْكُولٍ (٥)
Safvetüt Tefasir: Fil sûresi Mekke'de inmiştir. Bu sûre "Ashab-ı fil, Fil Ordusu" kıssasını anlatır Bunlar Kabe-i Muazzama'yı yıkmak istedikleri zaman Allah onların tuzaklarını başlarına çevirdi, evini onların tasallut ve taşkınlıklarından korudu. Dudağı yarık Ebrehe ordusu üzerine en zayıf mahluklarını gönderdi. Bunlar, ayak ve gagalarında küçücük taşlar taşıyan kuşlardı. Fakat bu taşlar, öldürücü kurşunlardan daha öldürücü ve yok edici idi. Neticede Yüce Allah onları yok edip köklerini kazımıştır. Bu mühim tarihi hadise kâinatın efendisi Hz. Muhammed (s.a.v.)'in doğum yılı olan mîlâdî 570 senesinde meydana gelmiştir. Bu, peygamber olmadan önce onun peygamberliğinin doğruluğuna işaret eden en büyük harikulade hâdiselerdendir.
1. Ey Peygamber! Yüce Allah'ın, Beyt-i Haram'a tecavüz etmek isteyen Fil ordusuna ne yaptığını gözle görür gibi kesin bir bilgiyle bilmedin mi? Bu haber sana gelmedi mi? Tefsirciler şöyle der: Rivayet edildiğine göre, Yemen Melik'i dudağı yarık Ebrehe Sana'da bir kilise yaptırdı ve hacıları oraya çevirmek istedi. Bunun üzerine Kinane kabilesinden bir adam gelip hakaret olsun dive geceleyin kilisenin içine pisledi ve pisliği duvarlarına bulaştırdı Ebrehe buna kızarak Kabe'yi yıkmaya yemin etti. Filler üzerinde büyük bir ordu ile Mekke'y geldi. Bu fil ordusunun önünde de hepsinden daha büyük bir fil bulunuyordu Ebrehe Mekke'ye yaklaştığında, buranın halkı, onun ordusundan ve zulmünden korktukları için dağlara kaçtılar. Yüce Allah Ebrehe ordusu üzerine siyah kuşlar gönderdi. Her kuşta, biri gagasında ikisi de ayaklarında olmak üzere üç taş bulunuyordu. Kuşlar bu taşları onlara attılar. Atılan taş adamın başından giriyor arkasından çıkıyor, adamı cansız bir beden halinde yere yıkıyordu. Neticede Yuce Allah onları helak edip köklerini kazıdı. Onların bu kıssası ibret alacaklar için bir ibret vesilesi olmuştur. Ebussuûd şöyle der: "Rabbinin ne yaptığım görmedin mi?" denilerek "görme"nin, fiilin kendisine bağlanmayıp " Rabbin nasıl yaptı?" denilerek fiilin nasıllığına bağlanması olayın korkunçluğunu göstermek ve olayın, Allah'ın kudretinin büyüklüğünü, ilim ve hikmetinin sonsuzluğunu ve Peygamber'i (s.a.v.)'nin şerefini gösteren harikulade ve dehşet verici bir şekilde meydana geldiğini bildirmek içindir. Şüphesiz bu olay, peygamberlik öncesi vuku bulan harikulade olaylardandır. Zira rivayete göre bu olay, Hz. Peygamber (s.a.v.)'in doğduğu yıl meydana gelmiştir.
2.Allah onları helâk etmedi mi? Kabe'yi yıkma hususundaki plan ve tuzaklarını boşa çıkarmadı mı?
3.Onların üzerlerine Allah kendi ordularından gruplar halinde arka arkaya gelen kuşlar gönderdi. Bu kuşlar her taraftan onları kuşattılar.
4.Kuşlar onlara taşlaşmış çamurdan meydana gelen küçük küçük taşlar atıyorlardı. Bu taşlar delen kurşunlar gibiydi. Kime ulaşırsa onu mutlaka öldürüyordu.
5.Onlar, rizgarin savurdugu ve hayvanlarını yiyip pislik halinde dışarı attığı bitki yaprağı haline getirdi. Allah onların hepsini yok edip köklerini kazıdı.
Bu olay, Yüce Allah'ın Kabe'ye verdiği değeri ve düşmanlarını savması sebebiyle Kureyş'e yaptığı ihsanı gösterir. Bu sebeple onların Allah'a kulluk edip verdiği nimetlere şükretmeleri gerekirdi. Ayrıca bu olayda Allah'ın, düşmanlarından intikam almaya kadir olduğunu gösteren enteresan ve harikulade deliller de vardır. Ebû Hayyan şöyle der: Bu büyük düşmanın, Peygamber (s.a.v.)'in mutlu doğum yılında Kabe'yi yıkmasına engel olunması, Rasulullah (s.a.v.)'in peygamberliğini gösteren, peygamberlik öncesi vuku bulan harikulade olaydır: Çünkü kuşların bu anlatılan şekilde gelmesi, Peygamberlerin gelmesinden önce vuku bulan mucize ve harikulade olaylardandır. Allah onları en zayıf askerleri ile, yani öldürme adetleri bile olmayan kuşlarla yok etmiştir.'
Celaleyn T : Mekke devrinde nazil olup, 5 âyet-i kerîmedir.
1- Görmedin mi muhatabı hayrete düşürme istifhamıdır. Yani şaşmalısın ya! Rabbin fil ashâbına ne yaptı? Fil, (ordu içinde geçen on üç filden en büyüğü olan) Mahmud adındaki fildir. Ashâbı ise, Yemen kralı Ebrehe ile ordusudur. Ebrehe, hacıların yönünü Mekke'den çevirmek gayesi ile San'â'da bir kilise yapmış, Kinâne kabilesinden bir adam da kilise içinde pisleyip küçümsemek niyyetiyle dışkısını kilisenin kıble duvarına sürmüştü. Bunun üzerine Ebrehe, mutlaka Kâbe’yi yıkacağına yemin edip, önlerinde Mahmud adlı fil olduğu hâlde, ordusuyla beraber filler üzerinde Mekke'ye gelmişti. Kâbe’yi yıkmak üzere tam Mekke'ye yönelmişlerdi ki, Allahü teâlâ üzerlerine şu kavlinde izah buyurduğu şeyleri gönderdi:
2- Onların Kâbe’yi yıkma konusundaki düzenlerini boşa, zarara ve helake çıkarmadı mı? Yani çıkardı.
3- Üzerlerine sürü sürü bölük bölük kuşlar gönderdi.
Âyette geçen “ Ebabil” lâfzı; bazılarına göre müfredi yoktur. Tıpki ”esatir“ gibi. Bazılarına göre ise müfredi, “ ebûl”yahut ”ibbâl”yahut“ İbbil“ dir. Tıpkı, “Acul” miftah ve ”sikkîn“ gibi.
4- Onlara sicilden pişmiş çamurdan taşlar atıyorlardı.
5- Neticede Rabbinonları yenmiş hasıl gibi, hayvanların yiyip ters hâline getirdikleri ve sonra ezip kaybettikleri ekin yaprağı gibi yapıverdi. Allahü teâlâ her birini kendisine âit, üzerine ismi yazılı bir taşla helâk eyledi. Taş, mercimekten büyük, nohuttan küçük bir hacimde olup, bir anda hem tolgayı, hem adamı, hem de fili delik deşik ederek yere saplanıyordu. Fil Vak'ası, Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'in doğduğu yıl vuku bulmuştur.
Taberi T : Mekke'de nazil olmuştur. 5 âyettir.
Bu sûre Kâbe'yi yıkmak üzere gelen fil ordusu kissasını anlatır. Bunlar Kabe-i Muazzama'yı yıkmak istedikleri zaman, Allah onların tuzaklarını başlarına çevirdi ve evini onlardan muhafaza buyurdu. Ebrehe ordusu üzerine kuşlar taifesinden bir taifeyi gönderdi. Taşıdıkları taşlar, öldürücü kurşunlardan daha öldürücü ve yok edici idi.
Neticede Yüce Allah onları yok edip köklerini kazımıştır. Hadise kâinatın efendisi Hz. Muhammed (s.a.)in doğum yılı olan Miladi 570 senesinde meydana gelmiştir. Bu hadise, peygamber olmadan önce onun peygamberliğine işaret eden harikulâde hâdiselerdendir.
Rabbinin fil sahiplerine ne ettiğini görmedin mi?: Ey Muhammed! Ebrehetü'l-Eşrem başkanlığında Kâbe'yi yıkmak için Yemen'den gelen fil sahiplerine Rabbinin neler yaptığını kalb gözünle görmedin mi?"
O bunların düzenini boşa çıkarmadı mı?: Kâbe'yi yıkmak hususunda Habeşlilerin gayretlerini boşa çıkarmadı mı?
O, bunların üzerine sürülerle kuşlar gönderdi: Rabbin onların üzerine peşpeşe ve her taraftan müteferrik kuş sürüleri gönderdi.
Ki, onların üzerine pişkin tuğladan taşlar atıyorlardı: Bu kuşlar fil sahiplerinin üzerine taşlaşmış çamurdan taşlar atıyorlar, böylece onları gebertiyorlardı.
Nihayet onları yenik ekin yaprağı gibi yapıverdi: Nihayet Cenab-ı Allah fil sahiplerini; hayvanların yeyip işkembelerine attıkları, kuruyup paramparça hale gelmiş ekin yaprağına döndürdü.
Beydavi T : Mekke'de inmiştir. 5 âyettir.
1- "Görmedin mi, Rabbin fil sahiplerine ne yaptı?” Hitap Resûlüllah sallallahü aleyhi ve sellem'edir. O, her ne kadar o vakayı görmedi ise de ancak izlerini müşahede etti ve haberlerini tevatürle duydu; sanki görmüş gibi oldu.
Keyfe (nasıl) deyip de mâ (ne) dememesi, maksadın orada Allahü teâlâ'nın mükemmel ilim ve sonsuz kudretini, Resûl aleyhis-salâtü ves-selâmin da şerefini gösteren şeyleri hatırlatmak olmasındandır. Çünkü bunlar irhasat (peygamberlik öncesi harikalar) dır.
Rivâyete göre olay Resûlüllah sallallahü aleyhi ve sellem'in doğduğu yıl olmuştur. Kıssa şöyle cereyan etmiştir: Ashame Neçaşi tarafından atanan Yemen Kralı Ebrehe bin Sabbah el - Eşrem, San'a şehrinde bir kilise yaptı, ona Kulleys adını verdi. Hacıları oraya döndürmek istedi. Kinane oğullarından biri gece kilisede kaldı ve onu kirletti. Bu da Kralı kızdırdı; Kabe'yi yıkmaya yemin etti. Ordusuyla beraber çıktı, yanında da güçlü bir fil vardı, ismi da Mahmûd (Mamut) idi. Başka filler de vardı. Mekke'ye girmeye hazırlanıp da askerlerini savaş düzenine getirince, fili başa sürdü. Ne zaman onu Harem'e çevirseler çöker, yerinden ayrılmazdı; yemen’e veyahut başka bir tarafa çevirseler hemen koşardı. Allahü teâlâ bir kuş türü gönderdi. Her birinin gagasında bir, ayaklarında da iki taş vardı. Mercimekten büyük, nohuttan küçük idi. Onlara atıyordu; adamın tepesinden giriyor, arkasından çıkıyordu. Böylece hepsi helâk oldular.
Elem ter şeklinde de okunmuştur, bu da cezm edatının etkisini daha çok göstermek içindir (hem son ye’yi düşürmüş hem de ra'yı cezm etmiştir). Keyfe lâfzı da feale ile mensûbtur; tera ile değil; çünkü onda (keyfe'de) istifham manası vardır (istifham da başta bulunur).
2 - "Onların tuzaklarını çıkarmadı mı” Kabe'yi muattal/yararsız kılma ve tahrip etme tuzağını "boşa çıkarmadı mı?” zâyi ve iptal etmedi mi? Bunu da onları kırıp geçirmekle yaptı, Kabe'nin de şanını yüceltti.
3 - "Onların üzerine sürü sürü kuşlar gönderdi” ebâbîl, ibbâle'nin çoğuludur, o da büyük demektir. Kuş bölüğü toplanma bakımından ona benzetilmiştir. Bunun tekili olmadığı da söylenmiştir, Meselâ abâdîd ve şemâtît gibi (ikisi de dağınık manasınadır).
4 - (Taşlar atıyordu) ye ile yermihim de okunmuştur, bu da tayr (kuş) lâfzının müzekker olmasındandır, çünkü o ism-i cemidir ya da zamir rabbüke lâfzına râcidir.
"Pişmiş çamurdan” taşlaşmış çamurdan ki, o da sengikil lâfzından Arapçalaşmıştır. Bunun büyük kova manasına sicl'den geldiği yahut gönderme manasına iscal'dan geldiği de söylenmiştir. Ya da sicil'dendir ki, onlara gönderilen azâp yazılmış, kitaba geçirilmiş demektir.
5 - "Onları yenmiş ekin sapı gibi yaptı” kurdun yediği ekin yaprağı gibi ya da tanesi yenip de boş kalan yaprak gibi yaptı ya da hayvanların yiyip de karnında öğüttüğü saman gibi yaptı demektir.
Peygamber sallallahü aleyhi ve sellem'den: Kim Fil sûresini okursa, Allah onu hayatında yere batmaktan ve sûretini değiştirmekten emin kılar.
Ömer Nasuhi Bilmen T : Bu mubarek sûre, "El-Kafiran" sûresinden sonra Mekke-i Mukerreme'de nazil olmuştur. Fil hadisesini gildirdiği için kendisine bu ad verilmiştir. "Beş âyet-i kerimeyi ihtiva etmektedir. Bundan evvelki "Hümeze" sûresinde bir kimseyi malının çok yaşatamıyacağı ve ahlâksız kimseleri servetlerinin azabtan kurtaramıyacağı bildirilmişti, bu sürede de fil ashabının kıssası, bu hususa dair bir misal, bir delil olduğu için aralarında güzel bir münasebet vardır.
1. Bu mübarek sûre, Allah'ın dinine karşı muhalif cephe alan, Yüce Peygmabere düşmanlık gösteren kimselerin dünyada da nasıl müthiş felaketlere maruz kalacaklarına dair fil ashabı kıssasını bir ibret misâli olmak üzere beyan buyurmaktadır. Şöyle ki: Ey Son Peygamber!. (Görmedin mi?.) Yani Tevatüren rivayet olunduğu için görmüş gibi bilmedin mi?. Elbette ki: Bilmiş bulunuyorsun ki: (Rab'bin fil sahiplerine) O dinsiz guruba, o Kabe-i Muazzama'yı yıkmak isteyen, ve fil ile Yemen tarafından gelmiş bulunan melun bir zümreye (nasıl etti?.) onları nasıl yok etti, bir helake uğrattı!.
2. Evet.. O kudret ve azameti sonsuz olan Alemlerin Rabbi (Onlarm) o fil sahiplerinin (kurdukları tuzağı) onların Kabe-i Muazzam'a hakkındaki haince bir şekilde yapmak istedikleri zarar ve ziyanı, bu husustaki arzularını (bozgunluk içinde kılmadı mı?.) o hilelerini mahv ve yok edip iptal buyurmuş olmadı mı?.
"Keyd" başkasına haberi olmaksızın bir zarar vukuunu dilemektedir. "Tadlil" zayi kılmak, iptal etmek manasınadır.
3. Evet.. O Yüce Yaratıcı, o fil sahiplerini cezalandırmak için (Onların üzerlerine) sürü sürü (bölük bölük kuşlar gönderdi.) o kuşları bir kudret harikası olarak yok etme ve cezalandırma kuvveti mahiyetinde bulundurdu.
"Tayr" havada uçan büyük veya küçük şeyler demektir. "Ebabil" de cemaatler demektir. Kendi lâfzından tekili yoktur.
4. Artık (Onlara) o fil sahiplerine o kuşlar (Siccilden) yâni: Katı, sert, taş kesilmiş çamurdan (taşlar atıyorlardı.) herhangi birinin başına isabet eden bir taş parçası, onu bir hastalığa uğratarak helâkine sebebiyet vermiş oluyordu.
5. Hak Teâlâ Hazretleri (Artık onları) O Kâbe-i Muazzama'ya karşı düşmanlık gösteren hain topluluğu (yenilmiş ekin yaprağı gibi kıldı.) hepsi de darmadağın olarak lâyık bulundukları Allah'ın kahrına uğramış oldular, işte kutsal şeylere düşmanlığın cezası!.
"Asf": Bir ekin yaprağı demektir, biçildikten sonra kalır, onu rüzgârlar darmadağın bir hale getirir, onu güveler, küçük kurtlar, böcekler yiyiverirler.
"Fil vak'asının özeti, tefsirlerde, siyer kitaplarında yazılmış olduğu üzere şöylecedir. Uzun bir müddetten beri Yemen'de hâkim olan "Himyer" hükümdarları, bilahara zaif düşmekle Habeşler, gelip Yemen diyarını zaptetmişlerdi. Habeşlerden "Ebrahe" adındaki bir hükümdar, başkenti olan Yemen'de bir kilise yaptırmış, insanları Kabe-i Muazzama'nın ziyaretinden vaz geçirerek kendi yaptırdığı kiliseye çekmek istemişti. Bu maksadından dolayı bir ordu ile Mekke-i Mükerreme'ye doğru yürüdü, Ebrahan'ın büyük bir fil'i var idi, onu ordusunun önünde yürütürdü, onunla gideceği yerlerde muzaffer olacağını sanırdı.
İşte bu fil ile ve belki başka fillerde beraber bulunduğu halde Mekke-i Mükerreme üzerine hareket etti, içerisine gireceği sırada fil yere çöktü, onu kaldırıp Kabe-i Muazzama'a tarafına yürütemiyorlardı. Başka taraflara ise koşa koşa gitmek istiyordu. İşte bu esnada idi ki: bir çok Ebabil denilen kuşlar, sema tarafından çıka geldiler, ağızlarındaki, ayaklarındaki ufak taşları ebrahenin askerleri üzerine atıverdiler.
Bir çokları bu taşların tesiri ile yaralanıp öldüler, aralarında Cüderi-kabarcık ve çiçek hastalığı görülmeye başladı. Geri kalanlar da Yemen'e kaçıp gittiler. Ebrehe de hasta bir hâlde Sana'ya vardı, orada telef oldu.
Bu hadisenin vuku bulduğu seneye vaktile Araplar "Fil senesi" derlerdi, bunu bir tarih başlangıcı yapmışlardı, bu senede idi ki: Resûl-i Ekrem Efendimiz, ana rahmine şeref vermişti. Bu hadiseden elli şu kadar gün sonra muharrem ayında Peygamberin doğumu gerçekleşti, bundan kırk sene sonra da Peygamberlik şerefine erişti.
Kısacası: Bu sûre-i celîle, bu ibret verici kıssayı haber vererek din düşmanlarını sakındırmaktadır, kutsal şeylere suikast edenlerin akıbeti böyle helake uğrayacaklarını ihtar buyurmaktadır. Yüce Peygamberimize de, teselli olup onun yüce dinin devam edeceğini, bütün insanlık âlemine yayılıp duracağını müjdelenmektedir. Bununla beraber bu olay, Resûl-i Ekrem, Sallallah-ü Aleyhi Vesellem Efendimizin peygamberliğini kuvvetlendirdiği, yüce şânını ilan ve temin ettiği için bir nevi peygamberlik mucizesi sayılmaktadır.
İbrahim Ayehisselâm'ın zamanından beri Allah'a inananların bir mabedi olan Kabe-i Muazzama, her ne kadar bir aralık müşrikler tarafından putlar ile doldurmuş ise de bu geçici ve mübarek kâbeye bir suikast maksadına dayanmaip bilâhara Peygamber Efendimizin vasıtasile yine inananların mabedi ve müslümanların kıblesi olarak eski hâline getirilmiş ve kıyamete kadar da mü'minlerin mübarek bir ziyaretgâhi bulunacaktır. Kerem Sahibi mabûd Hazretleri bütün müslümanları o yüce makamların feyizlerinden yararlandırsın, amin..
İbn Kesîr T : Mekki bir süre olup beş ayettir.
Bu sürede anlatılan hadise; Allah'ın Kureyş'e, onlardan, Ka'be'yi yıkmaya ve izini yok etmeye azmetmiş fil sahiplerini uzaklaştırması, fil sahiplerini yok etmesi, burunlarını yerde süründürmesi, çabalarını boşa çıkarması ve kötü bir şekilde hüsrana uğratması gibi konularda ikram etmiş olduğu nimetlerdendir. Bu kıssa fil sahiplerinin îcâz ve kısaltma üslubu ile anlatıldığı bir kissadır. Rivayet edilir ki; Ebrehe b. Eşrem Sana'da dehşet bir kilise yaptırmış. Yüksek yapılı, geniş bahçeli ve etrafı süslü bir kilise... Yüksekliğinden dolayı Araplar onu 'Kalîs' (düşüren) diye isimlendirmişlerdir. Çünkü yüksekliğinden ötürü ona bakanın başından neredeyse takkesi düşecek gibi olurmuş. Ebrehe Arapların hac ibadetlerini Ka'be'ye yaptıkları gibi bu kiliseye de yapmalarını sağlamaya karar kılmış. Ülkesinde bu düşüncesini duyurmuş ancak Araplar bunu uygun görmemişler. Kureyş ise bu durumdan dolayı çok hiddetlenmiş hatta bazı kureyşliler bu kiliseye gidip içerisine girmişler ve içeride abdest bozmuşlar. Ardından da geri dönmüşler. Kilisenin hizmetçileri bu durumu görünce kralları Ebrehe'ye bu durumu iletmişler ve şöyle demişler: "Bunu sana bir takım Kureyşliler, onların evlerine benzer bu kiliseyi yaptığından dolayı, yapmışlardır." Bunun üzerine Ebrehe, Mekke'deki Beyt'e gidip onu taş taş söküp çıkaracağına dair yemin etmiştir. Mukatil, Kureş'ten bir grup gencin bu kiliseye girdiğini ve orada yangın çıkardıklarını ve hararetli bir günde kilisenin yandığını bunun üzerine Ebrehe'nin, kendisini kimse alıkoymasın diye kalabalık ve yoğun bir ordu içerisinde hazırlandığını ve yanında (Mahmûd) denilen benzeri görülmemiş büyük cüsseli bir fil getirdiğini, zikretmiştir. Denildiğine göre bu filin dışında on iki tane daha fil bulunuyormuş. Araplar Ebrehe'nin gelişini haber alınca bu iş iyice gözlerinde büyütmüşler ve Beyt'i korumaları ona karşı bir tuzak kuran kimseyi geri çevirmeleri gerektiğini dile getirmişlerdir. Yemen ehlinin ileri gelenlerinden ve krallarından olan ve kendisine 'Zû Nefer' denilen bir adam kavmini Ebrehe'ye karşı savaşa ve Allah'ın evi uğrunda cihada çağırmıştır. Kavmi de bunu kabul etmiş ve Ebrehe'yle şavaşmışlar. Ancak Ebrehe onları hezimete uğratmış. Sonra Hasam denilen yere gelinceye kadar yoluna devam etmiş. O bölgeye gelince Nüfeyl b. Habîn el-Hasami kendisine karşı çıkmış ve ordusuyla birlikte Ebrehe'yle savaşmışlar. Ancak Ebrehe onları da hezimete uğratmış ve Nüfeyl'i esir almış. Onu öldürmek istemiş ancak Hicaz bölgesinde kendisine rehberlik etsin diye onu öldürmekten vazgeçmiş. Tâif bögesine yaklaştıklarında orada bulunan Sakîf karşılarına çıkmışlar ve bölgelerinde bulunan ve Lât diye isimlendirdikleri evlerini Ebrehe'nin yıkmasından korktuklarından ona iyi davranmışlardır. Ordusuna ikramda bulunup Ebrehe'ye rehberlik etmesi için Ebû Rugal'ı onunla göndermişlerdir.
Ebrehe Mekke'ye yakın bir yer olan Magmes denilen yerde konaklamışlar. Mekke ehlinin deve ve diğer hayvanlardan oluşan sürüsüne Ebrehe'nin ordusu baskında bulunup ele geçirmişler. Sürü içerisinde Abdulmuttalib'in ikiyüz devesi bulunuyormuş. Ebrehe, Hanâta el-Himyeri'yi Mekke'ye sözcü olarak göndermiş ve Kureyş'in en ileri gelen kişisini getirmesini istemiş. Ayrıca onlara, kralın savaşmak için gelmediğini ancak kendisini alıkoyarlarsa bunu yapacağını, bildirmesini istemiş. Hanâta Mekke'ye gelmiş. Onu Abdulmuttalib b. Hâşim'e yönlendirmişler, Ona Ebrehe'nin söylediklerini ulaştırmış. Abdulmuttalib ona şöyle demiş: "Allah'a yemin olsun ki biz onunla savaşmak istemiyoruz. Buna gücümüz de yok zaten. Bu ev Allah'ın hürmetkar kıldığı Allah'ın ve dostu İbrahim'in evidir. Eğer Allah evini korumak isterse, kendi evi ve haremidir, dilerse bunu yapar. Ancak evi ile Ebrehe'yi başbaşa bırakırsa Allah'a and olsun ki biz onun evini müdafa edemeyiz." Hanâta ona: "Benimle beraber Ebrehe'ye gel" dedi. Abdulmuttalib onunla beraber Ebrehe'nin yanına gelmiş. Ebrehe onu görünce kendisine hürmet gösterdi. Abdulmuttalib endamlı ve güzel görünüşlü bir adamdı. Ebrehe tahtından indi ve onunla beraber döşeğe oturdu. Tercümanına şöyle dedi: "Ona ne istediğini sor!" Abdulmuttalib tercümana: "Kraldan isteğim almış olduğu ikiyüz devemi bana geri vermesidir" dedi. Ebrehe bunun üzerine tercümanına şöyle dedi: "Ona şöyle dediğimi söyle: 'Seni gördüğümde beni etkilemiştin. Ancak benimle konuştuğunda sana karşı fikrim değişti. Senden aldığım ikiyüz deve için benle konuşuyorsun da senin ve atalarının dini olan ve benim yıkmak için gelmiş olduğum Beyt'i bırakıyorsun ve hakkında konuşmuyorsun. Abdulmuttalib ona şöyle cevap vermiştir: "Ben develerin sahibiyim. Bu evin de bir sahibi var ki onu müdafaa edecektir." Ebrehe: "Onu benden koruyamaz" dedi. Abdulmuttalib: "Sen ve Allah'ın evi! Yapabiliyorsan yap!" dedi. Abdulmuttalib ile beraber Arapların ileri gelen bir topluluğunun da geldikleri ve Ebrehe'ye Tihâme'de bulunan servetin üçte birine karşılık Beytullah'ı terketmesini teklif ettikleri, Ebrehe'nin bunu kabul etmediği ancak Abdulmuttalib'e develerini iade ettiği anlatılır. Abdulmuttalib Kureyş'in yanına döner ve onlara Mekke'den çıkmalarını ve ordunun baskınından dolayı dağ başlarında sığınağa girmelerini emreder. Sonra Abdulmuttalib ve Kureyş'ten bir topluluk kalkarlar ve Abdulmuttalib Ka'be'nin kapısının halkasını tutar ve Allah'a Ebrehe ve ordusuna karşı zafer elde etmeleri için dua ederler. Abdulmuttalib Ka'be'nin kapısının halkasını tuttuğu halde şöyle der: "Allahım! Adam (Kendisini kastediyor) develerini koruyor sen de Ka'be'nin halkını koru! Yarın haçlılar ve kuvvetleri senin kuvvetlerini yenmesinler!" Daha sonra dağların tepelerine çıkarlar. Mukâtil, Kureyş'in Beyt'in ya- nında, Ebrehe'nin ordusunun zarar verip de Allah'ın bu nedenle onlardan intikam alacağını umarak yüz adet gerdanlı deve bıraktıklarını, zikreder. Sabaha erince Ebrehe Ka'be'ye girmek için hazırlandı ve ordusunu da hazırladı. Filleri Ka'be'ye doğru yönelttiklerinde filler çöktü. Nüfeyl b. Habib endişelenerek ayrıldı ve dağa tırmandı. Ebrehe'nin ordusu filler kalksın diye vurdular ancak filler kalkmadı. Fillerin başlarına demir çubuklarla vurdular karınlarının altına çengeller sokarak kaldırmaya çalıştılar ancak yine kalkmadılar. Yemen tarafına filleri çevirdiklerinde kalkıp koşmaya başlıyor, Şam tarafına çevirdiklerinde yine kalkıp koşuyor, doğu istikametine çevirdiklerinde de kalkıyordu ancak Mekke yönüne çevirdiklerinde çöküp duruyordu. Derken Allah onların üzerine deniz tarafından kırlangıca benzer gagasında bir adet ayaklanında da iki adet nohut ve mercimek büyüklüğünde taşlar taşıyan kuşlar gönderdi. Ordudan kime isabet ettiyse o kimse helak oldu. Ancak orduda bnulunan herkese isabet etmedi. Ebrehe'nin ordusu çıkıp kaçmaya ve dönüş yolunu kendisine göstersin diye Nüfeyl'i aramaya başladılar. Nüfeyl ise Kureyş ve Hicaz arapları ile beraber dağın tepesinde Fil sahiplerine Allah'ın ne tür bir azap indireceğini bekliyordu. Nüfeyl şöyle demeye başladı:
"Nereye kaçıyorsunuz arkanızdan gelen Allah'tir Dudağı yarık Ebrehe de galip değil mağluptur."
Vakidi isnatlı olarak şu olayı zikretmiştir: Ebrehe ve ordusu Harem'e girme konusunda aldırış etmeyip filleri hazırladıklarında filler Harem'in dışındaki tüm yönlere çevrildiklerinde o yöne gitmişler Harem' yönlendirdiklerinde ise çöküp bağırmışlardır. Ebrehe fillerin seyislerine saldırıp vurmaya başladı ki onlar filleri Harem'e girmesi konusunda zorlasınlar. Abdulmuttalib ve Mekke'nin eşrafından bir topluluk da Hira tepesinde Habeşlilerin ne yaptıklarına, garip bir yaratık olan fillerin hangi durumlarla karşılaştıklarına bakıyorlardı. Onlar bu haldeyken Allah onların üzerlerine sürü sürü (ebâbil), sarı renkli ve güvercinden küçük kuşlar gönderdi. Ayakları kırmızıydı ve herbir kuşta üç taş bulunmaktaydı. Kuşlar geldiler ve üzerlerinde halka oldular ve bu taşları üzerlerine attılar ve helak oldular. Atâ şöyle demiştir: Ordunun hepsine o anda azap dokunmamıştır. Bazıları hızlı bir şekilde helak olmuş bazıları da kaçarlarken uzuv uzuv dökülmeye başladılar. Ebrehe de uzuv uzuv dökülen kimselerdendir. Sonunda Has'am şehrinde ölmüştür.
İbn İshak şöyle demiştir: Allah (Celle Celalühü) Peygamber'i (a.s) gönderdiğinde Kureyş'e nimet olarak fazlından verip saydığı şeyler arasında Habeşlileri kendilerinden savması ve Kureyş'in sağ kalıp yaşamalarını sağlaması da vardı. Bu nedenle Allah (Celle Celaluhu) şöyle buyurdu: Rabbin fil sahiplerine neler etti, görmedin mi? Onların kötü planlarını boşa çıkarmadı mı? Onların üstüne ebabil kuşlarını gönderdi. O kuşlar, onların üzerlerine pişkin tuğladan yapılmış taşlar atıyordu. Böylece Allah onları yenilip çiğnenmiş ekine çevirdi. Devamında ise Kureyş'e kolaylaştırıldığı, Evet, kış ve yaz seyahatleri onlara kolaylaştırıldığı için, Onlar, şu evin Rabbine kulluk etsinler,ki, Kendilerini açlıktan doyuran ve her çeşit korkudan emin kıldı. buyurmuştur. İbn Hişam şöyle demiştir: 'Ebâbil' topluluklar demektir. Araplar bu kelimenin müfredini kullanmamışlardır. 'Siccil' ise; Yunus en-Nehvi'nin bana haber verdiğine göre araplar nezdinde 'çok sert' anlamına gelmektedir. Asf' ise; toplanmamış ekin yaprağı demektir. Müfredi ise 'Asfetun" 'dur. İbn Abbas ve Dehhak şöyle demiştir: 'Ebábil' birbirini takip edenler demektir. Hasan-ı Basri ve Katâde şöyle demiştir: 'Ebâbil' çok anlamındadır. Mücahid şöyle demiştir: 'Ebâbil' peşi sıra gelen, dağınık ve toplu kuşlar demektir. İbn Zeyd şöyle demiştir: 'Ebâbil'; bir burdan bir oradan gelen gelen farklı kuşlara denir. Bu kuşlar Ebrehe'nin ordusuna her yönden gelmişlerdi. İkrime şöyle demiştir: Bu kuşlar, denizden çıkmış, başları yırtıcı kuşların başı gibi olan yeşil renkli kuşlardı. İbn Abbas ve Mücahis şöyle demişlerdir. Ebâbîl kuşları; uzak yerlerde yaşayan Anka denilen kuşlar gibidirler. Ubeyd b. Umeyr şöyle demiştir: Allah (Celle Celalühü) fil sahiplerini yok etmeyi murad ettiğinde üzerlerine kırlangıçlar gibi sudan çıkmış kuşlar gönderdi. Her kuş üç taş taşıyordu. İkisi ayağında biri gagasında bulunuyordu. Bu kuşlar gelip ordunun üzerinde saf oluşturdular. Sonra ötüp ayaklarındaki ve gagalanındaki taşları üzerlerine attılar. Bu taşlar hangi adamın kafasına isabet etse arkasından çıkıyordu. Cesedinden nereye isabet etse delip diğer taraftan çıkıyordu. Sonrasında Allah şiddetli bir rüzgar gönderdi. Rüzgar taşlara vurup onları daha da şiddetlendirdi ve tüm ordu helak oldu. Böylece Allah onları yenilip çiğnenmiş ekine çevirdi. Said b. Cübeyr şöyle demiştir. Bu ayetin anlamı halkın hubûr diye isimlendirdikleri saman çöpüdür. İbn Abbas ise 'Asf' kelimesinin; 'Tohumun üzerindeki kabuktur. Buğdayın üzerindeki kabuk gibi' demiştir. İbn Zeyd ise bu kelimenin; Hayvanların yeyip eskittiği ve çürümüş hale gelen ekin ve bakla yaprakları' anlamında olduğunu söylemiştir. Anlam olarak ayet. Allah onları helak edip yerle bir etmiş ve kin ve tuzaklarını boşa çıkarmıştır. Hiçbir hayra ulaşamamışlardır. Onların çoğunu yok etmiş, içlerinden ölmeden dönen haberciler de yaralı olarak dönmüşlerdir. Nitekim Ümeyye b. Ebî b. Rebîa'nın şu sözü rivâyet ediliyor: "Rabbimin ayetleri şüphesiz kalıcıdır Buna karşı çıkan da ancak nankördür. Geceyi, gündüzü yarattı ve hepsinin Hesabını açık ve ölçülü yaptı Sonra gündüzü parlattı Rahim Rabbim Işıltıları her tarafa yayıldı Fil Muğammes'de engelendi halta ayakları kesikmiş gibi emekledi Filin arkasına geçtiler sonra ayrıldılar Sanki kırılmış ayağına kemik oldular
Tüm dinler kıyamette Allah katında Hanif din dışında yok olucudur"
Daha önce Fetih sûresinde Peygamber'in (a.s) Hudeybiye'de kendisini Kureyş'in üzerine indirecek tepeye çıktığında devesinin çöktüğü, bunun üze-rine Peygamber'in (a.s) onu dürttüğü ancak devenin ısrar ettiğini anlatmıştık. Sahabe; 'Kusva çöktü' dediler. Peygamber (a.s) de: 'Kusvâ çökmedi. Bu zaten onun huyu da değildir. Ancak onu fili engelleyen engellemiştir. Canımı elinde tutan Allah'a yemin ederim ki; bugün benden Allah'ın haramlanna tazim gösterecekleri bir adım atmamı isteseler bunu kabul edeceğim' dedi. Sonra deveyi tekrar dürttü ve deve hemen ayağa kalktı. Sahîhân'da şöyle rivayet edilmektedir: Peygamber (a.s) Mekke'nin fethinde şöyle demiştir: "Allah Mekke'den filleri engelledi ve Mekke'ye Peygamberini ve mü'minleri musallat etti. Bugün Mekke; dün olduğu gibi hürmetine yeniden kavuşmuştur. Kulak verin! Burada olanlar, olmayanlara söylediklerimi ulaştırsın."
Ruhul Beyan T : Mekke devrinde nazil olmuştur, 5 âyettir.
1-Rabbinin fil ashabına ne yaptığını görmedin mi? Hitap, Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'edir. Görmek, bilmek anlamındadır. Çünkü Rasûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) fil hadisesi olduğu yıl dünyaya gelmiş, o olayı görmemiştir. ”Fil ashabı ”ndan murat, Ebrehe ve halkıdır. Mana şudur: ”Ey Rasûlüm! Sen Allahü teâlâ 'nın fil ashabına neler yaptığını, onların başına nelerin geldiğini görmüş gibi kesin bir şekilde bilmedin mi?"
Olay, korkutmak, onun dehşetli bir şekilde akıllara durgunluk verecek boyutlarda meydana geldiğini bildirmek, Allah'ın kudretinin büyüklüğüne, bilgisinin ve hikmetinin kemaline ve Rasûlünün şerefine işaret etmek için anlatılmıştır. Çünkü bunlar, nebevi irhâslardır. İrhâs, peygamberden, peygamberlik iddiasından önce zuhur eden, mucizeye benzer olağanüstü olaylardır. Maksat, Peygamberlik için bir hazırlık ve mukaddimedir. Bunun Rasûlüllah'a ait birçok örnekleri vardır. Bir bulutun, Efendimizi gölgelemesi, taşın ve sert çamurun onunla konuşması bu kabil olaylardandır.
Fil hadisesi, Rasûlüllah dünyaya teşrif ettiği sene Muharremin on beşinde meydana gelmiştir. Fil olayı ile Rasûlüllah'ın doğumu arasında elli beş gün vardır. Fil hadisesi ile Rasûlüllah'ın hicreti arasında ise elli üç sene vardır. Olayın hatırlatılmasından maksat, Hazret-i Peygamberi teselli ve zalimleri tehdittir. Fil olayının detayları şöyledir:
Yemen valisi Ebrehe b. es-Sabah el-Eşrem, hac mevsiminde insanların Kabe'yi ziyaret için hazırlandıklarını gördü. Bunun üzerine kıskançlık damarları kabardı. San'a'da renkli mermerden cevherlerle süslü, nakışlı bir kilise yaptırdı. Onu güzelleştirmek için elinden geleni yaptı. Mermerleri ve taşları altınla süsledi. Altından ve gümüşten haçlar, abanos ve fil dişinden minberler yaptırdı. Kiliseye ”el-Kuleys" adını verdi. Hac etmek isteyenleri oraya yöneltmeye çalıştı. Habeş kralı Necaşi'ye bir mektup yazarak şöyle dedi: ”Ben senin için bir kilise yaptım. Senden önce hiçbir kral için onun bir benzeri yapılmamıştır. Arapların hacılarını oraya yöneltinceye kadar gönlüm rahat etmez." Ebrehe'nin Necaşi'ye yazdığı bu mektup, Araplar arasında yayılmaya başlayınca Kinâne oğullarından bir adam kızdı. Kuleys'e geldi. Orayı necaset ve pislikle kirletti. Oraya pisledi ve memleketine geri döndü. Mabedin hizmetçileri bu pisliği görünce olayı Ebrehe'ye anlattılar ve: ”Bunu, insanları mabetlerinden çevirmek istediğine kızan bazı Kureyşliler yaptı" dediler. Ebrehe, Mekke üzerine yürümeye ve Kabe'yi taş üstünde taş kalmayacak şekilde yıkmaya yemin etti. Büyük ve kalabalık bir ordu ile yola çıktı. Beraberinde beyaz renkli bir fil vardı. İrilikte ve kuvvette benzeri görülmemiş bir fildi. Kalabalık bir fil sürüsünün önünde gidiyordu. Ebrehe ordusunun rehberi, Sakif kabilesinin büyüğü Ebû Ruğâl'di. Öldüğünde Araplar bu adamın kabrini taşa tuttular. Kabir kocaman bir dağ gibi oldu. Cerîr, bir bey itinde şair Ferezdak hakkında, buna işaretle şöyle demiştir:
Ebû Ruğal'in kabrine taşlar attığınız gibi Ferezdak öldüğünde de taşlayınız.
İbn Ömer (radıyallahü anh)'den şöyle dediği rivayet edilmiştir: ”Rasûlüllah'la birlikte Taife gittiğimizde bir kabre uğradık. Efendimizin şunları söylediğini işittim: 'Şu, Ebû Ruğal'in kabridir. O, Sakîfin babasıdır. Semûd kavmindendi. Haremde idi, orasını terkedip gitti. Oradan çıkınca şurada kavminin başına gelen belâ onun da başına geldi. Oraya gömüldü.'“
Cevherimin onun hakkındaki: ”Habeşlilerin rehberi idi, Mekke'ye yöneldiklerinde yolda öldü" sözü, isabetli değildir. İbn Seyyide'nin şu sözü de yerinde değildir: ”Şuayb'ın kölesi idi, zalim bir vergi toplayıcı idi..."
Ebrehe, Habeşlilerden el-Esved adında birisini Mekke'ye gönderdi. Bu adam Mekke'ye varınca Tıhâme oğullarının mallarını sürüp getirdi. Ebrehe Taif yolundaki Muğammes denilen yere varınca Abdülmuttalip, Ebrehe'nin yanına gitti. Kendisine Tıhâme oğullarının mallarının üçte birisini alıp dönüp gitmesini teklif etti. Ebrehe kabul etmedi. Araplar, Ebrehe ile savaşmayı görevleri olarak gördüler. Onunla yolda vuruşmak için kabile kabile toplanıyorlardı. Ama Ebrehe onları hezimete uğrattı. Hezimete uğrayan ve esir almanlar içerisinde Nufeyl b. Hubeyb de vardı. Ebrehe, bu adamı, kendisine rehber olsun diye öldürmedi, yanında tuttu. Öte yandan Abdülmuttalip Kabe'nin halkasına tutunup şöyle dua etti:
Ey Allah'ıml Şüphesiz insan kendi evini korur, Sen de evini koru. Bugün haçlılara ve haça tapanlara karşı, Kendi âline yardım et. Onların güçleri ve haçları ebediyyen Senin gücüne galip gelmeyecektir.
Bu şekilde dua edişinin sebebi, Ebrehe'nin haçlı Hristiyan olmasıdır. Abdülmuttalip bu şekilde dua ederken bir ara yüzünü çevirdi, bir kuş gördü. ”Vallahi bu garip bir kuş. Ne Necid tarafının, ne Hicaz taranırındır. Şüphesiz onun özel bir durumu var," dedi. Bunun akabinden Allahü teâlâ gagalan sarı, kırlangıca benzer, daha önce de, daha sonra da, emsali görülmemiş kuşlar gönderdi, Her bir kusun gagasında bir, ayaklarında da iki taş vardı. Bu taşlar mercimekten biraz büyük, nohuttan küçüktü. Taşlar, Ebrehe askerlerinden herbirinin başına düşer, tabanından çıkardı. File de girer ve yeri delerdi. Adamlar kaçtılar ama yolda helak oldular.
Bazı âlimler: ”Taş, kime değdi ise mutlaka öldü, fakat hepsine değmedi," dediler.
Abdülmuttalip, Ebrehe ordusunun Mekke'ye gelişi geciktiği için ne haber var diye bakmak üzere hayvanına bindi. Onların helak olduklarını ve kalanların çoğunun geri dönüp gittiğini anladı. Allah'ın dilediği kadar altın ve gümüş yüklendi. Sonra Mekkelilere, gelen ordunun helak olduğunu bildirdi. Mekkeliler de onlara bakmak için çıktılar olanlara hayret ettiler. O andan itibaren Arapların ve tüm insanların kalplerinde Harem-i Şerife saygı ve Kabe'nin heybeti arttı.
2-Onların tuzaklarını boşa çıkarmadı mı? Ayetin başındaki soru edatı (hemze), takrir içindir. Mana şudur: Allahü teâlâ onların, Kabe'yi tahrip etme konusundaki hile ve tuzaklarını boşa çıkardı, iptal etti. Çünkü onları, en beter bir şekilde helak etti. Daha sonra onları bir de kendi niyetlerine uğun bir şekilde cezalandırdı. Zira kiliselerini harap etti. Onların tuzaklarını boyunlarına geçirdi.
İnsânü'l-Uyûn adındaki eserde şöyle denilmektedir: ”Fil sahibi ve ordusu helak edilince Kureyş'in şerefi arttı, tüm insanlar onları daha çok saymaya başladılar. Onlar, Allah'ın ehlidir. Çünkü Allah onlarla beraberdir, diyorlardı."
Habeşliler paramparça oldular. Ebrehe'nin inşa ettiği bu kilisenin etrafı harap oldu. Kimse onu tamir etmedi. Etrafında yılanlar ve yırtıcı hayvanlar çoğaldı.
3-Üzerlerine sürü sürü kuşlar gönderdi. Yani birbirlerini izleyen grup grup topluluklar halinde...
4-Onlara sert sertleşmiş çamurdan taşlar atarlardı.
5-Sonunda Allah, onları yenmiş yani içerisini kurt yemiş ekin yaprağı gibi yaptı. Allahü teâlâ Ebrehe askerlerini tümüyle yok olma ve çekip gitmekte kurdun yediği ekine benzetti. ”Keasfin me'kûl" yukarıdaki manaya geldiği gibi, hayvanların yeyip pislik olarak çıkardığı, kuruyup parçalara ayrılan saman anlamına da gelir. Onların durumu buna benzetilmiştir. Ordunun mafsallarının parçalanması, tersin yani dışkının içindekilerin ayrılmasına benzetilmiştir. Bu benzetmede onların hâllerini çirkinleştirme ve güzel bir mübalâğa vardır. Şöyle ki: Allahü teâlâ onları ekinin en basit şekli olan, fazla bir yararı olmayan saman şekline sokmakla kalmadı, gübre şekline soktu. Ama gübreyi, güzel edebi gözetmek için ve gübre kelimesini kullanmak istemeyerek kinaye yoluyla yenilen diye ifade etti. Nitekim Allahü teâlâ, yemenin tabiî sonucu olan büyük ve küçük abdest bozmayı da yemek kelimesi ile ifade edip şöyle buyurmuştur: ”...Her ikisi de yemek yerlerdi..." (Mâide: 75) Bu tür yerlerde zahirî manadan ayrılmak Kur'an'ın âdetidir.
Ariflerden birisi şöyle demiştir: ”Kimin güvenci Allah'tan başka bir şeye ise, Allah onu en zayıf yaratığı ile helak eder. Görmüyor musunuz fil ashabını? Onlar Allah'ın yarattıklarının en irisi olan file dayanınca Allah onları, yaratıklarının en zayıfı olan kuşla helak etti."
Baskın yapıp, onları aldı. Merada Abdülmuttalip'in de iki yüz tane devesi vardı. Ebrehe komutanlarından birisini, Kureyş'in en saygın kişisini getirmesi için Mekke'ye gönderdi. Halk onu, Rasûlüllah'ın dedesi Abdülmuttalip b. Hişam'a gönderdi. Adam Abdülmuttalip'e gelip, melikleri Ebrehe'nin Mekkelilerle savaşmaya değil, Kabe'yi yıkmaya geldiğini söyledi. Abdülmuttalip: ”Vallahi biz de savaş istemiyoruz. Zaten buna gücümüz de yetmez. Bu, Allah'ın evidir. Dostu İbrahim'in evidir. Eğer korursa bu, O'nun evi ve haremidir. İsterse Ebrehe ile Kabe'nin arasından çekiliriz. Vallahi biz onu koruyabilecek durumda değiliz," dedi. Abdülmuttalip adama: ”Beraberce ona gidelim" dedi. Birlikte Ebrehe'ye gittiler. Ebrehe Abdülmuttalip'i görünce saygı gösterdi, iltifat etti. Koltuğundan inip, onunla birlikte yere olurdu. -Abdülmuttalip iri yan sağlam yapılı, güzel görünüşlü birisi idi.- Sonra tercümana: ”Sor bakalım ona istediği neymiş?" dedi. Abdülmuttalip: ”İstediğim Ebrehe'nin, develerimi geri vermesidir. Askerleri iki yüz devemi aldılar" dedi. Ebrehe: ”Gözümde değerin büyüktü ama bunları söyleyince düştün. Senin ve babalarının dini olan Kabe'yi yıkmaya geldim. Benimle onu konuşmuyorsun da, iki yüz deveni mi konuşuyorsun?" dedi. Abdülmuttalip: ”Ben develerin sahibiyim. Şüphesiz Kabe'nin, onu koruyacak ve seni geri çevirecek Rabbi var" dedi. Ebrehe: ”O, benden korunabilecek değil" dedi. Abdülmuttalip: ”Sen ve o karşı karşıyasınız" cevabını verdi. Ebrehe Abdülmuttalip'e develerini iade etti. Abdülmuttalip Kureyşlilerin yanına döndü. Ebrehe ordusundan korkutarak, Mekke'nin dışına çıkmalarını, dağ başlarına sığınmalarını emretti. Allahü teâlâ Ebrehe'nin ordusu üzerine deniz tarafından kırlangıca benzeyen kuşlar gönderdi. Onları helak elti. Bu. Peygamberlerin peygamber olmadan önce gösterdikleri mucizevî şeylerdendir.