#Mirzabeyoğlu #İBDA #NFK https://www.instagram.com/p/BzxKziUltpU/?igshid=1ekum768ngnux
seen from T1
seen from United States

seen from United States
seen from Germany
seen from United Kingdom

seen from South Africa
seen from Netherlands
seen from South Africa
seen from Türkiye

seen from Russia
seen from Netherlands

seen from Netherlands

seen from United Kingdom

seen from Belarus

seen from Germany
seen from China

seen from Germany
seen from China
seen from Russia
seen from Indonesia
#Mirzabeyoğlu #İBDA #NFK https://www.instagram.com/p/BzxKziUltpU/?igshid=1ekum768ngnux
Silivri'deki 15 Temmuz Ana Davası Üzerine
15 Temmuz darbe teşebbüsü üzerine mahkemelerdeki bazı menfi haller ile alakalı olarak sesini çıkartan iki kişi var galiba. Bunlar da Halil Kantarcı'nin hanımı ile Mustafa Cambaz'ın oğlu.
İyi ki seslerini çıkarmışlar ama, yoksa mahkemeler çalışıyor deyip işi oluruna bırakacaktık. Seslerini çıkardılar ve Erdoğan faktörü ile Parti harekete geçti, kurulmuş bir dernek üzerinden Silivri'ye otobüs kaldırmaya başlandı, milletvekilleri de mahkemelere gelmeye başladı.
Ama her zaman olduğu gibi, sıcaklık geçince herşey eskisine dönmeye başladı.
Dün Silivri'ye ilk defa gittim, Halil'in hanımı Ayşe Kantarcı'nin dün gece Facebook'a koyduğu, bugün de bazı gazetelerin internet sitelerinde yayınlanan çığlığı, arabada yanımda yazıldı; üç buçuk saatlik bir dönüş trafiğinde ve yerden göğe kadar haklı ve aslında bazı hususlar hakkında bilgi sahibi olmadığından da “az yazmış” denilecek bir çığlık o.
&
18 ay kadar Silivri'de kaldım; bu dönem Ergenekon duruşmalarına, son savunmalarına denk geldiydi. Yanımda da dava sanığı merhum Sami Hoştan vardı.
Onun duruşmalara gidişi, dönüşü, olayları anlatışı ve Silivri kampüsünün en dibinde yeralan cezaevinde olmamıza ve onca gürültüye rağmen davayı izlemeye gelen sanık yakınlarının sloganları, müzikleri…
Silivri belediyesi tezgahı kurmuş, o zamanki İşçi Partisi yani şimdinin Vatan Partisi ile ıvır zıvır dernekleri de faaliyete geçmiş, duruşma binası önünde kamp kurmuşlardı.
7/24 yiyecek içecek servisi, duruşma için yeterli miktarda otobüs…
Dün benim Silivri'de gördüğüm ise, tamam Aile Bakanlığına hizmetleri için teşekkür, Esenler belediyesine de, ama ruhsuz, sadece mesai görevi gibi yapılan göstermelik işlerdi.
Yemek var, çay da var; ha unutmadan tek yanı açık, brandadan bir uyduruk çadır, yağmur dün fena yağıyor, çayını alıp hemen ön tarafta yağmurdan sakınmak için sığınmışsin, görevlinin teki “sigara dışarıda” diyor bir de. Yanımda hep hanımlar olduğundan garip garip baktım ve 10 cm kenara kayıp devam ettim, gitti başımdan bakanlığın sigara yasağını heryerde uygulayan tip.
Ruhsuzluk.
O salonu “taşıma” ile tıklım tıklım doldursalar bile, bahsettiğim iki şehit yakınının o çığlıklarını anlayamazlar.
O çığlıklar, şundan bundan değil ta mahkemeye kadar süre giden bu RUHSUZLUGA atılmış çığlıklar.
Bunu anlayabilseler, bomboş salon olsun isterse, kimsenin gıkı çıkmaz.
&
Şekli menfilikler, insanı bezdiren uygulamalardan dün şahit olduklarımdan bahsedeyim.
Duruşma salonlarında güvenlik polis tarafından yapılır, içeride de sanığın yanında tutuklu olduğu için jandarma bulunur; bildiğim bu.
Ama niyeyse ki Ergenekon duruşmalarından beri öyle, Silivri'de iç dış her tarafta jandarma kaynıyor.
Jandarma dedin mi, orada duracaksın. N'idugu belirsiz bir sınıftır, asker mi değil, polis mi o da değil, kara veya deniz, hava kuvvetleri nasıl sivil alanda kendi silahlı gücü ile çevirme vs. yapamıyor, jandarma da bu n'idugu belirsiz halden kurtarılmali, sivil alandaki yetkileri elinden alınmalı; gerçi “demokratikleşme süreci” içinde “jandarma kontrol alanları” iyice tıraşlı hale getirilmiş olsa da, bu durum hala devam.
Silivri mahkeme binasına girmek te bunların kontrolünde.
Dün biri Ayşe Kantarcı hanım üç kişi girmeye çalıştık, içerisi dolu dediler. Şehit yakın, müşteki için de mi, dedik, biraz düşünüp sadece Ayşe hanıma izin verdiler.
Tamam, tıklım tıklım içerisi, olsun biz girmesek te olur dedik, çay ve sigara noktasına gittik.
Gitmeden önce, “mahkeme kalemi buradaysa, oraya gideceğim” dedim, “kalem kapalı, hepsi mahkemede” dedi uzatmalı …. biri! Nasıl kapalı yahu dedim, direttim, giremezsin dedi, mahkeme ile alakalı evrakları alacağım dedim, uzatmalı … biri izin vermiyorum, giremezsin, dedi.
Ben de fazla uzatmadim.
Öğlen arasından sonra Parti'nin getirdiği “taşımalı görevliler” TRT için kamera pozu verdikten sonra grup hâlinde gelip grup hâlinde gidince, içeriye gireriz herhalde dedim, izin verdiler girdik.
Salona daha girmedik ama, binaya adım attık. Orada bulunan genç bir jandarmaya “kalem nerede!” dedim, gösterdi, oraya doğru ilerlerken o uzatmalı… biri “nereye, giremezsin demedim mi?” diye hoykure hoykure geldi. Sana ne dedim, gidip bakacağım, sert konuşmaya sert cevap, bu sefer bunun kabaligini gören diğer jandarma “yemekteler zaten, boş şimdi” dedi, öyle dese ya dedim.
Nihayetinde makul gerekçeye evet deriz. Ama o jandarma uzatmalı… tipin tavrı hiç makul ve hiç iyi niyetli değildi ki bir iki saat sonra bunu da gördük.
&
Salona girdik, koskoca salon, setler ile bölümlere ayrılmış, müşteki yakınları şuraya, sanık yakınları buraya, bizim gibi izleyici ise oraya…
Sabah bizi almamalarının sebebini hiç anlamadım o salonun koskocaman BOŞ hâlini görünce. Çünkü çıkanların iki, üç mislini alacak kadar kocaman bir yer; ama “izleyici” kısmı biraz dolunca, diğer taraftaki boş yerler umurunda değil jandarmanın, “yassaagg giremezsin!”
Erdoğan “gidin, takip edin” desin, ben ve benim gibiler trafikte en az iki saat yol gitsin sabahın köründe mahkemeyi takip için, oradaki uzatmalı… biri de “yassaagg!” desin!
Bundan ne Erdoğan'ın ne Parti'nin haberi vardır!
“Gidiliyor mu, gidiliyor efenim!!!”
Oysa işte RUHSUZLUK dediğim, mahkemeyi lalettayn bir hale getiren, insanların gözünü korkutan, bezdiren hâl, daha salon da değil binaya girme mücadelesi ile başlıyor.
Bunu kırmak gerekiyor.
Erdoğan'a “asayiş berkemal raporları” gittiği müddetçe de bu kırılmaz. Hatta o iki şehit yakınının haklı (ve dedigim gibi aslında hafif) çığlıkları da bambaşka aktarılır.
Dernekler bir sabah oraya kelimenin tam anlamıyla baskın yapmalı. En az 200-300 kişi yığmali ve hepsinin de içeriye girmesini sağlamalı.
Gerekirse o uzatmalı… birini de tedip etmeli, diyeyim kısaca.
Üç beş duruşmaya bu şekilde BASKIN yapılırsa hem o jandarmanın hakimiyet tavrı yıkılır, hem sanıkların tiyatrosu daha ciddi bir sorgulamaya döner hem de milletin 15 Temmuz'a, şehitlerine sahip çıktığı EN SERT BİÇİMDE GÖSTERİLİR.
O mahkeme binasına herkes elini kolunu sallayarak girme hakkına sahiptir. Bunu usul-musul diyerek kimse engelleyemez!
Bunu gösterecek dernek veya kişiler elbet çıkacaktır, diyelim.
&
Benim izlediğim duruşmada 2. Zırhlı Tugayı komutanı tuğgeneral Özkan Aydoğdu savunma yapıyordu. Ayşe Kantarcı hanım az bile yazmış bunun hakkında dün. Elindeki kağıttan okumaktan aciz, kelime ve harfleri yutarcasina güya hızlı ama hep yanlış okuduğundan geri dönüşlü, üstelik mıymıntı bir ağızla savunma, iğrenç ve bezdirici bir savunma.
Bu tuğgeneral, öyle bir savunma yaptı ki, tugay mı yönetiyor, şarküteri veya tamirhane mi anlayan beri gelsin.
“Tamam verilen, gelen emire uydun tankları çıkarttın, niye sonradan çağırmadın?” sorusuna, “ulaşamadım ki, telefonları kapalı” gibi acziyet kokan bir cevap verdi. Buna da gece saat 02 gibi teşebbüs etmiş üstelik.
Cebinde çıkan 1 $ için, “ben İngilizce bildiğim için pasifik ülkelerinde de görevlendirildim, takdir aldım, oraların paraları da cebimde var, atsa mıydım?” diye cevap verdi.
Ama asıl direndiği ve diğerlerinin de direndiği yer, Genelkurmay tarafından kendisine iletilen “terör faaliyetine yönelik tedbir” emrine uyduğu, darbe işine hiç karışmadığı, darbeyi öğrendiği an birlikleri geri çekmeye çalıştığı “ama telefonları kapalıydı” bahanesi.
Nihayetinde o emire de sığınmayip, “ben çıkartmadim, kendileri çıkmış” diyebilirdi, demedi ve hiç değilse neresinden bakarsanız bakın, tüm tv'ler canlı yayın ile darbeyi verirken bu tuğgeneralin “TV seyretmedim” bahanesi “hayatın olağan akışına aykırı” olacağından darbeci olarak değilse bile kanunsuz olduğu apaçık belli bir emire uymak ve can ile mal kaybına sebebiyet vermekten cezalandırılması mümkün hale geldi.
İlla darbeci olarak hepsini cezalandırmak şehvetinden kurtulmak gerekiyor.
Evet, bu tuğgeneralin darbeye katıldığı, darbeci olduğu dinleyenlerin hemen anlayacakları bir husus ama bunu yani darbeci mi yoksa emire uyup hareket eden mi olduğu anlaşıldığı kadarıyla somut olarak ispat edilemiyor, o hâlde kesin olan suç üzerinden cezalandırmak çok daha mantıklı ve dava dosyasının temyizinde subjektif gerekçe sebebiyle tüm dosyanın bozulmasının önüne de geçer bu usul.
Son tahlilde bu tuğgeneral, İstanbul'u kana bulayan tank ve zırhlıların komutanı ve faaliyetleri sebebiyle birden fazla ağırlaştırılmış müebbet hapis cezası alacak.
&
Genelkurmay'dan saat 21 itibariyle gelen sıkıyönetim emiri esas konudur. Kanunsuz emir olduğu, tüm televizyon kanallarında milletin sokağa dökülmesi ve hükümetin başı Binali Yıldırım'in defalarca dönen açıklaması ile apaçıktır.
Darbeciler, bu emrin darbe değil “terör faaliyetine yönelik tedbir” maksatlı olduğunu söyleyip kurtulmaya çalışıyorlar. Hiç değilse bu tuğgeneral gibi “ben öyle anladım” diyerek.
Bu, suç itirafı olarak görülmeli öncelikle ve hemen ardından da bu emiri kimin verdiği somut bir şekilde ortaya çıkarılmalı. Fakat anlayabildiğimiz kadarıyla bu da kesin olarak kim tarafından verildiği ispatlanmış değil.
Kaldı ki, MİT müsteşarı Hakan Fidan oradayken, "saat 19:30 itibariyle verilen tüm uçak hareketlerinin yasaklanması" emri, Fidan ayrılırken ve GKB Akar daha rehin alınmadan, ilk önce delinmiş ve 20:30 civarında da tamamen kaldırılmıştır.
Bunu kim yaptıysa, o emiri de veren onlardır herhalde.
Fakat iddianamelerde bu durum dahi kesin bir şekilde ortaya konulmuş değil.
İddianameler, hem sanık hem de gizli tanık olan itirafçılar eliyle şekillendirilmiş, esas önemli izler takip edilmemiş, darbecilerin kimler oldukları da bu itirafçıların ağzına bırakılmış bir görüntü vermektedir.
Kaldı ki bu itirafçıların dedikleri eğer yanlışlanirsa, tüm dosyaları çöpe atmak gerekecektir ki bu durumda “kontrollü darbe” diyenlerin işine gelecektir.
&
Silivri'de görülen bu dava dışında başka davalar da var ve onların durumu bu ana davadan da beter halde imiş. Sabah “15 Temmuz Şehitleri Derneği"nin arabasıyla gelen ama dönüşü saat 15 olarak açıklanan arabayla dönmeyen, bizim arabayla oradan ayrılan, tüm davalara devamlı gelen bir genç hanım böyle dedi.
Ana davanın halini görünce, diğer tali davaları anlamak kolay olacağından inanmamak mümkün değil tabii.
Bu genç hanım sadece izleyici; yani olaylarda yaralanan veya şehit olan birinin yakını değil ve Ayşe Kantarcı hanımın ilk çığlığı ile "Türk milleti adına hüküm kuran” bu davaları milletin bir ferdi olarak takip etmeye başlamış.
Anlattıkları, hele diğer tali davalarda sanıkların gevşek ve küstah tavırlarına dair anlattıkları, büyük bir sıkıntı.
Erdoğan istediği kadar “takip edin” desin, bu oraya “taşımalı” olarak ellerine tutuşturulan üç dört pankart ile ve aslında biraz da “hava alırız, biraz dolaşmız oluruz” mantığıyla sürüklenen 30-40 kişilik “takım” ile olamaz!
Bunlar zaten TRT tarafından resimleri çekildikten ve öğle yemeklerini Aile Bakanlığı çadırında yedikten sonra güle oynaya gidiyorlar.
Bunu gören sanık, bunları kaale alır mı, çekinir mi, sorulara gerçek cevapları verir mi?
Bu gelenler arasında bulunanların sanıkların konuşmalarını bağıra çağıra hakaret ile kesmeleri, duruşmaya bu sebeple ara verilmesi de sanıkların morellerini arttırmaktan başka bir şeye sebeb olmuyor elbette. Çünkü ruhsuz, oraya gelmenin “ücretini” ödercesine kaba bir hakaret sadece onlar.
Dünkü mahkemede de oldu mesela bu; ama bağıran oğlu şehit olan bir ana idi. Tuğgeneral Özkan Aydoğdu'nun “buzdolabınin fişi bozulmuş, etler çürüyordu” gibi savunma cümlelerine karşı artık duramadı ve “kim emir verdi alçak, bunları anlat yeter artık” diye sertçe konuştu.
Birileri daha konuştu ve duruşmaya ara verildi. İşte bu esnada da bahsettiğim o uzatmalı… tip sahneye çıktı.
Duruşma salonunun boşaltılması hâkim tarafından istendi, çıktık tabii, o esnada bu uzatmalı… tip üç dört erkek izleyiciye doğru şiddetle ve işaret ederek yürüdü, “atın bunları dışarı, atın atın” diye nefretle bağırdı.
Tıpkı tuğgeneral Özkan Aydoğdu'nin ifadesinde söylediği “emir kuluyum, emiri uyguladım” cümlesine denk olarak “emir kulu” jandarma erleri ve uzatmalı… diğerleri bu kendilerinin üstü olan beyaz saçlı, iri yarı uzatmalı… tipin emrine uyarak o izleyicileri binanın dışına attılar.
Dikkat edin, hâkim salondan çıkarın dedi, bu uzatmalı… tip binadan attı!
&
Hükümet, öncelikle bu argo ifadeyle “kaşar” uzatmalı… tiplerin tamamen düşmanca ama “emir kılıflı” faaliyetlerine engel olmalı; gelen milletvekili veya parti idarecisinin yüzüne güler bunlar, hiçbir şey hissettirmez ama vatandaşa işkence yapmaktan zevk alırlar.
Başbakan, Cumhurbaşkanı ve aile fertlerinin her fırsatta ziyaret edip hâl hatır sorduğu şehit ve gazi yakınlarına, uzatmalı… birinin böyle davranması, şiddet ve nefretle müdahale etmesi kabul edilemez elbette.
Önce bu sıkıntı verici tipler o salon civarından uzaklaştırılmali; mümkünse Yüksekova Jandarma birliğine ait dağın tepesindeki bir noktada “emir vermeye” görevlendirilmesi çok tatmin edici olacaktır şehit, gazi yakınları ve mahkemeyi izlemeye gelen bizim gibi 15 Temmuz davacıları açısından.
Ayşe Kantarcı hanımın dün yazdığı çığlığında bahsettiği “katılım az, sevenlerini arıyoruz” lafı doğru bir cümle olmakla birlikte, şehit ve gazi yakınlarınin davaya iştirak etmeleri de gün geçtikçe azalıyor.
Bu elbette o davanın peşini bıraktıkları için DEĞİL, şehrin dışında, oldukça uzak bir mesafe, sabah ezanı yola çıkılıp geceyarısı eve dönmek oldukça meşakkatli ve hele arabası olmayan için bir eziyet olduğu gibi iş güç temelli problemlerden kaynaklı.
Evet dernek bu işi üstlenmiş, elinden geleni yapıyor ama derneğin istasyonuna ulaşmak ta bir sorun.
Parti de örgütünden insanları oraya “taşıyor” ama bu gelenler bunu canı yananlardan değil de görevlendirme ile geldiklerinden bahsettiğimiz RUHSUZLUK ve duruşmalara tiyatro havasi hakim oluyor ve sanıklar da laubali savunmalar ile duruşmaları bezdirici hale sokuyor.
Bunu ilk defa giden biri olarak yazıyorum ama devamlı dava takip edenler de bunu söylüyor.
İş, gerçekten ciddi bir hal almış durumda, bunun herkes, başta Ankara ve Cumhurbaşkanı Erdoğan farkına varmali, tedbir almalı.
&
Bu tebdirlere dair basit vatandaş olarak derim ki, öncelikle dekoru düzenleyin yeniden.
İzleyiciler için dernek ve Parti kendi organizasyonunu devam ettirsinler ama en önemli MORAL UNSURU olan şehit ve gazi / yakınlarını ne olursa olsun o salonda bulundurmanın yolunu bulsunlar. Şehit ve gazi yakınlarınin yeri ayrı, izleyici yeri ayrı salonda ve sanıklar sağ taraflarına baktıklarında boş müşteki sıraları görünce elbette rahatça tiyatrolarına devam etmekteler.
Şehit, gazi ve yakınlarının telefon numaraları elbette hükümet ve teşkilatta mevcuttur, bir organizasyon yaparak, bunlar telefonla aransa, evlerinden alınıp evlerine bırakılacaklari söylense, her duruşmaya 200-300 müşteki katılımı sağlansa, inanın o sanıklar orada rahat rahat uyduruk ifade vermekte zorlanır ve hiçbir kurtuluşları olmadığını da anlamaya başlarlar.
Ama Silivri'ye gelmek işkence, geldikten sonra da uzatmalı… birilerinin kaba ve düşmanca tavırları ile karşılaşmak, tüm müşteki yakınlarını ve gelenleri bezdirici bir durumdur.
Buna da bu şekilde engel olmak gerekir.
Aynı şekilde, süt ve ekmek dağıtma ile uğraşan bir sürü dernek ve vakfımız mevcut ki çoğu bir holding kadar büyüdüler maşallah, onlar da aynı organizasyonu ister tek tek ister bir araya gelerek yapsa ve her duruşmada o salonu tıkabasa doldursalar, 15 Temmuz duruşmalarında dekor gayet düzelecek ve hem sanıkların tavırlarına yansıyacak hem de şehit ve gazi ailelerine moral desteği olacaktır.
Dekor önemsiz, yargılanıyorlar ve cezalarını çekecekler, diyenler olacaktır. Ergenekon davalarını hatırlatmak gerekir bu tür laf söyleyenlere.
Cezalarını çekecekler denile denile o davalarda Gülenist polis, savcı ve hakimlerin, aynı bugün de takip edilen “hem sanık hem gizli tanık” hukuksuzluguna ve zorlama deliklerine (!) göz yumuldu ve gerçek suçlular bu kanunsuzluklar sebebiyle “aklandılar.”
Dava duruşmalarında hem sanıkların hem mahkeme binası dışında sanık yakınları ve örgüt üyelerinin “coşkulu” halleri de unutulmamalıdır; o davalar da, darbe davaları idi, Parti'nin ve darbeye maruz kalanlara yani müslümanlara ait hiçbir organizasyonun olmaması, davaların takip edilmemesi de. Halen devam eden 28 Şubat davasını kim takip ediyor, mesela?
Dekor, önemli kısaca. Baskı ve moral unsuru olması bakımından, öz'e de tesir edici hali barındırdığı için önemli.
Öz'e gelirsek bir de…
Dünkü duruşmada heyeti başkanı ile müşteki avukatlarının haricinde savcıdan hiçbir ses duymadım.
Aslında bu garip bir durum. Heyet üyeleri ve savcı sanığı sorgular, müşteki avukatı da bunların sormadigi, unuttuğu yer varsa ve önemli bir nokta ise, sanığa bunu soru ilarak sorar.
Ama gariptir savcı yerine ve bazıları açıkça “gol atmak” gibi gözüken sorular yöneltmek avukatlara kalmıştı. Bu belki bu duruşmalara has olarak kabul edilmiş bir usul olabilir ama dosya ve bazı “jargona” vakıf olmak gerekir herhalde bu durumda.
Dün tuğgeneral Özkan Aydoğdu savunma yaparken, hâkim de sormuş ve cevabı alınmış olmasına rağmen, “kıdemli avukat” gibi bir görüntü sergileyen biri aynı soruyu tekrar sordu:
“MİT Tırları davasında yargılanan general bilmem kimi niye ziyaret ettin?”
Aydoğdu'nun cevabı, “gelen emirle ziyaret ettim, kaldı ki onunla falanca ve filanca yerlerde birlikte görev yapmış tanışıklığımiz vardı” oldu.
Bunun üzerine “kıdemli avukat”, “bu kumpasi kuran generali ziyaret emrini veren kimdi?” dedi.
Aydoğdu da “GKB'ndan geldi emir, kimin emri olduğunu imza kime ait hatırlamıyorum, ama bunu bulmak kolaydır” dedi.
“Kıdemli avukat” ta bu çok önemli (!) mevzunun üzerine üzerine gitti, “emri vereni niye gizliyorsunuz, açıklayın!” dedi.
Ben dahi “ayıptır” dedim içimden ve oradaki sanıklar da içlerinden gülmüş ve rahatlamış olmalılar bu kendilerini savcı yerine koyan avukatların cahilliği üzerinden muhakkak.
Aydoğdu dedi ki o mıymıntı haliyle, “saklanıyorum, hatırlamıyorum, GKB'ndan bu emiri kimin verdiğini hemen öğrenirsiniz!”
Oysa durum yani bu ziyaret meselesi çok basit bir meseledir ve “örgüt ilişki” ile de alakasızdir.
Genelkurmay başkanlığı, hasta veya tutuklu olan rütbeliler için, bir ziyaretçi takvimi yapar, tutuklu olan ile bir şekilde aynı birlik veya okulda okumuş olan diğer rütbelileri bu takvime göre “görevlendirir”, tıpkı Ergenekon ve balyoz davalarında tutuklu olanlara yaptıkları gibi.
Tuğgeneral Aydoğdu'nun “emir geldi gittim” demesi bundan. Ama “kıdemli avukat bey” bundan habersiz olduğundan, bir başka avukatın ilk cümlesinde geçen, “sanık inkâr stratejisi uygulayarak örgütsel tavır sergilemektedir” ibaresinin fazla tesiri altında kaldığından herhalde (veya avukatlar buna oynuyor) bu haklı cevabtan bile “örgütsel irtibat” kurmaya çalışma zahmetine giriyor. Duruşmada çok kıymetli olan 30 dakikayı da kendi bilgisizliği ile ama çok iyi iş yapmış ruhiyatiyla acımadan harcıyor üstelik.
Üstelik böyle bir soru sormaya lüzum yok. Askerî hayattan haberdar olmak, emirsiz tuvalete bile gidilemeyeceğinden haberdar olmak yeterlidir ve şüphe varsa, bunu duruşma salonuna taşımadan telefon ve yazışma ile de halletmek mümkündür.
Sadece bir defa gittim bu duruşmaya ve “kıdemli avukat” olarak görülen birinin yarım saat harcadığı böyle bir manasız ve dosyaya vakıf olmamaktan kaynaklanan suali ile karşılaştım.
Ankara devam eden Akıncı Üssü Davasında da bir avukatın Adil Öksüz ve ABD elçiliği telefon irtibatı üzerine yaptığı konuşma mevcut ki yine dosyaya vakıf olmamaktan dolayı; bahsettiği telefon numarası dosyada mevcut çünkü.
Elbette belki bana denk gelmiştir bu avukat “sorunları”, hep böyle değildir vs. Talihsizlik te olabilir avukat açısından böyle hatalar, önemli değil deyip geçelim. [Duruşmada gördüğüm avukatların yarıdan fazlası genç, ya ehliyetlerini yeni almış ya vekilin vekili gibi bir yaştalar.] Ama bunlara dikkat edilmezse ileride dava için belalı işlerin açılmasına sebeb olabilirler, deyip kapatalım meseleyi.
&
Bu yazıyı da kapatalım.
“Türk milleti adına hüküm kuran” mahkemelere Türk Milleti ister bahsettiğimiz gibi organize ister ferdi ama muhakkak EL KOYMALI ve bu bezdirici, yaptıklarından pişmanlık duymak yerine yetersizler sebebiyle oyun kuran sanıkların tiyatrosuna bir SON VERMELİ!
Bu davalar ne Ankara'ya ne hukukçulara bırakılmayacak kadar CİDDİ VE ÖNEMLİ DAVALAR çünkü.
Milletin kendi ile, istikbal ve istiklali ile alakalı!
23 Ağustos 2017