Şu zaman dediğin senin, ne kadar da hızlı ve ne kadar da hiç mi hiç arkasına bakmadan kaçıp gidiyor. Başımıza ne geldiğini henüz anlayamadan tükeniyor yaşanmışlıklar.
Dur biraz, yavaşla, içinden geçerken hissetmeye çalış yaşamı, rüzgarın sesini duy, yağmuru kokla, şiirin manasına karış, şarkıyla seviş. Ama bu ne mümkün, dört nala kaçarken senden zaman.
Her şeyin koşulları kendine özgü zamanları var; serserilik etmenin, çırılçıplak yüzmenin, her gün yeni bir kadın tanımanın, yalnız kalmanın, kalabalık coşmanın, bilgece durmanın, karşındaki kişi birbirini kovalayan birbirinden bağımsız ama yine de bir anlam oluşturmaya çalışan cümlelerle güldür güldür konuşurken sakin sakin susmanın..
Olgunlaşan koşulların iklimde yeşeren zamanlarda yapılamayanların gayri meşru çocuğudur pişmanlık.
Zaman, ne kadar da hızlı ve ardına bakmadan kaçıyor değil mi? Durmuyor, durak bilmiyor. Oysa ki yaşamın sunduğu koşulların boyunduruğunda, ne kadar da yavaş yaşamak zorunda bazıları.
Hey Aynştayn! Hani İzâfiydi Sırrına Vâkıf Olmaya Çabaladığın Zaman?
Herkesin hayatı yaşama hızı birbirinden o kadar farklı ki ve herkes kendi yaşam hızını belirleme de o kadar tutsak ki.
Hey Aynştayn! Keşke Herkes İçin Farklı Hızda Aksaydı Zaman.
Ne halta yarar o formüllerin; yerin yedi kat dibinde bir maden ocağında debelenen bir insanoğluyla, göğün altındaki en güzel nimetlerin “sahipleri” için aynı hızda akıyorsa zaman.