Puerto Rico adaları değil uyandırayım #bandirma #kapidag
seen from Australia
seen from Australia
seen from United States
seen from Brazil

seen from United States
seen from China
seen from Canada
seen from United States
seen from United States

seen from Greece
seen from Australia
seen from United States
seen from United Kingdom
seen from Mexico
seen from United States

seen from Australia

seen from United States

seen from United States
seen from United States
seen from Taiwan
Puerto Rico adaları değil uyandırayım #bandirma #kapidag
Güney Marmara Kıyılarında Bir Haftasonu : Kapıdağ Yarımadası
Erdek-Paşalimanı Adası-Narlı-Çayağzı-Bandırma
3-4 Temmuz, 2010
Uzun zamandır ilk defa bir şehirlerarası otobüs yolculuğu ile gitmek istediğim yere gidiyorum. Kaçıyorum İstanbul’umdan. Çok yordu beni, biraz açılmam, gitmem lazım buralardan.
Nereye mi? Her baharda seyahat kutumdan bir türlü çıkarmaya fırsat bulamadığım Kapıdağ Yarımadası’na. Eşsiz bir yeşil-mavi rotası olduğunu biliyorum sadece. Erdek’ten başlayacak olan Kapıdağ Yarımadası parkurumu yine Erdek’te noktalayacağım. Elimde fazla bir bilgi yok. Ama meğer, çok fazla gideni de yokmuş. Erdek’in turizm tarihimizin ilk önemli elçisi olması sizi de yanıltmasın. Üzerinde köy isimlerinin yer aldığı bir harita bile bulamadım, günübirlik tekne turu programı posterinden çektiğim fotoğrafla idare ediverdim.
Kısacası, yol beni nereye götürürse oraya gideceğim. Nerede durmak istersem orada duracağım. Biraz ciğerlerime oksijen, biraz iyot, biraz da cildimi deniz tuzuna bulamak istiyorum. Tek planım bu.
Erdek’e kadar
Açıkçası otobüs yolculuğunda zamanla yarışma halinde olmama hissini unutmuşum. Zaman geciyor, ama yol bitmiyor. Hareketsiz oturmaktan ayaklarım şişiyor, boynum ağrıyor, ama daha yolun başındayız. Sabah 7'de bindiğim otobüs, saat 10'da Eskihisar'ı anca terk edebildi. Yaşasın sonunda arkamda Eskihisar, önümde Yalova. Yanağımı feribotun trabzanına dayayıp, dingin suda yarattığımız dalgaları sessizce izliyorum.
Bursa otogarına vardığımızda saat 12.00 oluyor.
O kadar yorgunum ki, gözlerimi zor zapediyorum. Otobüs bir sonraki noktada durduğunda Karacabey'de olduğumuzu zor fark edebiliyorum.
Bandırma'ya vardığımızda kalbim pır pır atıyor. Çok yaklaştık artık Erdek'e. Uykudan silkiniyorum, bir anı bile kaçırmak istemiyorum.
Erdek ve Paşalimanı Adasına gidiş
Kapıdağ yarımadasına girmemizle birlikte, sağımda solumda zeytinağaçları beliriyor. Sanki Ege’deyiz.
Otobüse bindikten tam 7.5 saat sonra Erdek otogarında ayaklarım tekrar yere bastığında, dünyanın en mutlu insanı tartışmasız ben oluyorum.
Erdek, çocukluğumun hafızasında öğretmen kampının olduğu yerdi, dedemlerde önemli bir anısı vardı. Okulların tatile girmesiyle birlikte, her yaz tatillerini burada geçirirlerdi. Buranın ev sahipliği yaptığı sayısız hikaye dinlemişimdir. Hafızamdaki tek izi bu.
Kapıdağ Yarımadasıyla ilgili en fazla bilgi Erdek’a ait. Antik şehirler, mübadeleden sonra eski Rum ve hatta Ermeni yerleşimlerine ait sahipsiz kalan kilise ve manastırlar, kozmopolit hatta belki de bu nedenle biraz modern kalmış yapısı ile oldukça zengin bir tarih ve önemli kültürel bir miras taşıyor.
Erdek’te 3 önemli nokta var. Liman, Cumhuriyet caddesi ve Pazar Meydanı. Cumhuriyet caddesi, sahil yoluyla birleşmesi nedeniyle Erdek’in atardamarı konumunda. Çay bahçeleri, kafe-barlar, dondurmacı ve balık restaurantları bu hatta. Akşam yemekten sonra bu cadde üzerinde omuz omuza volta atıyor insanlar. Çınar ağaçları buranın en karakteristik özelliği. Pazar Meydanında ise kırmızı et ve pide üzerine bilimum yemek alternatifleri bulunuyor. Yemek saatlerinde boş masa bulmak nerdeyse imkansız. Bu bölgenin en iyi gece hayatının Erdek ve Ocaklar’da olduğunu söylüyorlar.
Otogarda indikten sonra hiç vakit kaybetmeden hemen dosdoğru limana gidiyorum. İlk hedefim Paşalimanı Adası’na gitmek. Önce feribotun saatini öğrenmeliyim. Saat 15.30'da Kont Kardeşler’in teknesi var. Şansım yaver gidiyor neyse ki, bu durumda feribotun kalkmasına 40 dakika kala afiyetle bir pide yiyebilirim artık. Cumhuriyet caddesi üzerindeki Konya Pide'de bıçakarası pideyi nerdeyse çiğnemeden yutarcasına mideye indiriveriyorum. Çok acıkmışım. Bol zeytinyağlı çoban salatam enfes. Domatesin gerçek tadını unutmuşuz!
Paşalimanı adasına giden feribot aslında bir tekne boyutunda, içine sadece 9 araba sığıyor. O yüzden tekne diyorum. Tekneye biniyorum ki, tek yabancı yüz benimki, herkes birbirini tanıyor! Melis çay bahçesindeki konuştuğum çaycının amcası da Paşalimanı'nın muhtarı çıkmıştı zaten. Buralarda dünya gerçekten küçük!
Tekne ücreti 7TL ama nerede ineceğimi bile bilmiyorum. Murat Kaptan yüzüme anlamsız bakıyor. Nereye gidiyorsun diye 2. kez daha önce sorduğu soruyu tekrarlıyor, ama bendeki cevap değişmiyor: "bilmiyorum". Nerede kiminle kalıyorsun peki diyor, bendeki cevap aynı. Bulurum herhalde biryerler diye mırıldanıyorum. Murat Kaptan yere düşüp bayılmak üzere. Birden yüzü aydınlanıveriyor : “Poyrazlı'yı seversin” diyor, “orda in”. Hemen Yasemin hanımı arıyor, beni konuşturuyor cepten, fiyatta bile anlaşıyoruz. Koca bir apart daire verecek bana. Gel görün ki, Poyrazlı'ya varıyoruz, yolcularin 3te 2si burada iniyor, ama o kadar bakir bir yer ki, sahilde bir çay bahçesi, bir de kapalı bakkal dükkanı dışında hiçbirşey yok. Murat Kaptan'a özür diliyorum, ben burda inmeyeceğim, burası çok küçük, bu kadar huzur ve sakinlik bana fazla gelir diyorum. Tamam dert etme diyor. Bu arada öyle bir fırtına var ki, serseme dönmüş durumdayım. Dalgalar ayaklarımı teknenin 2.katından yıkıyor. Poyrazlı'nın tam karşısında çok sevimli bir köy var, tam hayal ettiğim yer, Murat Kaptan'a burası neresi, ben oraya gitmek istiyorum diyorum. Meğer Kapıdağ yarımadasının batısında bulunan Narlı köyüymüş. Yazdım bir yere. Ama önce Paşalimanı'nin diger köylerini görelim hele bir.
Paşalimani köyü - sahilde daracık bir plajı var. Bu koy rüzgar almadığı için havuz gibi dingin bir suyu var. Sahildeki evler su üzerine iskeleler inşa etmişler, ev sahibeleri orada güneşleniyorlar. Yelkenli tekneler, güzel yazlık evlerle birlikte oldukça şık görünüyor ortam. Ama yine bir bakkalı bile yok. Geri dönmek istesem bir balıkçı motoru bile yok.
Harmanlı köyü – Paşalimanı’yla aynı koy içinde. Aynı çanak içinde birbirlerine bakıyorlar. Benzer bir sakinlik burada da var.
Yanaştığımız iskelelerin ortak özelliği bitmemiş gibi görünen camileri.
Bu köylerden birinde kalmaya ısrar etsem, değil yemek, akşam içecek su bile bulamam. Adeta bir Robinson Crusoe adası burası. Manzara bu.
Narlı
Narlı - Paşalimanı adasının tam karşısında. Erdek'ten yola çıktığımızdan tam 3 saat sonra Narlı köyü iskelesine yanaşıyoruz. Murat kaptan buralıymış meğer, telini not ettiriyor, son yolcusu olan beni tekneden indirdikten sonra Marmara adasına çeviriyor dümenini... akşamki düğüne yetişme telaşında...
Narlı köyünün küçücük bir limanı, meydanı ve camisi var. Deniz kenarındaki çay bahçesiyle tam hayalimdeki olmak istediğim yer burası. Dingin, sakin bir yer. Dalga ve rüzgar sesi dışında ses çıkmıyor. Limana iner inmez meydandaki bakkala giriyorum, konaklayacak yer soruyorum, 2 kız çok ilgileniyorlar benimle. Sahile yakın modern bir pansiyona yönlendiriyorlar beni. 40TL fiyatı. Hemen odaya fazla yükümü bırakıp, sahilde bir yürüyüşe çıkıyorum. Teknelerini temizleyen amcaları geçiyorum, koca yeşil bahçeli güzel evleri geçiyorum. Açıktan gelen dalgalar sahile vuruyor, deniz iyi görünmüyor, ama tam 12 saat yol tepip gelmişim buralara, mümkün değil deniz tuzuna vücudu bandırmadan günü sona erdiremem... Evlere ait iskelelerden birinde Marmara adası manzaralı, rüzgara karşı kulaç atıyorum.
Odaya geri dönüp hemen hızlı bir duştan sonra köy içinden tekrar meydana yürüyüp köyün tek hareketli noktası olan çay bahçesine oturuyorum. Akşam yemeğim 1.5 porsiyon midye tava. Yanında da bol ekmek. Bira eşliğinde Uruguay-İspanya maçının ilk yarısını izliyorum. Yorgunluktan gözlerim kapanıyor, çay bahçesinde uyuya kalmadan kendimi odama atmayı başarıyorum.
2. gün : Pazar
Narlı’dan Bandırma’ya
Sabah odama veda edip, köye eski kilisenin önünden iniyorum. Dünden beri gözüme kestirdiğim sokak arasında, tabelası bile olmayan bir yerde kahvaltı etme niyetindeyim. 3 dükkan yanyana-karşılıklı aynı kişiye ait aslında. Hüseyin Abaş kasap-zeytinciliğin yeri burası. Bu bölgenin has zeytinlerini denemek niyetiyle büyük bir iştahla oturuyorum alçak taburelerin birine.
Zeytini, zeytinyağına bandıra bandıra yarım ekmekle birlikte afiyetle yiyorum. Allahım bu domatesler ne lezzetli, kıpkırmızı natürmort gibi önümde duruyorlar. Bu lezzetle tekrar tanışma fırsatı yakalamak büyük bir nimet. Meğer bu kırmızı lezzet topları, Paşalimanı adasından geliyormuş...
Zeytinci ile muhabbete başlıyoruz. Oturuyor yanıma başlıyor anlatmaya. Narlı'lıymış. Yazın burada, kışın zeytinlerini satmak için köy dışına çıkıyormuş. Paşalimanı adasına inşaat izni verilmediği için buraların gelişemediğinden dert yanıyor.
Meydandaki çınar ağaçlarının gölgesine sığınmış insanlar, zamanı öldürmekle meşgul.
Köyde son bir tur atıp, yukarıdaki Çamlık mevkine çıkan yokuşu tırmanıyorum. Artık Kapıdağ Yarımadasının öbür tarafına, yani doğusuna geçmem gerekiyor. Bu nedenle minibüsle önce Erdek’e, ordan Bandırma’ya, ordan da doğu hattına giden ilk minibüse bineceğim. Anladığım kadarıyla bu hatta ulaşım imkanı biraz kısıtlı.
Narlı’dan 10-6 arası yarım saatte bir Erdek'e minibüs var. Bu saatler dışında da saatte bir. Erdek, Narlı’dan 20 dakika uzaklıkta...
Sağımda masmavi deniz ve Paşalimanı adası manzarası, solumda yeşil zeytin ağaçları, arkamda da Narlı'nın cırcır böceklerinin gürültüsünü bırakıyorum.
Narlı-Ocaklar arasında güzel kum plajlar var.
Paradise beach adında günübirlik bir plaj tesisi var.
Doğakent sitesi ile birlikte ortam birden Kumburgaz'a dönüşüveriyor. Yanyana yanyana villalar plansız bir şekilde zeytin ağaçlarının yerine dikilmişler. Çok yazık.
Derken Ocaklar'a varıyoruz. Burada artık dibdibe bir yaşam başlıyor. Kiralık oda ya da ev ilanlarından pek çoğunun aslında sezonluk sahiplerini beklediği anlaşılıyor. Narlı'dan da öğrendiğim kadarıyla, bu sene yerli turizm geçen senelerdeki kadar parlak değil. Bundan da en çok nasibini Ocaklar alıyor.
Sonra, hayret, evler yerini tekrar zeytin ağaçlarına bırakıyor. Yeşil arsaların yanından hızlıca geçiyorum.
Kamplar diye bir bölgeyi geride bırakıyoruz. Burada da yoğun bir yerleşim var.
Ne çok piliç satan dükkan var. Bandırma bölgesinde olduğumuzu hissettiriyor her fırsatta.
Erdek, bütün bu köylerin arasında koca bir şehir gibi kalıyor. Ama yemyeşil bir şehir. Tüm şehrin üzerini çınar ağaçları yapraklarıyla örtüyor sanki.
Erdek otogara vardığımda, hemen kendimi Bandırma minibüsüne aktarıyorum.
Askeri kamplar da Erdek-Bandırma yolu üzerinde. Minibüs, sahilden giden eski bir yolu kullanıyor.
Buralar da güzel kum plajlar. Sahille yol arası yine göz alabildiğine zeytin ağaçları. Altınkum Motelin konumu iyi görünüyor.
Karşıma rüzgar gülleri çıkıyor.
Artık Bandırma’ya çok yaklaşmışken, Bagfaş (Bandırma Gübre) Sulfrik Asit fabrikası solumda, beyaz gövdeli bir canavar gibi duruyor. Bu doğal güzelliğin arasında bir çirkinlik abidesi gibi. Yarımadanın tam ağzında duruyor.
Bandırma’ya 2 aktarmadan sonra varıyorum. Başka bir vasıtaya binmeden önce mutlaka Bandırma’nın meşhur çiğ böreklerinden yemeliyim! Çarşı içinde ara sokakta tarihi bir çiğ börekçi görüyorum. Hemen oturuyorum. 1950 yılından beri buradaymış. Çiğ böreği nasıl istersiniz diye soruyorlar, ılık mı sıcak mı. Sadece 1 dakika sonra cevabımla geri dönüyorum, ılık olan beni kesmedi, bir porsiyon da sıcak alayım ltf. İkisi arasındaki fark yağ çekme durumu. Sıcak olan elbette daha yağını çekmediği için fazla yağlı geliyor... 2 adet çiğ börek ayran sadece 3TL. Bedava!
WC durumunu, İdo iskelesi sınırları içinde yer alan tuvalette gideriyorum. Ben bu kadar temiz wc standardı Türkiye ülke sınırları içinde başka bir yerde görmedim. Üstelik ücret sadece 50 krş. Gerçi içimden 5TL vermek geldi ya neyse! Aynı işletmeci aynı zamanda bavulunuzu teslim edeceğiniz emanetçi dükkanını da işletiyor.
Çayağzı, yarımadanın sapağından 20 km, Ballıpınar ise 31 km.
Minibüs sırasıyla Tatlısu, Dalyan, Limankampının içinden geçiyor.
Bandırma'ya bu sefer karşıdan bakıyorum. Rüzgar gülleri sakin sakin dönüyor.
Kum plajları geçiyoruz bir bir.
Çok yapı var, sağlıklı bir kanalizasyon sisteminden şüpheliyim. Yoksa su daha berrak görünmez miydi?
Canım denizi ne hale getirmişiz. Kartay Otel’den sonra deniz daha iyi görünüyor. Zaten o yoğun kalabalık ta azalmaya başlıyor.
Liman mevkinde harbiden de bir liman var. Koca metal gemiler onarılmayı bekliyor bu tersanede.
Dalyan’ı sevdim.
Çayağzı yol ayrımında beni bir taksi karşılıyor. Bindiğim minibüsün şöförü ayarladı sağolsun. Başka türlü köye hemen giden bir ulaşım yok. Köye giden dar virajlı yollar yemyeşil, hayretlerle güzelliğine bakakalıyorum, müteşşekkürüm buralara geldiğim için. Cennetteyim adeta.
Köye vardığımda, köy halkı beni önce bir yadırgıyor, turistin burada ne işi var der gibi şaşkın gözlerle bana bakıyorlar. Meydan, köy düğünü nedeniyle davul zurna sesiyle yankılanıyor, köyün tüm erkekleri dev bir çınar altında bira ve rakı ile zamanı durdurmakla meşgul.
Köyün dar sokaklarını gezdikten sonra limana geri dönüyorum. Mübadele sırasında Selanik'ten gelenler sayesinde midir bilinmez, bazı evler Yunan ruhu taşıyor adeta, maviye boyalı. Ama aralarından pek çoğu yıkılmak üzere, ilgi bekliyor. Köy turumu tamamladıktan sonra limandaki 2 çay bahçesinden birine oturuyorum. Ağların arkasındaki balıkçı motorlarının dingin su içindeki huzurlu bekleyişlerini izliyorum.
Buranın halkı çalışkanlığı ile biliniyor. Gündüz vakti köyde tek bir kadın bile göremezsin, hepsi tarladadır demişlerdi. Köy de gündüz balıkçı olan erkeklerine teslim kalmış durumda. Bu huzurda insan sadece gölgede yatıp uyumak istiyor...
Çay bahçesinde tanıştığım Ayhan Kaptan gönüllü yerel rehberim oluyor. Taksici Kenan’ı ayarlıyor hemen, bizi arabasıyla alıyor “Rahibeler deresi”nde bırakıyor. Burası köyden Ballıpınar istikametindeki üçüncü koy. Orman içinden, dere yanından, alabalık çifliğine kadar giden toprak bir yol üzerinde yürüyoruz. Karşıma seneler önce yarış atlarına antrenman yaptırılmak üzere kurulan Hara tesisi çıkıyor, şimdilerde kullanılmadığı için tesis harap halde. Alabalık çifliğinde Bandırma İlçe Başkanıyla karşılaşıyoruz, manastırın yolunu soruyoruz, ama karşılığında köylüler “koyun sürüsü var, başında köpek var, yaklaşmayın ısırır” diye uyarıyor. Ayrıca manastır kalıntılarına yaklaşılması durumu pek tekin bir davranış değilmiş, jandarma hemen soluğu yanınızda alıyormuş! Bizzat test etmedim, anlatılanların yalancısıyım! Mübadele sırasında buradan göç etmek zorunda kalan halk, yanında götüremediği küçük kıymetli varlıklarının buralara gizlendiği efsane hikayeleri dinleyerek büyümüş yeni nesil. Bu nedenle kalıntılara yaklaşılması hoş karşılanmıyor olmalı. Kim giderse hemen jandarmaya ihbar ediliyor.
Büyük Kakıskala plajina yürüyoruz. Plaja bakan yamaç eskiden seramik hammaddesi çıkan bir maden ocağıymış. Şimdilerde sadece kalıntısı var. Deniz bulanık. Kum plaj, çöp dolu. Plaj poyraz rüzgarına açık olduğu için denizdeki tüm çöp buraya yığılıyor. Deniz Eylül'de berrak olur ancak diyor Ayhan Kaptan. Şansıma allahtan deniz sakin ve durgun. Plajda Ayhan'ın tüm akrabalarıyla karşılaşıyoruz. Hepsiyle tek tek merhabalaşıyorum. Çoğu İstanbul’da yaşıyor aslen, yaz tatilinde memleketlerine geri geliyorlar.
Buralara hiç turist gelmez diye anlatıyorlar, ancak şehirlere göç eden buraya ait köylüler, yaz oldu mu bu diyarları tekrar hatırlarlar diye samimi olarak itiraf ediyorlar. Kökleri Macir ve Manav. Biraz da Laz var. Pomaklar diğer köydeymis. Ballıpınar (Kocaburgaz)’a gitmemi tavsiye etmiyorlar. Hem ulaşımı zor, hem de köy oldukça kapalıymış. Çayağzı'na (Şahinburgaz) diyorlar. Yolda geçtiğim Tatlısu ise aslen bir Ermeni köyüymüş. Buralarda yaşayan tek bir Rum bile kalmamış.
Kısa bir deniz sefasından sonra, muhabbeti bölmek zorunda kalıyorum. Taksimizi çağırıyoruz tekrar. Artık dönüş vakti geldi çattı.
Kaptan Ayhan’ı köye bıraktıktan sonra taksim ile Karşıyaka’ya yola çıkıyoruz.
Yol üzerindeki cennet parçası manzaraya, sulama için yaratılan yapay göleti virajları dönerken keyifle izliyorum.
En az 6-7 tane büyük Banvit kümeslerini geçiyoruz.
Adeta yeşilliğin içinden akıyorum.
Kirazlı Manastırı için söz veriyorum kendime, bir sonraki sefere mutlaka geleceğim. Şimdi hiç vakit kalmadı.
Karşıyaka'ya varıyoruz.
Karşıyaka
Karşıyaka ismi nerden geliyor şimdi anlaşıldı. Karşıyaka, Bandırma'nın tam karşısında! Bandırma'nın tepelerindeki rüzgar güllerine bir de buradan bakıyorum. Devasa bir limanı var. Tekne sayısının çokluğundan anladığım kadarıyla tüm nüfusu balıkçı olmalı. Her ne kadar Karşıyaka “belde” olsa da resmen beton bir köy görünümünde. Halk köy düğünü nedeniyle en şık yerel kıyafetlerini giymiş, diğer köylerde gördüğüm manzaranın tam aksine tüm kadın ve çocuklar sokakta. Erkekler ise yine sabahtan başlamış içmeye belli ki, onlar da sarhoş...
Bir zamanların Rum İlkokulu, bu köy içinde karşıma çıkan sürpriz bir konak. Karşıyaka'nın en tepesinde, limana tepeden bakan stratejik bir noktada. Çok yazık, terk edilmiş harap bir halde. Bahçesinde bir Atatürk büstü olmasından anladığım kadarıyla, Rumlardan sonra da okul olarak kullanılmaya devam ettiğini düşünüyorum. Ancak bu yorgun güzel konağın bugünlerdeki tek ziyaretçileri, bahçesinden manzara izleyerek alkol alan erkek gençleri sadece. Burayı yok olup gitmeden kurtarabilirmiyiz acaba?
Liman, Rum İlkokulunu gezip, ağ onaran balıkçılarla rastgeleştikten sonra, sıra köy düğününde. Tüm köy halkı burada zaten, tam bir sokak eğlencesinin içine düşüyorum!
Fazla oyalanmadan 18:00 minibüsüne yetişiyorum (her saat başı Bandırma'ya minibüs dolmuş kalkıyor).
Gün batımında, solumdaki mavi manzara ve kum sahiller yatay turuncu ışıkta daha bir güzel görünüyor...
Bandırma
Yolum yine Bandırma ile kesişiyor. Akşam yemeğimi burada mı yesem derken, Balıkçı Sefertası’nı öneriyorlar. Bandırma’nın en iyisiymiş. Yeri Cumhuriyet meydanında, Atatürk anıtının arkasında. Ama Erdek'te daha lezzetli ve daha ucuz yersin diyorlar. Bu durumda Bandırma sahili gezildikten sonra Erdek'e geri dönmek mecburi oldu.
Bandırma’yı oldum olası karakterli bulmuşumdur. Belli ki tarih boyunca hep bir ihtişamlığı, pırıltısı varmış.
Bugün o güzelim konaklardan pek azı kalsa da, Belediye Binası, meydandaki ilkokulu bu izlerden biri. Boğaziçi köprüsü ve sahil hattını turladıktan sonra tekrar Erdek minibüsüne biniyorum.
Erdek
Herkes plajdan döndüğü için Erdek sokakları inanılmaz kalabalık. Canım midye dolması ve balık istiyor, amma vellakin aksi gibi pideci, dönerci ve köfteci enflasyonu var. Esnafa girip soruyorum, sahildeki Kafkas Balık'a yönlendiriyor beni. Orayı ilk geldiğimde de gözüm kesmemişti. Restaurantlarda hiç boş masa yokken, buranın masalarının sadece üçte biri dolu. Ben ara sokaklarda bir balıkçı arıyordum, ama öyle bir yer yok. Meydandaki Ziraat Bankası’nın hemen yanındaki BIyer dikkatimi çekiyor. Sahibi mutfakta ve çok sempatik. Balık diyorum, “yok yaramaz levrek kaldı sadece” diyor. Burayı çok sevdim. Yemekleri sevgiyle pişiriyorlar belli ki! Zeytinyağlı ve salata söylüyorum. Çıkışta da yandaki midye dolmacıda devamını getirme niyetindeyim, öyle çok yemişim ki, nerdeyse çatlamak üzereyim.
Buralarda dondurma kültürü önemli. Venedik, Roma bilimum dondurma çeşidi var. Çekirdek adeta kiloyla tüketiliyor. Bardak mısır ne zaman bizim haşlama süt mısırın yerini aldı... Yazık...
Sahil hattı inanilmaz kalabalık. Omuz omuza, zar zor yürüyebiliyorum.
Lunaparktan sonra artık disko barlar başlıyor. Şu saatte boş, hiç müşteri yok, ama herhalde birazdan dolup taşacak buralar. Bandırma bölgesinin en iyi gece hayatının Erdek’te olduğunu söylüyorlardı. Henüz bunu ispatlayacak bir ipucu göremiyorum.
Erdek gerçek bir ortadirek aile tatil yeri. Ankara'lı aileler geliyor ağırlıklı olarak.
Sahil sonunda faytonlarla karşılaşıyorum. Aman allahım hiç kimse binmiyor bu güzel atların sürdüğü araçlara. Ücret tarifesinde Otogar da var, bu durumda bu tatili kapanışını fayton turu ile yapmak yakışır bana. Erdek'e at üzerinde veda ediyorum. (15TL)
Otogara geliyorum ki, ortalıkta bir hareket ve bangır bangır müzik var. Zannedersiniz ki otogara disko açılmış! Yok canım ne alaka derken, birden ışıklar kararıyor ve meşaleler yanmaya başlıyor. Kendimi bir düğün kutlaması ortasında buluyorum! Şaşkınlıktan ağzım açık bir şekilde, sadece izliyorum. Omzundan dirseğine kadar dövmeli bir adam, yani gecenin dj'i, müzikleriyle eğlence ortamına katkı sağlıyor. Ortam film seti gibi adeta, ama duvara dayanmış belediye başkanının çelengi, arkadaki pembe piramit pasta her ne kadar otobüs manzaralı olsa da, düğün olayın ciddiyetini destekliyordu.
Son söz :
Güle güle Erdek ve Kapıdağ Yarımadası. Bana unutulmayacak anılar verdin. Türk insanının ne kadar içten, samimi ve iyi olduğunu bir kez daha kanıtladın, elinden geldiğince misafirperverlik gösterdin. İlk defa sırtımda çantamla kız başıma yollara çıkmıştım halbuki. Ben sadece Istanbul'dan kaçıp sana sığınmıştım, sen bana istediğimden daha fazlasını verdin, bana iyi geldin, beni iyileştirdin. Ve simdi tekrar Istanbul'a ruhen sapasağlam geri dönüyorum.
Kaptan Ayhan'a da söz verdiğim gibi, Kapıdağ Yarımadası yarım kalan turumu tamamlamak üzere mutlaka buralara geri gelecegim.
Bike Geçkinli
Temmuz, 2010
İstanbul, Türkiye