Biz biliyorduk zaten
seen from United States
seen from China
seen from United States

seen from United States
seen from Poland
seen from United States

seen from Austria
seen from United States
seen from Taiwan
seen from Netherlands

seen from Türkiye

seen from Austria

seen from United States
seen from China

seen from Sweden
seen from Poland
seen from United Kingdom
seen from United Kingdom
seen from Spain
seen from United States
Biz biliyorduk zaten
1966 ODTÜ
A4 Kahve Ankara
Ankara’nın Köyüne Kimse Gelmedi
Yıllar önce de aynı şeyi yazmıştım ODTÜ’de bir okul gazetesine. Yine bayağı eleştiri almıştım ancak umursamamıştım. Üzerinden 15 - 20 sene geçti ve yine aynı noktadayım. Bu sefer daha çok okumuş, daha çok görmüş ve daha çok gözlemleyen hâlimle. Biz sol da olsak sağ da olsak okumaktan ötesine geçemiyoruz — en büyük sorunumuz da bu.
O dönem “solcuları” eleştirmiştim sadece, kendimize batıralım çuvaldızı diyerek belki, ve belki de “sağcılardan bana ne, onlar kendileri döksünler kendi eteklerindeki taşları” diyerek — sanmıyorum ama. Bayağı uzun, detaylı ve sert bir yazıydı aslında şimdi düşününce — düşünmekten öteye gidemiyorum zira yazı bende yok. Birçok yazımın olmadığı gibi. Ne fena.
Neyse, ne demiştim. Evet, bizim en büyük problemimiz yalnızca okumak, okuduğumuzla kalmak ve ötesine geçememek. O zamanlar Marksist fikir topluluğundan bir arkadaş aniden dönüp “Padme ya, şimdi sen Deniz’i çok seviyorsun ya” dedi. Evet doğrudur, dedim. “Peki,” dedi, “eline bir şans geçse ve sana Deniz, Yusuf, Hüseyin ya da Mahir’den birini geri getirebileceğini söyleseler kimi getirirsin?”
Düşünmeden, tereddütsüz, anında “Mahir” diye cevap verdim.
Şaşırmış olacak ki… diye devam etmek isterdim edebî bir dille ancak öyle bir varsayım yok. Ağzı açık kaldı bir anda, şok oldu ve dönüp “Neden?” dedi.
“Neden?” dedim.
“Nasıl neden? “Neden sen Mahir…” diye geveledi ağzında.
Güldüm.
“Bize,” dedim, “illa ki kitleleri gaza getirecek, düzgün fikirli insanlar gerekir, kolay da bulunmazlar yalan yok. Ama bulunurlar. Ancak az bulunan ve kıymetli olan fikir üretendir arkadaşım.”
“Anladım sanırım,” dedi.
Anlamıştır ama ben anlamayacaklar için Mahir’i gözümde özel kılan şeyi ve bizim yapamadığımızı bir kez vurgulayayım isterim.
Evet, Mahir’in fokocu bir yanı vardır, ses getirecek işlerin peşinde koşar ancak Mahir aynı zamanda fikir adamıdır da. Yazar, çizer, okur, anlatır; tüm toplumu dönüştürebileceğine inanır. Ancak içinde bulunduğu toplumdan ve kültürden de uzak değildir. Anlamıştır — ya da hepimizin o romantik zamanlarımızda insanımıza inandığımız gibi insanımıza inanmıştır. Dolayısıyla Sovyet Rusya olmaya calismaz. Alır Lenin’in, Che’nin fikirlerini; oturur okur, yazar, “Bu olur mu acaba? Oluru ne olur?” diye tartar, çizer.
Şimdi bir süredir — kırk iki yaşındayım, on beş yaşında okul duvarlarındaki CCC’leri siliyordum, o hâlde belki yirmi yedi senedir diyebilirim aktif olarak işin içindeyim diye…
Öncesine zaten girmeye gerek yok. Fikren “İslam Cumhuriyeti nedir, manda nedir, Che kimdir, ne yapmıştır, Mustafa Kemal Atatürk kimdir, inkılap mı demeliyiz devrim mi?” muhabbetleri daha altımda bez varken başlamıştı ufak ufak. Babuş biraz fokocu herhalde, şu an algıladım; anne denizciydi de…
Biz de Troçkist olduk. Ama öyle Troçki taparlardan değil ha. Dün ChatGPT ile konuşurken lafı geçti, dediğim bir şeye “Troçki böyle bakmazdı” dedi. Ben de ona “Ben Troçkistim dedim, Troçki’yim demedim” dedim mesela.
Ha, diyeceksiniz ki:
“Lan Kemalizm dururken!”
E ben Kemalist değilim de demedim.
Demek istediğim tam da bu aslında… Yani benim derdim etiketler değil; topluma oturanı, düşünsel olarak üretken ve uygulanabilir olanı anlamaya çalışmak. Biraz, değişen dünyada farklı teorilerin uygulanabilirliğini cebimde taşımak gibi düşünün…
Neyse.
Şimdi bir süredir bu işlerin içinde olan biri olarak uzun süredir gözlemlediğim tek bir şey var. Sol — sağ — merkez… İnsanımız istiyor ki:
Birileri bir fikri üretmiş olsun, biz de bunları okuyalım ve hoop diye kendimize uygulayalım. Değiştirmeden, hatta asla devşirmeden dahi.
Demiyorlar ki:
“Böyle bir fikir var, çok mantıklı ama hangi toplumda uygulanmış? O toplumun yapısı neymiş? Tarihsel olarak o toplum buna nasıl tepki vermiş? Bizim için bunun iyi-kötü yanları nedir? Neyini almalıyız? Nereye kadar devşirmeliyiz? Ya da gerçekten almalı mıyız?”
Bu soruları soranlar dahi inanın sadece fikrin geldiği ülkenin kültürüne ve geçmişine bakarak konuşuyor bunları.
Zamanında sorardım:
“Peki şu şu fikri savundun, bunun Türkiye’deki oluru nedir?”
Derlerdi ki:
“Rusya’da bu oldu işte…”
Gülümserdim.
“Ben sana Rusya’da ne olduğunu sormadım,” derdim, “Türkiye’deki olurunu sordum.”
Derlerdi:
“Denemeden bilemeyiz.”
Doğru, bilemezsin ama elinde bir şey olması da lazım. Toplumlar denek değildir. Toplumlar üzerinde yapılan yanlış deneyler çok kötü sonuçlar doğurabilir. Yavaş nüfuz eder ancak bir kez nüfuz ettiğinde geri dönüşü olmaz. Olsa da artık hiçbir şey eskisi gibi olmaz çünkü o zaman içerisinde dünya da değişir.
Boş boş bakarlardı yüzüme bazıları.
O yüzden derdim:
“Türkiye’yi okumamız lazım. Açacağız okuyacağız. Edebiyatını okuyacağız, farklı farklı kişilerden. Toprağını okuyacağız, köylerine gideceğiz, insanlarını okuyacağız. Bu harika bir Anadolu hareketi olacak. Ama mutlaka okuyacağız ve kıyaslayacağız. Hem de öyle sadece Rusya-Türkiye okumakla olmaz ha; tüm toplumları, kültürleri, komşuları okuyacağız. Anlayacağız ve Türkiye’ye özel yeni bir teoremle ya da geliştirilmiş bir ‘upgrade’ ile geleceğiz.”
Bir heyecan, bir galeyan…
Mezun olduktan sonra gittiğimiz şehirlerde ayrı ayrı kollar olarak devam edecektik. Asla kopmayacaktık. Bir ağ gibi işleyecektik insanımızı; kendimizi de işletecektik insanımıza. Zaman alacaktı ama sağlam olacaktı her şey.
Herkes çok hevesli, çok hazırdı.
Sonra mı?
Sonra Ankara’nın köyüne gitmeye gelince kimseyi bulamadım ;)
Neyse, siz anladınız bence ne demek istediğimi.
Biz sadece okumak istiyoruz. Okuduğumuzu da elini taşın altına koymaktan korkmayan iki-üç kişi uygulasın istiyoruz.
Bu sitemi edince diyorlar ki:
“Hayat gailesi, iş güç…”
Haklısın kardeşim. Bu hayatta gailesi olan bir tek sendin.
Ben tek başıma bir yere kadar idare edebildim.
Sanırım ben de yoruldum artık.
Öyle işte.
ODTÜ 100. Yılında Cumhuriyet Ulusal Fotoğraf Yarışması ODTÜ 100. Yılında Cumhuriyet Ulusal Fotoğraf Yarışması son katılım tarihi 18 Ekim 2023’dür ve yarışmaya başvurmak ücretsizdir.