Üç ayın özeti mi olurmuş...
Düzenli yazma kararımdan kısa bir zaman sonra 3 aylık bir ara vermek hiç hoş olmadı. Her şeyden önce insan kendisine ayıp ediyor. Ama… – Neyse vazgeçtim. İnsan yapmak isteyip de tembelliğinden yapmadığı, yapmayı denemediği hiçbir şey için bahaneler sıralamamalı… O yüzden bu bahaneleri sıralamaktansa üç ay boyunca neler oldu neler yazmaya başlasam çok daha iyi olur.
Efenim, şöyle bir not defterimi karıştırdım; minik defterimden gözüme takılan ve okuyunca beni en çok gülümseten şeyleri sıraladım.
Bunlardan ilki yabancısından bir arkadaş edinmek olmuş.
Singapur’a iade-i ziyarete gitmek gerek?
Bilen bilir Couchsurfing diye ülke turizmine az, gençliğin eğlencesine ise yoğunlukla hizmet eden bir site var. Senelerdir üyeyimdir. Herhalde en son 5-6 yıl önce yoğun bir şekilde kullanıyordum. Gelen herkesin kahve ısmarlamasına karşılık tarihi yarımadada gezdiriyor turist rehberleriyle aşık atıyordum. Zaman zaman unutsam da arada bakmıyor değilim siteye. O araların birinde Daniel’a denk geldim. Kendisi aramıza Singapur’dan katılıyor. Gazetecilik öğrencisi yani daha küçük; hele ki 30 yaş krizimle beraber depreşen “yaşlanıyorum” takıntımla beraber bakınca benden epey küçük bile diyebilirim. Lâkin o çok sevgili büyüklerimiz boşuna dememiş “akıl yaşta değil baştadır” diye. Ülkemde kendi yaşıtlarımla bile zaman zaman edecek tek kelam bulamazken dünyanın başka bir yerindeki çocukla konuşmaktan çenem yoruldu desem yeridir. Kadıköy civarında gezdik, geleneksel bir kahvaltı ve titizlikle planlanmış kebap saatimizle muhabbeti taçlandırdık. Gazetecilik okuyor olmasından mı aldığı eğitimden mi bilemem ama dopdolu bir insan. Henüz 23 yaşında, yaşıtlarına göre çok daha meraklı, algısı çok daha açık ve kesinlikle çok daha duyarlı. Şu anda bir kızı var. Öz değil, evlat edinmiş. Harçlıklarından biriktirip onu okutuyor. Bambaşka bir dünya, bambaşka bir hayat ve bakış açısı… Keşke burada olsaydı dedirten bir arkadaşlık bırakıp gitti. Bir de birbirinden güzel fotoğraflar…
Karargâh belirlendi
Bir süredir 4 arkadaş düzenli olarak buluşup yeni bir iş için çalışıp duruyorduk. Bize sorarsanız, bu yıl ortaya çıkardığımız en güzel şeylerden birini çıkardık. Bu arada çeşitli buluşmalar, maceralar, eğlenceler yaşamayı da ihmal etmedik. Grubumuzun en şahsına münhasır kişisi Dilem’in doğum gününü kutlama bahanesiyle ama en çok da vitrinde görüp de dayanamadığımız pastaları için bizim için yenisinden bir pastane keşfettik: Pasifik Pastanesi! Kendisiyle ilgili yazacaklarımızı zaten yazdık şuraya; pastaları görüp diyeti bozmayacağınızı düşünüyorsanız lütfen bakın.
Doğum günü mü? Cin Ali’siydi, Darth Vader’ıydı herkes yanımızdaydı. Aylar sonra bile olsa: ‘iyi ki doğmuşsun Dilem’ demeden edemeyeceğim.
Yeni proje yeni heyecan
Dilem, Rıza’nın 90’lardan esinlenerek getirdiği logo önerileriyle uğraşırken, Ogün “ama burada Türkçe karakter olmuş, neden menü görünmüyor” vızıldanmalarımıza son vermeye çalışırken, Rıza ve ben de harıl harıl yazı yazıyorduk. Ve bir baktık ki bir röportaj talebi var; hem de bir fotoğrafçıyla hem de Lady Gaga, Pavarotti gibi pek bir ünlü kimselerin fotoğraflarını çekmiş bir fotoğrafçı: Philipp Rathmer ile. Akaretler’in lüks mekânlarından birinde, mekânın kaba çalışanlarının eşliğinde röportajımız gerçekleşti. İş, fotoğraf çekimine gelince ise kendisini daha da çok sevdik. Zira iç mekândaki kasıntı havadan kurtulup dışarıya çıkmak sadece bizi değil onu da rahatlatmış olacak ki bol bol güldük ve dalga geçtik şekilci insanlarla.
Röportaj için elbet buraya bakabilirsiniz. Mülteci kamplarını konu alan sergi hakkında detaylı bilgiyi de bulabilirsiniz ama ben röportaj sırasında şunu da buldum: hiç mi hiç yalnız değiliz. 'Yeni mi öğrendin Kamer? Farkında değil misin; dünya çok kalabalık.' demeyin. Elbet bunların aksini düşünecek kadar şuursuz değilim. Lâkin bir de işin üretim kısmıyla ilgili yalnızlıklar var. Burada; yaratıcının yalnızlığından, sanatçının melankolisinden hiç bahsetmiyorum. Daha ziyade üretim aşamasında seçmemiz gereken yollardan bahsediyorum. Meselâ bir tarafta bir işte çalışıp hayatımızı idame ettirebileceğimiz parayı kazanıyoruz, bir tarafta da ruhumuzu doyurabileceğimiz üretimi yapmaya çalışıyoruz. Kazandığımız para ruhumuzu doyurmuyor belki ama ruhumuzu doyurmak için bize geçirebileceğimiz rahat zamanlar yaratıyor. Rathmer bile bu garip döngünün içindeyken sanırım benim olmam o kadar da garip değil.
Merhaba Caddebostan!
Bir Adanalı olarak yaz mevsiminden pek hazzetmem. Bunun nedenlerini buraya yazmaktansa sizlere Adana’ya giden bir uçak için bilet almayı tercih ederim. Fakat Bostancı’da oturan biri olarak baharla ve yazla gelen Caddebostan sezonunu da özlemedim değil. Sonunda bu yıl da sezonu açtık. Her Caddebostan seven, sahilde saatlerce oturmasını bilen genç gibi aldık meyvemizi, şarabımızı, müziğimizi çimlerin keyfini çıkardık. Bunca yoğunluk içinde bunu da yapamayacaksak yaşamayalım zaten di’ mi?
Ve vii magazine hoş gelir!
Bu yılın benim için en büyük heyecanı vii magazine’dir. Boo! Dergisi’ndeki uzun süreli parçalı bulutlu hallerden sonra parlak bir havada vii bana göz kırpıp duruyor. Aralık ayından beri Ogün, Dilem ve Rıza ile düşünüp durduk. Eminim daha çalışmamız gereken çok şey olacak vii için ama başlangıç önemlidir ya, işte sonunda o başlangıcı yapabildiğimiz için çok mutluyum. 6 Haziran’da aramıza katılan vii; işi severek yapmanın bir ürünüdür, kazanç kaygısı henüz olmamakla beraber “bizim gibi” dediklerimize daha da çok ulaşmaya çalışır. Üç başak burcunun ağırlığından mütevellit biraz fazla temkinli ilerler. İlk göz ağrımızdır, kutlanmaya değer en tatlı şeylerden biridir.
Elbet bu üç ayda sadece bu kadar şey olmadı; sinemalara, tiyatrolara gidildi, arkadaşlarla rakı masalarına oturuldu, konserlerde coşuldu, gezildi, bol bol deklanşöre basıldı ama benim için en çok iz bırakanlar bunlar oldu. Gerçi bayramda aile yanında olmak ve Kulindağ ziyaretleri de ayrıca nefisti, onlar ayrı. Gelin görün ki en son yazdığım anne sevgisi dolu yazı hâlâ blogu açtığımda hafiften duygulandırdığından bu dokunaklı konulara bir sürecik ara vermek iyi olacak.
Efenim, hayat çok hızlı geçiyor. Üç ayda insanlar bambaşka hayatlar kuruyorlar, doğuyorlar, büyüyorlar. Yarınlara ertelememek gerek hiçbir şeyi, yazmayı da…












