(batch 4 of sparklestickers — plantmera, remood, doomry)
seen from United States
seen from Switzerland
seen from Maldives
seen from Maldives
seen from China

seen from Lithuania
seen from Maldives
seen from Netherlands

seen from Australia
seen from United States
seen from China
seen from China
seen from Japan

seen from Italy

seen from Malaysia

seen from Sweden
seen from China

seen from New Zealand
seen from United Kingdom
seen from United States
(batch 4 of sparklestickers — plantmera, remood, doomry)
BAT RAT BAT RAT BAT RAT BAT RAT
consider this:
instead of retweet and big mood:
remood and big tweet
It's been a while since my last 170+bpm tune. But I've been in the mood lately. It started as a sketch on the fabulous "Korg Gadget" IOS App, a great music app which combines several intuitive synthesizer models. Hope you enjoy it, happy easter holidays!
Remood - Purple
THE DEAD ZONE
Filmi çekilen kitaplar listesinde en sık adını görebileceğimiz isimlerden birisi, Stephen King ki zatıalileri bu filmleri beğenmemesiyle bilinir. Bu sefer ele alınan eseri ’79 çıkışlı ve Türkçe’ye nedense uhrevi bir şekilde “Çağrı” diye çevrilen “The Dead Zone”. Yönetmenimiz ise şiddetin tarihini yazmış David Cronenberg.
1983 tarihli “The Dead Zone” korku/gerilim klasmanında değerlendiriliyor olsa bile, psikolojik tarafı ağır basan bir film olmuş. Edgar Allen Poe şiirleri okumaktan hoşlanan, tasasız bir edebiyat öğretmeni olan Johnny Smith (Christopher Walken), talihsiz bir kaza geçirir ve komaya girer. Bu çok uzun koma kendisine başkasıyla evlenmiş ve üstüne çocuk da peydahlamış bir sevgili, doğru dürüst tutmayan bacaklar, işsizlik ve küçük bir detay olarak da geleceği görme gücü olarak geri döner. Zorda kalan insanları bu yeteneği sayesinde kurtararak hızlı bir şekilde mahallenin “rockstar”ı olan kahramanımızın arkasından, “aa bu o medyum değil mi” gibi söylenceler artınca; Johnny de yerini, yurdunu bırakmaya karar verir ama fazla uzağa gitmez, niyeyse. Fan mektuplarını görmezden gelmeye çalışsa bile heyhat, artık bu onun kaderidir ve daha tanışması gereken senato adayı Greg Stillson (Martin Sheen) vardır. Hikayenin sonu takdire şayan bir fedakarlık ve romantizmle tamamlanır.
Cronenberg’ün ilk dönem filmlerinden olan ve nispeten “mainstream” diye tabir edilen sınırlarda kalan, Jeffrey Boam’ın senaryolaştırdığı “The Dead Zone”; King uyarlamaları arasında başarılı olarak addedilebilir. Christopher Walken ve Martin Sheen’in oyunculukları harika. Özellikle baş karakterin imgelemleri gördüğü sahnelerde Walken’ın rol için ne kadar uygun olduğunu tekrar tekrar onaylayabilirsiniz. Bunun dışında Herbert Lom (Dr. Sam Weizak) da anılması gereken bir başka isim. İzlemekten keyif alacağınız bu filmle ilgili son olarak ekleyeceğim şey ise, trivia bazında Sleepy Hollow demeyeni dövüyorlarmış.
http://www.dailymotion.com/video/x5f016_dead-zone-1983-trailer_shortfilms
ODETTE TOULEMONDE
Şirin, sevimli Fransız filmlerini bilirsiniz. Ortada hiçbir şey yoktur, hatta aksine sebepleri olmasına karşın katıksız bir mutluluk içinde yüzen bir karakter olur. Amelie’yi tanırsınız. Odette Toulemonde da Amelie’nin orta yaşlı, iki çocuklu, dul, alışveriş merkezindeki makyaj reyonunda çalışan bir modeli.
Bayan Odette, başlarım böyle hayata demek yerine mutlu olmanın yollarını kendince kovalayan biri. Bu konudaki en büyük yardımı da favori yazarı Balthazar Balsan’ın kitaplarından alıyor. Mutluluktan uça uça (cidden) gittiği imza gününde hayatını değiştiren bir dizi olay da başlamış oluyor. Tek taraflı başlamıyor tabii bu hadiseler. Bay Balthazar da o kadar popülarite, sevgi gösterileri, paralar, pullar, uzun ve biçimli bacaklar arasında ne istediğini sorgulamayı bile bırakmış; kara bahtlı, kör talihli bir yazar. Ne zaman ki karısının ihanetine uğruyor, o vakit illüzyonundan uyanıyor ve mutsuzluğunun ayırdına varıyor. Kesişen yollar, komikli danslar, şakalı replikler ve işte size tam bir feel-good movie.
Klişelerden klişe beğenip konunun devamını çözebilirsiniz elbette ama şöyle kafa dengi bir-iki arkadaşla güle eğlene izlenecek türden bir film olmuş, Odette Toulemonde. Catherine Frot (Odette) ve Albert Dupontel (Balthazar)’in başrollerde olduğu 2006 tarihli film, Eric-Emmanuel Schmitt’in ilk yönetmenlik denemesi ve aslında yönetmenimiz de bir yazar ki hikayeyi de kendi hayatından çalmış. Sonuçta Amelie’den zerre kadar hazzetmeyen insanlar olarak, artık Odette ablanın yaşına mı verdik bilmiyorum, fena bir film olmamış. Sonunda “Fly me to the moon” da dinlerseniz tam olur. Olur yani.
http://www.dailymotion.com/video/x872ux_odette-toulemonde-ba_shortfilms
MOON
Filmin yönetmeni Duncan Jones; “2001: A Space Odyssey”den etkilenerek “Space Oddity” gibi bir şarkı yazmış, Ziggy Stardust adında alter-egosu bulunan bir babanın oğlu. Haliyle kendisinin ilk uzun metraj filminin uzayda geçen dramatik/psikolojik bir bilimkurgu olması da, oldukça normal bu şartlar altında.
“Moon”, Lunar Endüstri’nin temiz enerji ve önce insan temalı reklamıyla açılıyor. Sene olmuş bilmem kaç, dünyadaki enerji açığına çözüm ayın yüzeyinden elde edilen helyum-3 madeninden geliyor, nihayet. Biricik uydumuza inşa edilen tesis için bir çalışana ihtiyacımız var elbette ve işte o kişi Sam Bell. Üç yıllık kontratı imzalayıp, hamile karısını geride bırakarak aydaki görevine başlayan Sam’in, kendisini evinde hissetmesi için hiçbir masraftan kaçınmayan şirket; emoticonlu, halden anlayan Gerty isimli bir robotu da tahsis ediyor Sam’e. Bunlar tabii ki yeterli olmuyor. Dünyayla eşzamanlı bağlantı her nedense kurulamadığı için, video kayıtlardan ailesiyle özlem gidermeye çalışan Sam, üçüncü yılın sonuna doğru halüsinasyonlar ve dikkat eksikliği gibi sıkıntılarla boğuşmaya başlıyor. Bunun sonucunda ay yüzeyinde yaptığı kazayla gözünü revirde açan Sam Bell’in ilk gördüğü şeylerden birisi başka bir insan oluyor. Hem de kendisine çok benzeyen bir insan.
Derin bir yalnızlığı, izolasyon duygusunu ve çaresizliği son derece iyi anlatan bu hüzünlü film, Sam Rockwell’in muhteşem oyunculuğuna sahne oluyor. Sinema tarihinin en “iyi” robotlarından biri olan Gerty ise Kevin Spacey tarafından seslendirilmiş. 2009 yapımı “Moon” Bafta’da yönetmeni, ve aynı zamanda Nathan Parker’la beraber senaryoyu da yazan, Duncan Jones’a en iyi ilk yapıt ödülünü kazandırmış. Müziklerde Clint Mansell imzası bulunan “Moon”, mutlaka izlenmesi gereken, son zamanların en iyi bilimkurgu filmlerinden biri.
http://www.dailymotion.com/video/xnsbpr_moon-trailer_shortfilms