İslam âlimlerinin zikrettiğine göre, Tevhidin üç kısmı vardır. Bunlar sırasıyla şu şekildedir:
1- Rububiyet Tevhidi
Allah Teâlâ’nın:
* Yaratma,
* Rızıklandırma,
* Öldürme,
* Diriltme ve
* Hüküm koyma… gibi bir takım fiilleri vardır. Bir kimsenin bu fiillerde Allah’ı bir kabul etmesine “Rububiyette Tevhid” denir. Daha orijinal bir ifade ile söyleyecek olursak, Rububiyet Tevhidi, “Allah’ı, Allah’ın kendi fiilleriyle birlemek demektir.
Kul, Allah’a ait olan böylesi fiilleri kabul ettiğinde, yani yaratıcı, rızık verici, öldüren, dirilten ve hüküm koyan olarak onu benimsediğinde Rububiyet Tevhidi’ni gerçekleştirmiş ve Allah’ı “Rab” olarak kabul etmiş olur.
Kur’an’a baktığımız zaman, tarihte yaşamış insanların genel olarak tevhidin bu kısmını bazı anlamlarıyla kabul ettiğini görürüz. Bu konuda Yüce Rabbimiz şöyle buyurur:
«Yemin olsun ki, eğer onlara/müşriklere, “Gökleri ve yeri kim yarattı?” diye sorsan, onlar mutlaka “Allah” diyeceklerdir…» (Lokman Suresi, 25)
«De ki: ‘Size gökten ve yerden rızık veren kimdir? Yahut o gözlere ve kulaklara malik olan kimdir? Ölüden diriyi çıkaran ve diriden ölüyü çıkaran kimdir? İşleri yerli yerince kim yönetiyor?’ (O müşrikler) hemen: ‘Allah’ diyeceklerdir. De ki: ‘O halde korkmaz mısınız?’» (Yunus Suresi, 31)
2- Ulûhiyet Tevhidi
İnsanoğlunun:
* dua,
* yardım isteme,
* secde,
* korku,
* ümit… gibi ibadet anlamında bir takım fiil ve eylemleri vardır. İnsan, bu fiillerini eğer yalnız Allah’a sunarsa, o zaman Ulûhiyette Allah’ı birlemiş ve Ulûhiyet Tevhid’ini gerçekleştirmiş olur. Daha orijinal bir tanımla ifade edecek olursak Ulûhiyet Tevhidi: Kulun kendine ait fiilleriyle Allah’ı birlemesi demektir.
Ancak kul bu ve benzeri ibadet türlerini Allah’tan başkasına sunar ve takdim ederse, o zaman ulûhiyette Allah’a şirk koşmuş olur.
Geçmişte yaşamış olan toplumların şirki, genelde tevhidin bu kısmında meydana gelmiştir. Onlar Allah’ın varlığını kabul etmekle birlikte, ibadet niteliği taşıyan eylem ve söylemlerini Allah’tan başka varlıklara sunmak suretiyle şirke düşmüşlerdir. Bu günde yeryüzünde müşahede edilen şirk türlerinin büyük bir kısmı, tevhidin bu kısmında açığa çıkmaktadır.
3- İsim Ve Sıfat Tevhidi
Tevhidin üçüncü kısmı “İsim ve Sıfat Tevhidi”dir. “İsim ve Sıfat Tevhidi” Allah’ın isim ve sıfatlarında birlenmesi, tevhid edilmesi demektir. Bilindiği üzere, Kur’an’da ve Peygamberimizin hadislerinde Allah azze ve celle’nin bir takım isimlerinden ve vasıflarından söz edilmektedir.
* Allah’ın isimleri, “el-Esmâu’l-Hüsnâ” veya “Esmâ-i Hüsnâ” diye tabir ettiğimiz güzel isimlerden oluşmaktadır. Bunlar hadislerde ifade edildiğine göre 99 tanedir. Bir Müslüman, bunları layıkıyla kabul etmeli ve bunlar içerisinde Allah’ın birlenmesi gereken isimlerinde Allah’ı birlemelidir.
* Allah’ın sıfatlarına gelince; bunlar Allah’ın elinin olması, yüzünün olması, kızması, sevmesi, Arş’a istiva etmesi, tuzak kurması ve buna benzer bazı vasıflarıdır.
Bir Müslümanın, tüm bu vasıfları ―tevil etmeksizin― Allah’a yakışır şekilde kabul etmesi ve bunlara iman etmesi farzdır.
Bazı insanlar: “Eğer biz bunları kabul edersek ―hâşâ― Allah’ı insanlara benzetmiş oluruz” diyerek Allah’ın bu sıfatlarını reddetmekte ve bunları Allah’a yakışan manalarla tevil etmektedirler. Örneğin Allah’ın “Eli”nden kastın “güç ve kudret” olduğunu söylemekte, “Yüzü”nden kastında “rızası” anlamına geldiğini iddia etmekteler. Bu tutum, Sahabenin ve onların yolundan giden âlimlerin çokta benimsediği ve onayladığı bir tutum değildir. Zira bu tutumda Allah’ın Kur’an’da “var” dediği şeyleri “yok” diyerek inkâr etme tehlikesi söz konusudur. Bu nedenle Selef-i Salihîn, bu tür tevillerden sakınmış ve Allah’ı, Allah’ın nitelendirdiği şekilde nitelendirmişlerdir.
Bizde tıpkı Selef-i Salihîn’in dediği gibi bu sıfatları olduğu gibi kabul etmekte ve her hangi bir benzetme, örneklendirme ve keyiflendirme yapmaksızın Allah’ın bunlarla muttasıf olduğunu söylemekteyiz.
Bizim bu noktadaki delilimiz Şûra Suresinin 11. ayetidir. Bu ayette Rabbimiz şöyle buyurmaktadır: لَيْسَ كَمِثْلِهِ شَيْء/Hiç bir şey O’nun benzeri değildir” (Şûra Suresi, 11)
Allah’ın eli vardır; ama bizim elimiz gibi değildir.
Arş’a kurulmuştur; ama bizim koltuğa oturuşumuz gibi değildir.
Kızar; ama bizim kızmamız gibi değil.
Sever; lakin bizim sevmemiz gibi değil…
O, kendisine yakışan ve layık olan şekilde bu vasıflarla muttasıftır. Hiçbir mahlûka ve yaratılmışa benzemez. O, Allah’ça sever, Allah’ça buğz eder, Allah’ça kızar. O, bu vasıflarında hiçbir mahlûka benzemez.
Bir keresinde İmam Malik rahmetullahi aleyh’e: {الرَّحْمَنُ عَلَى الْعَرْشِ اسْتَوَى} “Rahman Arş’a istiva etti” (Taha Suresi, 5) ayetinde geçen “istiva”nın nasıl olduğu hakkında soru sorulmuştu. İmam Malik şöyle cevap verdi: “İstiva bilinen bir şeydir, malumdur. Keyfiyeti/nasıllığı ise meçhuldür. Ona iman etmek farz, hakkında soru sormak ise bid’attır.” {el-Kabasatu’s-Seniyye, sf. 199.}













