E.5.Korona Günlerinde Pozitif ve Sosyal Bilim Metodları Üzerine
Yazıma başlamakta olduğum bu satırlarda belirtmek istediğim iki husus var. Öncelikle geçen hafta ki yazımdan sonra aldığım reaksiyonlara bakacak olursak 7 kişi falan değilmiş okuyucu sayım, 10 kişi civarındaymış (%43 daha fazla) ahahah. Gecen hafta hakkını yediğim üç kişiden milyonların huzurunda (10^-5 milyon) özür dilerim :P. Diğer bir husus ise, bu haftanın yazısı geçen haftalarından biraz daha farklı olacak. Geçen hafta üzerine kafa yorduğum bir takım konularda kat ettiğim düşünsel yollar ve bu katedilen yollar sayesinde farkına vardığım bir takım bağlantılar üzerine oldukça sıkıcı ve ‘‘sonu niye gelmiyor bu yazının’’ dedirtecek bir yazı olacak.
Pozitif bilimlerin sosyal bilimlere göre farkı deney yaparak gözlem yapabilir olmanızdır, yani bütün parametreleri kontrolünüzde olacak bir deney kurup gözlemler ve ölçümler yapıp nihai bir sonuca ulaşabilirsiniz. Daha önce yapılmış bir deneyi laboratuvar ortamında tekrar edebilirsiniz ve doğrularsınız ya da yanlışlarsınız. Yeni bir bilgi eklendiğinde önce ki bilgiyi doğruluyorsa bunu bildirirsiniz, yanlışlıyorsa da önce ki bilgi yanlış doğrusu bu dersiniz. Ve genelde bu ikili alternatifler üzerinden ilerler işler genellikle. Ve bir elektrik devresi gibi düşünürsek genel problemlere ve hayata yaklaşım ‘1′ler ve ‘0′lardan oluşur. Yani bir şey doğrudur ya da yanlıştır. Bu bilimlerin doğası ve incelenmeleri itibariyle de bu şekilde olmalıdır yaklaşımlar. Bununla ilgili hiçbir sorun yok.
Fakat bu demek değildir ki hayatta herşey bu mantıksal/deneysel yaklaşımla yorumlanabilir, açıklanabilir ve anlaşılabilir olsun. Sosyal bilimlere baktığınızda bambaşka bir bilimsel yaklaşıma ihtiyaç duyarız. Deneysel gözlem yapmak genellikle mümkün değildir ya da çok zordur. Çünkü insan faktörü işin içerisine girdiği için (ve insan değişen ve adapte olan bir canlı olduğu için) tekrarlanabilirlik mümkün değildir ve o sebeple de aynı olayların 100 sene önce yaratacağı sonuçlar ve sosyal etkilerle bugün olan sonuçları ve etkileri birbirinden dudak uçuklatacak kadar farklı olabilir. Bu nedenle de genel geçer sonuçlara ulaşmak mümkün değildir. Bir başka deyişler sosyal bilimlerde (pozitif bilimlerdekinin aksine) bir şeyin doğru veya yanlış olmasından kesinlik içeren bir ifadeyle bahsedilemez. Sosyal bilimler kavramların aralarındaki ilişkilerle ilgilenirler. O sebeple de iki alternatifin olduğu ‘1′ ve ‘0′ ile ilgilenmezler ve bu iki değerin arasında kalan sonsuz gri alanla ilgilenip eldeki sınırlı veriyi olabildiğince bireylerden kaynaklı sapmalardan arındırıp belli bir yaklaşım ile analiz edip bir yoruma ulaşır. Aynı veriye bakan bir başka kişi bambaşka bir yoruma gidebilir ve bunların ikisi de mantıklı ve tutarlı olabilir. Data havuzu ne kadar genişlerse sonunda ortaya çıkacak yorumlar da birbirine o kadar yaklaşacaktır.
Şimdi aklınızdan büyük ihtimalle geçiriyorsunuzdur, ‘e bıyığına kurban olduğum, iyi hoş anlatıyorsun da, bunun korona ile ne alakası var?’ diye. Öncelikle 9 ay 10 günü beklemeyip anne babanıza sürpriz yaparak erken dünyaya gelen bu kadar çok insanın olduğunu bilmiyordum (10 kişi ahahahaha). Şöyle ki korona için de şuan dünyanın her yerinden her an tonla veri yağıyor. Yapılan deney sayısı, vaka sayısı, iyileşen hasta sayısı, ölen hasta sayısı, yoğun bakımdaki hasta sayısı, entübe hasta sayısı, vs vs. Bu sayılar kendi başlarına bize salgının vehametiyle ilgili bir resim çizemezken bir kaç gün veri toplayıp sonra oradan bir takım yorumlara gittiğinizde çok ilginç motiflere ulaşabiliyorsunuz.
Benim sosyal çevremde, yayınlanan gazete yazılarında, internet yayınlarında ve diğer kaynaklarda sık gördüğüm iki yaklaşımdan biri felaket senaryoları yazarken, diğeri de olayın abartıldığı söylemleri üzerinden ilerliyor. Fakat demin bahsettiğim datalara nerden baktığınıza bağlı olarak felaket senaryosu da çıkarabilirsiniz iyimserlik tablosu da... Bu dediğimden de anlayabileceğiniz gibi bu salgını ‘1′ veya ‘0′ ile açıklamak namümkün. Ve bu salgını anlamayabilmek için ‘1′ ve ‘0′ın arasındaki gri alanda gezinmemiz gerekiyor. Bu aralıkta gezinirken benim de ulaştığım bir takım sonuçlar oldu, ve fakat bu yazının kavramaya çalıştığı alana girmediği için, o yorumları daha derli toplu bir halde ilerleyen haftalarda paylaşırım belki. Çünkü bazı yorumlarımın mesnetsiz varsayımlar olmaktan öteye geçebilmesi için biraz daha veri ve gözleme ihtiyacım var.
Bu yazıda sizlere göstermeye çalıştığım aslında pozitif bilimlerin yaklaşımına veya sosyal bilimlerin yaklaşımına güzelleme yapmak değildi. Sadece elinizdeki araç gereçleri doğru uygulamalara kullanmanın bir sonuca veya yoruma gitmek için opsiyonel değil bir zorunluluk olduğunu ifade etmeye çalıştım. Siz pozitif bilimlerin kafa yapısıyla sosyal bir davranışı açıklamaya çalışırsanız, empresyonist bir bakış açısıyla tuvale fırça değil çekiç darbeleri vurarak bir tasvirde bulunmaya çalışan bir aşçı gibi bir imaj ortaya çıkar. Bir başka örnekle şöyle ifade edebilirim, misal bir çubuğun uzunluğunu 458 gün boyunca aynı cetvelle ölçtünüz ve her defasında 18.4 cm çıktı. 459. günde de 18.4 cm çıkacaktır değil mi? Bir insana veya insan grubuna her hangi bir sosyal konuyla alakalı bir soruyu 458 gün boyunca sorduğunuzda her gün aynı cevap gelmeyecektir. O gün ki modu, hava durumu, belki düşünsel dünyasındaki değişimler, okuduğu ya da izlediği bir şeyin olumlu veya olumsuz etkisi vs. sorulan soruya gelen cevaplarda sapmalara belki de taban taban zıt cevapların gelmesine sebep olacaktır.
İşte bu da demek oluyor ki pozitif bilimlerde ilgilenilen konu/araçlar/cisimler vs. insanların aksine değişmeyen, değişirse de genellikle lineer (ve tahmin edilebilir bir düzende) değişimler oldukları için ‘1′, ‘0′ gibi doğru veya yanlış yaklaşımıyla yorumlıp açıklanabiliyor. Ama insanın davranışının tahmin edilemez olması ve bireyden bireye de bu tahmin edilememe töleransı (oranı) ciddi oranda değiştiği için ne bir matematiksel modele oturabiliyor, ne de ‘1′, ‘0′ yaklaşımıyla doğru veya yanlış diye açıklanabiliyor. Ama eldeki data miktarına bağlı olarak ‘0′ ile ‘1′ arasında ki gri bölge de belli bir hata payıyla yorumlanıp bir takım koşullara bağlı olan birden fazla sonuca ulaşılabiliyor. Bazı koşullarda ise bu iki bilimsel yaklaşımdan da faydalanmamız gerekiyor bir takım yorum ve sonuçlara ulaşabilmek için.
Bu dediğimi somutlaştırmak için bugünün popüler konusu olan ve bu yazının başlığında da kendine yer bulan Korona salgınını ele alalım. Üç tane ülke düşünün, virüs üçüne de aynı anda girsin ve kuracağımız model için bu ülkelerin nüfuslarının, iklim ve coğrafi yapılarının benzer olduğunu düşünelim. Bu ülkelerin birinde yurtdaşlar son derece bilinçli ve salgın haberi çıkınca yetkililerden gelen açıklamalar doğrultusunda gerekli önlemleri alıyorlar. İkinci ülkede diyelim ki yetkililer insanları uyarıyorlar ve insanlar cehalet ya da rahatlıklarından dolayı uyarıları vaktinde ciddiye almıyorlar. Üçüncü ülkede de yetkililer gevşek davranıyor ve bu sebeple insanların olan bitenden haberdar olmaları ve ciddiye almaları epeyce gecikiyor. Ve diyelim ki birinci ülkede vaka/test oranı 10% (her 100 kişiden 10′u hasta), ikinci ülkede bu oran 20% (her 100 kişiden 20′si hasta) ve üçüncü ülkede de bu oran 30% (her 100 kişiden 30′u hasta). O zaman biz bu virüs her 100 kişiden 20′sini hasta yapıyor diyebilir miyiz?
Tabii ki hayır. Eldeki parametrelere bakınca ülkelerin nüfusları, coğrafyaları ve iklimleri benzerdi, ve bahsi geçen virüs aynı virüs. Fakat elde edilen sonuçlar farklı ülkelerdeki, insanların ve devletın davranış ve reflekslerinin sonucu olarak değişti. O zaman burda mutlak orandan bahsetmemiz mümkün değil. Yani tek başına pozitif bilim yaklaşımı bizi makul bir yoruma götüremez. Ama burada vaka/test oranının insanların davranışı, nüfus, iklim vs gibi parametrelerle olan ilişkisine bağlı olarak yorumlara gidersek. Yani ‘‘hızlı alınan ve uygulanan önlemlerle enfekte olma oranını 10% bandında sınırlayabiliyoruz, hızlı alınan ama yavaş uygulanan koşullarda salgını kontrol altına almak biraz daha zorlaşıyor ve 20% dolaylarında enfekte ettiği gözlemleniyor, ve yavaş alınan ve yavaş uygulanan önlemlerde salgının kontrole alınması çok daha zor oluyor ve 30% civarından bir enfekte etme potansiyeline ulaşıyor’’ gibi koşullara bağlı yorumlarda bulunabiliriz. Burada ulaştığımız nokta da elde edilen farklı sonuçların bağlı olduğu bir takım ön koşullar var. Ve direk bir sonuçtan bahsetmek yerine elde edilebilecek sonuçların yapılacak davranışlarla olan ilişkileri ön plana çıkarılarak yorumlar yapılıyor. Bir başka deyişle pozitif ve sosyal bilim yaklaşımları birlikte kullanılarak ön koşullara bağlı yorumlara ulaşılıyor.
Sıkıcı bir yazı olacağı konusunda en başında sizleri uyarmıştım. Bu yazıyı yazarken amacım kimseye akıl vermek yahut ben biliyorum gibi bir hava yaratmak değildi. Zira öyle iddialarım da yok. Sadece genellikle ilk akla gelen fikir ve yorumları güvenilir bulmamamdan ötürü ortaya çıkan düşünsel sürecin sonunda ulaşabildiğim fikirleri paylaşmak istedim. Katılıp katılmamak tamamen size kalmış. Bu konuda tartışmak veya önerilerde bulunup bu fikirleri daha da derinleştirmek isterseniz, belli bir terbiye sınırı içerisinde gelecek her türlü yoruma açığım. ‘‘Oh nihayet bitti!!’’ dediğini duyar gibiyim.
Umarım perspektifimi anlaşılabilir bir dille ve örneklerle yansıtabilmişimdir ve sizler de memnun kalmışınızdır. Haftaya görüşmek dileğiyle, kendinize iyi bakın. Sağlıklı ve güvende kalın.
~tmg












