seen from United States
seen from United Kingdom
seen from Bangladesh

seen from United States
seen from India

seen from Russia

seen from Philippines
seen from China
seen from United Kingdom
seen from Spain
seen from France

seen from Australia
seen from China

seen from United States
seen from Yemen

seen from Philippines
seen from China
seen from Israel

seen from Australia
seen from United Kingdom
Gülünç Karanlık / Bakırköy Belediye Tiyatroları
Yazan: Wolfram Lotz
Yöneten: Nurkan Erpulat
Oyuncular: Alican Yücesoy, Erol Ozan Ayhan,Yelda Baskın,Doğacan Taşpınar,Hatice Elif Ürse
İsmiyle tezat, bembeyaz bir dekor karşılıyor sizi sahnede. Bu bana, Dario Fo’nun “Ben Ulrike, Bağırıyorum” metninde anlatılan, kör edici bir beyazlıkla yapılan işkenceleri hatırlattı. Sahnede yer alan oyuncular da bembeyaz giyinmiş. Haliyle bu kadar beyazlık, sizde temizlik ve masumiyet hisleri uyandırıyor! ‘Aman evladım,kirlenmesin üstün’ diye iç geçirip, obsesif anne arketipimizi uyarıyor.
Sahnedeki karakterlerin kendi isimleri var ama bir reji tercihi olarak,oyuncular sahne üzerinde zaman zaman birbirlerine isimleriyle de hitap ediyorlar. Ben de bundan sebep,kendi isimlerini kullanıcam. Bu beyazlıkların içinde, hınızrca bir gülümsemeyle ilk olarak Elif sahneye çıkıyor. Yan tarafta duran içi çamur dolu el arabasını alıp sahnenin tam ortasına getiriyor. İçimizi gıcıklatmak için yeterli süre geçtik ten sonra ‘şappadanak’ sahnenin ortasına boca ediveriyor! Oyun boyunca en etkin dekorun ve akse-suarın “çamur” olduğunu belirtmem gerek. Yeri gelince sakal oluyor,saç oluyor; yeri gelince bir nehir, bir bot oluyor.
Hep söylemişimdir: sahneyi kirleten oyunlara bayılıyorum! Sanki insanlar hiç yere çöp atmazmış ya da bu dünya koca bir pislikten ibaret değilmiş gibi sahnede,steril dünyalar görmektense gerçekçi pislikler görmeyi tercih eden bir insanım. O yüzden daha ilk dakikadan,beni içine almayı başardı oyun.
Elif, boca ettiği o çamurun içine kendini de attı; üstü başı çamur içinde kalınca anladık ki, Somalili bir korsanı canlandırıyor. O çamur onun “ten rengi” oldu. Yakalanmış bu korsan,Hamburg Devlet Mahkemesi’nde ifade verirken; kendi hikayesini anlatmaya başlıyor. Belki biraz ‘abartılı’oynanmış bir monolog olduğunu düşünebilirsiniz; ama ben sahici buldum.
Metnin ne anlatmak istediğini anladığımı düşünüyorum; ama metin çok dağınıktı. Birçok izleyicinin karakterler arasındaki ortak noktaları kavramakta zorlandığını düşünüyorum. Yakın dönem Alman yazarlarından Wolfram Lotz, bunu 2014 yılında yazmış. 11 Eylül olaylarının bu hikayenin çekirdeğini oluşturduğunu söyleyen yazar; dünden bugüne sömürgeciliğin, Batı merkezli tarih söylemiyle yazılmış tarihiyle esaslı bir ‘kara komedi’ oluşturmuş.
Elif’ten sonra sahneyi alan Alican ve Doğa ile Afganistan’ın balta girmemiş yağmur ormanlarında Hindikuş ‘nehri’ boyunca yol almaya başlıyoruz. Sömürülenlerle ile açılış yapan oyun, bu sefer de sömürenlerin penceresinden olaya bakıyor. Özel bir görev için orda bulunan iki Alman askerini oynuyorlar; derken kayboldukları bu yolda, İtalyanların karargahı ile karşılaşıyorlar. Burdaki İtalyan komutanı Ozan canlandırıyor. Geri kalmış ulusları medenileştirmek ülküsüyle kilometrelerce uzakta yolları kesişen Avrupalı uluslardan iki insan; sömürgecilik mozaiğinin ne de güzel iki parçası!
Alman askerler,yollarına devam ederken nehirde üzerlerine gelen bir noktayla karşılaşıyoruz: Yelda’nın oynadığı kaçakçılık yapan bir adam bu. Ailesini, Nato’nun attığı bir bomba yüzünden kaybetmiş. Ölmekten ödü kopan ama yaşamak için de pek bir sebebi olmayan çok ikircikli bir karakter. Bir kadın olarak, erkeği canlandırmanın zorluğudur belki ama zaman zaman Yelda’nın ses tonu değişti; kendi perdesinden konuştu,bu benim karakterden kopmama sebep oldu. Neler satıyorsun diye açtırdıkları bavulundan bir sürü peçete saçıldı ortaya; Yelda onları imgelemimizde hep farklı nesnelermiş gibi tanıtsa da daha görür görmez aklımda mendil satan sokak çocukları belirdi. Özellikle son zamanlarda, bu mendil satan çocukların çoğunlukla Suriyeli göçmenler olduğunu hatırladım. “Bir mendil alsana abi!” diye ayaklarına yağıştığı sahnede-bir çok seyirci gülse bile- ben gözyaşlarımı tutamadım.
Afganistan’daki yolculuğumuz devam ederken, bu sefer de bir misyoner okulunda soluğu alıyoruz. Özgürlük için asimile etmenin farklı bir yüzüyle tanışıyoruz; ve belki de çok tanıdık bir yüzüyle, “Orda bir köy var uzakta...” desek, hepimiz tanırız bence.
Yazar Alman, oyun Afganistan’da geçiyor ama olaylar nasıl bu kadar tanıdık olabilir diyorsunuz? “Do The Evolution” diyor, evrimi gerçekleştirelim... Evrimin geldiği son nokta bu olsa gerek; yeryüzündeki bütün coğrafyalarda aynı acılar yaşanıyor.
“Do The Evolution” demişken, oyundaki müzik seçimleri çok isabetli ve tempoyu arttıran türdendi çok beğendim. Işıklandırma konusunda, özellikle kayboldukları son sahne bana Francois Ford Coppola’nın “Apocalypse Now” filmindeki görüntüleri hatırlattı. Dramaturji notlarında yazarın metni oluştururken referans aldığı iki noktadan birinin-diğeri de Joseph Conrad’ın “Karanlığın Yüreği” isimli eseri- bu film olduğunu öğrendim.Belki ışık tasarımcısı da referans almış olabilir!
Oyunun tek perdeye rağmen iki saat sürdüğünü belirtmek istiyorum. Bu kadar uzun olmasına gerek var mıydı? Özellikle Alican’ın seyirciyle ve oyuncu olarak arkadaşlarıyla konuştuğu o sahneye gerek var mıydı? Biz zaten anladık, özellikle de ‘susturulan papağanın sözlerinden’; bu oyunda Ankara’daki patlamalar da var, Roboski de var, Berkin var Gezi var,Suriyeli göçmenler var... Dahasına gerek var mı? Bunları oyunu izlerken sindire sindire ama bir tokat gibi de çarpa çarpa anlamışken tekrar öğüt vermene gerek var mı?
“Gülünç Karanlık” sıradışı bir oyun; sadece ülke olarak değil koca bir dünya olarak karanlıkta nasıl yol adığımızın oyunu. Aydınlığa dair bir umut vermediğini peşinen söylemek lazım. Ama salondan çıkarken sizin hala bir umudunuz var: böyle güzel oyunlar ve sanatçılar olduğu sürece bizim umudumuz var!
15.04.2017 Bakırköy Belediye Tiyatroları
Yağmur Çakan
Einige Nachrichten an das All von Wolfram Lotz
Regie + Bühne Yvonne Kespohl I Kostüme Helen Maria Boomes I Pfalztheater Kaiserslautern Junges Theater 2015/16 I Fotos Marco Piecuch