“TÜRK MİLLETİ, … yerinden suyundan ayrılma!” -BİLGE KAĞAN-
seen from Germany
seen from United States

seen from United Kingdom
seen from China

seen from United States
seen from United States
seen from Bangladesh

seen from United States
seen from Sweden

seen from France
seen from China
seen from United Kingdom
seen from China
seen from United Kingdom
seen from Taiwan

seen from Germany

seen from Singapore

seen from Sweden

seen from United States
seen from Macao SAR China
“TÜRK MİLLETİ, … yerinden suyundan ayrılma!” -BİLGE KAĞAN-
Eski Türk İnançlarında Ağaç Kültü
Ağaçların saygı gösterilmesi gereken bir ruha sâhip oldukları ve bunun bereketi etkilediği düşüncesinden kaynaklanan bir anlayıştır. Eski Türklerin ve Moğolların inancı Tengricilikte dünyanın merkezinde durduğuna ve yer ve gök âlemini birleştirdiğine inanılan "Dünyalar ağacı" vardır. Ağaca tapınmanin izleri Oğuzlara kadar muhafaza edilmiştir: “Bay Terek”, “Temir Kavak” , veya “Hayat Ağacı” denilen kutsal “Evliya Ağaç” inanışına benzer inançlar sadece Türk mitolojisinde değil tüm dünya mitolojilerinde rastlanabilir.
Ağaç kültü eski Türk inancını meydana getiren mukaddes “Yir-sub” telakkisi içinde yer almaktadır. Üstünde insanların yaşadığı yer, “Yer-su” denilen ve insanlara yardım eden bir ruhlar camiası olarak tasavvur edilir. Kara Kırgızlar arasında kısır kadınların çocuk doğurabilmek için tek başına bir elma ağacının altında yerde yuvarlanmaları bu suretle çocuk sahibi olacaklarına inanmaları ağaç kültü ile ilgilidir. Sibirya toplulukları orman ruhunu ak saçlı kocaman bir ihtiyar olarak tasavvur ederler. Aynı zamanda yabanî hayvanların hâkimi olan bu ruh, ormanın derinliklerinde bazen haykırır, bazen ağlar, bazen de kahkahalarıyla ormanı çınlatır.
Türk etnik-kültürel geleneğine baktığımızda, önemli bir yer tutan ağaç miti, Türk düşüncesinde yaratılış nedeninin başlıca motiflerinden biri olarak gösterilir. Bu düşünceye göre, ilk insan dokuz budaklı bir ağacın altında yaratılmıştır. Türk mitolojisinde, “Evliya Ağaç”, Tanrı’ya kavuşmanın yoludur. İnanışa göre, yüce dağlar gibi bazı kutsal ağaçların bakışları da gözle görülemeyecek kadar göklere yükselir ve göklerde olduğu sanılan ışık dolu cennet âlemine ulaşır. Cennet ise Ulu Tanrı’nın gözle görülebilen yanına çevrilmiştir. Ağaç, Türk halklarının geleneksel dünya görüşlerinde, insanların birbirleriyle ve doğanın insanlarla bağını da sembolize eder.
Türk inanç sisteminde kutsal ağaçlar, Gök Tanrı’nın simgeleri arasındadır. Bu ağaçlar gökte bulunan ve Tanrı’nın yaşadığına inanılan cennete kadar yükselmektedir. Ulu ağaçlar Tanrı’yı sembolize eder. Türk mitolojisinde tüm ağaçlar kutsal değildir. Kutsal olarak kabul edilen ağaçların belli özellikleri vardır. Bir ağacın kutsal olarak görülebilmesi için mutlaka bu vasıflardan en az birine sahip olması gerekir. Bu vasıflar şunlardır:
a. Yalnız ağaç olmalıdır. b. Yapraklarını ya yaz-kış dökmeyen ya da çok az döken bir ağaç olmalıdır. c. Etrafındaki ağaçlardan ya daha uzun, ya da daha heybetli, daha gösterişli olmalıdır. ç. Meyvesiz olmalıdır. d. Etrafındaki ağaçlardan daha yaşlı olmalıdır. e. Geniş ve koyu gölgeli olmalıdır.
Kaşgari, Oğuzlardan bahsederken, onların yüksek bir dağla yakınlıklarına değinir ve “gözlerine ulu görünen” büyük bir ağaca “Tankrı” dediklerini söyler. Derbent yakınlarında yaşayan Kumukların, dokunulmaz ve kutsal saydıkları ağacı, “Tenkrihan” olarak adlandırmış olması ve diğer birçok tarihsel bilgi, Türklerin gözünde Ulu Ağaç’ın, Tanrı’nın ilâhi vasıflarını taşıdığını gösteriyor. Osmanlı Devletinin kurucusu Osman Gazi’nin uykusuna girip, hâkimiyetinin nerelere kadar uzanacağını söyleyen, her tarafa dal-budak salan ve budaklarının gölgesi dört bir yanı örten de ağaçtı.
Sayan Altay halk kültüründeki ağaç motifi, yer sahibi motifiyle ilintilidir. Burada ağaç, Ulu Ana’nın yaşadığı ve kahramanlara memesinden süt verdiği yerdir. Hakasların yaşlıları, kayın ağacının yerin derinliklerine işlemiş köklerinde, yeraltı dünyasındaki atalar âlemiyle bağlı gücün ifadesini görürler. Türk halklarında ulu ağaçların evliya adlarıyla anılması da çok yaygındır. Dünya halklarının mitolojisinde “Hayat Ağacı”; Altay Türk mitolojisinde “Bay Kayınk” ; bazı hikâyelerde ise “Tamir Terek” adları geçmektedir. Dünyanın tam ortasından yükselen bu ağacın kökleri yeraltına iner, dalları ise dünya dağının zirvesine yükselir. Böylece bu kutsal ağaç, dünyanın her üç katını -gök, yer ve yeraltı dünyalarını- birbirine bağlamaktadır.
Şamanist Türklerin en kutsal bildikleri ağaç , kayın ağacıdır. Kutsal sayıldığı için de “Bay Kayın” denilen bu ağaç, bütün şaman ayinlerinde yer alır. Ağaç motifi olan kayın, Altaylarda şaman ayinlerinde, doğum, düğün ve bayramlarda önemli unsurdu. Ataların hayatları bu ağaçla bağlanırdı. Altay şamanlarının inancına göre, insanlar yaratıldıkları zaman ilk kayın ağacı da Umay Ana ile beraber yere inmiştir. Şamanı besleyip, büyüten ağacın adı Ağaç'tı. Yakutlara göre, göğün en üst katında olup, göğün yere açılan kapısıdır. Yerle göğü birbirine bağlayan Dünya Ağacı’nın zirvesinde, iki başlı bir kartal yuva kurmuştur. Bu kartalın görevi, gökleri korumaktır. Hakaslar, “Imay Toyı” adını verdikleri törenlerde kullandıkları ağacı, tören bittiğinde ormana götürüp dikerlerdi. Eğer bu ağaç kurumazsa, adına tören yapılan kadının ailede çocuklarının dünyaya geleceğine inanılırdı. Hakasların geleneksel görüşlerinde ağaç, aynı zamanda “insan”, “insanın canı” ve “soy” anlamlarıyla da bağlantılıdır. Şamanlar kendi ilahilerinde, tören ve ayinlerin başlıca unsuru olan kayın ağacına “Bay Kayın” derlerdi. Kayın, Tanrı’yla kulu arasında ilâhi bir köprü gibi düşünülürdü. Şorlar da dağ ve su ruhlarının şerefine yaptıkları ayinleri, kayının altında gerçekleştirirlerdi.
“Genç Oğlan” adlı hikâyenin kahramanı, kayın ağacının altında geceledikten sonra ad alır. Kırgız ve Kazaklarda ise kısır kadınlar, yalnız ağacın (veya suyun) yanında geceleyip kurban keserlerdi. Yakutlarda, çocuğu olmayan kadınlar, kutsal bir ağacın dibinde ak-boz at derisinin üzerinde oturur, ağlayıp sızlayarak, yer sahibinden çocuk isterlerdi. “Er Sokotoh” destanında, Er Sokotoh’un ablası sekiz budaklı ağaç, kardeşine yenilmez güç vermek için onu emzirir. Oğuzname’deki “Kıpçak” efsânesinde de ağaçtan söz edilmektedir. Altay halk biliminde, kayın ağacından inip, yeni doğmuş çocuğa ad veren, insanlara yardım eden, aksakallı yaşlı insan motifleri görmek mümkündür.
Hunlardan itibaren ağacın kutsallığı bilinmektedir. Hunlar ağaçlara kurbanlar sunar, kurbanın kanını yapraklara serperlerdi. Başını ve derisini ağacın dallarına asarlardı. Hunlarda palamut ağacı ağaçların anası kabul edilirdi. Bu ağaç kurtarıcı olarak görülür, bütün nimetler bu ağaç tarafından verilirdi. Devletin ileri gelenleri bu ağaca hürmet ederlerdi.
Eski Türklerde tek başına duran ulu ağaç, sahibine güç ve refah getiren kutsal bir varlık olarak tasavvur edilirdi. Tek başına duran bu ağaçlar, iyi ve kötü ruhların toplanma yeridir. Bir Türk boyu olan Karakoyunlulara göre, kutsal ormanları, kutlu bir kişi tarafından yarısına kadar yanmış olan ve toprağa dikilen bir çubuktan oluşmuştur. Bu inanca bağlı olarak hem kutsal ormanlarının yaratıcısına hem de ormanına Kara oğlan adını verir. Bir türbe veya yatırın etrafına dikilen ağaç da yatırın olağanüstü özelliklerini alarak bir anlamda onun tamamlayıcısı olur. Halk inanışlarında ağaç her zaman canlı bir varlık olarak görülmüştür
Türklerde dikkat çeken ve önem verilen bazı ağaçlar şunlardır:
- Yangak/Cangak: Ceviz Ağacı. - Kos/Goz/Hoz: Ceviz Ağacı. - Palıt/Pelit: Meşe Ağacı. - Emen/İmen: Meşe Ağacı. - Siye/Şiye/Çiye: Vişne Ağacı. - Alça/Elçe: Vişne Ağacı. - Tal/Tel: Söğüt Ağacı. - Kavlağan/Kavlagan: Çınar Ağacı. - Çöke/Cüke/Yüke: Ihlamur Ağacı. - Arça/Arca: Çam Ağacı. - Karagay/Karakay: Çam Ağacı. - Terek/Tirek: Kavak Ağacı. - Buk/Bük: Kayın Ağacı. - Örük/Örik: Kaysı Ağacı. - Çördük/Çörtük: Armut Ağacı. - Koçaç/Koşaş: Armut Ağacı.
Kaynaklar:
1- TÜRK KÜLTÜRÜNDE AĞAÇ KÜLTÜ VE ŞOR KAHRAMANLIK DESTANLARINA YANSIMALARI - Dr. Mehmet Emin BARS
2-Türk Mitoloji Ansiklopedisi - Deniz KARAKURT
ESKİ TÜRKLERDE YER –SU İNANCI VE SAVAŞ SANATI
“Türklerin genel inanışlarını üç sınıfta toplamak mümkündür: 1. Tabiat kuvvetlerine inanma 2. Atalar kültü, 3. Kök Tengri inancı”
Kök Tengri; tek tanrılı inanç çerçevesinde gözle görülebilen evrenin yanı sıra bir de gözle görülemeyen paralel bir evrenin varlığı söz konusudur. Bu görülemeyen paralel evrenin varlığını elbette “Uçmak-Uçmağa varmak” deyimleriyle ölen kişi ruhunun yükseldiği Tanrı katıyla ifade edilmiştir. Bu paralel evrenler iç içe girmiş, gözle görülenin bir de sahip olduğu fakat gözle görülemeyen manevi (ruhsal) bir yönünde bilincine varılmıştır. Bu noktada YER-SU ismiyle bilinen tabiat kuvvetlerine inanma konusu başlamaktadır.
Türkler bir mikro kosmos olduğunun bilincine varmışçasına Orhun abidelerinde “Zamanı Tengri yaşar; kişi oğlu hep ölmek için yaratılmış.” sözü yer almaktadır. KİŞİ mikro kosmos ve içinde yaşadığı evren ise büyük kosmos. Güneş ve ayın hareketleri, dünyanın güneşle olan hareketleri, oluşan mevsimler ve tabiatta meydana gelen değişiklikler insan bilinci üzerindeki etkisiyle yakından ilgilidir. Evrendeki her şey birbiriyle etkileşim içinde olup, karşılıklı enerji alış verişi içindedir. İnsanlarında görülen bedenleri ve görülemeyen ruhları bir bütün olarak bu enerji alış verişini gerçekleştirmektedir. Yani evreni etkilemek ve etkilenmektedir. İnsanoğlunun yaşadığı tabiat ortamında, kendi ruhunun düşünmek, derin düşünmek, fikir ve bilinç gibi özellikleriyle bu enerji alış verişini sezmesi zor ancak imkansız değildir. Günümüz bilim dünyası da bütün canlı ve cansızların AURA adı verilen enerji sahalarını görüntüleyerek bunu ispatlamıştır.
Tabiat güçlerine inanma cümlesini tabiat güçlerine tapınma olarak algılamak bu noktada yanlış bir yaklaşımdır. Tabiat güçlerine inanma, tabiatı anlamak, ona bir canlı gibi saygı duyarak onunla uyumlu bir şekilde yaşamaktır. Bu konuda Türklerin başta su olmak üzere diğer tabiat unsurlarına yaklaşımı ortadadır. Doğumda, ölümde ve diğer özel günlerde başta kayın ve akça ağaç olmak üzere fidan dikmek buna en güzel örnektir. Orta Asya ‘da yüzyıllara meydan okurcasına duran kayın ormanları, atalarımızın bizlere bıraktığı gurur verici miraslarındandır.
Tabiat kuvvetlerine inanmayı Türk Savaş Sanatı ALPAGU ile ilişkilendirmek noktasında; savaşçı bulunduğu ortama uyum sağlamak zorundadır. Alpagu kavramı kaynağının Alp teşkilatı olduğunu daha önceki bölümlerde ifade etmiştik. Alp kavramının ortaya çıkmasındaki en önemli unsurlardan biri coğrafya olup, bu coğrafya çetin tabiat koşullarının olduğu BOZKIR’dır. Bozkır coğrafyasının zorluklarıyla bir yandan mücadele ederken diğer yandan onunla beraber nasıl yaşayacağını keşfeden Alplar; onunla savaşmak yerine onu anlamış ve onunla uyumlu bir yaşam sürmüştür. Yani içinde bulunduğu ortamla arasındaki enerji alış verişini düzenlemiştir. İnsanın bunu başarabilmesi için kendi iç dengesini sağlamış olması gerekmektedir. Savaşçının iç dengesi yine daha önce ifade edilen akıl, ruh ve beden uyumuyla mümkündür.
Yer su inancı çerçevesinde savaşçı iç dengesini çevreyle uyumlu hale sokması; bu uyumun neticesinde zamanlama,hız,esneklik ve sertlik gibi olguları bir bütünlük içerisinde icra edebilmelidir. Türkler kendi iç dengelerini tabiatın dengesinden ayrı tutmayıp, bir bütün olarak kabul etmişlerdir. Bu bütünlük içerisinde sadece yer su yani dünya değil aynı zamanda güneş, ay ve yıldızlarda göz önünde bulundurulmuştur. Dolunay zamanlarında savaşıp ayın küçüldüğü zamanlarda geri çekilmek gibi….
“Yukarıda Türk Tanrısı, Türk MUKADDES yeri, suyu öyle tanzim etmiş. Türk milleti yok olmasın diye..”
“Ecdadımızın tutmuş olduğu yer,su sahipsiz olmasın diye Az milletini tanzim ve tertip edip….”
“Silahlı nereden gelip dağıtarak gönderdi? Mızraklı nereden gelerek sürüp gönderdi? MUKADDES Ötüken ormanının milleti, gittin.”
Tabiat dengesinin bozulması insan oğlunun dengesinin bozulması anlamına gelmektedir. Türkler bu yüzden yer su inanışı çerçevesinde ağaçların, suların, ovaların, dağların kısacası çevrelerinde bir çok nesnenin enerjisini ruh olarak tanımlamış ve onlara saygı duymuşlardır. Bu saygıyı tapınma düşüncesiyle değil; güneşin, ayın, yıldızların, dünyanın ve tabiatın bir bütünün parçası olarak gördüklerinden yaşamışlardır.
Diğer milletlerin savaş sanatlarında da farklı sezinlemeler ve anlayışlar benzer mantıkla uygulana gelmiştir. M.Ö. 2000-3000 diye tahmin edilen Hindistan kökenli yoga ve onun etkisiyle Çin kökenli Tai Chi bunlara örnek verilebilir. Ancak bunların hepsini aynı sınıfta değerlendirmek hata olur. Tai chi Hint kökenli budizmin etkisiyle ortaya çıkarken Türkler Gök Tengri inancı çerçevesinde yaşamıştır. Uygurlar ‘dan itibaren Budizm ve maniheizm gibi dinlere geçen Türkler zaten savaşçı kimliklerini bu din olgusu içinde eritmişlerdir.
Alp ve Alpagu bölümlerinde daha ifade ettiğimiz müzik eşliğinde savaş sanatlarının icrası; akıl, ruh ve beden uyumunun kazanılması evrenle insan arasında ki bağın kurulması açısından önemlidir. Ming- Tang da yapılan ok yarışmalarında davulun vurduğu anda hedefi vurmanın kut sayıldığı; kıngırak adı verilen kılıçla tek ya da gruplar halinde savaş sanatlarının icrası bu noktada değerlendirilmelidir. Türkler müzik ile savaş sanatlarını ruhun bulduğu derin yankıyı elde etmek için binlerce yıl kullana gelmişlerdir. Başta Asya da baksı olmak üzere bu gün Anadolu ‘nun farklı bölgelerinde icra edilen hançer barı, zeybek gibi folklorik oyunların temelinde yatan da budur. Savaş sanatlarının bu uygulamasını günümüz tasavvufunda ki sema kavramına karşılık geldiğini ifade etmek bu noktada abartı olmayacaktır.
DÜNYA ALPAGU FEDERASYONU AR-GE BAŞKANI YABGU SELÇUK UĞURLUEL