★

oozey mess
tumblr dot com

Game Changer & Make Some Noise

Love Begins

No title available

Product Placement

titsay
The Bowery Presents
No title available
Noah Kahan
One Nice Bug Per Day
"I'm Dorothy Gale from Kansas"

Jar Jar Binks Fan Club
Aqua Utopia|海の底で記憶を紡ぐ
Fai_Ryy
Phantogram Three

Origami Around
noise dept.
Today's Document

seen from Argentina

seen from United States

seen from Russia
seen from United States
seen from United States

seen from France

seen from France

seen from Malaysia

seen from United Kingdom
seen from Chile
seen from United States
seen from United States
seen from United States
seen from United States
seen from Netherlands

seen from Finland
seen from India
seen from Syria
seen from Philippines

seen from Côte d’Ivoire
@tersinimbiyolojisi
EVRİM VE EŞEYLİ ÜREME
Evrim denen şey baştan sona akıl, mantık ve bilim dışı saçmalıklar dizimidir.
Bu da normaldir. Çünkü evrim denen şey TEMELDEN YANLIŞTIR.
Biyolojik evrim denen şey değişerek gelişim yolu ile türlerden türlere geçmedir.
Evrim denen şey de değişerek gelişim ve türlerden türlere geçme şarttır. Aksi halde evrim denen şey olmaz.
Eşeyli üreyen bir canlı türü bir başka türe evriliyorsa; evrim, erkekli dişili, en azından bir çift olarak; aynı yer ve zamanlarda yaşamaya ve üremeye hazır halde gerçekleşmek zorundadır.
Bir örnek vereyim.
Evrim denen şeye göre insanlar dahil tüm memeliler fareye benzeyen bir canlıdan evrilmiştir.
Fareye benzeyen canlı eşeyli ürediğinden tek olamaz.En azından yaşamaya ve üremeye hazır bir çift olacaktır.
Bu bir çift farenin DNAları mutasyonlara uğrayacak erkekli dişili, yaşamaya ve üremeye hazır çiftler halinde farklı türlere göre değişecek, milyonlarca nesil boyunca değişip gelişimler genetik bilgiler halinde diğer nesillere aktarılıp biriktirilecek sonuçta farklı kromozom sayılarında farklı yapılarda içlerinde balinaların, fillerin, mamutların, develerin,gergedanların...bulunduğu milyonlarca memeli türünün DNAlarına dönüşüp memeliler dediğimiz türleri meydana getirecektir.
Aklını mantığını bir parça doğru kullanabilen tüm insanlara soruyorum
Bilimsel gerçek olduğu iddia edilen bu senaryoda akla mantığa bilime uygun TEK KELİME var mı?
EVRİM DENEN ŞEY GELECEĞİN BİR MİZAH ŞAHESERİDİR.GELECEK NESİLLER; EVRİMCİLERİN GERÇEKLİĞİNE İNANIP SAVUNDUKLARI SAÇMA SAPAN İDDİALARI OKUDUKÇA HAYRETTEN HAYRETLERE, ŞAŞKINLIKTAN ŞAŞKINLIKLARA DÜŞECEKLER, HAKLI OLARAK ALAY EDECEKLERDİR.
Bilimin en büyük gerçeği tersinimdir.
ATEİST-EVRİMCİLERİN ÖNGÖRDÜKLERİ SAÇMA OLDUKLARI KADARDA ŞAŞIRTICI VE İLGİNÇTİR.
TÜM MEMELİLER FAREDEN EVRİLMİŞ.
ATLARDA MEMELİ..
ATLARIN EVRİMSEL ATALARI BİRAZ DAHA FARKLI.
ATLARIN EVRİMSEL ATASI HYRAX DENEN CANLI İMİŞ.
FAKAT HYRAX DENEN BU CANLI GÜNÜMÜZDE YAŞIYOR..😛😛
EVRİM DENEN ŞEY BAŞTAN SONA TAM BİR SAÇMALIKLAR DİZİMİDİR.
TERSİNİM EVRİM DENEN ŞEYİN BİLİMDE BIRAKTIĞI BOŞLUĞUNU RAHATLIKLA DOLDURUR.
Beyin ve kompleks yapısı
İÇİNDEKİLER:
EVRİM HİPOTEZİ ve CANLI HÜCRELERİ
Ökaryot Hücreler Prokaryot Hücrelerden Daha mı Gelişkin?
Canlılığın Temel Maddesi: Aminoasitler
Canlılığın Rastlantılarla Oluştuğunu Kanıtlama Çabaları
Proteinoidler Canlılığın Kökeni mi?
Miller - Urey Deneyleri
MİLLER UREY DENEYİNİN TEKRARI
Miller-Urey Deneyinin Geçersizliği Konusundaki Diğer Kanıtlar.
Proteinlerin yapıları Evrimi Ret Eder.
Proteinler Rastlantılarla Oluşabilir mi?
Proteinlerin Rastlantılarla Oluşabilirliği Konusunda Bilim Ne Diyor?
Pozitif Bilime Göre Canlılık Nedir? Ne Değildir?
Karbon elementi ve canlılık
Bilimin Işığında Aminoasitler- Proteinler-Hücreler ve Canlılık
CANLI HÜCRELERİNİN YAPISI
Hücre zarı:
Hücre zarı rastlantılarla oluşabilir mi?
Kolloit
MİTOKONDRİ
PLASTİDLER
Hücre Çekirdeği:
Golgi aygıtı
Üreme ve DNA:
İstenmeyen Şifreler Sorunu ve Kromozom Sayı Farklılıkları:
Kromozom sayıları evrime kanıt mı?
Canlılarda Enerji Santralleri
mDNA ve Mitokondriyel Havva Teorisi:
Lizozomlar:
Hücrelerde Protein Üretimi:
Enzimler
Canlılarda moleküler planlama:
BASİTE İNDİRGENEMEZ KOMPLEKS SİSTEMLER
Canlılarda DNA ve rRNA Dizilimleri:
MÜŞTEREK ORGANLAR VE SİSTEMLER
Metamorfoz (başkalaşım)
KÖK HÜCRELER
İskelet sistemleri:
CANLILARDA İSKELET
Kaslar
Dişler
Canlılarda sinir sistemi
Sinir sistemi ve beyin
Beynin kompleks yapısı
Beyin konusunda fosiller ne diyor
Omurilik
Düşünen Makineler Yapmak Mümkün mü?
Deep blue deneyi
Organlarımızın Yapısı
Görme sisteminin kompleks yapısı
Canlılarda Dolaşım Sistemi
Alıntı: BUNLARI SEN Mİ KONTROL EDİYORSUN?
Dolaşım sistemine sahip olmayan canlılar
Açık dolaşım sistemi
Kapalı dolaşım sistemi
Omurgalı ve Omurgasızlarda dolaşım sistemleri
İnsanlarda dolaşım sistemi
Kan Nedir? Ne Değildir?
Alyuvarlar
Kan plazması
Kan yapıcı organlar
Kanın temizlenmesi ve böbrekler
SİSTEMDEKİ KAN DOLAŞIMI
KANIN PIHTILAŞMASI OLAYI
SOLUNUM SİSTEM
Akciğerler nasıl çalışıyor?
Susal canlılar karasal canlılara evrimleşebilir mi?
Burun
Nefes borusu ve yutak
Gırtlak
Yaşamın Olmazsa Olmazlarından Beslenme ve Sindirim sistemi
Sindirim nasıl gerçekleşiyor?
Sindirime yardımcı organlar
Ya derimiz olmasaydı?
İşitme Sistemi ve Kulak
Kulak ve denge mekanizması
Canlılarda Kamuflaj
Kamuflaj ustaları = Bukalemunlar
CANLI BEDENLERİ VE MİKROORGANİZMALAR
Canlılarda savunma sistemleri
Savunma sistemleri ve deri
Solunum sistemindeki savunma
Sindirim sistemi ve savunma
Canlılarda Lenf Sistemleri
Lenf Sisteminin Çalışma Mantığı:
Savunma Sistemleri
Dalak ve lenf bezleri
Bağışıklık sistemi araştırmalarının tarihçesi
Savunma (bağışıklık) sistemleri neden önemli?
Bağışıklık Sistemi ve Organları
Kemik İliğinin Savunma Korunma ve bağışıklık Sistemindeki Yeri
Timüs Bezinin Sistemdeki Yeri
Sistemde Görevli Hücreler ve Çeşitleri
B Lenfositleri
T ve NK (doğal öldürücü) lenfositleri
Yardımcı T Hücreleri
Kan ve yapısı
Trombositler
BAĞIŞIKLIK SİSTEMİNİN İŞLEYİŞİ
Kompleman sistemi
T hücreleri
Antikorların yapısı
Antikorların çeşitleri
Bağışıklık Sistemleri Alternatifleri
Bağışıklık Sistemi Bozuklukları
Canlı Savunma - Korunma - Bağışıklık çevreye uyum düzen sistem ve mekanizmaları Niçin Rastlantılarla Oluşamaz ?
Bağışıklık Sistemleri ve Tümörler
Bağışıklık Sistemlerini Baskılama Metodları
Zararlı Mikroorganizmalarla Savaş
Mutasyonların zararlı oluşuna en büyük kanıt:KANSER
Korunma Savunma ve Bağışıklık Sistemlerinin Öneminİ GösterenSinsi Bela= AİDS
Savunma Korunma ve Bağışıklık Sistemlerine Evrim Teorisi Ne Diyor?
Kompleks organlar basite indirgenebilir mi?
EVRiM HİPOTEZİ ve CANLI HÜCRELERi
Pozitif bilimin bakış açısından canlılık konusuna geçmeden önce ateizmin uzantısı olan evrim hipotezinin canlılık üzerindeki varsayımlarından bahsetmek yerinde olacaktır.
Bu ara evrimin kısaca değişerek gelişim yoluyla türlerden türlere geçme olduğunu hatırlatalım.
= = = =
Yaşam dünyasında iki hücre tipi vardır. Yapıları arasında öylesine büyük, derin ve geniş farklılıklar vardır ki birbirlerinden evrimleşmesi mümkün değildir.
PROKARYOT HÜCRE
ÖKARYOT HÜCRE
Görüleceği gibi her iki hücre arsında evrimi çağrıştıracak en küçük bir benzeşim dahi yoktur.
= = = =
Evrim hipotezi canlılığın rastlantılar sonucunda meydana gelen bir hücreyle (kimilerine göre ilkel biomoleküllerle) başladığını iddia eder.
Varsayıma göre rastlantılarla oluşan bu tek hücre (biomolekül) çoğalarak yeni hücreleri oluşturmuş, bu hücreler de birleşerek ilkel canlı türlerini meydana getirmişlerdir.
ilkel türler de zaman içinde diğer türlere doğru evrimleşerek bugünkü modern canlıları oluşturmuşlardır.
insan da bu evrim zincirinin en son halkasıdır.
Klasik evrim teorisi evrimleşme için çok uzun bir zaman dilimini öngörür.
Canlılardaki değişim ve iddia edilen gelişim yavaş ve kademelidir.
Evrim teorisini savunanların belkide en çok başlarını ağrıtan konuların başında bir canlı hücresini rastlantılarla oluşup oluşamayacağı sorusunun yanıtı gelir.
Kimi evrim savunucuları ilk canlılığın evrim teorisinin konusu olmadığını iddia ederlerse de bu doğru değildir.
GERÇEKTE BU SORU POZİTİF BİLİMİN TEMEL KONULARINDAN BİRİDİR.
Temelini atmadan bir gökdeleni asla kuramazsınız. Kimi evrim teorisi savunucuları bu gerçeğin farkındadırlar.
Bu nedenle teori savunucuları ilk canlı hücresinin rastlantılarla oluştuğunu kanıtlamak için çok yoğun çabalara girişmişlerdir.
Evrim teorisi savunucularına sorarsanız ilk canlı hücresinin rastlantılarla oluştuğu bilimsel olarak kanıtlanmıştır.
Tabi ki onların bu sözleri ilk canlılığın rastlantılarla oluştuğu gerçekten bilimsel kanıtlarla gösterilmedikçe her hangi bir önem arz etmez.
Gerçeği arayan bizler için bilimsel veriler önemlidir.
= = = =
Bir canlı hücresinin rastlantılarla oluşup oluşamayacağı konusunda doğru bir sonuca ulaşmak istiyorsak her şeyden önce bir canlı hücresinin ne ve nasıl olduğunu bilmemiz gerekir.
Eğer bir canlı hücresini tam bilmeden onun rastlantılarla oluşup oluşamayacağı konusunda fikir ya da varsayımlar ortaya koymaya kalkışırsak bu beyanımız cahilliğin getirdiği bir ezberden ya da peşin fikirlilikten öteye gitmez.
Hücre ya da göze, bir organizmanın en küçük yapısal ve işlevsel birimidir.
Çoğunlukla bir zar içerisindeki sitoplazma ve nükleusdan meydana gelir ve ancak mikroskop yardımı ile görülebilir.
Hücre, bilim dünyasının ortak kanaatiyle, insanoğlunun bugüne kadar karşılaştığı en kompleks yapı unvanını korumaktadır.
Halen keşfedilmemiş pek çok sırrı içinde barındırmayı sürdürür. Bu nedenlerle evrim teorisinin en büyük açmazlarından birini oluşturur.
Hücreler yapıları itibariyle iki çeşide ayrılır.
a)-Prokaryot hücreler: Bakteriler ve mavi-yeşil alglerdeki hücre tipleri bu gruba girer. Prokaryot hücrelerin kendilerine özel mükemmel bir yapıları vardır.
Prokaryot hücrelerin çekirdek zarı ile çevrili çekirdekleri yoktur.
Sitoplazmalarında mitokondri gibi zarlı organellerde bulunmaz.
Kalıtım maddesi olan DNA sitoplazma içerisine dağılmış durumdadır.
Ribozomları vardır.
Bu hücrelerin hayati faaliyetleri sitoplazmada ve hücre zarında gerçekleşir.
b)-Ökaryot hücreler: Organel zarı bulunduran organizmaları, dolayısıyla çekirdek materyali hücrenin sitoplazmasına dağılmamış olduğundan da gerçek çekirdeğe sahip mükemmel bir yapıya sahiptir ve çok hücreliliğin temelidir.
Bitkilerin alg denen tek hücrelilerden evrimleştiği iddia edilirse de doğru olmaması gerektir. Çünkü bitki hücreleri ökaryottur. Ökaryot hücreler yapılarının kompleksiği nedeniyle rastlantısal oluşumlara izin vermez.
Kalıtsal materyal, hücre içerisinde belirli bir zarla çevrilmiş çekirdeğin içinde bulunur.
Kromozomlar DNA'dan ve proteinden oluşmuş olup, mitozla bölünürler.
Ökaryotlar, sitoplazmalarında karmaşık organeller bulundururlar.
Ökaryotik hücreler, Prokaryotlara göre çok gelişmişlerdir denilirse de her iki hücre tipi kendlerine özel ve mükemmeldir.
Prokaryot ve ökaryot hücreler arasında tek bir benzeşimin dahi olmaması ökaryotların prokaryotlardan evrimleştiği varsayımını tamamen hükümsüz kılar.
Diğer ifade ile tek hücreli canlılar ile çok hücreli canlılar arasındaki EVRiMSEL BAĞ KOPUKTUR.
Kimi evrim taraftarları bu sorunu arke bakteriler siyanobakterileri yuttu, bu yolla ökaryotlar oluştu gibi cevaplar vermişlerse de kanıt gösteremediklerinden bu cevabın bilimsel bir değeri yoktur.
Bir bakıma bu yanıt evrim hipotezini bir sorunundan kurtarma operasyonudur. Bu nedenle evrim bilimsel olmaktan çok ideolojiktir.
Gelişen bilim mükemmel ve şaşılası yapılarında gizli sırları bir bir açığa çıkardıkça bir canlı hücresi rastlantılarla oluşmasının imkansızlığı tekrar tekrar ortaya konulmaktadır. Evrim teorisi savunucularının bu büyük gerçek karşısında yapabildikleri tek şey canlılığı basite indirgemeye çalışarak canlılığın ilkel biomoleküllerin zamanla evrilmesiyle ortaya çıktığını ortaya atmalarıdır.
Fakat bu varsayım ortaya atılırken (her zaman olduğu gibi) büyük bir bilimsel gerçek unutulmuş ya da görmezlikten gelinmiştir.
O da beslenme, üreme, savunma gibi tüm CANLILIK özellikleri eksiksiz sahip olmaları gerektiğidir.
Bu özelliklerde ayrı ayrı basite indirgenemez kompleks sistemlerdir. Diğer ifade ile canlılık ilk anlardan itibaren tam oluşmak zorundadır.
Gerçekten de hücrenin yaşamını sürdürebilmesi için, çeşitli işlevlere sahip bütün temel parçalarının bir arada bulunması gereklidir.
Diğer ifade ile bir hücre basite indirgenemez kompleks sistemlerin bütünselliğindedir. Böylesine kompleks bir sisteme sahip bir oluşumun rastlantılarla oluştuğu iddiası hayli ilginçtir.
ingiliz matematikçi ve astronom Sir Fred Hoyle, (kendisinin bir materyalist olduğunu hatırlayalım) 12 Kasım 1981'de Nature dergisine verdiği bir demecinde rastlantılar.
Sonucu canlı bir hücrenin meydana gelmesiyle, bir hurda yığınına isabet eden kasırganın savurduğu parçaların rastlantılarla bir Boeing 747'nin oluşturması arasında bir farkın olmadığını belirtir. Bize göre bir hücrenin oluşumu verilen örnekten binlerce kat daha zordur.
Yine Hoyle, bu bilimsel gerçeğin ortaya koyduğu sonucu şöyle izah eder:
-Aslında, yaşamın akıl sahibi bir varlık tarafından meydana getirildiği o kadar açıktır ki, insan bu açık gerçeğin neden yaygın olarak kabul edilmediğini merak etmektedir. Kabul edilmemesinin nedeni, bilimsel değil, psikolojiktir.
iXvם�
Ökaryot Hücreler Prokaryot Hücrelerden Daha mı Gelişkin?
Prokaryot hücreler dünya yüzünde görülen ilk canlılardır. Yaklaşık üç milyar beşyüz milyon yıllık kaya katmalarında fosilleri bulunmuştur.
Prokaryot hücrelerin dünya yüzünde görülen ilk canlı olmaları evrim mantığına göre onları en ilkel canlı yapar. Buna göre tüm canlılar alemi bu ilkel hücreden evrimleşmiş olmalıdır.
Ökaryot hücreler ise prokaryot hücrelerin görülmesinden oldukça uzun bir süre sonunda (yaklaşık iki milyar yıl sonra) görülür. Bu durumda (evrim mantık ve ölçüler göz önüne alındığında) ökaryot hücreler prokaryot hücrelerden daha gelişkin (evrimleşmiş) olmalıdır.
Gerçekten de ökaryot hücreler prokaryot hücrelere göre daha derli toplu, gelişkin bir yapı gösterir gibidir.
Ökaryotlarda prokaryot hücrelerin stoplazmasında dağınık halde duran DNA sarmal bir yapıya kavuşmuş, bir zarla çevrelenip koruma altına alınmıştır.
Ayrıca ökaryot hücrelerde yaşam için çok önemli görevler yapan mitokondriler gibi bazı hücre içi organeller olduğu halde bu organeller prokaryot hücrelerde bulunmaz. Olayı daha da ilginç yapan ilk ilkel canlı olarak kabul edilen prokaryot hücrelerle onlardan evrimleşmesi gereken ökaryot hücreler arasında en küçük bir benzeşimin bulunmamasıdır.
En küçük bir benzeşim olmadığı gibi yapıları arasında öylesine derin, geniş ve büyük farklılıklar vardır ki hayal gücü en geniş evrimciler bile ökaryot hücrelerin prokaryot hücrelerden evrimleştiğini iddia etmekte zorlanmaktadırlar.
= = = =
Prokaryot ve ökaryot hücrelerde yapı olarak en küçük bir benzeşim dahi yoktur. Birbirlerinden evrimleşmeleri mümkün değildir.
= = = =
Ortada konu ile ilgili (evrimciler özel bazı saçmalıklar dışında) akla, mantığa ve bilme uygun herhangi bir varsayım yoktur.
Ökaryot hücreler prokaryot hücrelerden daha mı gelişkindir?
Ökaryot hücreler prokaryot hücrelerden iki milyar yıl gibi oldukça uzun bir süreç sonra ortaya çıktıklarına göre evrim mantığına uygun olarak prokaryotlardan daha gelişkin olmaları gerekir ama gerçek öyle değildir.
Prokaryot hücrelerin hücre içi organel eksikliklerine, ilkellik gibi görülen yapı farklılıklarına rağmen ökaryot hücrelerden hiçte küçümsenmeyecek üstünlükleri vardır.
Prokaryot hücreli canlılardan kimileri flagela (bakteri kamçısı) denen organlara sahiptirler. Bu nedenle hareket edebilirler. Prokaryot hücrelerden kimileride klorofil denen harika moleküle sahiptırler. Fotosentez yapabilirler.
Hareketlilik ve fotosentez ise bir canlı için yaşam dünyasında çok büyük avantajlar sağlar. Diğer ifade ile hareket eden canlılar hareket edemeyenlerden daha üstündürler. Fotosentez yapanlarla yapamayanlare göre öyledir.
Bu nedenle ökaryot hücrelerin prokaryot hücrelerden daha gelişkin olduğu varsayımı hiçte bilimsel ve akılcı olmaz.
Sonuçta her ilk hücrenin kendine özel ve mükemmel olduklarını, yaşam dünyasındaki görevlerine uygun olarak yaratıldıklarını kabul etmek birini diğerinden üstün tutmamak en akılcı ve bilimsel davranış olacaktır.
Göründüğü kadarıyla evrimciler baltalarını bir kez daha taşa vurmuşlardır.
Bakteri ve Bakteri Kamçısı
Tek hücreli canlılar her ne kadar evrim teorisi savunucularınca ilkel canlılar olarak tanımlanırsa da hiçte ilkel olmadıklarını, yaşam dünyasındaki görevlerine uygun olarak birbirlerine üstünlüklerinin bulunduğunu her ikisininde özel ve mükemmel yapılarla var edildiklerini yukarıdaki bölümde belirtmiştik.
Şüphesizki bu canlı hücreleride diğerleri gibi kendilerine özel mükemmel olarak var edilmişlerdir ve pek çok basite indirgenemez sistemleri içlerinde barındırırlar. Bunlardan biriside bakteri kamçısıdır.
Kamçı olarak Türkçeye çevrilen flagella isimli organ bazı bakteriler tarafından sıvı bir ortamda hareket edebilmek için kullanılır.
Organ bakterinin hücre zarına tutturulmuştur. Canlı ritmik bir biçimde dalgalandırdığı bu kamçıyı bir palet gibi kullanarak istediği yön ve hızda yüzebilir.
Bakteriler kamçısı uzun zamandır bilinmektedir.
Son gözlemlerle kamçının basite indirgenemez yapısı fark edilince bilim dünyası şaşkına dönmüştür. Kamçı sanıldığı gibi basit bir titreşim mekanizmasıyla değil çok kompleks ve karmakarışık organik motor şeklinde çalıştığı görülmüştür.
Bakteri kamçısı tek hücreli prokaryot bir canlıda bulunan basite indirgenemez bir oluşumdur.
Bakterilerin bu organik motoru bildiğimiz elektrik motorunun mekaniğine çok benzer. Bu organik motorda da sabit olan stator ile hareketli olan rotor gibi çalışan elemanlar bulunur.
Bu organik motordan oluşan kamçı 240 çeşit molekülden oluşur ve bakteri zarından gelen bir asit akışından aldığı enerjiyi kullanır.
Kamçıyı oluşturan proteinlerden bazıları kamçının organik motoru açıp kapayan sinyaller gönderir. Kamçıda atom boyutunda hareketler sağlayan mafsallar oluşmuştur. Kamçı tam anlamıyla bir tasarım harikasıdır. Her şey yerli yerindedir. Bu kamçı hiç bir zaman basite indirgenemeyecek bir kompleksliğe sahiptir ve CANLININ iLK VAR EDiLDiĞi ANDAN iTiBAREN VARDIR. SONRADAN OLUŞMAMIŞTIR.
Tek bir parçasının eksikliği ya da yanlış montajı bile kamçının çalışmasına engeldir.
Ayrıca bu kamçı canlıya faydalı olabilmesi için var oluşun ilk anlarında eksiksiz olarak oluşmalıdır. Eksik ve yarım yapılı bir kamçı işe yaramadığı gibi canlıya yük olur, yaşamasını güçleştirir.
Bu gerçek evrim teorisinin ön gördüğü kademeli evrimi anlamsızlaştırmakta, içinden çıkılmaz bir sorun olarak karşılarında durmaktadır.
Bakterilerde kamçı protein genleri ile yapılan mutasyon çalışmalarında, sisteme ait bazı genlerde meydana getirilen yapay bozuklukların, kamçının çalışmasını durdurmadığı ama bakterinin kimi zaman ortamdaki uyaranı uygun şekilde algılamasını engellediği veya kamçının sola ya da sağa dönüş yönünü düzgün ayarlayamadığı görülmüştür.
Yani bu mutant (mutasyona uğramış) bakterilerde kamçı iş görmekte ama organizmanın etkinliği azalmaktadır. Diğer ifade ile mutasyonlar canlının zararına olmuştur.
Basite indirgenemez kompleks yapısı nedeniyle bakteri kamçısı en çok tartışılan konuların başında gelir.
Evrim basitten karmaşığa ve mükemmele doğru kademeli bir değişim öngördüğünden bakteri kamçısı gibi mükemmel sistemlerin canlı ilk var olduğu anlardan beri bulunması evrim teorisiyle tamamıyla çelişir.
= = = =
Bir Klorofil Molekülünün Harika Yapısı.
Bu harika molekül bitkilerle beraber kimi tek hücreli canlılarda ilk var edildikleri andan itabaren vardır, yaşamsaldır ve rastlantılarla oluşması ise mümkün değildir.
��m�g�
Canlılığın Temel Maddesi: Aminoasitler
Evrim teorisi savunucularının ilk canlılığın nasıl ortaya çıktığını kanıtlamaçabalarna geçmeden önce canlılığın temel taşı olan aminoasitlerden söz edeceğiz.
Bunun nedeni evrim teorisi savunucularının; aminoasitlerin rastlantılarla oluşabileceği konusundaki iddiaları ve bu yönden bazı çalışmalar yapmalarıdır. Aminoasitler hakkında yeterli bilgiye sahip okuyucular bu iddiaların gerçekliği ya da gerçeksizliği hakkında doğru bir yargıya kolaylıkla ulaşabilirler.
Aminoasitler, yapılarında amino (NH2 ve karboksilik asit) COOH gruplarını içeren moleküllerdir ve canlılarda çok değişik fonksiyonlara sahiptirler. Bir bakıma canlılığın temel taşlarıdırlar.
Doğada bulunan yaklaşık 30 aminoasidin yalnızca 20'si proteinlerde yani canlılıkta bulunur.
Bir aminoasit çeşidi olan Glisinin kimyasal formülü
Kimyada bir aminoasit; hem amin, hem de karboksil fonksiyonel gruplar içeren bir moleküldür.
Aminoasitlerin kovalent bağlarla uç uca eklenmesiyle oluşturdukları kısa polimer zincirler peptid, uzun polimer zincirler ise polipeptid veya protein olarak adlandırılırlar. Hücre içerisinde ribozomlar, mRNA moleküllerini kalıp olarak kullanıp aminoasitleri uç uca ekleyerek proteinleri sentezlerler. Bu işleme translasyon (çeviri) denir.
(mRNA bölümüne bakınız)
Bahsedilen aminoasitlerin hepsinin aynı anda herhangi bir proteinin yapıtaşında bulunması gerekmez. Ayrıca hepsi eşit miktarlarda da değildir. Proteinlerde bunlardan çok daha farklı aminoasitler de bulunabilir.
Farklı aminoasitler, 20 temel aminoasitle oluşturulmuş polipeptidlerin (proteinlerin) daha sonra farklılaşmaları ile oluşur.
Resim aminoasitlerin oluşturduğu bir polipeptid (protein) zincirini göstermektedir. Bu tür aminoasit farklılaşmaları, proteinin özelliklerini ve işlevlerini oldukça fazla değiştirir. Örneğin çözünürlüklerini arttırabilir veya azaltabilir ya da diğer molekülerle etkileşmelerini düzenleyebilir.
Aminoasitlerin konumuzla ilgili en belirgin özelliğinin oksijenle kolayca birleşmesi, okside olmasıdır.
Bu nedenle aminoasitler oksijenin bulunduğu ortamlarda bulunmazlar. Evrim teorisi savunucularının ilkel dünyada (tersini gösteren onlarca kanıtın bulunmasına rağmen) oksijenin bulunmadığını savunmaları bu nedenledir. Aşağıdaki bölümlerde aminoasitlerin rastlantılarla oluşabileceğinin kanıtlanması konusunda yapılan çalışmalardan bahsedeceğiz.
on."q���x�
Canlılığın Rastlantılarla Oluştuğunu Kanıtlama Çabaları
Canlılığın ilk olarak nasıl ortaya çıktığı sorusu evrim teorisi açısından o denli büyük bir çıkmazdır ki taraftarları bu konuya ellerinden geldiğince değinmemeye çalışırlar. Kimileri işin kolayına kaçarlar.
Onlara göre bir canlı hücresi rastlantılarla; şu, ya da bu yolla oluşmuştur. İnançlarına göre Bir Var Edici olmadığından ilk canlı hücresinin ortaya çıkma konusunun başka açıklaması yoktur. Başka alternatif yoksa evrime uygun herhangi bir açıklama doğru olmalıdır. Kimi evrim teorisi savunucuları ilk canlılığın nasıl ortaya çıktığı konusunun evrimin konusu olmadığını savunurlar. Bu yolla teorilerini bu çetin sorundan beri tutmaya çalışırlar. Çalışırlar ama tüm canlılığın rastlantılarla oluşmuş tek bir canlı hücresinin evrimiyle oluştuğunu iddia eden bir teori, ilk canlılığın nasıl oluştuğu sorunundan kendini soyutlayabilir mi?
Bu sorunun cevabı evrim teorisinin temelini oluşturacağı, bir bakıma teorinin ölüm kalım meselesi olacağı açıktır.
= = = =
Bir şeyi iddia etmek başka, bilimsel kanıtlar gösterip ispat etmek başkadır.
Herhangi bir insan herhangi bir şeyi iddia edebilir ve bu iddiasının gerçekliğini inanabilir, başkalarına da inandırabilir.
Kimi insanların Sirius yıldızından geldiklerini, Sirius’un Dünyaya yakınlaştığı dönemlerde ruhlarını tutsak alan bedenlerinden kurtularak gerçek yurtlarına! döneceklerini inandıklarını, bunun içinde canların vermekten çekinmediklerini (intihar ettiklerini) biliyoruz.
Bu insanların Sirius yıldızından geldiklerini, intihar ettiklerinde ruhlarının o yıldıza gideceklerini iddia etmeleri ve hatta inanmalarının başka, bilimsel delillerle kanıtlamalarının başka şey olduğu açıktır.
Evrim teorisi taraftarlarının evrim teorisine olan inançları da buna benzer.
Kimi evrim teorisi taraftarları bu gerçeğin farkındadırlar.
Ayrıca onlara göre bir canlı hücresinin rastlantılarla oluştuğunun kanıtlanması bir bakıma evrimin bundan sonraki aşamalarının da kanıtlanması anlamına gelir.
Evrim teorisi taraftarları bu nedenle ilk canlılığın rastlantılarla oluştuğunu kanıtlamak için yoğun çabalara girişmişlerdir.
* * * *
Bilindiği gibi materyalizm var oluş konusunda bir Var Edicinin var olmadığını, yaşam dahil her şeyin rastlantılarla maddelerden oluştuğunu iddia etmekteydi.
Maddenin sakımı kanunu maddenin ezelden beri var olduğu, sonsuza kadarda var olacağının kanıtı olarak görülmekteydi.
Eğer madde ezelden beri var, ebede kadar da var olacaksa maddelerden oluşmuş evrende sonsuzluğa varıp dayanmış, durağan bir sonsuzluk olmalıydı.
Bu nedenle madde yönünden materyalizm felsefesinin doğrulu kanıtlanmış gibi görünüyordu. Eğer madde ezelden gelip ebede gidiyorsa yaşam nasıl oluştu sorusunun; yaşam maddelerden rastlantılarla oluştu dışında herhangi bir yanıtı da bulunmamaktaydı.
Evrim teorisi taraftarlarının ısrar ve inatla canlılığın maddelerden rastlantılarla oluştuğu tezini savunmalarının gerçek mantığı budur.
= = = =
Şüphesiz ki yaşamın rastlantılar oluştuğunun en büyük kanıtı yaşamın temel taşı olan hücrenin rastlantılarla oluşabileceğinin bilimsel yollarla gösterilmesidir.
Hücrelerin büyük ölçüde proteinlerden, proteinlerinde aminoasit dizimlerinden oluştuğu anlaşılınca rastlantılarla aminoasitlerin oluştuğunun bilimsel yollardan gösterilmesi proteinlerin dolaysıyla hücrelerinde rastlantılarla oluşabileceğinin kanıtlanmasına anlamına gelecektir.
Materyalist felsefe paralelinde yaşam nasıl oluştu sorusuna en iyi yanıt veren teori Darwin’in Evrim Teorisi olduğundan bütün dikkatler bu teorinin ilk canlı hücresinin rastlantılarla ilkel dünya atmosferinde, dış etkenlerin yardımıyla sıcak su havuzlarında oluştuğu varsayıma çevrildi.
İlk canlı hücresinin oluştuğu varsayılan şartlarda aminoasitlerin oluşabileceğinin gösterilmesi, ilk canlı hücresinin rastlantılarla oluşabileceğinin kanıtı sayılacaktı.
Materyalizmin dolaysıyla evrim teorisi savunucularının ilk canlılığın oluşması konusundaki görüşlerini şöyle sıralayabiliriz.
Her ne kadar bilim hemen, hemen hepsini yalanlamışsa da gerçeği arayan bizler için kıyaslama yapabilme açısından çok önemlidir.
= = = =
Bir evrim teorisi taraftarı bilim insanımız bu konuda aşağıdaki senaryoyu kurgulamıştır. Dünya yaklaşık 4 milyar yıldır bir yaşam ortamıdır. Organik evrim, bir yaşam ortamının başlangıcından bu yana kadar oluşan değişiklikleri inceleyen bilimin adıdır. İnorganik evrim ise bundan önceki süreci de kapsayarak inceler.
İnorganik evrimden bildiğimiz gibi, her an yapısını değiştirebilen bir evrede, yaşam ortamının sabit kalması beklenemez.
Sabit kalmayan bir yaşam alanındaysa, bütünü oluşturan parçaların değişmeden kaldığını savunmak doğanın mekaniğine aykırıdır. Bu nedenle 4 milyar yıldan beri hiç durmayan bir evrim söz konusu olmalıdır. (Bu ara bu değişimlerin evrim olduğu konusunda herhangi bir kanıtın omadığını hatırlatalım. Bu değişimler TERSİNİMDE olabilir. Tersinim olması çok daha muhtemeldir. İleriki gelişmeler evrimi değil, tersinimi işaret eder.)
Dört milyar yıl önceki koşullar, bir sürü basit molekülün yanı sıra büyük bir olasılıkla ilk olarak 16; daha sonra 20 aminoasitle, sitozin (S), guanin (G), adenin (A) ve urasil (U) adı verilen bazların sentezlenmesini gerçekleştirmiş olabilir.
ilkel atmosfer taklit edilerek gerçekleştirilen laboratuar deneylerinin çoğunda, bu aminoasitler ve bazlar, inorganik maddelerden kendiliğinden sentezlenerek elde edilebilmiştir. Koşulların değişimiyle ortaya çıkan ürünler de değiştiğinden, farklı birçok aminoasidin sentezi aynı yolla gerçekleşmiştir.
Aslında 20’den fazla aminoasit sentezlenebilir.
Ancak bugün sadece 20 aminoasit ve 4 baz (kalıtsal materyalin şifrelenmesini sağlayan maddeler) bulunması, Dünya’nın o günkü koşullarının, sadece bu maddelerin bol miktarda sentezlenmesine elvermesindendir.
Bir başka neden de, olasılıkla sentezlenmiş bulunan, ancak bugün canlıların kullanmadığı diğer aminoasitlerin doğal seçilimle ayıklanmasıdır.
Acaba gerçek iddia edildiği gibi mi?
= = = =
Canlılığın rastlantılarla oluştuğu konusundaki evrim teorisi varsayımını bilimsel yollarla kanıtlamaya çalışanların önde gelenlerinden birisi Alexander Oparin’dir.
Alexander Ivanovich Oparin evrim teorisi taraftarı ünlü bir Rus bilim adamıdır. 18 Ocak 1894 Uglich’te doğdu. 21 Nisan 1980 tarihinde Moskova’da vefat etti.
Bu ünlü Rus biyokimyacısının çalışmaları bitki ham maddelerinin biyokimyasal yapıları ve bitki hücrelerindeki enzim reaksiyonları konusundadır.
Yaptığı deneylerle gönülden inandığı ve bağlı olduğu evrim teorisinin en çetin çıkmazlarından biri olan ilk canlı hücresinin nasıl oluştuğu sorusuna yanıtlar aramıştır.
Rus Alexander Oparin ve ingiliz J. B. S. Haldane evrim teorisinin paralelindeki abiyogenez taraftarı bilim adamlarının önde gelenlerindendir.
Alexander ivanovic Oparin J.B.S. Haldane
Bu iki bilim adamı, kimyasal evrim olarak bilinen teoriyi ortaya attılar.
Bu teoride yaşamın hammaddesi olan moleküllerin dış şartların etkisiyle kendi kendilerine evrimleşip canlı bir hücre yapabileceklerini iddiasında bulundular. Fakat bu iddiayı destek olacak hiç bir bilimsel kanıt yoktu. Bu konuda bilimsel bir kanıta şiddetle ihtiyaç duyulmaktaydı.
Bu aralarda Stanley Miller adlı genç bir kimyacı Miller deneyi adıyla meşhur olan deneyini yaptı.
Bu deney hem bilimselliğe hem de var oluş da herhangi bir iradeyi ret eden, var oluşu sadece rastlantılara bırakan abiyogenez esaslarına uymuyordu ama sonuçları Alexander Oparin ile J. B. S. Haldane’yi destekler görünüyordu. Bu nedenle bu deneyin hem bilimselliğe, hem de canlılığın rastlantılarla oluştuğunu savunan abiyogenez esaslarına uymayışı göz ardı edildi. (Miller - Urey deneyi bölümüne bakınız)
Miller deneyi Alexander Oparin ile J. B. S. Haldane’nin ilk canlıların oluşumu konusundaki varsayımlarını destekleyip güçlendiren bir deney olarak kabul gördü. Tabi ki bu da Charles Darwin tarafından ortaya atılan evrim teo-risi öngörülerinin muteber iki bilim adamınca desteklenmesi anlamına geliyordu.
Bu ki bilim adamı bütün güçleriyle canlı hücresinin rastlantılarla meydana gelebileceğini ispat etmeye çalıştılar. Ancak bu çalışmalar başarısızlıkla sonuçlanacak ve sonunda Oparin şu itirafı yapmak zorunda kalacaktır:
-Maalesef hücrenin kökeni, evrim teorisinin tümünü içine alan en karanlık noktayı oluşturmaktadır.
= = = =
h-249088��]
Proteinoidler Canlılığın Kökeni mi?
Miami Üniversitesi'nden Sidney Fox 1960 senesinde Miller deneyine benzer bir deney yapmış fakat bir sonuç alamamıştır.
Sidney Fox Miller deneyine benzer deneyleri başarısız olunca ilk aminoasitlerin ilkel okyanusta oluştuktan sonra bir volkanın kenarındaki kayalıklara sürüklenmiş olması gerektiğini öne sürerek bu konuda evrim teorisine uygun bir çıkış yolu aradı.
Fox deneyini tanıtan yazılar ve proteinoidler.
Sidney Fox göre aminoasitler ilkel okyanusta oluştuktan ve bir volkanın kenarındaki kayalıklara sürüklendikten sonra aminoasitleri içeren karışımdaki suyun kayalıklardaki yüksek ısı nedeniyle buharlaştığını ve böylece kuruyan aminoasitlerin proteinleri oluşturmak üzere birleştiklerini iddia etti.
Fox, bu iddiasını laboratuarda denedi. Sonuçta aminoasitler çorba kıvamında birleşti ancak proteinler oluşmadı.
Elde edilenler birbirine rast gele bağlanmış basit ve düzensiz aminoasit halkalarıydı ve herhangi bir canlı proteinine benzemekten çok uzaktı. Proteinlerin kendilerine özel yapıları böyle rstlantsal oluşumlarla meydana gelemeyeceklerinin en güzel kanıtlrıdır. (Protenler bölümüne bakınız)
Fox elde ettiği bu basit molekülleri proteinoidler olarak isimlendirdi. Bu proteinoidler yapı ve işlev olarak proteinlerden son derece uzak
Proteinlerin kendine özel yapıları.. Proteinlerle proteinoidler arasındaki yapı farklılıkları rastgele konulmuş çeşitli ve karmaşık bir metal yığını ile işlevliği olan kompleks bir makine arasındaki farklılığa benzetilebilir. Ancak bir evrimci hayali proteinoidlerden proteinlerin oluştuğunu iddia edebilir.
Proteinlerle aralarında karmaşık bir teknolojik cihaz ile işlenmemiş bir metal yığını arasındaki kadar fark vardı.
Sonuç olarak Fox'un deneyinde elde ettiği sonuçlar evrim teorisine hiçbir şey kazandırmamakta, aksine proteinlerin laboratuar koşullarında, bilinçli yöntemlerle dahi oluşturulamayacak kadar kompleks yapılar olduklarını göstererek evrim teorisine önemli bir darbe daha getirmekteydi.
Fox deneyi bilim dünyası tarafından kabul görmeyen, evrimciler tarafından dahi evrim teorisine delil olarak gösterilmeyen bir deneydir.
Evrim teorisini eleştirenler kadar, teorinin savunucularından kimileri de bu deneyin hayatın kökeni açısından bir anlam ifade etmediğini kabul eder.
Kabul eder ama pek çok evrim teorisi savunucusu için bu deneyle inorganik maddelerin organik maddeler oluşturabildiğinin kesin kanıtıdır. Bu kişilerce nedense proteinlerin rastlantısal aminoasit dizimleri olmadığı, kendilerine özel yapılarının bulunduğu göz ardı edilir.
Miller - Urey Deneyleri
Evrim teorisi taraftarlarının cevaplanması gereken birinci çetin soru ilkel dünyada ilk canlı hücresi rastlantılarla nasıl ortaya çıkmış olduğudur.
Bu çetin soruya uzun seneler süren çalışmalar sonucunda bilimsel bulgularla desteklenmiş mantıklı yanıtlar bulmaya çalışıldı.
Evrim taraftarı bilim insanı ve araştırmacılar bu soruları cevaplamaya yönelik bazı deneyler yaptılar.
Bu deneylerin temel varsayımı Oparin tarafından ortaya atılan kimyasal evrim varsayımıdır. Oparin bu varsayımıyla canlılığın cansız maddelerden rastlantılar sonucu oluşabileceğini iddia etmekteydi.
. Hayatın orijini konusunda evrimcilerin en çok itibar ettikleri çalışma ise 1953 yılında Amerikalı araştırmacı Stanley Miller tarafından yapılan ve Miller Deneyi ya da Urey-Miller Deneyi olarak adlandırılanı olmuştur.
= = = =
Urey-Miller deneyi: Soldaki cam kürede ilkel Dünyada olduğu iddia edilen okyanus suyu vardır. Bu cam küre alttan ısıtılarak buhar (bulut) elde edilir. Bu bulut metan CH4, Amonyak NH3, hidrojen H2 ve su H2O ihtiva eder.
Varsayıma göre bu gazlar ilkel dünya atmosferini oluşturmuştur. Bir güç kaynağından bu gaz karışımına (ortadaki kürede) elektrik arkı tatbik edilir. Bu da ilkel Dünyadaki çakan şimşeğe, düşen yıldırıma karşıt-tır. Meydana gelen maddeler collekting trap denilen bölümde yoğunlaştırılır.
Fark edileceği gibi Stanley Miler ilkel atmosferine oksijen, karbondioksit, azot gibi diğer gazları koymayı unutmuş!!! onları yerine aminoasit elde edimine uygun amonyak, metan gibi atmosferde bulunmayan yada çok az bulunan gazları koymakta tereddüt etmemiş, elde edilebilecek aminoasitleri korumak içinde soğuk tuzak denilen bir düzenek bulundurma gereğini duymuştur.
Deneyin aminoasit elde etmek için bilinçli olarak düzenlendiğine şüphe yoktur. Halbuki evrim teorisi canlılığın var oluşu konusunda bir bilincin varlığını en baştan ret eder.
ilkel Dünya atmosferinde bol miktarda oksijen, azot, karbondioksit gazlarının bulunduğunu biliyoruz. Bilimsel kanıtlar bunu doğrulamaktadır. ilkel dünya atmosferinde sadece oksijen gazının bulunması bile bu deneyin geçersizliği için yeterlidir. (Aminoasitlerin oksijene karşı son derece aktif olduklarını, kolayca okside olduklarını hatırlayalım)
Evrim sürecinin ilk aşaması diye öne sürülen moleküler evrim tezini ispatlamak için yapılan yegane deney bu deneydir. Sonucu olumsuz olsa dahi uzun seneler ısrarla evrime bir kanıt olarak gösterilmeye çalışılmıştır.
Miller, ilkel dünya atmosferinde olduğunu iddia ettiği gazları (amonyak, metan, hidrojen ve su buharı) bir deney düzeneğinde birleştirerek ve bu karışıma bir haftaya yakın bir süre elektrik vererek proteinlerin yapısında kullanılan birkaç organik molekül (aminoasit) sentezledi.
Bu sentezleme evrim taraftarlarınca canlılığın rastlantılarla oluştuğu konusunda çok büyük bir kanıt olarak kabul edildi ve büyük bir sevinç yarattı. Fakat daha sonra deney konusunda ortaya çıkan sorunlar bu sevinçlerini gölge düşürmüştür.
Bunun nedeni de ilkel dünya atmosferinde bol miktarda oksijenin bulunduğu kanıtlandığı halde deneyde bulundurulmaması, yerine aminoasit elde edimine uygun amonyağın kullanılmasıdır. Ayrıca deney aminoasit elde edimi amacıyla bilinçli olarak düzenlenmiştir. Halbuki evrim teorisi kesin bir dile var oluşta bir bilincin rolünü ret ve inkâr eder.
Evrim teorisi savunucularına göre Miller’in yaptığı deney ve onu izleyen değişik gözlem ve araştırmalar, basit organik moleküllerin, Dünya’nın 4 milyar yıl önceki koşulları laboratuar ortamında oluşturularak ve o günkü aktive edici ajanlar (yüksek enerjili ışınlar, elektrik deşarjları, mor ötesi dalga boyları vs.) kullanılarak belirli ölçüde sentezlenebileceğini göstermiş sayılabilir.
Evrim teorisi savunucularına göre bu deney, inorganik yapıdan organik yapıya geçişin ilk adımlarını oluşturur. Bu tip moleküller zaman içinde daha karmaşık moleküllere dönüşebilir. Bu nedenle Miller deneyi canlılığın rastlantılarla oluştuğu konusunda yadsınamaz bir kanıttır.
Acaba öyle mi? Tersinim teorsinin ana mantığı bize bu soruyu sorma hakkı tanır. Nitekim bu şüphemizin haklılığı konusunda çok güçlü kanıtlar vardır.
Aminoasitler oksijene karşı son derece duyarlı, kolaylıkla okside olan organik maddelerdir. Özel sistemlerle korunmadıkları durumlarda kolaylıkla okside olup bozuma uğrarlar.
Nitekim Miller deneyinde oluşan aminoasitleri oksijenden korumak için Cold Trap (Soğuk tuzak) denilen özel düzenekler kullanılmak zorunda kalınmış diğer ifade ile aminoasit elde edimine yönelik bir bilinç devreye girmiştir. Fakat teori rastlantılara dayandığı ve oluşumu yönlendiren her türlü bir iradeyi kesin bir dille ret ettiğinden bu yönden de geçersiz olur.
Fakat aminoasit elde edimi evrim teorisi savunucuları için çok önemliydi. Böyle bir başarısızlık teoriye çok büyük zararlar verebilirdi. Bu nedenle Miller-Urvey deneyindeki başarısızlık bu deneyin yerine konulacak bir başka deneyin yapılabileceği umuduyla uzun yıllar gizlenmiş ve hatta bu deney başarı gibi gösterilmeye çalışılmıştır.
Ancak deneyden otuz üç sene sonra 1986 yılında Stanley Miller, amonyağın yüksek miktarlarda kullanıldığı ilkel atmosfer deneylerinin gerçekçi olarak nitelendirilemeyeceğini bizzat kendisi açıklayarak şöyle demek zorunda kalmıştır.
-Metan (CH4), Azot (N2), çok az miktarlardaki amonyak (NH3) ve su buharından oluşmuş bir atmosfer, ilkel dünya için daha gerçekçi bir atmosferdir. Çünkü amonyak gazı okyanuslarda çözüneceğinden atmosferde çok miktarlarda bulunamazdı. Miller 8-12 Eylül 1985 tarihleri arasında isveç'in Stockholm şehrinde, isveç Kraliyet Bilimler Akademisi tarafından düzenlenen Molecular Evolution of Life isimli sempozyumda sunduğu bildiride şu ifadeleri kullanmıştır:
-Metan, azot ve yok denecek kadar az miktarlardaki amonyak ile su buharı karışımı ilkel dünya için daha gerçekçi bir atmosferdir.
Stanley Miller'in bu bildirisi, Molecular Evolution of Life isimli kitapta tam metin olarak yayınlanmıştır.
Şüphesiz ki, Stanley Miller'in ilk Dünya atmosferindeki amonyak miktarı yok denecek kadar azdı şeklindeki açıklaması gerçeği gösterdiği kadar o zaman kadar ısrarla savunduğu metan-amonyak modelinden vazgeçtiğini de göstermektedir.
Görüldüğü gibi, Miller'in kendisi dahi bugün deneyinin, hayatın başlangıcını açıklama açısından bilimsel açıdan hiçbir sonuca götürmeyeceğini kabullenmiş durumdadır.
Pek çok nedenlerle geçersiz olan Miller - Urey deneyinin hala evrme kanıt olarak gösterilmeye çalışılması dinsel bir tasassubun neticesi olmalıdır. Son dönemlerde öne çıkan her ne olursa olsun evrmi korumak anlayışnın dinsel bir inanca dönüştüğünü hatırlayalım.
83S����
MİLLER UREY DENEYİNİN TEKRARI
NASA'nın internet sitesinde yayınlanan bir habere göre, bu kuruluşta görev yapan bir grup bilim adamı, uzay ortamını bir laboratuarda yapay olarak meydana getirmişler; bu ortama su, metanol, amonyak ve karbon monoksit gazları eklemişler, ultraviyole ışınları kullanarak birbirlerine zar şeklinde bağlanan organik bileşikler üretmişlerdir. NASA'nın haberinde bu organik bileşiklerin, canlı hücrelerin zarına benzediği belirtilmekte ve buna dayanılarak da söz konusu bileşikler protocells (ilkel hücreler) olarak tanımlanmaktadır.
NASA bu çalışmayla Miller Urey deneyinin benzerini yapmış rastlantılarla aminoasitler elde etmeye çalışmıştır.
Deneyi yapan bilim adamları, metan ve amonyak gibi organik bileşiklerin oluşmasına çok elverişli gazlara elektrik vermişler ve hücre zarına benzediğini iddia ettikleri basit bileşikler oluşturmuşlardır.
Oluşturmuşlardır ama bu oluşumun, hücre zarına benzer olduğu iddia edilen bu basit bileşiklerin; hücre gibi dünyanın en kompleks tasarımına nasıl dönüştüğü sorusuna cevap olmaktan çok uzaktır.
Kaldı ki bir amaca yönelik bilinçle kurgulanmış laboratuar ortamlarında hücre zarına benzer bazı maddenin sentezlenmiş olması bir canlı hücresinin rastlantılarla oluştuğunun kanıtı olmayacağı açıktır.
Bu tür çalışmaları ve saptırılmış sonuç yorumlarını bir çaresizliğin getirdiği moral bozukluğunu bir nebze olsun giderme gayreti, bir avuntu olarak niteliyoruz. Ayrıntılı bilgi isteyen okuyucularımız ilgili bölümler göz atabilirler.
Miller-Urey Deneyinin Geçersizliği Konusundaki Diğer Kanıtlar.
Miller-Urey deneyi evrim teorisi savunucularınca sahip çıkılmış, uzun yıllar evrime bir kanıt olarak gösterilmeye çalışılmıştır. Bu nedenle uzun, uzun tartışıldığı görülür. Deney ilkel dünya atmosferinde rastlantılarla organik moleküller (aminoasitler) elde etme üzerine kurulduğundan ilk sorun ilkel dünya atmosferinin nasıl olduğu konusunda ortaya çıkmıştır.
Eğer rastlantılarla organik moleküller ortaya çıkmış ve bunlardan canlılık doğmuş ve evrimleşmiş ise ilkel dünya atmosferi şimdiki atmosfere benzer olmalıdır. ilkel dünya atmosferiyle ilgili bilimsel araştırmaların ortaya çıkardığı kanıtlarda bunu doğrulamaktadır. Aynı kanıtlar bu atmosferi meydana getiren maddelerle organik moleküllerin (aminoasitler) elde ediminin imkânsızlığını da göstermektedir.
Taraftarlarına göre materyalist felsefe kesinlikle doğru olduğundan ilkel dünya atmosferi de aminoasitlerin rastlantılarla oluşmasına uygun olmalıdır. Bir bakıma ilkel dünya atmosferi evrim teorisi öngörülerine uymak zorundadır. Bu da ilkel atmosferin bu günkü atmosfere benzememesi demektir.
Miller ve Urey’e göre ilkel dünya metal, kaya ve buzun homojen bir karışımıydı. Oksijen yoktu.
Daha sonra yapılan araştırmalarda ilkel dünyanın çok daha değişik; ergimiş nikel ile demir karışımından meydana geldiği, bu nedenle çok sıcak olduğu, atmosferinin ise daha çok azot, oksijen, karbondioksit ve su buharından oluştuğu metan ve amonyak gazlarının kesinlikle bulunmadığı anlaşılacak, daha da önemlisi bilimsel kanıtlarla gösterilecektir.
Yukarıdaki bilimsel tespit tersinim teorisinin ilkel dünya konusunda; ilkel dünyada bol miktarda oksijen ve hidrojen vardı. Daha sonra bu oksijen ve hidrojen tutuşup yandı ve sonuçta su meydana geldi.
Bu süreçte dünyamız madenleri eritecek kadar sıcaktı. Eriyen madenlerin bir kısmı çekim nedeniyle yarıklarden, deliklerden dünyanın merkezine doğru aktı varsayımını destekler.
Nitekim dünyanın dörtte üçünün suyla dolu olması bu varsayımının inkar edilemez kanıtlarıdır. Dünyanın en eski katmanlarında yapılan araştırmalarda bol miktar okside olmuş metaller bulunmuştur. Bütün bunlara ilaveten sadece suyun varlığı bile (suyun kimyasal yapısının iki hidrojen, bir oksijen olduğu göz önüne alındığında bunlardan birinin yokluğuyla su oluşmayacağından) ilkel dünya atmosferinde bol miktarda oksijenin var olduğunun en büyük kanıtıdır.
Bilimsel bulguların ortaya koyduğu gerçeklerin bunun tersini göstermesi evrim taraftarlarının taassuba varan bu inançlarını etkilememiş, materyalist inançları doğrultusunda gerçekleri değiştirme, çarpıtma yoluna gitmekte bir sakınca görmemişlerdir.
Fakat gerçekler kimi kişilerin istek ya da inançlara uygun olarak değişmezler. Bu tür davranışların bilimsel olmadığı kesindir. Olsa olsa koyu bir taassup olarak nitelenebilir.
Fakat evrim teorisi taraftarları bilimsel bulguların Miller deneyini yalanlaması karşısında yılmamışlar; bu gerçekler karşısında ilkel dünya atmosferinde oksijen vardı fakat çok azdı, bu nedenle rastlantılarla oluşan aminoasitler etkilenmedi tezini öne sürmüşlerdir. Oksijen miktarının, bu dönemde evrimcilerin iddia ettiğinin çok üstünde olduğunu gösteren başka bulgular da vardır. Bu bulgular evrim teorisi taraftarlarının ilkel atmosferde çok az miktarlarda oksijen vardı varsayımını çürütmekte, geçersiz kılmaktadır.
Diğer taraftan kasıtlı olarak bozulmuş, bilinçli olarak amaca uygun hale getirilmiş ilkel dünya atmosferine benzeyen ortamda yapılan Miller deneyinin sonucunda sadece canlılık için gerekli olan aminoasitler değil, aminoasitlerden çok daha fazla miktarlarda canlıların yapı ve fonksiyonlarını bozucu özelliklere sahip organik asitler de oluşmuştur.
Aminoasitlerin bu tür zararlı organik asitlerden izole edilip uzak tutulmaması, onlarla birlikte aynı ortamda bırakılması halinde aminoasitlerin bu maddelerle kimyasal reaksiyona girip parçalanmaları ve farklı bileşiklere dönüşmeleri kaçınılmazdır. Bütün bu bilgilerin ışığında Miller deneyini tekrar ve kısaca irdelersek:
Miller deneyi ilkel dünya atmosferine benzemeyen, aminoasit elde edilmeye yönelik ilavelerle özel olarak düşünülüp, dizayn edilmiş bir ortamda yapılmıştır.
Bu mekanizma, doğal olmayan bu işe uygun düşünülüp uygun dizayn yerlerde aminoasitleri oluştukları anda ortamdan izole edip koruma altına alma amaçlıdır. Aksi takdirde, aminoasitleri oluşturan ortamın koşulları, bu molekülleri, oluşmalarından hemen sonra oksijen nedeniyle absorbe edecektir. ilkel dünya koşullarında, bu çeşit bilinçli düzeneklerin var olduğunu düşünmek bile anlamsızdır. Kaldı ki bilinçli olarak düzenlenmiş bu mekanizma olmadan, herhangi bir çeşit aminoasit elde edilse bile bu moleküller aynı ortamda hemen parçalanacaklardır. Bunun için özel olarak düzenlenmiş soğuk tuzak (Cold Trab) gibi mekanizmalar gereklidir diyebiliriz. Kimyager Richard Bliss bu çelişkiyi şöyle izah ediyor:
-Miller'in aletlerinin can alıcı kısmı olan soğuk tuzak (cold trab) kimyasal tepkimelerden biçimlenmiş ürünleri toplama ödevi görüyordu. Gerçekten bu soğuk tuzak olmadan, kimyasal ürünler elektrik kaynağı tarafından tahrip edilmiş olacaktı. Evrim hakkındaki eleştirel çalışmalarıyla tanınan Henry Morris de, durumu şöyle açıklıyor: -Miller, aygıtlarına, aminoasitleri oluştuğu anda yakalayacak bir ilave yaparak onları üretildikleri ortamdan ayırmıştır. Eğer böyle yapmasaydı, aynı atmosferik şartlarda o aminoasitler hemen parçalanacaklardı. Hâlbuki Miller'ın bu koruyucusuna benzeyen bir araç ilkel yeryüzünde yoktu.
Bazı evrim savunucuları Cold Trab için Doğada bugün tahmin edilemeyen pek çok yapı, bu düzeneği meydana getirebilir gibi yuvarlak ifadelerle bir açık-lama getirmeye çalışmaktadırlar. Kevin M. Kean, Discover dergisinde yayınladığı makalede bu durumu şöyle anlatıyor:
-Miller ve Urey dünyanın eski atmosferini metan ve amonyak karıştırarak kopya ettiler. Onlara göre dünya, metal, kaya ve buzun homojen bir karışımıydı. Oysa son çalışmalarda o zamanlar dünyanın çok sıcak olduğu ve ergimiş nikel ile demirin karışımından meydana geldiği anlaşılmıştır.
Böylece o dönemdeki kimyevi atmosferin daha çok azot (N2), karbondioksit (CO2) ve su buharından (H2O) oluşması gerekir. Oysa bunlar organik moleküllerin oluşması için amonyak ve metan kadar uygun değildirler.
Ünlü jeolog Philip Abelson da metan/amonyak modelinin geçersiz olduğunu şöyle vurgulayıp şunları yazar:
-Metan ve amonyak gazlarını içeren bir ilkel atmosfer hipotezinin sağlam temellerden yoksun olduğu ortaya çıktı ve gerçekten de çürütüldü. Artık jeologlar bir başka alternatif görüş benimsediler. Atmosfer ve okyanuslar, volkanlardan çıkan gazlardan oluşmuşlardı.
Sonuç olarak, ilkel dünya atmosferinin Miller'ın tahmin ettiğinden çok daha farklı gazlardan meydana geldiği ortaya çıkmıştı. Bu nedenle Miller-Urey deneyleri geçersizdir. Suni ve özel düzeneklerle bu gazlar kullanılarak yapılacak deneylerde aminoasit elde edebilmek mümkün müdür sorusu akıllara gelebilir.
Amerikalı bilim adamları Ferris ve Chen bu soruya gerekli yanıtı vermiştir.
Ferris ve Chen karbondioksit, hidrojen, azot ve su buharından oluşan bir atmosfer ortamında Stanley Miller'ın deneyini tekrarladılar. Ve bu gaz karışımıyla bir tek molekül aminoasit bile elde edemediler.
= = = =
İlk dönemlerde dünya atmosferinde bol miktarda oksijenin bulunması rastlantılarla ya da yaratılış sonucu oluşan canlıların yaşamaları için çok önemlidir.
Yapılan çalışmalar o dönemlerde henüz çok genç olan güneşin tahminlerden 10 bin kat daha fazla ultraviyole ışını yaydığını göstermiştir.
Bu durum, oksijen dikkate alınmadan yapılmış olan Miller deneyini tamamen geçersiz kılar. Eğer deneyde oksijen kullanılsaydı, metan, karbondioksit ve suya, amonyak ise azot ve suya dönüşecekti.
Diğer taraftan oksijenin bulunmadığı bir yerde ozon tabakası da var olamayacağından dünya çok yoğun miktarlarda ultraviyole ışınlarına maruz kalacak demektir ki böyle bir ortamda her hangi bir organik molekülün yaşayamayacağı açıktır.
Bilindiği gibi atmosferin en üstünde bulunan ozon tabakası uzaydan gelen kozmik, radyoaktif, ultraviyole gibi zararlı ışınları filtre edip dünyaya ulaşmasını engeller.
Ozon tabakasının oluşması içinde oksijen şarttır. Evrim teorisi yanlılarının iddia ettikleri gibi ilkel atmosferde oksijen olmasaydı ozon tabakası oluşmayacak, oluştuğu varsayılan aminoasitlerin, aminoasitlerin oluşturduğu varsayılan proteinlerin, proteinlerin oluşturduğu varsayılan canlı hücresinin yaşama şansı olmayacaktı.
Sonuçta; ilkel dünyada oksijenin var olması da olmaması da aminoasitler için yok edici bir ortamın oluşması anlamına gelmektedir.
= = = =
National Geographic dergisinin Mart 1998 sayısında yer alan The Rise of Life on Earth makalesi de Miller deneyini Batılı evrimcilerin çoktan terk ettiklerinin bir ifadesidir. Söz konusu dergide şu ifadeler yer alır:
-Pek çok bilim adamının bugün, ilkel atmosferin Miller'in öne sürdüğünden farklı olduğuna dair kuşkuları var.
İlkel atmosferin hidrojen, metan ve amonyak yerine karbondioksit ve azottan oluştuğunu düşünüyorlar. Bu ise kimyacılar için kötü haber.
Karbondioksit ve azotu tepkimeye soktuklarında elde edilen organik bileşikler oldukça değersiz miktarlarda.
Koca bir yüzme havuzuna atılan bir damla gıda renklendiricisiyle aynı yoğunlukta. Bilim adamları bu derece seyrek çözeltideki bir çorbada hayatın ortaya çıkmasını hayal etmeyi bile güç buluyorlar.
San Diego Scripps Enstitüsü'nden jeokimyacı Jeffrey Bada, Şubat 1998 tarihli Earth dergisinde şöyle yazmaktadır:
-Bugün, 20. yüzyılı geride bırakırken, hala, 20. yüzyıla girdiğimizde sahip olduğumuz en büyük çözülmemiş problemle karşı karşıyayız: Hayat yeryüzünde nasıl başladı?
Almanya'daki Johannes Gutenberg Üniversitesi Biyokimya Enstitüsü Başkanı Prof. Dr. Klaus Dose ise, aynı yılın Interdisciplinary Science Reviews dergisinde şu ifadede bulunmuştur:
-Kimyasal ve moleküler evrim alanlarında, yaşamın kökeni konusunda otuz yılı aşkın bir süredir yürütülen tüm deneyler, yaşamın kökeni sorununa cevap bulmaktansa, sorunun ne kadar büyük olduğunun kavranmasına neden oldu. Şu anda bu konudaki bütün teoriler ve deneyler ya bir çıkmaz sokak içinde bitiyor ya da bilgisizlik itiraflarıyla sonuçlanıyor.
1998'in Þubat ayında yayınlanan ünlü bilim dergisi Earth'deki Yaşamın Potası başlıklı makalede şu ifadeler yer almakta:
-Bugün Miller'ın senaryosu şüphelerle karşılanmaktadır. Bir nedeni, jeologların ilkel atmosferin başlıca karbondioksit ve azottan oluştuğunu kabul etmeleridir. Bu gazlar ise 1953'teki deneyde (Miller deneyinde) kullanılandan çok daha az aktifler. Canlı bir hücrenin oluşması içinse yüzlerce farklı proteinin, DNA kodlarının, bunları yorumlayan enzimlerin, seçici geçirgen bir hücre zarı gibi çok kompleks mekanizmalar bütününün oluşması gerekir. Böyle bir kimyasal evrimin mümkün olduğu ise hiç bir zaman gösterilemediği gibi matematiksel olarak ihtimal dışıdır. Bu konuda aklıselim sahibi bir bilim adamı:
-Bazı bilim adamları, sadece biraz enerji atalım ve kendi kendine yaşam oluşur diye düşünüyorlar. Bu, şunu demek gibi bir şey: Tuğla yığınlarının altına bir dinamit koyalım. Patlasın ve bir eviniz oluşsun.
Elbette böyle bir patlamada bir eviniz oluşmaz, olsa olsa sadece bir karmaşa olur. Yaşamın kökenini açıklamaktaki zorluk, bu kompleks moleküllerin iç içe geçmiş kompleks organizasyonel yapısının, rastlantısal bir enerji girişiyle nasıl oluştuğunun açıklanmasındadır.
Bu çok spesifik kompleks moleküller kendilerini nasıl bir araya getirmişlerdir? Demekten kendini alamamıştır.
Yaratılış gerçeğinin açıkça fark edilmesine sebep olan en önemli çıkış noktası gelişen teknolojinin paralelinde yeni, yeni keşfedilmeyen başlanan yaşamın Darwin zamanında hayal bile edilemeyen basite indirgenemez kompleks sistemlerin bütünselliğidir.
1950'lerin ortalarından beri biyokimya bilimi ağır aksak olsa da moleküler düzeyde yaşamın sırlarını açıklığa kavuşturmaktadır.
Darwin, 19. yüzyıldaki gelişim derecesiyle bilim; görme, bağışıklık sistemi veya hareket mekanizmaları gibi sistemlerin işleyişlerini dahi tahmin edemiyordu. Modern biyokimya ise bu ve benzeri fonksiyonları gerçekleştiren moleküllerin tanımlanmasına yol açmıştır.
Önceleri, yaşamın temellerinin basit bir esasa dayalı olduğu düşünülmekteydi. Oysa bu beklenti artık tamamen yok olmuştur.
Görme, hareket mekanizmaları ve diğer biyolojik fonksiyonların inanılmaz derecede karmaşık yapılarda olduğu kanıtlanmıştır.
Bilim, yaşamın kimyasının nasıl şekillendiğini anlayabilmek için oldukça büyük atılımlar yapmıştır.
Fakat bütün bu atılımlara rağmen biyolojik sistemlerin moleküler seviyedeki hassas düzeni ve kompleksliği ve bunların kökenlerinin açıklanması konusunda hala acizdir.
Sonuçta şunları söyleyeceğiz.
Evrim teorisi yüz elli yıldan beri bilim alanında bir adım dahi ilerleyememiştir. Bilim her yönden evrimi ret ve inkar eder.
Proteinlerin yapıları Evrimi Ret Eder.
Canlılık rastlantılarla oluştu iddiasını yıkan bilimsel gelişmelerin bir kısmı, moleküler biyoloji alanındadır. Proteinlerin inanılmaz derecedeki karmaşık yapısı proteinlerin canlı hücrelerinin temel taşları olduğu göz önüne aldığımızda böyle bir oluşumun imkânsızlığını bir kez daha gözler önüne serer.
Okuyuculara vermeye çalışacağımız bilgilerin yüzeysel ve mümkün olduğunda basite indirgenmiş sadece yaşamın temel taşlarından olan proteinlerin rastlantılarla oluşup oluşamayacağını gösterme amaçlı olduğunu hatırlatalım.
Proteinlerin ayrı bir sınıf biyolojik molekül olduğu On sekizinci yüzyılda Antoine Fourcroy tarafından fark edilmiştir. Bu sınıftaki maddeler asit veya ısının etkisiyle pıhtılaşma veya topaklanma özellikleriyle tanınmışlardı.
19 yy. başlarında bunların iyi bilinen örnekleri yumurta beyazında bulunan albümen, serum albümini, fibrin ve buğday gluteniydi.
Yumurta beyazının pişmesi ile sütün kesilmesi arasındaki benzerlik eski çağlarda da fark edilmişti. Hollandalı kimyager Gerhardus Johannes Mulder yaygın hayvan ve bitki proteinleri üzerinde element analizi yapmış, herkesin şaşırtan tüm proteinlerin yaklaşık aynı empirik formüle sahip oldukları sonucuna ulaşmıştı.
= = = =
Bir proteinin yapısı rastlantılarla oluşamayacak kadar komplekstir.
= = = =
Mulder sonuçlarını 1837 ve 1838 tarihlerinde iki makale olarak yayınladı ve Grundstoff olarak adlandırdığı bir temel protein maddesi olduğunu, bunun bitkiler tarafından sentezlendiği, hayvanların da onu sindirim yoluyla elde ettiğini hipotezledi.
Berzelius bu teorinin ilk savunucularındandı ve 10 Temmuz 1838 tarihli bir mektupta bu madde için protein adını önerdi.
Mulder protein yıkımı sonucu ortaya çıkan aminoasitleri tanımlamaya girişmiş, bu konuda çalışmalar yapmış ve bazı başarılı sonuçlar almıştır.
Mulder'in analizlerinden proteinler için ortaya çıkan en küçük molekül ağırlığı yaklaşık 9 kDa idi. Bu rakam o zamanlar üzerinde çalışılan diğer moleküllerden yüzlerce kere daha büyüktü.
Bu yüzden proteinlerin kimyasal yapısı (birincil yapıları) 1949'a kadar önemli bir araştırma konusu oldu. 1949 tarihinde Fred Sanger insülinin dizisini çözdü.
= = = =
Miyoglobin proteininin temelde alfa sarmallardan oluşmuş 3 boyutlu yapısının şematik gösterimi
= = = =
Proteinlerin peptit bağlarıyla bağlanmış aminoasitlerin lineer polimerleri olduğu teorisi 1902'de bir konferansta Franz Hofmeister ve Emil Fischer tarafından aynı zamanda ve birbirlerinden bağımsız olarak sunuldu.
Ancak, bazı bilim adamları bu kadar uzun makro moleküllerin çözelti halinde kararlı olabilecekleri konusunda şüpheciydiler.
Bu yüzden protein birincil yapısına dair çeşitli alternatif teoriler de geliştirildi. Fakat bu teoriler proteinlerin yapısını tanımlamaya yeterli değildi.
Nihayet Theodor Svedberg ismindeki bir bilim insanı analitik ultra santrifüjleme tekniği ile proteinlerin tanımlı terkibi olan makro moleküller olduğunu, kolloid karışımlar olmadığını gösterdi.
Bazı proteinlerin daha küçük proteinlerin kovalent olmayan birleşimleri olabileceği Frederic M. Richards tarafından gösterildi
. Proteinlerde translasyon sonrası değişimlerin tanımlanmasında kullanılan faydalı bir teknik kütle spektrometrisi olmuştur, bu teknik yakın zamanda protein dizini çözmekte de kullanılmıştır.
Çoğu proteinin modern tekniklerle dahi miligram miktarlardan daha fazla saflaştırılması zordur.
Bu yüzden ilk çalışmalar bol miktarda saflaştırılması kolay olan proteinler üzerine odaklanmıştı, bunlar örneğin kan proteinleri, yumurta beyazı ve mezbahalardan elde edilebilen çeşitli sindirim ve metabolizma enzimleriydi.
ikinci dünya Savaşı'nda Edwin Joseph Cohn tarafından başlatılan, amacı askerleri sağ tutacak kan proteinlerinin saflaştırılması olan, bir proje sırasında protein saflaştırılmasıyla ilgili pek çok teknik geliştirildi.
Bu gün proteinler hakkında çok şeyler biliyoruz. Fakat proteinlerin yapısını tam anlamıyla çözmüşte değiliz. Tıpkı hücre gibi proteinlerde rastlantılarla oluşamayacak kadar karmaşık yapılarıyla henüz bilmediğimiz pek çok sırları içlerinde barındırmaktadır.
3A0&L��$Zh
Proteinler Rastlantılarla Oluşabilir mi?
İlk canlılığın oluşumu konusu evrim teorisi için tam bir çıkmazdır. Gerçekte bu çıkmaz materyalistler için varoluşun ilk anlarından itibaren geçerlidir.
Bu gerçeği inkar etmek evrime bir şey kazandırmaz.
Tam tersine temelsiz yapar.
Özellikle canlılık konusundaki bilgimiz arttıkça, canlı bedenlerinin basite indirgenemez kompleks sistemlerin bütünsel kurgusu olan yapılarının şaşırtıcı sırları bir bir ortaya konuldukça bu çıkmaz dipsiz kör kuyulara dönüşür.
Tüm varoluşun en baştan başlayarak devredeki tüm değişkenler göz önüne alındığında rastlantılarla oluşma ihtimali ünlü İngiliz matematikçi Prof. Roger Penrose yaptığı hesaplamalara göre sadece 10üzeri123'de birdir.
Matematikte 10üzeri50'de birden daha küçük olasılıklar sıfır ihtimal sayılır. 10üzeri123'de bir ise imkânsız kere imkansız anlamına gelir.
Canlılar farklı yapılardaki proteinlerden; proteinler ise aminoasitlerin aynı çeşit sol elli peptid bağlanmış dizilimlerinden oluşur.
Aminoasitlerin dizideki sayısı proteinlerin yapısına göre değişir.
Normal bir canlı bedeninde sinir, kas, kan kemik vb gibi yüz trilyondan fazla hücre bulunur.
Konuyu sadece yaşama ardından hücreye ardından da tek proteine indirgeyebiliriz.
Hücreler bir canlının yaşamsal ihtiyaçlarına uygun olarak aralarında organize olmuşlar canlılık bedenleri dediğimiz muhteşem yapıları oluşturmuşlardır.
Evrim bu yapıların nasıl oluştuğu tam bilinmeyen bir canlı hücresinin zaman içinde değişerek gelişimi yoluyla TÜRLERDEN TÜRLERE GEÇİLEREK oluştuğu görüşünü bilimsel GERÇEK olarak kabul eder.
BU SAHTE GERÇEK PEK ÇOK (GENELDE SAÇMA) ARDIL SAHTE GERÇEKLERİ DE BERABERİNDE GETİRİR.
Evrim bilimsel araştırmaların sonucu olmaktan çıkmıştır. Ateizm denen pagan dinin İLKELDEN GELİŞKİNE DOĞRU OLUŞUM ilkesine uygun olduğu için İNKAR EDİLEMEZ GERÇEK kabul edilmiştir.
Bu nedenle evrim pozitif bilimin ürünü değildir.
Rastlantılarla oluşum konusunu canlılığın temeli olan proteinlere indirgeyerek basitleştirsek bile böyle bir oluşumun rastlantılarla meydana gelmesinin imkânsız olduğu açıktır.
Fakat evrim teorisi taraftarları bilimsel bulgular şiddetle ret etmesine rağmen teorilerini taassuba kaçan bir inatla savunmaya devam etmekte, öngörüleri paralelinde yanıtlanması mümkün olmayan sorulara cevaplar aramakta; genelde akla, mantığa, bilime uymayan varsayımlar ortaya atmaktadırlar.
İlk dönemlerde bilgisizliğin karanlıklarına sığınabiliyorlardı ama artık bu mümkün değil görünüyor.
1960'lı yıllar proteinlerin sırlarını bir parçada olsa bilim insanlarına açtıkları bir dönemdir. Bu dönemde proteinlerin özel aminoasit dizilimleri oldukları anlaşılmıştır.
Bütün bu bilgilerin ışığında basit bir proteinin (örneğin yüz aminoasitten oluşan basit bir protein) rastlantısal oluşma hesapları yapılabilir.
Aminoasitler rastlantılarla yüz aminoasit dizilimli normal bir protein oluşturmak için şu aşamaları eksiksiz gerçekleştirmek zorundadır.
a)-Aminoasitler rastlantılarla oluşsa bile dış şartlardan, özellikle oksijenden korunmuş olmalıdır. Aksi halde hemen absorbe ile tahrip olurlar.
b)-Yirmi beş çeşit aminoasit vardır ve proteinlerde bunların yalnız yirmi çeşidi kullanılır. Eğer ifade ile her yirmi beşte beş aminoasitten birisi protein oluşumunda tamamen işlevsiz ve zararlıdır. Bu nedenle rastlantılar temelde yararlıları seçmek zorundadır.
c)-Proteinler aynı cins yararlı aminoasitlerden oluşurlar. Bu durumda aynı cins iki aminoasidin yan yana gelme şansı sadece yirmi beşte birdir.
d)-Her aminoasit çeşidinin sol elli ve sağ elli olmak üzere iki türü vardır. Bu aminoasitler birbirlerinin aynısı olmasına rağmen yapı olarak simetrikleri yani tersidirler. Bu sol ve sağ ellere benzetilebilir.
Protein oluşumlarında yalnız sol elli aminoasitlerin kullanılır. Bu peptid denilen özel bağlantı için şarttır. Bu nedenle aynı cins aminoasitlerden iki tanesi rastlantılarla bir araya gelseler bile ikisinin de sol elli olmaları gerekecektir.
Bu durumda aynı cins aminoasidin sol ellilerinin rastlantılarla bir araya gelme olasılığı yirmi beşte birin yirmide biridir. Yüz aminoasitlik bir protein zincirinin elde edimi için bu olasılık aksamadan yüz kez tekrar edilmiş olmalıdır.
e)-Bütün bunlara ilaveten protein oluşumu için yeterli sayıda aynı cins ve sol elli aminoasitlerin bir dizi halinde bir araya gelmeleri de yeterli değildir.
Bu aminoasitlerin aralarında peptid bağı denilen özel bir bağla bağlanmaları da gereklidir.
Bütün gereklilikler göz önüne alındığında sadece yüz aminoasitlik bir proteinin rastlantılarla oluşumunun olasılık hesapları şu şekilde olur.
100 aminoasitlik bir zincir oluşturmak için tüm bağların peptid bağı olma ihtimali ise bu durumda yaklaşık 10üzeri30da 1 ihtimaldir.
Rastlantısal olarak bu aminoasit zincirine sadece sol elli aminoasitlerin katılması ihtimali ise (1/2) 100'dir. Bu da yaklaşık 10üzeri30'da 1 ihtimal demektir.
Doğada 25 çeşit aminoasit olduğu ve sadece 20 tanesi proteinlerde kullanıldığına göre belli bir yerde belli bir aminoasidin bulunma ihtimali 1/20'dir.
100 aminoasitlik bir zincirde 100 aminoasidin doğru bir dizilimle bulunma şansı ise, 10üzeri65'de 1 ihtimal olur.
Tüm bu şartlar göz önünde bulundurulduğunda 100 aminoasitten oluşan çok küçük bir proteinin dahi rastlantılar sonucunda oluşma ihtimali sıfır kere sıfır kere sıfırdır. (10üzeri125'de 1 ihtimal.)
Evrene milyarlarca yıl daha ömür verilse bu ihtimalin gerçekleşebilmesi kesinlikle imkânsızdır. Bilim en basit yüz aminoasitlik bir protein zincirinin bile rastlantılarla oluşmasının imkansız kere imkansız olduğunu bildirmektedir.
Kaldı ki bir canlı hücresinde yüzlerce aminoasitle yapılanan ikibine yakın protein vardır ve her biri görevlerine uygun olarak yapılanmışlardır.
. Bütün bu bilgilerden sonra bir canlı hücresinin rastlantılarla oluştuğunu iddia edebilmek ve savunabilmek için ancak EVRiMi DiNSEL BiR TAASSUPLA KABUL EDEN BiR EVRiMCi OLMAK GEREKECEĞİ AÇIKTIR.
Bilimsel Gelişmeler - Canlılık ve Neo-darwinizm
Yirminci yüzyıl bilimin, bilime bağlı olarak teknolojinin baş döndürücü bir hızla geliştiği bir dönem olmuştur.
Bir diğer ifade ile bu dönemde bilim teknolojinin, teknoloji ise bilimin lokomotifi durumundadır. Bu da bilim ve teknoloji konularında ardışık gelişimsel tepkimelere neden olmuş, bu tepkimeler sonucu baş döndürücü buluşlara imza atılmıştır.
Gelişen bilim ve teknoloji gerçekte evrim teorisinin bilimsel verilerle kanıtlanması için pek çok imkânlar verdiği rahatlıkla söylenebilir.
Fakat evrim teorisini inkar edilemez bir gerçek olarak kabul eden ve bu teoriyi taassuba varan bir inançla savunan ateist- materyalist taraftarları teoriyi doğrulayacak kanıtlar bulma yerine, bilimsel buluşları teori paralelinde yorumlama yoluna girmişler, bunun sonucu teori bilimsellikten çıkmış, diğer ifade ile bilim ideolojiye kurban edilmiştir.
Gelişen bilim ve teknolojinin ışığında öyle gerçekler ortaya konulmuştur ki bu bilimsel gerçekleri teoriyle açıklamak, bağdaştırmak mümkün olmamaktadır.
Bu buluşlar aynı zamanda teoride doldurulamaz bazı boşluklarda meydana getirmektedir. Bu nedenlerle taraftarlarınca teoriye bazı ilaveler, çıkarmalar yapılmak zorunda kalınmıştır. Yeni bir şekil, yeni bir anlayış ve yeni bir bakış açısı getirilerek, bir bakıma yapay teneffüslerle teori yaşatılmaya çalışılmaktadır.
Yirminci yüzyılda baş döndürücü olarak nitelediğimiz bilim ve teknolojideki gelişmeler geçmişten gelen pek çok tabuların yıkılmasına da neden olmuştur.
Şüphesiz ki bu gelişmelerden en çok zarara uğrayan bilimsel gelişmelerin oluşturduğu boşlukları dolduramayan, oluşturduğu soruları yanıtlayamayan Charles Darwin’in Evrim teorisi ve bu teorinin dayandığı ateizmdir.
Bu buluşlardan yalnız konumuzla ilgili olanlardan daha sonra yeri ve zamanı geldiğinde tekrar ele almak üzere kısaca bahsedersek:
1-Maddenin ezelden gelip ebede gitmediği, sonradan var edilmiş bir yaratık olduğunun kanıtlanması,
2-Maddeyi meydana getiren moleküllerin, molekülleri meydana getiren atomların zannedildiği gibi basit yapı taşları olmayıp kompleks yapılar olduklarının keşfi, 3-Parçalanamaz zannedilen atomların parçalanması, maddenin, durağanlaşıp yoğunlaşmış enerji kütleleri olduğunun kanıtlanması,
4-Evrenin ebede varıp dayanmış durağan bir sonsuzluk olmadığının kanıtlanması, 5-Evrenin genişlediğinin kanıtlanması,
6-Evrenin kökeninin yaklaşık on dört miyar yıl önce kütlesiz bir enerji zerresi olduğunun kanıtlanması,
7-Evrenin Big Bang (Büyük Patlama = genişim evresi) ile oluştuğunun keşfi,
8-Flor ya da karbon ölçümü yollarıyla geçmiş zamanlardan kalmış kalıtların kesin yaş tespitinin yapılabilmesi, fosillerin kesin bir dille evrimi yalanlaması,
9-DNA molekülünün ve gen şifrelerinin (varoluştaki bilginin) keşfi,
Görüldüğü gibi yirminci yüzyılda gelişen teknolojinin yardımıyla yapılan buluşlar ateizmi dolaysıyla evrim teorisini temellerinden sarsmakta yerle bir etmektedir. Fakat evrim teorisi taraftarları bir Var Edici İradenin varlığını kabul etmektense imkânsız kere imkânsızı, en saçma varsyımları bile kabul etmenin kendilerine daha kolay geldiğini inandıkları için ortaya çıkan evrim aleyhine bilimsel gerçeklere bir tepki olarak, teoriyi koruyup yaşatmak amacıyla ve teorinin bazı temellerini yok saymak pahasına bazı varsayımlar ortaya atmışlardır.
Evrim teorisinin bu yeni şekline Modern Sentetik Teori ya da Neo Darwinizm denilir. Bu yeni teorinin ortaya atılışı 1930 yılı sonlarıdır.
Modern Sentetik Teori Darwin’in ortaya attığı kademeli evrim teorisinde köklü değişiklikler yaptığından bu teorinin yerine almıştır. Fakat bu değişiklik ani değildir. İhtiyaca göre kademe kademedir.
Bir bakıma Darwin’in evrim teorisi kademeli olarak evrimleşmiştir! denilebilir.
Sentetik teori hemen hemen genetik üzerine kurgulanmıştır. Fakat bu kurgulanma basitleri karmaşıklaştırmak, karmaşıkları basitleştirme mantığını temel alır.Bir ateist evrimci bunu istediği gibni kullanır.
Mutasyonlar, varyasyonlar, eşeysel seçilim, doğal seleksiyon klasik evrim gibi sentetik evriminde temel direkleridir.
Bunlara ek olarak genetik sürüklenme, genetik otostop, genetik transpilasyon vb gibi bazı mekanizmalar ilave etmişlese de hiç de inandırıcı değildir.
İnandırıcı değildir çünkü bu mekanizmalar genetik BİLGİLERİ ve DNA molekülünün kompleks yapısını dikkate almaz, bilimsel verilere değilde evrim mantığına uygun yorumlamaya çalışır.
GERÇEKTE SON BİLİMSEL BULGULAR EVRİM HİPOTEZİNİ TEMELLERİNDEN VURUR TARUMAR EDER.
Hiçbir doğal kanun kural ilke ile uyuşmayan, pozitif bilim ilkeleri yerine ateizm denen pagan dinin temellerini almış bir hipotezin bu akıbeti şaşırtıcı olmamalıdır.
EN BÜYÜK GERÇEK TERSİNİMDİR.
Pozitif Bilime Göre Canlılık Nedir? Ne Değildir?
Bu bölümümüzde canlılığın ne olduğunu ya da ne olmadığını incelemeye, bilimin pozitif ışığında gerçeği bulmaya çalışacağız.
Bilindiği gibi evrim teorisi ilk canlı hücresinin tamamen rastlantılarla sıcak su havuzlarında ortaya çıktığını, dünyayı tıka basa dolduran milyarlarca tür ve bir o kadar çeşitteki canlıların bu tek hücreden evrimleşerek meydana geldiğini iddia etmektedir.
Evrim teorisi fark edileceği gibi bir canlı hücresini üç beş kimyasal bileşiğin rastlantılarla bir araya gelmesiyle oluşacak kadar basite indirgemiştir.
Gerçektende bir canlı hücresi zannedildiği kadar basit yapılar mıdır?
Aşağıda bölümlerde bu soruya cevaplar arayacağız.
Evrim teorisine göre rastlantılarla oluşan aminoasitler yine rastlantıyla birleşerek bir protein meydana getirmiştir.
Fakat tek bir proteinin şu ya da bu yolla oluşması da bir hücrenin oluşmasına yetmeyecektir. Bir canlı hücresinde binlerce çeşit protein vardır. Bu nedenle, oluşan bu protein hücreyi oluşturacak diğer proteinlerin oluşmasını beklemek zorundadır.
Bir hücre basite indirgenemez kompleks sistemlerin bütünselliğinde olduğundan, bu kompleks sistemlerin bütünselliğini oluşturan yani hücreyi meydana getiren proteinler gibi maddesel elemanların tümünün yerli yerince gelip oturması, işlevlerini eksiksiz yapabilecekleri bir konuma gelmesi, daha da önemlisi bu işlevleri organize eden can denen bir iradenin oluşması gerekir.
Her hangi bir eksiklik ya da hücre oluşumundaki en küçük bir aksaklık bu iradenin tam olarak oluşmasını engel olur.
Bu irade oluşamayınca ortaya çıkan hücre her hangi bir madde yığınından öteye bir anlam taşımaz.
Can denen iradenin oluşmadığı bir ortamda korunma ve savunma mekanizmaları da olmayacağından bu ortamda bulunan her hangi bir proteinin uzun müddet varlığını devam ettirmesi mümkün değildir.
Mümkün değildir çünkü evrim çok uzun zaman dilimlerini ihtiyaç duyar.
Yüzlerce sol elli aminoasitlerin peptid bağı zincirlerinden oluşan, bu nedenle son derece kırılgan bir yapıda olan bu proteinin bir hücreyi oluşturacağı varsayılan diğer proteinlerden uygun olanlarının rastlantılarla oluşup bir araya gelmeleri için geçecek zaman diliminde yapısını koruyarak bekleyeceği, sonrada canlı bir hücre oluşturacağı varsayımı akıl, mantık ve bilim dışıdır.
Canlılık iradesini kaybeden bir hücrenin, bu hücreyi meydana getiren elemanları henüz toplu bulunduğu halde kısa zamanda bozuma uğrayıp tahrip olduğu göz önüne alınırsa bunun imkânsızlığı daha iyi anlaşılır.
Yaşam ya da canlılık organizmayı oluşturan parçaların ya da moleküllerin bir arada bulunmasından çok daha öte, verilmiş bir bilgiyi kullanan iradedir, irade de madde dışı metafizik bir kavramdır.
Hücreleri, hücrelerdeki bilgiyi kullanan iradeyi yok sayıp, sadece onları meydana getiren maddelere indirgemek; kâğıdı ve bu kâğıt da anlamlı bilgiler içeren yazıları; kâğıdın maddesi olan selüloza ve yazıları da, yazıları oluşturan mürekkebe indirgemekle aynı şeydir.
Görüldüğü gibi burada kâğıt, kâğıtta çizgiler oluşturan mürekkep maddeseldir.
Bu maddesellik; kâğıt üzerindeki mürekkebin ortaya koyduğu anlamlı şekillerin verdiği mana ve bu manayı kullanan irade ile basite indirgenemez kompleks bir bütünsellik kazanır.
Basite indirgenemez kompleks bir bütünselliktir çünkü kâğıt olmasaydı mürekkebin, mürekkep olmasaydı kâğıdın, her ikisi olsaydı da mürekkep kâğıt üzerine anlamlı çizikler oluşturmasaydı mana, mana oluşmasaydı bu manayı kullanan irade oluşamayacaktı.
İşte can denen madde üzerindeki metafizik cevher budur.
Materyalistlerce deney ve gözlemlerle sınanamadığı için canın ya da ruhun varlığı kabul edilmez.
Onlar için can ya da ruh bilim dışı metafizik bir kavramdır.
Ruhsal olaylar ise canlı vücutlarında oluşan hormonlar gibi çeşitli biokimyasal maddelerin, diğer maddeler ile aralarında oluşan kimyasal tepkimelerdir.
Diğer bir ifade ile canlı hücreleri çeşitli biokimyasalların bir araya gelmesiyle meydana gelmiş, bu maddeler arasında oluşan tepkimelerle çalışan ve enerjisini dışarıdan aldığı besinlerle sağlayan tam otomatik makinelerdir.
Evrimci bakış açısından rastlantılarla oluşan bir hücre; kendini meydana getiren maddelerin birbirleri arasında oluşan tepkimelerle ya da dışarıdan aldığı besin maddelerini bazı kimyasal değişimlerle enerjiye çevirse ve o hücre bu enerji ile bir süre yaşamını sürdürmeyi başarsa bile sonunda bu oluşumlar sona erip bitecek, diğer ifade ile o hücre ölecektir.
Ölüm ise o hücredeki canlılığın tam anlamıyla yok olması anlamına gelir.
evrim,tersinim, canlılık nedir, ruh nedir,dna,bilgi,
Karbon elementi ve canlılık
Doğada doksan iki element vardır. Bu elementler aralarında birleşerek milyonlarca bileşiği meydana getirirler. Canlılıkta bu doksan iki elementin seksen kadarından meydana gelmiştir. Canlılığın temel elementi ise karbondur.
Karbon atomu altı elektron altı proton ve altı nötrondan oluşur. (Solda) Karbon diğer elementlerle milyonlarca çeşit bileşik oluşturabilir. (Sağda)
Kimi evrim taraftarları karbon moleküllerinin düzgün bir yapı göstermesini düzen ve sistem sahibi yapıların rastlantılarla kanıt gösterirlerse de doğru değildir. Elmas kar taneleri gibi yapılar ŞARTLARIN OLUŞUMLARIDIR.
= = = =
Canlılığın temeli elementi karbondur iddiası başka elementleri (örneğin silisyumu) temel almış canlıların olup olmayacağı sorusunu gündeme getirir.
Karbon dışı herhangi bir elementi temel almış canlılar olsaydı bu canlılar kesinlilkle son derece fakir ve ilkel olacaklardır.
Canlılılığın karbon dışında bir başka elementi temel alarak oluşması mümkün değil görünmektedir. Bunun nedenleri aşağıdadır.
Hücre zarından ağaç kabuğuna, göz merceğinden bir geyiğin boynuzlarına, yumurta beyazından yılan zehrine kadar son derece farklı organik yapıların hepsi, karbon temelli bileşiklerden oluşur.
Karbon, hidrojen, oksijen ve azot atomlarıyla çok farklı geometrik şekil ve sıralamalarda birleşerek, son derece farklı bileşikler meydana getirir. Bu bileşiklerin sayısı iki milyona yakındır.
Karbonun en önemli özelliklerinden birisi, birbiri ardınca dizilerek çok kolay zincir oluşturabilmesidir. En kısa karbon zinciri 2 karbon atomundan oluşur.
En uzun zincirin kaç karbon atomundan oluştuğu konusunda ise kesin bir rakam verilememekle birlikte, yaklaşık olarak 70 halkalı bir zincirden bahsedilebilir.
Karbon atomundan sonra en uzun zincir oluşturabilen atomun, 6 halka ile silisyum atomu olduğunu düşünürsek, karbon atomundaki olağanüstü durum daha iyi fark edilebilir. Karbonun bu kadar çok halkalı zincir yapabilmesinin sebebi, zincirlerinin sadece düz çizgi şeklinde olmamasıdır. Zincirler dallar halinde de olabilirler, çokgenler de oluşturabilirler.
Bu noktada, zincirin şeklinin önemi çok büyüktür. İki karbon bileşiğinde, karbon atomu sayısı aynı fakat bileşiklerin zincir biçimleri farklıysa, ortaya 2 ayrı madde çıkmaktadır. Ve böylece karbon atomunun, yukarıda saydığımız özellikleri ile canlı hayatı için çok büyük önemi olan moleküller ortaya konulmaktadır.
Karbon bileşiklerinin bazıları sadece birkaç atomdan oluşur. Bazıları ise binlerce hatta milyonlarca atomdan meydana gelir. Bütün elementler içinde sadece karbon elementinin atomları bu denli uzun ve kalıcı bileşikler oluşturabilir.
Ünlü kimyager David Burnie Life adlı kitabında bu elementin özelliğini şöyle ifade eder:
-Karbon, çok olağan dışı bir elementtir. Karbon ve onun bu olağan dışı özellikleri olmasa, Dünya’da yaşam olması mümkün gözükmemektedir.
İngiliz kimyager Nevil Sidgwick’de Kimyasal Elementler ve Bunların Bileşikleri adlı eserinde karbonun canlılar için ne denli önemli olduğunu şöyle vurgular:
-Karbon, yapabildiği bileşiklerin sayısı ve çeşitliliği yönünden, diğer elementlerden tamamen farklı, özgün bir yapıdadır.
Şimdiye dek karbonun yarım milyonun üzerinde farklı bileşiği ayrılmış ve tanımlanmıştır. Ama bu bile karbonun güçleri hakkında çok yetersiz bir bilgi verir, çünkü karbon tüm canlı maddelerin temelini oluşturur.
Karbonun sadece hidrojen ile kurduğu farklı bağlar, hidrokarbonlar olarak bilinen büyük bir aileyi meydana getirir.
Bu aile içinde; doğal gaz, sıvı petrol, gaz yağı, kerosen ve çeşitli makine yağları vardır. Etilen ve propilen olarak bilinen hidrokarbonlar ise petrokimya endüstrisinin temelidir. Başka hidrokarbonlar da benzen, toluen ve turpentin gibi bileşikler meydana getirir. Giysilerimizi güvelenmekten koruması için dolaplara konan naftalin ise bir başka tür hidrokarbondur. Klor veya florla birleşen hidrokarbonlar ise anestezi maddeleri, yangın söndürücüler ve buzdolaplarında kullanılan freonlar gibi farklı maddeleri oluşturur.
* * * *
Canlılar belirli bir büyüklükteki moleküler dizilimin ürünü olmak zorundadır. Bunun nedeni karmaşık olarak tanımlanabilecek, tepki gösterebilen, birbirinden farklı moleküllerle yapılma zorunluluğudur.
Bugün tanımlayabileceğimiz biyolojik yapı, biyomer dediğimiz belirli polimerlerden oluşmak zorundadır.
Moleküler çeşitlenmeyi, yani biyolojik çeşitliliği sağlayabilmek için özellikle birden çok bağ oluşturabilen karbon ve silisyum gibi ana elementlere ihtiyaç vardır.
Fakat bu elementlerin oluşturacağı bağların kırılgan yapı göstermemesi gerekir. Ayrıca bu moleküllerin oluşturdukları küçük bileşikler bir sıvıda çözünebilir olmalıdır. Bu nedenle, örneğin silisyumdan oluşmuş bir canlı kesinlikle yoktur. Çünkü SiO2 suda çözünemez, dolayısıyla kimyasal tepkimelere yeterince giremez.
Gaz haline geçebilen, suda çözünen CO2, dolayısıyla, polimerlerin oluşması için en uygun element olarak karbon görülmektedir.
Basit moleküller belirli fiziksel koşullarda moleküler bütünlüğünü korur. Buna karşılık, molekülün boyutları büyüdükçe ve özellikle bu molekül sürekli kimyasal tepkimelere katılmak durumunda kaldıkça, belirli fiziksel koşulların dışında 3 boyutlu yapısını (tersiyer yapısını) koruyamaz.
Bu nedenle canlılığın çok yüksek sıcaklıklarda (100 C’den fazla) oluştuğunu savunmak sınırsız bir yorum yapmak olur.
Kaba bir tahminle, biyomerlerin özelliklerini koruyabilmeleri için 0-100 C’lik sıcaklık aralığında bulunmaları gerekir.
Dünyamızın kabaca 4,5 milyar yıl önce oluştuğu saptanmıştır. Ancak Dünya’nın organik polimerleri sürekli tutabilecek ortama 3,8 milyar yıl önce kavuştuğu düşünülmektedir. * * * *
Canlılığın temeli olan karbon elementi ancak devasa yıldızların merkezinde çok özel ve mucizevî reaksiyonlar sonucunda üretilir. Bu mucizevi reaksiyonlar gerçekleşmese, bugün evrende karbon diye bir element, diğer anlamıyla da canlılık diye bir kavram olmayacaktı. Bu reaksiyonel işlemler gerçektende tam bir mucizedir.
Karbon atomu dev yıldızların çekirdeklerinde iki aşamalı bir işlem sonucunda meydana gelir.
Önce iki helyum atomu birbiriyle birleşir ve böylece ortaya dört protona ve dört nötrona sahip berilyum adı verilen bir ara element çıkar. Gerçekte bu ara eleman berilyumun izotopudur.
Üçüncü bir helyum da berilyuma eklendiğinde, ortaya altı protonlu ve altı nötronlu karbon atomu çıkmış olur.
Birinci aşamada ortaya çıkan berilyum Dünya'da bulunan normal yapısından farklıdır. Periyodik tabloda yer alan normal berilyum, fazladan bir nötrona sahiptir.
Kırmızı devlerin içinde oluşan berilyum ise farklı bir versiyondur. Buna kimya dilinde izotop denir.
Konuyu inceleyen fizikçileri uzun yıllar boyunca şaşkınlığa düşüren nokta ise, kırmızı devlerin içinde oluşan bu berilyum izotopunun anormal derecede kararsız olmasıdır. O kadar kararsızdır ki, oluştuktan sonra sadece 10-15 saniye gibi çok kısa bir süre sonra parçalanmaktadır. Bu kısa zamanda üçüncü bir helyum atomu berilyuma eklenir ve karbon atomu ortaya çıkar.
Paul Davies de bu mucizevî olayı şöyle anlatmaktadır:
-Yeryüzündeki canlılık için son derece hayati önemi olan karbon elementi, evrende yüklü miktarlarda yalnızca şanslı bir rastlantı sayesinde bulunmaktadır.
Materyalist felsefeye uyumlu güdümlü bilimin öngördüğüne göre karbon çekirdeği, büyük yıldızların merkezlerinde üç helyum çekirdeğinin arka arkaya, oldukça hassas bir süreç içinde birbiriyle karşı karşıya gelmesi sonucunda oluştuğu iddia edilir.
Tersinimin bu konuda görüşü tamamen farklıdır. Tersinim elementlerin birleşme (füzyon) yoluyla değil, bölünme (fizyon) yoluyla oluştuğu görüşündedir.
Güdümlü bilimin ortaya koyduğu teoriye göre üç çekirdeğin rastlaşmasının nadir bir durum olması nedeniyle bu reaksiyon verimli bir hızda ancak rezonans adı verilen çok iyi belirlenmiş enerji seviyelerinde ancak gerçekleşecektir.
Bu seviyelerde reaksiyon kuantum etkileriyle büyük ölçüde hızlanır. İyi bir şans eseri bu rezonanslardan biri, helyum çekirdeğinin büyük yıldızlarda sahip olduğuyla aynı tür enerjiye neredeyse tam denk gelecek biçimde ayarlanmıştır. Paul Davies’in şanslı bir rastlantı diye tanımladığı bu durumdur.
Yine klasik bilimin iddia ettiğine göre karbon oluşumunda şanslı rastlantının yanı sıra kırmızı devler olarak isimlendirilen büyük yıldızların merkezlerinde kimyasal tabiriyle çifte rezonans adı verilen bir mucize gerçekleşmesi de gerekecektir.
İki helyumun rezonans yaparak birleştiği anda, ortaya çıkan berilyum, 0.000000000000001 saniye içinde bir üçüncü helyumla ayrı bir rezonans yapıp birleşir ve karbonu oluşturur. Bu, normal şartlarda oluşması imkânsız bir olaydır ki klasik bilimin öngördüğü varsayımın zayıf ve tutarsız taraflarından birisi de bu öngörüdür.
George Greenstein, bu çifte rezonansın neden çok olağanüstü bir mekanizma olduğunu şöyle anlatır:
-Bu hikâyede birbirinden çok farklı üç yapı (helyum, berilyum ve karbon) ile birbirinden çok farklı iki rezonans vardır. Bu atom çekirdeklerinin neden bu denli uyum içinde çalıştıklarını anlamak çok zordur.
Başka nükleer reaksiyonlar buradaki gibi olağanüstü derecede şanslı bir tesadüfler zinciriyle işlemezler. Bu, bir bisiklet, bir araba ve bir kamyon arasında çok derin ve kompleks rezonanslar keşfetmek gibi bir şeydir.
Neden bu denli ilgisiz yapılar birbirleriyle uyum sağlasınlar?
Bizim ve evrendeki tüm hayat formlarının varlığı, bu olağanüstü işlem sayesinde mümkün olmuştur. Eğer karbon olmasaydı canlılık oluşamazdı.
Başka nükleer reaksiyonlar buradaki gibi olağanüstü zincirsel oluşumlarla işlemezler. Bu öylesine olağan dışıdır ki rastlantılar oluşması için en küçük bir neden yoktur.
Evrendeki tüm hayat formlarının varlığı, bu olağanüstü işlem sayesinde mümkün olmuştur. Eğer karbon olmasaydı bildiğimiz anlamda canlılık oluşamazdı.
Görüleceği gibi güdümlü bilimin öngördüğü elementlerin oluşumuyla ilgili varsayım marteryalist felsefe temellerine uydurma amaçlı bir takım zorlamalar, eğip bükmeler içermektedir. Mucizeleri en baştan ret ve inkar eden bir felsefenin mucizevi olayları öngörülerine temel almaları ve bunu itiraf etmeleri oldukça ilginç olmuştur.
Aynı mantığın teorinin ardıllarında gözlenir.
İlerleyen yıllarda oksijen gibi diğer bazı elementlerin de bu gibi olağanüstü rezonanslarla oluştuğu iddia edilir. Bir bakıma mucizeler devam etmektedir.
İlginç olan ise bu olağanüstü işlemleri ilk ortaya atan Fred Hoyle ise Galaksiler, Çekirdekler ve Kuasarlar adlı kitabında bunların birer rastlantı olamayacak kadar planlı bir işlem olduğu sonucuna varmış ve koyu bir materyalist olmasına rağmen, keşfettiği çifte rezonansın çok önceden planlanıp ayarlanmış olduğunu kabul etmek zorunda kalmış olmasıdır.
Fred Hoyle bu konudaki bir başka makalesinde şöyle yazmaktadır.
-Eğer yıldız nükleosentezi (atom çekirdeği birleşimi) yoluyla karbon ya da oksijen üretmek isterseniz, ayarlamanız gereken iki ayrı düzenek vardır. Ve yapmanız gereken ayar, tam da şu anda yıldızlarda var olan ayardır.
= = = =
-Kanıtları inceleyen herhangi bir bilim adamı kendisini şu sonuca varmaktan alıkoyamaz: Yıldızların içinde meydana getirdikleri sonuçlar göz önüne alındığında nükleer fiziğin kanunları kasıtlı olarak tasarlanmışlardır.
Açık bir gerçeğin bir yanlışın yorumuyla ulaşılmış olması bir başka ilginçliktir.
Fakat bir materyalist özel düzenlemelerin varlığını hiç bir zaman kabul etmez. Yazarımızda ortaya konulmuş bu bilimsel gerçek için şunları yazmaktan çekinmez.
-Hayat sadece bu yaşadığımız biçimiyle olmak zorunda olsaydı ve gelişmenin amacı bu hayatı bulmak olsaydı, evet bütün bunlar rastlantılarla açıklanamazdı. Ama hayat ortaya çıkan şeyin adıysa, o zaman yeni bir rastlantı anlayışı lazım. Belki de başka bir evrende silisyum üzerine kurulmuştur hayat. Hayatın bu şekilde olması gerektiğini nereden biliyorsunuz?
Bu materyalist bilim insanımız karbon ve silisyum elementlerinin fiziksel ve kimyasal özelliklerini ve bu iki element arasındaki farklılıkları bilmiyor mudur?
Silisyum elementi temelli canlılık (üstelik rastlantılarla) oluşabilir mi?
Konu uzmanlarının bu soruya verdikleri yanıt kocaman bir hayırdır.
Silisyum elementi temelli canlılığın oluşabileceğini iddia edenler bu konuda en küçük bir kanıt gösteremezler.
Fakat karbon elementi temelli yaşam bütün güzelliği ve zenginliğiyle gözlerimizin önündedir. = = = =
Su yosunları gibi bazı mikroorganizmalar tüm ekosistemlerin bütünlüğünün korunmasında önemlidir.
Okyanuslarda bulunan diyatomlar ve diğer mikroskobik yosunlar, tüm dünyanın ihtiyacı olan foto sentetik karbon ihtiyacının üçte ikisini üretirler.
Sularda yosunlar tarafından gerçekleştirilen fotosentez canlılara oksijen sağlar.
Bildiğimiz bütün canlıların temel malzemesi, aminoasitler ve bunların birleşimiyle oluşan proteinlerdir.
Bu moleküller, karbon atomunun oksijen, azot, hidrojen gibi diğer elementlerle kurduğu farklı bağlardan oluşur. Kilit element karbondur.
Karbonun yerini tutabilecek başka bir element ise yoktur. Çünkü başka hiçbir element, karbon gibi sınırsız türde bağ yapma özelliğine sahip değildir.
Ünlü Amerikalı biyokimyacı George Wald silikondan hayat varsayımına verdiği cevapta silikon kaya oluşturmak için ideal bir element olabilir, ama hayat oluşturmak için ideal tek element karbondur diyerek bu konuyu özetler.
Ünlü moleküler biyolog Michael Denton Doğanın Kaderi: Biyoloji Kanunları Evrendeki Amacı Nasıl Gösteriyor adlı kitabında bu konuda şu yorumu yapar:
-20. yüzyıl astronomisi içinde ortaya çıkan yeni tablo, geçtiğimiz dört asır içinde bilimsel çevrelerde yaygın kabul gören bir varsayıma karşı ciddi bir başkaldırı oluşturmaktadır.
Bu varsayım, yaşamın evren içinde ortaya çıkmış rastlantısal ve önemsiz bir kavram olduğu düşüncesidir.
İngiliz fizikçi John Polkinghorne ise şöyle demektedir:
-Doğa kanunlarının gördüğümüz evreni yaratmak için ne denli olağanüstü bir şekilde ayarlandığını fark ettiğinizde, evrenin öylesine oluşmadığını, arkasında bir amacın olması gerektiğini görüyorsunuz.
t.util��7�NF�