Hayat, algımız arttıkça ilginçleşiyor. Mesela 21 yaşında bir birey olarak baktığımda, dünyaya çocuk getirme fikri çok enteresan geliyor. Koskocaman evren, ceviz kabuğu bir gezegen, karınca kadar insan, yıldızlar kadar hücre… Canlılığın devam ettirilmesi, canlılığın oluşturulması… Nasıl ya nasıl! İmkansız bir şey. Evet, gerçekleşiyor her an, her dakika. Ve tüm bunları çok doğal karşılıyoruz.
Hayat karmakarışık ve çözmeden yaşamaya çalışıyoruz. Şu dönemde o kadar fazla şeyi fark ediyorum ki... Açan çiçekleri, topraktan çıkan böcekleri, bulutların şeklini, denizin rengini… Kendimi ve sevdiklerimi. Yapabildiklerimi ve yapmaya cesaret edebildiklerimi. Yapamadıklarımı ve korkularımı. Tüm bu farkındalığın içinde kaybolarak yoruluyorum.
Biz yürümeyi öğreniyoruz ama hatırlamıyoruz. Okumayı öğrendiğim ilk anı hatırlamıyorum. İlk kez limon yediğim anı da hatırlamıyorum. İlk kez düştüğüm de zihnimde yok. İlk süt dişim sanırım dondurma yerken çıkmıştı. -Diş çıkarmak! Kolaylıkla kabul ettiğimiz doğal şeylerden.- Sonra sonra ilklerin farkına varıyorsun. İlk kez araba sürdüğün anı, ilk kez hayaline ulaştığın anı, ilk kez uçağa bindiğin anı, ilk aşkını, ilk kaybını, ilk…
Dün balkonda kuşları izledim. Martılar, kargalar, kırlangıçlar, kumrular... Uçmalarını dikkatle izleyince; kanatları ile yönlerini ayarlamalarını, kendilerini rüzgara bırakmalarını, süzülmelerini izleyince uçmayı merak ettim. Uçmak istedim. Muhteşem bir şey. İnsanoğlu ise yürümeyi öğrenmek için uzun bir süreye ihtiyaç duyuyor. Dizleri üstünde bi süre sürünmece. Dengeyi sağladıklarında yürümeyi de söküyor. Ve o acemi adımlar. Kendi doğasında olan bir şeye acemi. Kuşların acemi uçuşları var mıdır?
Ayaklarım yerden kesilmiş. Uçuyorum ama kuş değilim. Balonum daha çok. Kırmızı ipli bir balon. Kimin elinden kaçıp gittim? Özgür müyüm? Gökyüzü sonsuz mu? Yeryüzüne nasıl inerim? Anlamlar arıyoruz her yerde. Bir insanın gözlerinde arıyoruz o anlamı. Bir çocuğun kalbinde arıyoruz. Şiirin bir dizesi, oyunun bir repliği, öykünün bir karakteri, müziğin bir notası o anlamı bulmamıza çok yaklaştırıyor bizi ama hiçbir zaman tam değil. Neden sürekli tamamlanmaya çalışıyoruz? Parçalar dağılmış gitmiş. Sürekli bir toplama içindeyiz. “Büyümek böyle bir şey işte!” Sanırım belli bir yaşa kadar kabul ediyoruz. Evet limon ekşidir ağız sulandırır, anne babalarımız bizi sever, kışın üşürüz ve kuşlar uçarken insanlar yürür. Sonrasında ne oluyor da bildiğimiz bu şeyleri farklı açılarla sorgulamaya başlıyoruz? Gördüğüm kadarıyla bu varoluşsal sorgulamalar bir yere varmıyor ve “yaşlılık” dediğimiz evrede tekrardan bir kabule giriyoruz. 75 yaşına gelip “neden ben bu dünyadayım” diye varoluşsal krizlere girmeyiz herhalde değil mi? Hayatın anlamını da bulmuş olmuyoruzdur o yaşlarda. Sadece şu ankinden çok daha fazla şey görüyoruz. Gördüğümüz çok daha fazla şey ise çoğunlukla insan nedenli. Doğa ise kendi zamanı içinde devam ediyor canlılığına. Ağaçlar yaşlarına bir halka daha ekliyor. Yaprağı meyvesi yüzyıllarca aynı döngü içinde. Döngü demek de bir tuhaf. Yağmurlar bile değişirken döngü, tam bir çember olmaktan çıkıp kıvrılan ama başındaki “şeye” benzer bi şekli alıyor. Ağaç yaşadığını özüyle tamamlıyor. Özü, çekirdeği hatırladığımızda biz de bu kıvrımlı döngüleri yerine getirebiliriz sanırım. Yazı yazmak hatırlamak, yemek yapmak da hatırlamak, okumak hatırlamak, yeniden birini sevebilmek de özünü hatırlamak… Bir bebeğin büyümesi, baharın gelmesi, öykünün bitmesi, yemeğin pişmesi, sevgiyi paylaşmak da meyve oluyor sanırım. Özünden çıkana baktığında ise ne kadar büyümüşüz diyebiliriz belki.