yaz, 2026.
Fai_Ryy
noise dept.
PUT YOUR BEARD IN MY MOUTH
ojovivo
Cosimo Galluzzi
Jules of Nature
🪼
Noah Kahan

@theartofmadeline

No title available
RMH

Discoholic 🪩
occasionally subtle

roma★
Claire Keane
Show & Tell

Love Begins
$LAYYYTER
taylor price
we're not kids anymore.
seen from Egypt

seen from Argentina
seen from Malaysia
seen from Pakistan
seen from Pakistan
seen from Ukraine
seen from Iraq

seen from South Africa
seen from Ukraine
seen from Russia
seen from United Kingdom

seen from Malaysia

seen from Türkiye
seen from Mexico

seen from United Kingdom
seen from United States
seen from United States

seen from United States
seen from United States

seen from United States
@vazgectimwagnerden
yaz, 2026.
romain gavras, damien jalet - 2026 / carl kahler - 1893
maurice day, 1921 / louise charles-saarikoski, 2021
(ilkini şimdi gördüm.. ikincisinin siyah beyaz ufak bir çıktısı yıllardır iş yerinde duvarımda duruyor. favori fabllarımda felaketlerden ve avcılardan birbirlerine sığınan hayvanlar var.)
rüyalardan bahsetmişken... okuduğum kitapta rüya görmenin aritmetiği ile ilgili ilginç bir anlatıma denk geldim ("antilop ve flurya", margaret atwood) (bir paragraflık spoiler).
[başkalarının rüyalarında görüldüğüm haller, yaptıklarım ve de yapmadıklarımla ilgili hissettiğim sorumluluklardan bahsetmişken (çünkü bunları düşüncelerin ve bu düşüncelere yol açan kanıların tetiklediğine inanıyordum), ihtiyacım olan türden, bu durumu tersine çeviren bir anlatı bu karşılaştığım.]
...
flurya, kitaptaki dünyanın yaratıcısı -
kar adamı, bu dünyadaki çocuklara dünyayı, kuralları, tarihi, neyin ne'den olduğunu anlatıyor,
olan biten bazı çok kötü şeylere çocukların aklı ermiyor, flurya bunların olmasına nasıl izin verebilir diye soruyorlar-
kar adamı şöyle cevaplıyor: bu dünyada olan biten kötü şeyler aslında gerçekten olmuyorlar, bu olduklarını sandığımız şeyler, sadece flurya'nın rüyaları.
bunlar gerçekten olmasın diye, biricik yaratıcımız, anne-baba'mız, bizim için... çocukları için, bunları sadece rüyalarında görüyor.
bizler sadece seyirciyiz. (ve fakat, onların içindeyiz).
...
"Şu yere düşen şey nedir, ey Kar Adamı? Erkek midir, kadın mı? O da çift derili, senin gibi.”
“Hiçbir şey değil. Flurya’nın gördüğü kötü bir rüyanın bir parçası.”
Rüyanın ne olduğunu biliyorlardı: Rüya görebiliyorlardı. Flurya rüyaları ortadan kaldırmayı başaramamıştı. Rüya görmek özümüzde var, demişti. Şarkı söyleme özelliğini de kaldıramamıştı. Şarkı söylemek özümüzde var. Rüya görmek ve şarkı söylemek, iç içeydiler.
“Neden Flurya böyle kötü bir rüya görüyor?”
“Siz görmeyesiniz diye kendisi görüyor” dedi Kar Adamı. “Bizim için acı çekmesi ne acı.”
“Çok üzgünüz. Ona teşekkür ediyoruz.”
“Kötü rüya yakında bitecek mi?”
“Evet” dedi Kar Adamı. “Çok yakında.”
david hockney, 1964
henri rousseau (detay) / werner herzog
klaus kinski
aguirre, the wrath of god (1972) / fitzcarraldo (1982)
geçenlerde e. bana bir rüyasını anlattı. rüyasında ben varım. kötü bir roldeyim. anlattıklarından rahatsız oldum- fark etti, keşke anlatmasaydım dedi.. ama olan oldu, anlatılanlar düşünüldü, düşünülenler gerçek'leşti.
.
kierkegaard şöyle diyor - bireysel gelişim üç bölüme ayrılabilir: estetik evre, etik evre, dinsel evre.
hayat içerisinde rüyalarla ilişkim bu sırayı tersine izliyor..
.
bundan yıllar önce quora'da şöyle bir soru sormuştum: hayvanlar rüya gördüklerinde rüya gördüklerini bilirler mi?
bunu sadece nöropratik bir soru gibi düşünmüyordum, mesela, köpeğim rüyasında onu dövdüğümü görse, uyandığında... biraz önce onu gerçekten dövdüğümü düşünür müydü.
bu soru için sanırım henüz biz insanların bilebileceği bir cevap yok.
st. augustine rüyalarımızda gördüğümüz şeylerin bizde ahlaki bir sorumluluk doğuracağını söylüyor. aslında şöyle bir şeye karşılık geliyor: rüyamızda yaptığımız bir şeyi uyanıkken yapmayı istemiş olabiliriz. işte biliyorsunuz, freud da buna benzer bir şey söylüyor yıllar yıllar sonra. ama önemli değil, çünkü bu sıkıcı kısımlar 'etik evre'ye ait konular...
descartes (ya da ihsan oktay anar'ın tabiriyle rendekar) rüyalar rüya içerisinde gerçekliğin kendisi gibiyse, şimdi gerçeklik diye yaşadığımız şeyin bir rüya olmadığından nasıl emin olabiliriz? diyor (onun cevabını biliyorsunuz: düşünüyorum (rendekar'a göre "düşünülüyorum") - öyleyse varım.
bense şunu düşünmeyi seviyorum: gerçeklik sandığımız şey (sanmak değil pardon, zannetmek) eğer bir rüya ise, bu rüyayı gören kim?
.
richard linklater'ın 2001 yapımı waking life'ında bir diyalog var (uygun şekilde bu diyalog yatakta geçiyor, pillow talk gayet - yastık sohbeti),
ethan hawke ve julie delpy rüyada geçen zamanın hızı ile gerçek hayattaki zamanın hızı arasındaki tutarsızlıktan bahsediyorlar: yani saat 6'da alarmı kapatıp, tekrar uykuya dalıp, rüyanızda saatler süren bir macera yaşayıp, tekrar alarmla uyanabilirsiniz... ve saat, ancak, 6:10'u gösteriyor olabilir.
hawke şöyle soruyor: bazen kendi hayatını, ölmek üzere olan yaşlı bir kadının gözünden izlediğine dair bir hisse kapıldığını söylüyorsun ya.. ya tüm hayatın zaten bu yaşlı kadının gördüğü kısa bir rüya ise.
.
böyle düşünmek eğlenceli, hatta kısmen romantik olabilirdi.
ama rüyaların malzemesi hafızadır diyen bergson bana daha haklı gözüküyor...
ama,
hafızadaki her şey gerçekten yaşanmış, olmuş, gerçek'leş'miş şeyler olmayabilirler.
.
bir başkasının rüyasında olmayı sevmiyorum. insanın iradesinin bu kadar elinden alınabileceği başka bir durum yok gibi. bu kadar üzülme, keşke rüyamı anlatmasaydım diyor e., rüyamdaki sen değildin, sana dair bir silüet gibi düşün, bulanık, çarpık bir silüet.
olsun diyorum. ben tarihte ihtimalen varolmuş, ve düşünülmüş, ve kurgulanmış her türlü versiyonum hakkında sorumluluk hissediyorum.
başımı okşuyor.
.
yine waking life'ta bir lorca alıntısı var: bir deli adam şöyle haykırıyor: hayal kurmayanları/rüya görmeyenleri iguanalar ısıracak!
cohen'in kızına lorca ismini vermesi muhteşem değil mi diyorum? evet diyor e., evet, haydi böyle şeylerden bahset..
artemis 2-integrity'nin ayın etrafındaki dönüşü canlı yayınını izledim. 1969 yılında hayatta olmayı ve apollo 11 mürettebatının aya inişini dinlemeyi tercih ederdim, fakat-heyhat, tarih (ya da tanrılardan acımasız kronos).
.
norman mailer 1969'da insanlığın aya ayakbasışından bahsederken şöyle diyor:
(hayli serbest bir çeviri ile..)
"..elbette teknoloji bizi bu noktaya getirecekti... antik çağlardan beri geceleri gökyüzüne baktığımızda gördüğümüz ay'a doğru -ki ona dokunmak konusunda tanrılar ve şeytanlar tarafından uyarılmış, korkutulmuştuk- teknoloji sayesinde metafizik korkuları boşverecek bir yolculuğa çıkacak ve ona ulaşacaktık."
fakat norman mailer ay'a ulaşmanın insanlık için bir teknolojik başarıya indirgenmesinden mutsuz, işin romantizminden hiçbir gazete manşetinde bahsedilmediğini düşünüyor.. şöyle diyor:
"ay'a ulaşmak, bu tecrübe, insanlığın dünyayı ve evreni yeniden şairler gibi görmesini ve yorumlamasını sağlayacak.
ve evren bir kilit ise onu açacak anahtar ölçü(matematik) değil, metaforlar (anlatı, şiir) olacak."
.
artemis 2 ekibinde astronotlardan biri, Christina Koch, canlı yayın sırasında gördüğü bir kraterden (mare imbrium) bahsederken şöyle dedi:
"It actually looks like a large healing wound."
("krater aslında şöyle gözüküyor: iyileşmekte olan büyük bir yara")
.
bu ifadeyi duyduğumda çok güzel hissettim. iyileşmekte olan büyük bir yara. her şey.... ama her şey, hayattaki her şey, iyileşmekte olan büyük bir yara. tek tek insanlar, insancıklar ve gezegenler ve uyduları ölçeğinde, her şey, her süreç, iyileşmekte olan büyük bir yara.
ayrıca.. bu ifadeyi duyduğumda norman mailer'ı mutlu edeceğini düşündüğüm için de çok güzel hissettim. uzaya daha çok şair (ve daha çok kadın) göndermeliyiz, tanrıların ve eski inanışların yasakladığı şeylere dokunurken erkeklerden, bilimadamlarından, matematikçilerden, fizikçilerden - yani evreni 'ölçü' ile anlamaya kalkan sıkıcı makinelerden çok daha 'insani', cesur ve sözünü-şiirini sakınmayanlara ihtiyacımız olacak..
(bu fotoğrafı Christina Koch hakkındaki wikipedia sayfasında gördüm. vahşi doğada hayatta kalma eğitimi sırasında yaktığı ateşi kutluyor. böylece.. zihnimde kendisini tanrılardan ateşi çalan bir yarı tanrı mertebesine çıkarmam için şartlar sağlanmış oluyor.)
seamus murphy / paul thomas anderson
p.s.
"hamnet", chloe zhao, 2026 / "hafıza", rene magritte, 1948
[güzel sözler için teşekkürler sevgili anonim. ve evet ben de artık daha az okuyor, izliyor, dinliyor, yazıyor ve heyecanlanıyorum. çünkü her geçen gün gençliğimiz bizden uzaklaşıyor : ) ama bu durumu doğal görüyorum. (genç-ben bu durumu trajik bulurdu: ) hayat böyle. sevgiler.]
"die my love" ve "arizona dream" için spoilerlar.
.
.
.
"geber aşkım"ı izledim (muhteşem çeviri!), ve bayıldım,
çünkü filmin ve aşkın finalinde ormana doğru yürüyen, "canına kıyan", ve sonrasında ağaçları tutuşturan kadınlar tarafından.. bu dünyada bırakılmanın melankolisinden deliriyoruz.
"arizona dream" (1993) / "die my love" (2025)
.
“She was beautiful, but she was beautiful in the way a forest fire was beautiful: something to be admired from a distance, not up close.”
(güzeldi, bir orman yangını nasıl güzelse, öyle güzel... uzaktan hayran olunacak... yakından bakılamayacak derecede güzel.)
magritte / terrence mallick (song to song)
evet, 31 aralık akşamı bu kuş ile kısa bir süre bakıştıktan sonra, fondaki bulutlarını, duvarını ve eşlikçisi dallar ile bir albüm kapağına aday duruşunu tebrik ettim ve eve döndüm.
yakın zamanda zihnimi kurcalayan kuşlarla ilgili bir iki şeyi buraya not edeceğim.
.
birincisi tuhaf bir deney, ama sembolizmi de hayli mizahi. benn jordan isimli kuşsever, bir taklitçi kuşa -bir sığırcık- bilgisayar başında kendi oluşturduğu bir sesi tekrar tekrar dinletiyor, ve kuşun bir süre sonra bu sesi aynen çıkarmasını sağlıyor.
.
(taklitçi kuş terimini duymuştum, ama kuşların neden böyle davrandığına dair bir fikrim yoktu. şunu öğrenmiş oldum: taklitçi kuşlar bir yırtıcı kuşun sesini taklit ederek yaşam alanlarını zahmetsizce koruyabiliyorlar, ya da yemek isteyen yavru kuşların seslerini taklit ederek kolayca yemeğe ulaşıyorlar.)
(üstelik şu mürmürasyon denen, sığırcıkların toplu uçuşlarıyla oluşan figürler de uzaktan devasa bir kuş gibi gözükmek ve yırtıcı türleri uzak tutmak içinmiş. zebra taklitçisi sığırcıklar. aferin onlara.)
.
benn'in kendi ürettiği sesin frekans dökümünün grafiksel karşılığında bir kuş figürü var. yani ses titreşimlerini bir yazılımla grafiksel bir karşılığa dönüştürdüğünüzde bir kuş figürü beliriyor.
aynı sesi çıkaran sığırcık kuşu, bir kuş resminin datasını öğrenmiş ve taşımış oluyor. vay canına. yani. vay canına... aslında sıfırlar'dan ve birler'den oluşan bu bir bilgiyi bir kuşa yüklemek ve transfer etmek. ah-ha, ve de bu bilginin bir kuş resmi olması. mektup güvercinlerinin hatırasına,
benn jordan'a aferin.
...
sonra... , fahrenheit 451'in 2018 çevrimini izledim. imdb puanının 5 olması inanılmaz bir şey. 1966 truffaut çevrimini sevenler mi, yoksa filmi hafif ve aksiyonlu bulan ray bradbury sevenler mi bu puanın sorumlusu bilemiyorum. neyse, ben neredeyse her distopya anlatısında olduğu gibi bu çevrimi de sevdim. üstelik bu blogda fahrenheit 451 kadar alıntıladığım başka da kitap yoktur sanırım, bu benim bir zayıflığım.
üstelik bu hikayede de esas adamımız distopik bir düzen içinde görevli bir dişli olarak hayatına devam ederken, gizemli bir kadının marifetiyle gerçekleri görmeye başlıyor ve bir asiye-ya da devrimciye? dönüşüyor. children of men.. fahrenheit 451.. 1984. bunlar da hep bu anlatıyı kullanan, hep beni yakalayan öyküler. kendi iç-distopyasından gizemli bir kadının eliyle çıkma fikrine aşık olan erkek-insanın acıklı bir fantazyası. neyse,
(şimdi film.. ve de kitabın orjinali hakkında önemli spoilerlar var.)
orjinal hikayede, dünya üzerindeki tüm kitaplar yakılarak yok edilirken, bazı insanlar kitapları ezberleyerek buna karşı koymaya çalışıyorlardı. bu kitap-insanlar, her biri bir kitabı ezberlemiş halde, kitapların yakılarak yok edilmesine karşı zihni bir arşiv oluşturuyorlardı. bu fikir oldum olası çok hoşuma gitmiştir.
(aferin ray bradbury'ye.)
2018 çevriminde ise farklı bir anlatı var. bu da çok güzel: mevcut tüm kitapların bilgisi kaybolmamaları için bir DNA dizisine çevriliyor ve -ah-ha!- bir sığırcık kuşuna enjekte ediliyor. bu sığırcık doğaya salınıyor.. ve bir sürünün toplu uçuşuna dahil oluyor...
...
sığırcıkların doğaya salınması ile ilgili son olarak... 1890 yılında shakespeare delisi bir adam -ki her anlamda deli de denebilir- eugene schieffelin, central park'ta 100 civarında sığırcık kuşunu doğaya salıyor. kuzey amerika kıtasındaki sığırcıkların bu yüz kuştan türediği düşünülüyormuş. eugene (isminin anlamı ile müstesna), shakespeare eserlerinde geçen her kuşu amerika kıtasına getirmeye niyet etmiş bir adammış. (gerçi kendisi niyetinin bu olduğunu hiç söylememiş, ama söyleseydi de deli olduğu için inanmamayı seçebilirdik.. yine de eugene'e aferin.)
üstelik, shakespeare eserlerinde sığırcık kuşu sadece bir kez geçiyormuş, "mortimer" kelimesinin kullanılmasını yasaklayan kral IV. henry'yi çıldırtmak için, bir sığırcık kuşuna "mortimer" kelimesini ezberletip saraya salmayı planlayan henry percy'nin sözlerinde:
'hayır, bir sığırcık kuşu bulacağım, ona 'mortimer'dan başka bir şey söylememeyi öğreteceğim, sonra da onu krala vereceğim ki öfkesi hiç dinmesin.'
.
kuşlara aferin. kitap ezberleyenlere, kodlayanlara, böyle delilere... ve kuş çoğaltıcılara aferin.
2026.