Resimleme denemesi 👩🎨📚🖌️
Sirte Kıyısı - Julien Gracq
Tatar Çölü - Dino Buzzati
Dağların Adamı Barnabo - Dino Buzzati
Stranger Things
dirt enthusiast

#extradirty
No title available

Origami Around
occasionally subtle

@theartofmadeline

祝日 / Permanent Vacation
h
Cosimo Galluzzi
AnasAbdin
Xuebing Du
2025 on Tumblr: Trends That Defined the Year
d e v o n

❣ Chile in a Photography ❣
No title available

oozey mess
DEAR READER

blake kathryn
No title available
seen from United States

seen from Croatia
seen from United States

seen from Malaysia
seen from United States
seen from Netherlands

seen from Norway

seen from Luxembourg

seen from Japan
seen from Philippines
seen from United States

seen from Malaysia
seen from Brazil
seen from Germany
seen from India

seen from United States
seen from United States

seen from United States

seen from United States
seen from China
@wishfornight
Resimleme denemesi 👩🎨📚🖌️
Sirte Kıyısı - Julien Gracq
Tatar Çölü - Dino Buzzati
Dağların Adamı Barnabo - Dino Buzzati
“Bana ne yaptığını mı soruyorsun,” dedi İmparator. “Söyleyeceğim. Ancak bilindiği gibi, başkalarının zehri, yalnızca bedenimizin dokuz deliğinden akabilir içimize. İşte bunun için ben de seni belleğimin geçitlerinde gezindirip sana bütün hayatımı anlatmalıyım. Babamın, sarayın titizlikle gizli tutulan bir odasında senin tablolarından oluşan bir koleksiyonu vardı; çünkü tablolarındaki kişilerin değer bilmez cahillerin gözlerinden ırak tutulması gerektiğine inanırdı; çünkü ona göre böyleleri, bir baktılar mı, gözlerini bir daha öne eğemez olurlardı artık. İşte ben o odalarda eğitildim Wang-Fo; çevreme özenle düzenlenmiş yalnızlıklar ördüler, büyüyüp serpileyim diye. İnsan ruhunun çamuru saflığıma bulaşmasın diye, beni ileride tebam olacak kalabalığın hırçın karmaşasından uzak tuttular ve gölgeleri bana kadar ulaşır düşüncesiyle, odanın eşiğinden kimsenin geçmesine izin verilmedi. Hizmetimdeki az sayıda uşak, mümkün olduğu kadar seyrek uğrardı yanıma; saatler saatleri kovalar, resimlerindeki renkler gün ağarırken canlanır, gün batarken solardı. Geceleri uyku tutmayınca tablolarına bakardım; on yıla yakın bir süre, her gece baktım onlara. Gündüzleri motiflerini ezbere bildiğim halımın üstüne oturup, ellerimi ipeksi dizlerime koyup geleceğin getireceği sevinçleri hayal ederdim. Dünyayla ortasındaki Han Krallığı, –etrafında çepeçevre deniz, deniz canavarlarının doğduğu yer ve daha da ötede göğü destekleyen dağlarla birlikte– Beş Nehirler’in kaderci çizgiler çizdiği elimde oyuk ve tekdüze bir ova olarak canlanırdı. Bunları gözlerimde yaşatabilmek için senin resimlerinden yararlanırdım. Bana, denizin, tuvallerine yayılan o engin sulardan yapılma örtülere benzediğini söyledin; maviliği öylesineydi ki, ona değen herhangi bir taş bile ansızın safire dönüşürdü. Kadınların, senin bahçelerinin tarhları arasında rüzgârın sürüklediği yaratıkları andıran çiçekler olduklarını, onlar gibi açılıp kapandıklarını söyledin. Sınır kapılarında uykusuz, sabahı bekleyen genç askerlerin, insanın kalbini delip geçen oklar olduklarını söyledin. On altı yaşımda, beni dünyadan ayıran kapıların açıldıklarını gördüm: Bulutlara bakmaya sarayın taraçasına çıktım; ama senin günbatımlarındaki bulutlar kadar güzel değildiler. Tahtırevanımı istettim: Ne çamurlu, ne de çakıllı olduklarını bildiğim yollara revan oldum, içim dışıma çıktı. İmparatorluğun dört bir yanını dolaştım. Senin ateşböceğine benzediğini söylediğin kadınlardan eser yoktu bahçelerde; senin, bedenleri başlı başına birer bahçeyi andıran kadınlarını bulamadım. Sahillerin çakıllarını gördükçe okyanuslardan tiksinti geldi. Köylerdeki börtü böcek, pirinç tarlalarının güzelliğini görmemi önlüyor. İşkence altındakilerin kanı, tuvalllerine çizdiğin nar kadar kırmızı değil. O canlı kadınlarının teni, kasap çengellerinden sarkan etler gibi iğrendiriyor beni ve askerlerimin kaba gülüşleri midemi bulandırıyor. Bana yalan söyledin Wang-Fo, koca sahtekâr. Dünya, çılgın bir ressamın boşluğa fırlattığı birtakım karmaşık lekeler yığınından, durmadan bizim gözyaşlarımızla silinen lekeler yığınından başka bir şey değil… Han Krallığı, krallıkların en güzeli değil, ve ben, imparator değilim. Hüküm sürmeye değer tek imparatorluk, senin Bin Renk ve Bin Eğri yollarından geçerek, kapılarından içeri girip hükmettiğin yerdir. Erimesi imkânsız olan karların örttüğü dağlarda ve ölümsüz nergis çiçeği tarlalarında ancak sen hüküm sürebilirsin. İşte bunun için hangi işkenceyi çekmen gerektiğini tasarladım Wang-Fo. Büyücülükleriyle beni elde ettiklerimden tiksindiren ve hiçbir zaman elde edemeyeceğim şeylere öykündüren senin gibi birine ne biçimde azap çektirmem gerektiğini araştırdım ve bir daha içinden çıkamayacağını iyi bildiğim o zindana kapatmaya karar verdim seni: Gözlerinin dağlanmasına karar verdim. Çünkü gözlerin Wang-Fo, senin krallığına varan yolda iki büyülü kapıdır. Ellerin de seni imparatorluğunun merkezine götüren on geçitli iki yol olduğuna göre, ellerinin de kesilmesine karar verdim. İyice anladın mı beni koca Wang-Fo?”
Wang-Fo Nasıl Kurtuldu - Marguerite Yourcenar
Tıka basa doldurdum kendimi, gırtlağıma kadar doydum ve de doldum, zerre rüzgarın havanın bile giremeyeceği kadar. Sözler sözler sözler hiç sevmiyorum aslında sizi de. Nasıl başka türlü söylenir bir yolu varsa da bilemem, bulamam. İçimi kazırım, çıkardıklarımı un ufak eder, tozunu solurum. Ne tadı var ne kokusu, hiçbir şeyi yok, acaba hiç mi yoktu? Hoşuma gidecek hiçbir şeyin yok, dibine kadar kazısam da kendimi bulup çıkaramam. Koşsam, yürüsem, daha yavaş yürüsem, dursam baksam; başka başka her birinde başka türlüsünü yapsam, arşınlasam seni yok yok yok. Çıksam biraz da dışardan baksam; pencerelerini, katlarını saysam; tekrar içeri dalsam, unutsam unutsam kaça kadar saydığımı yok yok yok. Sayıların seninle ne ilgisi var, bir iki üç yok yok yok. İçin dışın neresi bilmem, olabilecek her şekilde baktım her yerinden, senin için dışın yok yok yok. Yok üstüne konuşmak hiç hoş değil, bu konuşmanın da senin gibi hiç tadı tuzu bin kere yok yok yok…
Bir hekim olarak biraz içimi dökmek istiyorum: 4 senelik hekimim, 1 buçuk sene acilde çalıştım, 2 senedir de Psikiyatri'de asistan hekim olarak çalışıyorum. Gerçekten akıl izan sahibi olmayan bir güruhla karşı karşıyayız. Birkaç olay üzerinden gidelim şimdi : Adli psikiyatri polikliniğine bir jandarma muayene için tutuklu getirdi; bana ilk söylediği şey hocam siz ne kadar iyisiniz başka doktorlar o kadar egolu ki, kim acaba bu başka doktorlar? Kimden bahsediyorsunuz dedim, örnek vermedi, veremedi. Ama bir şekilde bir yerlerden doktorların egolu olduğunu duymuş.
Başka bir örnek: Daha önce acilde beraber çalıştığım bir hemşire sosyal medyadan son günlerin gündemi olan uzman çavuş ve doktor arasında geçen olayda aslında doktorun uzman çavuşa saldırdığı, zaten doktorun hastalara bağıran çağıran biri olduğunu belirterek videoyu bana gönderdi ve instagramda askerimizin yanındayız diye bir durum paylaştı. Bunu bana neden gönderdin dediğimde de bir psikiyatrist olarak fikrinizi merak ettim, bu doktorun tavrı normal mi? '' Doktorlar kendi düşüncelerinin faşisti olmuş, yazık değil mi bu askere hep beraber alkışladılar, linç ettiler'' diyor. Bunun muhatabı neden benim hala çok anlamış değilim. Ama Hemşire Bey senin tutumun da normal değil söyleyeyim.
Başka bir olay : Yine acil serviste çalışırken ateş şikayetiyle çocuğunu getiren ve başka bir hekim arkadaşımızın muayene ettiği çocuğuyla ilgilenilmediğini öne sürerek -o arada ateşi 36.5 ölçülen çocuk için hekim arkadaşımız pediatri uzmanına ulaşmaya çalışıyor.- bana hocam siz baksanız, arkadaş ilgilenmiyor diyen ve ben de bekleyin beyefendi diyince bana ‘’gerizekalı’’ başta olmak üzere birçok hakarette bulunan hasta yakını. Beyaz kod verdim ve sonra hastane polisine ifade vermek için gittim ve o kişi de oradaydı ben askerim beni sorgulayamazsınız falan diyor ve bunları hastane polisine değil bana söylüyor. Sizi sorgulamak bana düşmez, bu benim işim de değil zaten, ben sadece şikayetimi yaptım; siz ister polise ifade verin ister vermeyin dedim ve bir süre sonra yine hocam bu kadar egolu davranmanıza gerek var mı, çocuğum ateşler içinde olduğu için sinirlendim kusura bakmayın çok özür dilerim, bu olay benim mesleğimden olmama sebep olabilir dedi ağlamaklı bir şekilde, şikayetimi geri aldım; samimiyetine inandığımdan değil tabii, ama bir insanın bu denli ucuz bir konuma kendini düşürmesi beni üzdüğü için. Bu arada çocuğun diş çıkardığı için ateşi olmuş.
‘‘Sen kimsin, seni şikayet ederim, sen kendini ne sanıyorsun, benim vergilerimle maaş alıyorsun, şu egolara bak, siz çok iyisiniz ama bazı doktorlar tam dayaklık, hele bu çocuğa bir şey olsun seni var ya... ’’
Tabii örnekler çoğaltılabilir, ama ortak tema sen bir bok değilsin, bir bok olsan burada bana hizmet etmezsin.
Evet eğitim bir insanı her zaman çok bir şey yapmayabilir; ama hekimliğin diğer mesleklerden ister istemez farklı bir durumu olduğunu düşünüyorum: Ülkede neredeyse hakkıyla bir yerlere gelen tek meslek grubu. İster istemez kafayı çalıştırınca: Tıp fakültesi kazanma, 6 senelik eğitim, tus, sonra asistanlık ve bu uzayan süreçte beynimiz her daim faal olduğu için en azından kendi kendini öğütmedi, bir şeylerle beslendi ve toplum ve yöneticiler gözünde hangi konumda olursak olalım, toplumdaki bu çılgınlığa ortak olmadık çeşitli uğraşlarımızdan ötürü. -istisnaları var tabii Balıkesir'deki Başhekim Bey gibi- yoksa her birimiz iyi insanlar değiliz tabii ki ama ne olursa olsun bir şekilde bu cehaletten ve kendini bilmezlikten birçoğumuz uzak kalabildi. Kusura bakmayın acziyetinizi, o sizin dahi fark edemediğiniz bir şey olamamak hissini bizlerde söndüremezsiniz. Eğilip bükülen kendini bu şekilde mi düzelteceğini sanıyor?
Şimdi vatansever hemşiremiz gibi birçok vatansever vatandaşımız askerini doktora yedirmiyor. Şanlı şerefli insanlarımız bir histeriye kapılmış gidiyor, bakalım hayırlısı.
Birçok toplumu, devleti, bir grubu oluşturan bireyleri bir düşünce etrafında birleştirip ayakta tutan şeylerden biri farazi de olsa bir düşman bellemektir. Bunun elbette birçok örneği var; ama bu örneklerde çoğu kez düşman bellenen taraf amaçlı olarak ve sistematik bir şekilde bir şeyleri yapmaya çalışıyor olarak gösterilir ki, bu plan karşısında olan vatanseverlerimiz de büyük oyunu görecek kadar zeki oldukları için hurraa hemen atılsınlar ve plan sahiplerine hadlerini bildirsinler. Düşman başlangıçta bir özne olarak varlık sahibi olsa dahi ona öyle şeyler atfedilir ki bir yerden sonra ne o kendini tanır ne de diğer taraf onun ne yaptığını bilir, bilinen şey sadece düşman olduğu ve çok ‘’EGOLU’’ olduğudur. - Halkımız Freudyen anlamda kullanmıyor burada egoyu-
İşin kötüsü kendi söylediğiniz yalanlara gerçekten inanıyorsunuz, öylesine laf anlamaz insanlarla karşı karşıyayız ki, gerçekten izah edecek bir şey bulamıyorum: Zamanında birlikte çalıştığım hemşire, sözde vatanı savunan uzman çavuş, kıymet vermediği eşini, çocuğunu hastaneye getirip orada olası bir hekim kaynaklı olmayan olumsuzlukta boğazımıza yapışan baba, eş; torunu kakasını yapamadığı için ortada acil bir durum olmadığı söylenmesine rağmen bu çocuk ne olacak şimdi hepinizi gebertirim diyen dede, sanki sürekli mesleğimizle övünüp her yerde bunu dile getiriyormuşuz gibi hekim olduğumuz için kendimizi bir şey sandığımızı iddia eden ama gittiği her yerde kendini mesleğiyle tanıtan ben kimya mühendisi falan, ben öğretmen filanlar yani '' beni halkımızla bir tutmayın lütfen doktor Hanım, salak değilim yani anlarım normal halkla konuştuğunuz gibi konuşmayın benimle'' diyen vatandaş, hekimler kendini yarı tanrı sanıyordu, geçti artık o devirler diyen gazeteci... Bakın burada her gün yaşanan olaylardan bahsediyorum, bir kere olan uzman çavuş doktor vakası değil. Ama bu sefer ben kendimi bir kenara koyarak soruyorum: Asıl siz kimsiniz?
Psikiyatrist gözüyle değil de sadece bir insan olarak yorumlayayım sevgili hemşire Bey: Öncelikle bu akılla biz iyi buralara kadar gelmişiz onu söyleyeyim. Nasıl olmuş da bu zamana kadar kendimizi imha etmemişiz hayret. Birilerinin yüzü suyu hürmetine ilerliyoruz bir şekilde ama umarım evimi sevdiğim gibi sevdiğim, kolladığım, sizin kadar benim de olan sevgili ülkem bir şekilde bu zihniyeti bertaraf eder. Doktor görünce Amok koşucusuna dönen sevgili milletimiz umarım bu kültürel psikozun üstesinden gelir ve biz de muasır medeniyetler seviyesine erişiriz. Kimsenin iyiliğiyle kötü, kötülüğüyle iyi olmayız ve Allah aşkına şu değirmene biraz bir şeyler atıverin de beyniniz kendini öğütüp durmasın. Bir topluluğun içinde topluluktakilerin bir şekilde kendine yakıştırdığı en akıllı, en zeki, en vatansever, en şerefli gibi hak edilmeyen sıfatları atalarından devralan, sahip olmadıkları meziyetlerle övünen bir takım kendini bilmez vatandaşlarımız babanızın yeri değil bu ülke, içi boş sözde milliyetçiliğinizle oyalanın durun davarlar sizi.
Son olarak ne ben kutsal bir meslek icra ediyorum ne de sizlerin hayatı kutsal, - benimki de kutsal değil - Bu zırvalarla da kendimizi ve birbirimizi kandırmayalım.
Ve Freud son bir sözüm de sana mezarında ters dön e mi, sen olmasaydın '' egolu'' olmazdık.
Aya sür
Psikoz, Dualizmin Reddi ve Optimum Gerçeklik
Dualizm eleştirisi yapmadan önce bir düşünelim. Dualizme ihtiyaç var mı gerçekten? Dualizmi topa tutarken eleştirdiğimiz sadece Descartes’ın kartezyen dualizmi mi? Alıp veremediğimiz ruh mu, onun madde ile ilişkisi mi mi yoksa zihin beden gibi tüm ikilikler mi? Ya da görünmeyeni yüceleştirip elimizdekini deşifre etmek yerine onu bu görünmeyene havale etmek mi? Peki Derrida elimizdekini deşifre ederek yani kendi deyimiyle yapısöküme uğratarak, plüralist bakış açısıyla bu problemi çözebiliyor mu? Mesele sadece bu ikiliklerden, çokluklardan birini merkeze koymak yahut onu öncelemek mi? Bizim bilmediğimiz, sadece varsaydığımız asıl olana ( gerçeklik, hakikat, kaynak, merkez, başlangıç) en azından sadece bir kavram olarak ihtiyacımız yok mu? Bu ihtiyaç sadece anlaşmayı mümkün kılmak amacından mı doğuyor? Kendim, kendi başıma, sadece kendim için bu başka ya da kısmen başka ve de kısmen daha fazla olduğunu varsaydığım şeye ihtiyaç duyamaz mıyım?
Psikozu bir spektrum olarak düşünürsek, herkes kaynaktan başlar ve buradan az ya da çok uzaklaşır, yani başta herkes psikotiktir. Bizim bu başlangıç noktasıyla kurabileceğimiz tek ilişki ondan uzaklaşmaktır; ki zaten dibindeyken adı sanı bile yoktu. Bu uzaklaşma salt bir yürüme değildir çünkü bu iş sessizce, zihni tam olarak susturarak, tek başına yapılamaz. Yani bizim psikotik bir sürü kavram yüklenerek optimum gerçekliğe doğru yürür. Başlangıçtaki ayrışmamış hem fail hem özne olan ya da ne fail ne de özne olan, ben olamayan ben kaynaktan çıkıp yürümeye başlar.
Lacan’ın gerçeği yürümeye başladığımız yerde; geride, kaynakta yer alır ve ona göre biz bilemesek de gerçeğin içinden çıkmışızdır; Derrida’nın gerçeği ise ilerde, optimum gerçeklik dediğimiz yerde bulunur ve biz ona asla ulaşamayacağız, yaptığımız her şey onu daha da öteleyecek ve erteleyecek.
Başta hiçbir şeyin ayrışmamış, içinde hiçbir kavramın olmadığı bir gerçeklik; sonda ise her şeyin birbirinden ne kadar ayrılabilirse o kadar ayrıldığı, bütün öznelerin özne olmak bakımından varlığının en son raddesine geldiği bir gerçeklik var.
Başta hiçbir şey birbirine dokunmamış, birbirinden alıp birbirine vermemiş, hiçbir şey hiçbir şeyle ilişkilendirilmemiş. Sonda ise her şey olabilecek bütün şekillerde birbiriyle temas etmiş, olabilecek tüm ilişkiler kurulup yıkılmış ve bir özne bir etken olarak tüm edimleri işlemiş.
Bence insanın amacı mümkün olsaydı bile gerideki içinden çıkmış olduğu gerçeğe dönmek ve öznel varlığını bu gerçeğin içinde yitirmek olmamalı. Bu durumda hakikatin içinde olmak, onu idrak etmek anlamına gelmez. Biz yürürken gerçeği döke saça ilerliyoruz belki Lacan’a göre fakat dualizm sayesinde; sözün karşısına manayı, gösterenin karşısına gösterileni koyarak bu döktüklerimizi topluyoruz ve belki de en önemlisi başka bir şey düşüncesiyle teselli buluyoruz.
İnsan gerçeğe erişmek için kendini yitirmek ve hiç söylenmemiş olmak yerine kendi sınırlarını tamamen ayrı bir varlık olarak çizip gerçeğin karşısına dikilmeli, anlam sürekli ertelense de yapabileceği tek şey kendini ortaya çıkarmak; Çünkü insan başka, diğer insan başka, Tanrı ise bambaşka...
Dipnot: Psikozdan kasıt şizofreni değildir. Şizofreni psikoz ortaya çıkaran bir hastalık olup ya vardır ya yoktur. Psikoz ise bir süreklilik arz eder ve herkes psikoz spektrumunda bir yeri temsil eder.
"Başkası ya da öteki, ‘benim ona dair fikrimi aşan’ kimsedir tam olarak. Bilgiden ve kavrayıştan kaçar o, kendini nazara vermez ve hep gizem olarak kalır: Başka/sı, muammadır, fenomen değil."
Emmanuel Levinas
"Her şeyin, gizlenmiş de olsa, bir anlamının olup olmadığı ya da dünyanın bir büyük saçmalık mı olduğu sorusu karşısında bilgi yetersiz kalır; burada karar vermesi gereken inançtır. Nihai bir anlam olup olmadığı konusundaki kanıtlar birbirini dengelediği noktalarda anlama inanan bir insan, insan olmasının, var olmasının tüm ağırlığını terazinin bir kefesine koyar ve hükmünü verir: "Hayatın sonsuz, bizim kavrama yetimizin dışında bir 'öz anlamı' 'varmış gibi' davranmaya karar verdim. Amin," der. "inanç düşünülenin gerçekliğinden arındırılmış bir düşünce değil, düşüncenin varoluşuyla zenginleştirilmiş bir düşüncedir."
"Tanrı kendi kendimize yaptığımız en mahrem konuşmaların ortağıdır." Kendi başımıza olduğumuz, en yalnız olduğumuz anlarda ve kendi kendimize dürüstçe konuşurken, ister ateist olalım ister inançlı, ortağımızı, partnerimizi Tanrı olarak adlandırabiliriz.
Ama "en yalnız" olduğumuz anın, aslında sözüm ona bir yalnızlık olup olmadığı gerçekten de o kadar önemli midir? Aslında önemli olan tek şey, yalnızlığın "en dürüst" anımızı ortaya çıkarması değil midir? Ve eğer Tanrı varsa, inanıyorum ki, birisi O'nu kendisi ile karıştırırsa, buna kızmayacaktır. "
Psikoterapi ve Din - Viktor E. Frankl
Gökyüzünü bir kenara bırakalım.
Michel Del Castillo'nun Gitar adlı öyküsündeki konjenital sifilizli cüce, kambur ve cüce Leopardi, uzun boylu, kambur Lautreomont'un (gerçek adıyla Isidore Ducasse) oluşturduğu ve arkasına saklandığı Maldoror...
Yalnız, çirkin ve sivri ruhlu 3 karakter... Leopardi dışında diğer ikisini kötü diye nitelendirebiliriz. Üçü de yalnız ve maruz kaldıkları yalnızlığı yıkıp tekrar inşa edebilmişler.
Toplumda da fiziksel olarak bir arazı olan bazı kimselerin farklı yönleriyle sivrildiğini görürüz. Ve bu sivrilikler genelde toplumun negatif olarak kabul ettiği davranışlar şeklinde karşımıza çıkar. Tüm olumsuzluklardan kendilerine bir toplam oluşturmaya çalışırlar yahut bunlardan birini seçip onu geliştirirler. Fiziksel çirkinliği ruh çirkinliğiyle, etkileyici bir üslupla veya sanatla örtmeye ve unutturmaya çalışırlar.
İyilik ve çirkinlik bir arada gülünç mü görünüyor? Bunların birlikteliği kişiyi nötr hale mi çevirir? Kendini, kişiliğini kaybetmemek; toplum içinde sadece nahoş bir parça olarak kaybolmamak, kendine belirgin bir kişilik oluşturabilmek için insan kendini hangi rezil durumlara sokabilir? Bu rezil durumlar oluşturmaya çalıştıkları karakter için bir yatırım mıdır? Bu karakter iyiliği aşan, hor gören dahi bir zihnin mi yoksa incinmiş bir zihnin mi ürünüdür? Belki de zihin o kadar hırpalanmış, yontulmuştur ki bir dahiye evrilmiştir. Hangi iyilik zihnimizi bu denli meşgul edebilir, içimizde ne kadar derine inebilir? Bütün sevgiler sıradan değil midir? Sevgi mi yoksa sevgisizlik mi insanı diri tutar? İyilik ya da öyle sandığımız şeyler bizi kandırıp uyutuyor olabilir mi?
Acaba bu uyumsuz kişiler kendilerini değiş tokuş ederler miydi? Misal sifilizli cüce yalnızlığını giderebilseydi, Leopardi bir kadın tarafından sevilseydi, Lautreomont Tanrı'dan başka - çünkü Tanrı çok uzaktı.- kendini onayabilecek kendisi gibi kanlı canlı birini bulabilseydi...
I fly a starship
Across the Universe divide
And when I reach the other side
I'll find a place to rest my spirit if I can...
Buzdolabı kapağında saklarım seni
Jung'un dediği gibi sembollerin işaretlerden farklı olarak, görünürde ifade ettiği düşüncelerden daha fazlasını temsil ettiği açık.
Temelde daha ilkel olan bir düşüncenin sembolü, entelektüel bir uğraş sonucunda; gelişim ve değişime uğrayıp içinden çıkılamayan, mantığımızı zorlayan; fakat yine de mantık çerçevesi içinde kalan başka düşünceler tarafından istila edilir. Biz, burada mantıklı ya da mantıksız diye nitelendiremeyeceğimiz bir ilk düşüncenin tezahürü olan bu sembollerin üzerine; mantıksız ve anlaşılamaz görünmesine rağmen, yine de kendi mantığımızın ürünleri olan anlamları yığıyoruz.
Sembollerle dolu herhangi bir sanat eserinde bunu görmek mümkün.
Aklımızda tam olarak neyi temsil ettiğini bilemediğimiz bir sembol uyanır, sonrasında gelişip çoğalarak ardındaki ilkel düşünceyi gizler.
Başkasının zihinsel faaliyetlerinin ürünleri olan sanat eserleri bize ne kadar dahiyane gelse de hiçbir zaman tam olarak anlaşılamaz. Hatta bazılarından anlamadığımız için hoşlanıyor olabiliriz. Bazen bunlar hakkında karmaşık eleştiriler okuduğumda; onu yaratan sanatçının, bu denli karmaşık düşünmemiş olabileceğini hissediyorum. Öyle ki oluşturduğu semboller her düşünceyi içine alabiliyor, birbiriyle alakasız görünen şeyleri ilişkilendirebiliyor. Bence başarısı oluşturduğu sembolün içine neleri aldığına değil, tamamlanmamış olmasına ve her türlü düşüncemiz için ideal bir zemin oluşturabilmesine bağlı. Bu denli kaygan bir zeminde; ne desek, düşünsek yerini buluyor. Bir özne düşünelim ki aklımıza gelebilecek bütün fiileri yapabiliyor, hatta bazen fiilin kendisi olabiliyor.
Biz, bir bakıma maruz kaldığımız yaratıcı zihin gibi düşünmeye çalışabiliriz; kısmen onun düşünce dilini çözüp bu dilin sembolleriyle kendimize ait düşünceler geliştirebiriz fakat zihnimizi kendi ana dilinde inşa ederiz. İnşa ettiğimiz zihnin temelini; kendine has dokusu, rengi olan fakat bu duyumların ancak içi doldurulunca algılanabildiği; ancak kıyaslama şansımız olmadığı için niteliğini tam olarak bilemediğimiz, dolayısıyla ancak sembollerle ifade ettiğimiz bir ilk düşünce oluşturur.
Pekala boşluk da bizim için bu zeminini hazırlıyor olabilir, belki de herkesin boşluğunun rengi farklıdır; olmamanın farklı şekilleri, desenleri vardır. Yani hem Jung hem de John Locke haklı olabilir.
Haritalar ve uzay çocukluktan beri epey ilgimi çeken iki konuydu. Haritada sürekli kutuplara, az bilindik ülkelere bakardım. Kutup ışıkları ve penguen romantizmi yapmayacağım tabii ki, ben haritalara bakmaya başladığımda - hemen hemen okumaya başladığım zamana denk geliyor. - kutup ışıklarını, penguenlerin güney ya da kuzeyde mi olduğunu bilmiyordum. Çok da önemli değildi.
Haritada baktığım yer - o zamanlar internet vs. gibi araçların pek yaygın olmadığını düşünürsek- benim için her zaman istediğim kadar genişletebileceğim bir hayal alanıydı. Adlarını başkalarından duyduğum ülkeleri sevmiyordum. Avrupa ve Asya'nın çoğu kısmı ilgimi çekmiyordu. Afrika Kıtası'nın güneyindeki tuhaf adları olan ülkeler, İzlanda, Grönland, Madagaskar gibi ada ülkeleri, ismine bakınca ne alaka dediğim Antarktika'daki Kraliçe Victoria toprakları - ki o zaman muhtemelen orda yaşayan bir kraliçeye ait olduğunu falan düşünmüşümdür. - bi' de Kuzey Kutbu'ndaki Svalbard Adaları, daha başka şu an hatırlayamadığım takıntılı olduğum nice ülkeler, adalar vs. vardı; ülke isimleri ve haritada bulundukları yerler desem daha doğru olur belki. Semboller, isimler içlerine neleri alıyor? Daha önce bildiğim, duyduğum şeyleri değil sadece o anda isimlerine ve konumlarına uygun olarak - kafamdaki konumlarından bahsediyorum- hayal ettiğim her şeyi dolduruyordum içlerine. Bir gün birine vuruluyordum, sonra diğerine.
Sonra Uzay'a tutuldum, o zamanlar uzayla ilgili ne bulsam okuyorum, izliyorum. Güneş Sistemi'ndeki gezegenlerden en çok Neptün'ü seviyordum - o zamanlar Plüton gezegendi - Tabii Jüpiter şekli, büyüklüğü; Satürn halkaları bakımından daha ilgi çekici olabilirdi ama Neptün Plüton'dan sonra Güneş'e ve Dünya' ya en uzak gezegen olduğu için daha ıssız ve cezbedici geliyordu. Plüton küçük olduğu için sığmam diye düşündüm herhalde. Gezegenler benim için o kadar gizemliydi ki bazılarının Dünya'dan görülebildiğini öğrenince çok şaşırmıştım. Görsem de tanımıyordum ama şiirdekiyle alakasız olarak göğe bakmayı seviyordum. Bu şiirden bahsetmişken şunu da anlatayım: Çok sonraları gezegenler ve ülkeler kadar hoş olmayan başka bir şeye tutuldum. Sormuştu: Göğe bakalım, bu şiiri biliyor musun diye - sanıyorum bilmeyen yoktur-, biliyorum dedim ama gerçekte bu şiiri hiç sevmem, baştan sona hiç okumadım, okumayacağım da; çünkü tıka basa dolmuş, işgal edilmiş bir şiir. O zamanlar ona karşı iyilik hastalığına yakalandığım için; o seviyor sanırım diye düşünüp bir şey söylemedim tabii. Bu da bende çocukluktan beri huy oldu; içeriğini bile bilmediğim bir şeyi sırf çok biliniyor diye, direkt yaklaşılmaması gereken şeyler kategorisine koyuyorum ve asla da yaklaşmıyorum ona.
Uzayın içi hiçbir zaman dolmuyor ama kafamdaki ülkeler bir bir işgal edildi tabii. Yazarının ben olmadığı şiirler ise en baştan ele geçirilmişti. Kendime biraz alan bulabilirsem içeri girebiliyorum ama orada tek yahut ülkeden ülkeye gezdirdiğim sevgilimle baş başa olmayı tercih ederdim.
Ülkemin, sevgilimin adını bile birinden duyunca ondan soğuyorum. Siz girmeyin içeri ya da ben dışarı çıkayım.
Neyse ki hala keşfedilmemiş gezegenler var.