"seni tutabildim,
her şey dökülürken elimden."

roma★
Cosmic Funnies
RMH
trying on a metaphor

oozey mess
Not today Justin
cherry valley forever

Kiana Khansmith
art blog(derogatory)
$LAYYYTER

❣ Chile in a Photography ❣

titsay

Love Begins
No title available
styofa doing anything

No title available
noise dept.

Andulka
Misplaced Lens Cap
AnasAbdin

seen from Hong Kong SAR China

seen from United States
seen from United States
seen from Indonesia

seen from France

seen from Malaysia

seen from Türkiye

seen from United Kingdom

seen from India
seen from United States
seen from United States
seen from United States
seen from United States
seen from France
seen from Bangladesh

seen from United States

seen from United States
seen from United States

seen from United States
seen from United States
@yesilliklerde
"seni tutabildim,
her şey dökülürken elimden."
ne oldu biliyor musun,
ben galiba sadece mücadele etmek istedim, kimse artık hiçbir şey için mücadele etmez gerek de duymazken kolayca vazgeçip her şeye herkese alternatifler bulurken ben alter egoyu süperi idi falan bastırıp inat etmek ayak diretmek istedim sanki
bir hikayeyi eskitmek istedim.
bir ağaç gibi durmak birinde
tamam ben çok önemliyim modern çağ öyle diyor postmodern kafayı yiyor hepimiz biriciğiz çok özeliz falan tamam evet ama ben birini severken kendimi hesap etmemeyi seçtim tam olarak canım bunu istedi biricik ben biricik olmamayı yarımcık kalmayı düşüp takılmayı hiç de değmeyecek bir şey için gece gündüz ağlamayı seçtim kim ne diyebilir
birini üşüyerek üfürerek ürküterek düşerek teheccüdde düşünerek kafayı üşüterek beklemeyi seçtim
fırında çıtır kabak pişirirken havuç burunlu bir kediyle saklambaç oynarken dilini bilmediğim bir şarkıyı dinlerken kahve taşırır tarçın demlerken oruçlu oruçsuz korkulu korkusuz hiç utanmadan ağlamak istedim
matematiği bırakmayı çıkarları sonuçları kalbimde telaşla hız yapan çakarlı arabaları
birini severken her şeyi basbaya hür irademle unutmak istedim hatırlamak bi onda iş görsün
her sokakta pazarı kurulurdu aşkın kabuğu zor soyulur çekirdeği tükürülürdü yol boyu, ham ve kilolarca ve sayısız orantısız ve kalabalık ve gürültülü ve kokusuz.
ben bi bahçede bi saksıda kendi kendime yetiştirdiğim o taze sürgün aşktan organik bir tokat yemek istedim
yedim de. beş yaprağının izi çıktı yüzümde. pişman mıyım biraz ve aşkın işi zaten pişman etmektir insanı doğduğuna bile.
ama inadımdan da öptüm yanağımdan da gün sonunda gül sonunda güç sonunda üç kez öptüm kendimi. kime ne.
kalbimde kızkaçıranlar çatapatlar patlatan aşk olmasaydı da çürüse miydi kalbim etiketler ve vitrinler ve yürüyen merdivenler arasında, sokaksız, kaldırımsız, aşksız ekşise miydi bayata mı kaçsaydı tadı. hurdaya mı çıksaydı oltaya gelmeseydi de ne olsaydı başka.
şimdi dönüp bakınca, bilgiç bilgiç konuşuyorum ama, tam olarak ne oldu bilmiyorum aslında, birini niyesiz sevmeye niyetlendim kimseler hüzünlü değilken bile durup herkese yol verdim, durmanın kurma kolunu buldum kendimi kıyamete kadar kurdum, durdum, hiç gelmeyecek olanı bekliyorum. kim ne bilebilir.
seni her gördüğümde yeni renkler keşfediyorum, sıklıkla on yaşıma dönüyorum, yanında yürürken dünya geoit değil kalp şeklini alıyor, bir kuş resmi kendi kendini çiziyor, yanından döndüğümde evim daha geniş, tavan daha yüksek, suyum daha taze. seni sevmek kanatlı bir şey.
olmak, ne yorucu bir eylem. asırlardır koşuyor gibiyim.
tek duymak istediğim haklısın'lı sarılmak ve baş okşanması, biraz şefkat ve ben anlıyorum seni merhameti'dir. ama hayat her defasında kocaman bir kapıya dönüşüp şak diye suratıma çarpar. kocaman bir el olup boğazımı sıkar. sağır bir kulak olur çığlıklarımı duymaz. beni görmez. taştan bir kalbe dönüşür, hissetmez. beni sertleştirir. acımasızlaştırır. sevgisizleştirir. buz gibi yapar. annesinden dayak yemiş çocuk gibi yalpalar ve karıştırırım. ne ağlamak, ne gülmek. tepkisizleşirim.
sonra kahkaha atsana. tadını çıkarsana. mutlu olmayı mı bilmiyorsun, mutlu olsana. sonra kendine acıyıp durmasana. açık iletişimde olsana.
ama yetmez. sürekli acıyan yerler vardır ve hayat yüksekten düşerken çok ama çok sancılıdır.
"annen bile kusursuz olmanı isterdi ben sendendir diye kusurunu göğsümde taşıdım."
seni çiçekli bir bahçede bırakalı, çiçekli ama geniş, kalabalık ve yazları pek ziyaret edilmeyen bir bahçede bırakalı içimde kazdığım tünelden sürekli kendime kaçıyormuşum. bunu bilsen üstüme yıkılacağımı da bilirmişsin çünkü senin bilmediğin hiçbir şey yokmuş. keşke biri bana yapma deseymiş, eminim kimseyi dinlemezdim ama keşke biri benim için endişelenseymiş.
neyin üstüne koşarsam hep daha hızlı dendi. hadi daha hızlı hadi biraz daha çabala hadi hadi hadi. hangi suya daldığımın, hangi suya yüzme bilmeden daldığımın önemi yok herkes bana sen yaparsın dedi. neyi yapacağımı bile bilmiyorum herkes sırtıma tıptıp yapıp beni kendime doğru kazdığım tünele birkaç santim daha itti. sonunda ne bulmayı umuyordum bilmiyorum ama işte bir itiraf; bazen sen ağlayamazsın ağlayan bir köpek ayağının dibini bulur. sen kargalar isimli bir öykü okurken tepene kargalar doluşur. evren bizimle gözümüzün içine baka baka konuşur. bunu anlamam yirmidokuz sene sürdü.
sen yüzüme baktığında anlamıştın. taktığım küpelerden ki küpe takmaktan nefret ederim, hep havadaki sol kaşımdan, sana sitemle bakışımdan, içindeki kırığın kestiği yerden anlamıştın. çok tuhaf biriyim ve sadece sana yakalanmıştım. şimdi diyorum ki seni çiçekli bir bahçede bırakmadan önce iyi ki senin ulaşabileceğin kadar ulu orta bir yerde acımış canım.
bir şeyler oldu ve istemeden kabuğumu kırdım. kabuğumu kırarken kendimi kırdım evimi kırdım sanki, sanki bütün dünya çatırdamış gibi oldu yemin ederim bak böyle hissettim, neye baksam çatlağından su sızan o bardağı düşünmeye başladım, gözümüzün içinde dallar varmış, ben onları da çatlak sanıyormuşum, bunu da çok sonra öğrendim. kabuk diyordum, kabuğumu kırdım. yenisini ördüm sonra, kendime pencere açmayı öğrettim, çünkü kimse senin için endişelenmese de sen çok değerliymişsin, babamla sorunumu çözmem gerektiğini birkaç kez duydum, birkaç kez ama üst üste. çözemedim, olsun, kalbimden gereksiz bir duvarı yıktım, balkonu mutfağa kattım, biraz geniş alanlar, anlarsın, içimiz sıkılmasın yani artık geniş alanlar.
annemden ve kendimden başka kimseye güvenmiyorum. ben dikdörtgen bir taşa yenilsem de annemin tarafını tutuyorum. bizim gemimiz battı. herkesin gemisi batabilirdi çünkü. kabul edince sanki kendi başımı okşadım.
anlatamasam ağlar mıydım, ağlardım. bunu bilen tek kişi artık yok. kendimi ikna etmek için yazdım. kendimi ikna etmek için yazdım. kendimi ikna etmek için.
kanatlar vardır. izinler vardır. göğsümüz vardır bunlar gerçek. adımlamaya kalksak yüz yıl sürer. ama bunları yaşamışız. dünyanın çok tuhaf bir yer olduğunu elli kez söyledim. upuzun bir yoldan denizi gördüğün o ilk anı düşün. dünyanın çok tuhaf bir yer olduğunu ellibirinci kez böyle hissettim. senin yüzün dalganın kırıldığı yermiş. onu da mı kırdın-burada biraz gülümsedim.
muzaffer kaptan gözlük camlarını sildi. ceviz ağaçlarını anlatmaya başladı. babam beni anlamış gibi baktı. nereye gitsem annemin elleri benimle geldi. seninle birkaç şehir gezdik. seninle sen orada hiç yokken çok güzel büyüdük. el ele tutuştuk gülümsedik bazen kavga ettik ama küs uyuyamadık. hep beyaz çarşaflarmış hep temiz hep ütülü, kalbim belki bunlara bile kırılmış. bilirsin kalbim çünkü hızla çarpan bir kapının şiddetine bile kırılırmış. çocukken ne kadar usluysam büyüyünce o kadar dalgalı bir kadın olmuşum. ama senin yüzün dalganın kırıldığı yermiş. dünyanın haddimi bildirdiği geceymiş senin yüzün. sınırımın çizildiği rüyaymış. senin yüzün benim yüzotuzdört kez katlanan kağıdımmış nasıl inkar edebilirim. biraz düşündüm. biraz ağladım. biraz uyudum. yanımdasın.
ağlamamak için kırmızı arabaları hiç saymayanlar kazansın. ben elendim. sen kazandın.
bir şeyi hatırlamaya çalışırken seni kullanıyorum, bir şeyin uzaklığını seninle ölçüyorum, bir şey senin kadar mümkünse o mesela mümkün değildir. seni sabitliyorum. gece evden gelen çıt seslerini, mandalları, yol çalışmasını, dökülen saçlarımı, rüzgarın hızını, bütün saçmalıkları ve bazı ağrıları sana dönüştürüyorum.
denizin dibindeyiz. balıkların yüzünü seviyoruz. en güzelleri yine sensin yüzünü seviyorum. suda dalgalanan saçlarını seviyorum. hiç korkmadan nasıl dalmışım diyorum seni seviyorum. keşke bu rüyayı sana hissettirebilsem. uyanıyorum saçlarım ıslanmış çünkü o kadar gerçek ki. elimde yüzünü sevmiş olmanın kokusu. öyle gerçek.
elmalarla armutları toplamayı bıraktım. elmaları da armutları da dalında görmeyi seviyorum. ayağıma takılan taşlar değil taşlara basan ayaklarım diyorum biraz gerçekçi olalım artık. bazen su gibi akan trafiğin ortasında geri gitmeye çalışıyormuş gibi hissediyorum. birinin ağlamamak için saydığı kırmızı araba senmişsin diyorlar bu fikri çok seviyorum. yere basmayı çok seviyorum. kırılma seslerini çok seviyorum. saçılmış bir camın öfkesine inanıyorum çünkü. hala yürüyen birkaç kırığım var saçlarımdan çıkıp gitmelerini bekliyorum. anlatsam böyle anlatırım. hiçbir bok anlamazsın ama yemin ederim ilk kez delirmeden iyi olduğumu hissediyorum.
o şarkıyı ikinci kez dinlediğimde ağlıyorum. sevgisizlikten hırçınlaşıyorum. sürekli diken büyütmeye çalışıyorum ama neden. kendi sırtıma yetişmeye çalışıyorum. ben seninle kavga ediyorum. seni o kadar çok seviyorum ki hep seninle kavga ediyorum. bazen o şarkıyı ikinci kez çalıyorlar. benim içimde artık her şarkıyı ikinci kez çalıyorlar. ne zaman boğulmaktan korksam seni ve denizi rüyamda görüyorum.
korkmuyorum. buradayım. yaşıyorum ve bu kadar.
merhaba.
oyduğun yerden geçtim. oyduğun yere düştüm. kalbim çok hızlıydı sana da öyle hissettirebilirim sandım. benim hikayem sen yorulma ben koşarım gibiydi. ama senin de ayakların vardı senin de adımların. senin başka bir hikayeye dümdüz çıkan yolların. benim de kapısına kadar gelip içeri giremediğim bir evim oldu. dünyayla kavgam bitti çünkü bilirsin bu dünyada bir evim oldu. içini göremediğim bir odam oldu. duvarların dışını avucunun içiyle sevdiğin evin. bu hissi bilmiyordun. kafan karıştı.
bazı şeyler oldu. bilmediğin şeyler oldu. hiç bilmeyeceğin şeyler. kime kızsam tırnaklarımı seninle kırdım. makası sana uzattım bıçağın kaçıncı çekmecede olduğunu sana öğrettim. kaç şiddetinde vurduğunu gösterdim; işte bu morluklar, bak bunlar da var, sonra burası. ezberledin. tüm nişanlar alındı.
benim de dümdüz yollarım var dediğim her hikayede önümden çok güzel güldüğün yüzyirmibir fotoğrafın geçti. benim de dümdüz yolların kenarında seni sevme molalarım oldu. yüzüm sana iyiliğini hatırlatıyordu. tamam da nasıl. öfkelendin.
bilmiyorum köksüz bir kelimedir bilmiyordum çok üzgün bir kelime. sevmiş bulundum çok kırık bir cümle. bunları da düşündüm. her şeyi en az yirmi tekrarla düşündüm. tüm provaları ezberleyene kadar yaptım. şimdi yüz yüze baksak hepsini unutacağım otuzüç ağrıyı vücuduma işaretledim. o gece yere kaç milim yaklaştığımı hesaplayamadım. görsen tanır mısın bilmiyorum ama ben bir gün aynada kendimi arayıp seni buldum ve bıçaklar ve makaslar ve ateşli silahlar gibi yüzün.
oyduğun yerden çiçek çıktı. kimse çiçek ekmedi ama çiçek büyüdü. seni sevdiğimi ne zaman düşünsem aklıma hep bu geliyordu, hiç sevgi ekmedin ama sevgi sana doğru büyüdü. senin yürüdüğün yola doğru eğildi sevgi. sana uzandı. buluttan yatağınmış öyle de beyaz, öyle pamuk, böyle beklentisiz, kendiliğinden.
“her şey kendini tamamlar. ama boşlukla, ama beyaz bir kağıtla, ama yanlış yapıştırılmış bir bantla. bazen bir bankta bazen metro raylarında bazen üstü kaptılan bir oyukla bir mezarla çok yanlış bir yerde büyümüş bir ağaçla. bazen bir ağaçla. öne doğru eğilmiş, bir yere uzanmış bir ağaçla.”
öyle baktım. aranmadığıma ikna oldum. bulunmayışımı kabullendim. ama tamamlandım.
hoşçakal.
bir hissi büyütüyorum. bazen ipleri çok uzun tutmamız gerekir bilirsin. bazen ipleri bu kadar uzun tutmak artık ipleri bıraktığımız anlamına gelir. sen öyle bakınca iplerim dolaşıyor ama bir şekilde halletmiş gibi yapıyorum.
seninle ne zaman yola çıksak asla kemerimi bağlamıyorum. hangi yoldan geçtiğimize dikkat etmiyorum. dönüşü ezberlemiyorum inanır mısın. ipleri nerede bıraktığımı unuttum. her şeyin üstüne basa basa, ama hiçbir şeyi incitmeden yaşadığımı hissediyorum.
kilometreler gidiyoruz. kahkahalar atıyoruz. bana baktığında gördüğün kadınla aynaya baktığımda bulduğum aynı. sana baktığımda o çok istediğim hayatın yaz balkonunu görüyorum. bir şeyi bu kadar perdesiz görünce karnımda ağrılar büyüyor uyuyamıyorum. seni ne zaman hatırlasam en az üç sigarayı ara vermeden içiyorum çünkü senin zaten balkonsuz bir evin var. kendim için üç kez okuyorum bu cümleyi. senin bir evin var, ben evimin yolunu seninle buluyorum.
ben nefes dinleme bağımlısıyım. elim sırtımda geziyorum kendimin payandasıyım. emin olmak zorundayım, her şeyi bilmek hepsini sormak hep anlamak. sonra seninle tanışıyorum ve arkama yaslanmayı öğreniyorum. gözlerimi kapatabilmeyi ve artık hayat böyle bir şey demeyi. ilk kez nefesleri ilk kez evi ilk kez omuzlarımı düşünmeden hayatın nasıl bir şey olduğunu anlıyorum. oturuyorum öyle, kalkıyorum, yatıyorum, yürüyorum, bulamayacağımı bile bile arıyorum. bir daha ne zaman, hangi hayatta, nasıl bir ihtimalle sana denk geleceğimi bilmiyorum, ama gelirsem diye hala başını sağa çevirip gülümsediğin o anı göğsümün ortasında uyutuyorum.
canım, senin bir evin var. camları kocaman koridorları geniş. güneşi bol. istediğin hayatı aldığın için seninle gurur duyuyorum. ardışık üçüncü sigaram. biraz daha düşünsem ağlar mıyım? deneyemiyorum. deneyemiyorum. deneyemiyorum artık.
*seninle aramızda tüm dünya var bir de karbon kağıdı. kırdığın yerin üstünden geçip duruyorum.
“bugün seni çok sevdiğimi unutmak için başka birinin yüzüne bakıp durdum”
çok hızlı koştuğum için yetişemedim. keşke biraz düşseydim. sırtımdaki oyuğun evim olduğunu biliyordun, keşke bilmeseydin. kafamı buz dolu bir küvete soktun. gücümden ürktüğünü biliyordum. nefret ediyorum sandın. hep neden havadaymış kaşım, neden buruşukmuş yüzüm, neden görmezden gelmişim. bazen o kadar taşlaşıyorum ki ben de kendimden korkuyorum. ağrımı o kadar bastırıyorum ki nerenin sızladığını bulamıyorum. seni düşününce ağlayacak gibi oluyorum üstelik günün ortasında. üstelik kalbimin ortasında. yürüyerek geçerim sandığın deniz kalbimin ortasında. kendimi boğduğum su göğsümün ortasında. nasıl olur diyorsun keşke demesen. burada her şey olur çünkü keşke demesen. bizim de böyle bir balkonumuz vardı cümlesinin içinden ellerin havada geçmesen. bugün seni çok sevdiğimi unutmak için. bir cümle beni kendi ipimden aldı. yakamı düzeltti ayakkabılarımı bağladı. sonra denize attı beni. bir bok anlamadım yani. yaşamak böyle bir şeymiş. boğulunca aklına yaşamak geliyor insanın. öyle bir şey.
anladım. hep anlarım yemin ederim. bugün de beni çok sevdiğini unutmak için anladım.
çabuk okuyun sigaraya zam gelmeden.
“birinin uykusunda üstünü örterken beni düşündün. ben seni nasıl affedeceğimi bilmiyorum.”