ben böyle şarkılarda yazmaya yeniden başladım. hi, merhaba.
almost home
I'd rather be in outer space 🛸
🪼
Misplaced Lens Cap

⁂
Cosimo Galluzzi

Product Placement

❣ Chile in a Photography ❣
will byers stan first human second
Claire Keane
occasionally subtle

izzy's playlists!

tannertan36

Origami Around
styofa doing anything
Lint Roller? I Barely Know Her
Mike Driver
Cosmic Funnies
One Nice Bug Per Day
TVSTRANGERTHINGS

seen from Germany

seen from Italy
seen from United States
seen from Netherlands

seen from Thailand

seen from Bolivia
seen from Uruguay
seen from Uruguay
seen from Albania
seen from Germany
seen from United States
seen from United States
seen from United States
seen from United States
seen from United States
seen from United States
seen from United States
seen from United States
seen from United States
seen from United States
@0effect
ben böyle şarkılarda yazmaya yeniden başladım. hi, merhaba.
epeydir yapmadığım bir şeyi yapıp yıldızları seyrettim, sonra soluğu burada aldım. yıldızlar ile tumblr arasında bir bağ olmalı. her neyse, demem o ki, müsterih olun her şey güzel olacak.
sene iki bin on iki, babannem yaşıyor ve ben bu tweeti atıyorum. şu an babannem yok. rahmetli babannemin bakıp da bu sözü söylediği ehliyet elimde, aynı şeyleri tekrarlıyorum: insanın kağıt kadar bile ömrü yok. ah muhsin ünlü’nün dediği gibi, “burası dünya yahu, burası bu kadar işte.”
"Tüm hayatımı korkarak geçirdim. Olabilecek şeylerden korkarak, olmayacak şeylerden korkarak.. Elli yılımı böyle geçirdim. Sabahın üçünde kendimi hâlâ uyumamış buluyordum. Ama biliyor musun? Kanser teşhisi konulduğundan beri çok rahat uyuyorum. Ve sonra fark ettim ki, en kötüsü o korku. Gerçek düşman o. O yüzden, kalk, kalk ve gerçek dünyaya karış. Ve o piçin dişlerine okkalı bir yumruk geçir." Walter White Breaking bad, 2. sezon.
every soul will taste death
bugün bilmem kaç tane ah muhsin ünlü şiiri okudum. kafama sıksam daha az başım ağrırdı sanki, ya da kalbim. Uyku yok, sigara var. Allah’tan var.
Şehit haberleri geldikçe ve onların ardından söylenen o boş lafları duydukça, game of thrones’taki bir sahne zihnimde kabus gibi dolanıp duruyor. + Bugün 2000 adamı mezara yolladım. - Ozanlar fedakarlıklarını anlatan şarkılar söyleyecek. + evet, ama ölenler onları duymayacak.
Her insanın bir mutluluk kotası varmış da, biz onu on yaşında kullanıp bitirmişiz sanki amk. ve belki de şimdi bunun bedelini ödüyoruz, kim bilir.
edit : cümlenin sonuna konan bir “amk”, cümledeki melankoliyi gizlemeye yeter mi dersin?
iş
haftada üç gün olsa tadından yenmeyecek, ama cumartesi bile çalışmak zorundayız. hayat önümüzde akıp giderken ve bizler mezarımıza yaklaşırken, avucumuzun içindekini de şirketin bir köşesinde harcıyoruz. büyük ve süslü kariyer planları, dünyayı da yese doymayacakmış kadar büyük bir egosu olmayan bir adamım; belki hayatı bir rus azizi kadar minimize edemedim ama biraz kahve, kitap, sigara, arada bir şeyler karalayacağım ufak bir kağıt ve sevdiklerim olsun yeter. deniz kenarında küçük bir kasabada balıkçılık yapar geçinirim. sorun değil. ama birileri dünyayı keşfederken, benim boş pc ekranına bakıp ofisin bir köşesinde mesaimi doldurmam zoruma gidiyor. twitterda her şeyi bir kenara bırakıp yollara düşmüş cesur insanların tweetlerini favlıyorum, dünyanın herhangi bir yerinden paylaştıkları fotoğrafın içerisinde kendimi hayal ediyorum. zaten insan olduğumuz idrakine erişeceğimiz tek zamanlar yıllık izinlerimiz, onlar için de aylarca beklemek zorundayız. beat kuşağını sadece kitaplardan okuyoruz ve jack kerouac gibi yolda olmanın hayalini kuruyoruz. bu yüzyılın köleleriyiz bizler, sistemin dişli çarkları arasında saçma sapan kariyer planları yaparken hayatı ıskalamış kaybedenleriz.
beriut
her gece, gözlerimi evin en müstesna köşesi olan tavana dikip sigara dumanından halkalar yapmaya çalışma rutinime eşlik eden, bu dünyaya değil de özlemini duyduğumuz alternatif bir dünyaya ait ilahi nameler. ne zaman canım sıkılsa damardan birkaç doz alır, orta dünyayı keşfedip satırlara döken yazarların kafasına benzer bir kafaya ulaşır, gezegenler arası seyahate çıkarım. yakın vadede tatil planlarım arasında, yanıma bu ilahi nameleri de alıp likya yolunda yıldızları seyretmek var. ah, ne hazin bir ütopya.
mukadderat
bazı şarkılar insanı geçmişe götürüyor. bilmem kaç sene önce bugün, yine böyle karlı bir gün, güneş bi acayip, tıpkı ay yüzeyi gibi berbat ve ben tüm o sikko dertleri bir kenara bırakıp evde çalan müzik eşliğinde tavana bakarken sigaramdan çıkan dumanla halka yapmaya çalışıyorum. olmuyor. hoş, yine olmadı. insanın gram ilerleme gösteremediğini görmesi berbat, mevzu duman da olsa. bilmem kaç yıl sonra yine bunu dert etmeme ne demeli? derdimi sikeyim. hayat kısır bir döngü, gerisi de işte, mukadderat.
bazen hayatın manasına tam olarak eriştiğim hissiyatıyla doluyorum, özellikle de gece yarısında falan, sonra da geçiyor, sabah uyandığımda yine aynı leşlik. size de oluyor mu lan böyle şeyler.
road
sisli bir pazartesi sabahı çıktım evden. oysa daha iki gün önce, kendimi insan hissetmemi sağlayan tek tatil gününe girecek olmanın neşesiyle sevimli bir midilli gibi dört nala ayrılmıştım işten. ama şimdi yaşam enerjimi emen pazartesi sendromuyla boğuşuyorum. sevmediğim işim, sevmediğim iş arkadaşlarımla geçireceğim boktan bir haftanın hemen başında, şehrin buzlu yolları ve havanın kasvetiyle birlikte stalker filminin bir sahnesinde gibiyim. eğer dünyada bir gün kıyamet kopacaksa tam da böyle bir günde kopacak ve herkes kıyameti önce ruhunda hissedecek diye düşünüyorum, buzlu yollarda kaymamak için adımlarımı küçük küçük atarken.
bu berbat ruh halini dağıtmak için her zaman yaptığım gibi güzel şeyler düşünmeye çalıştım. şu an burada değil de jack kerouac gibi yollara düşüp ölmeden önce görmeyi planladığım zilyon tane yerden birinde olabilirdim. aslında bunun şimdilik sadece düşünce boyutunda kalacak bir şey olduğunu bildiğim halde bile bu bana sonsuz keyif veriyordu. hayatımı idare edecek kadar para, müzik, kitap, biraz kahve ve sevdiğim kadından başka bir beklentim yoktu hayattan. belki bir rus azizi kadar hayatı minimize edememiştim, ama yine de elimden gelen buydu ve bunlar beni mutlu etmeye fazlasıyla yetecek şeylerdi.
yol boyunca hep bunları düşündüm. şirkete girdiğimde her zaman olduğu gibi girilmeyi bekleyen evraklar, kontrol edilmesi gereken projeler ve birbirini öldürmek için fırsat kollayacak kıvamdaki ofis çalışanları karşıladı beni. sessizce masama oturup az önce naif hayaller kurmamı sağlayan ruhuma veda ettim. elimde insan olduğumu hissettiren tek tatil günüm sona ermiş, yeni bir hafta başlamıştı.
akşama doğru ruhumun tekrar, peter gabriel’in o harikulade şarkısındaki yükselen ritimlere benzer bir yükselişe geçeceğini ve yavaştan kendini bulacağını biliyordum. zaten hayatım bir sinüs grafiğinden farksızdı.