Belki de bir insanda güzel bulduğumuz şeyleri çok fazla dillendirmemeliyiz ; ona o bilinci vermek, o güzelliği çalmak demek oluyor.
we're not kids anymore.
YOU ARE THE REASON
🩵 avery cochrane 🩵

Discoholic 🪩
Monterey Bay Aquarium
Lint Roller? I Barely Know Her

Andulka
art blog(derogatory)
Today's Document
d e v o n
"I'm Dorothy Gale from Kansas"

shark vs the universe
cherry valley forever
tumblr dot com

izzy's playlists!

Love Begins

oozey mess

if i look back, i am lost

tannertan36
Sweet Seals For You, Always

seen from United States

seen from Türkiye
seen from Canada
seen from Singapore

seen from United States

seen from United Kingdom
seen from United States

seen from Slovenia
seen from Netherlands

seen from United States
seen from Belgium
seen from Malaysia
seen from United States

seen from Malaysia

seen from Malaysia
seen from Germany

seen from Singapore

seen from Netherlands
seen from Lithuania
seen from Canada
@andwedefinitelygoingtohell
Belki de bir insanda güzel bulduğumuz şeyleri çok fazla dillendirmemeliyiz ; ona o bilinci vermek, o güzelliği çalmak demek oluyor.
noluyoruz?
Hayat bu ara bi sapıttı mı ne yoksa bana mı öyle geliyor bilmiyorum. Böyle bi ciddiyetsizlik böyle bi laçkalık mı var? Yoksa ben olaylara daha mı farklı bakmaya başladım ? Her ne oluyorsa bu canımı sıkmakta. Şöyle ki insanların daha önce değerli olarak öğrettikleri,gösterdikleri bir çok şeyin içi boşaltılıyo. Nedir insanları böyle değiştiren,duyarsızlaştıran bilmiyorum. Ben de değişiyorum her şey değişiyor. Haber bültenleri sanki ölümün,yolsuzluğun,rüşvetin sıradan bir olay oldugunu bilinclerimize işlemeye calısır gibi. İşin komik yanı bunu biz de cok dogal karsılıyoruz. Hayat ve yaşam cok ucuzlamıs ınsanların gözünde,bedava hatta.İnsanlar ölüyor kalıyor kimsenin umrunda değil.
Herneyse.
Bitmedi.
Farklı görüşleri savunmak çok garipsenir olmuş.Halbuki toplumdaki fikir ayrımlarının olması, farklı açılardan bakabilmeyi sağlar insana.İnsanlar düşüncelerini kullanmamak için direniyor sanki.Nedir bu şartlanmışlığın sebebi anlayamıyorum. nedir bizi bu kadar sinirlendirip hırçınlaştırıyor çözemiyorum. Ece Temelkuran’ın da dediği gibi ‘siz ne zaman bu kadar zalim oldunuz?’ Bilmiyorum, Bu arada yerleri temizleyen belediye görevlisine ‘kolay gelsin abi’ demek. Ve sana dönüp bakması gülümsemesi,mutlu ediyor. Deneyin derim.
ailem..
Mahmut Ekrem yine yorucu bir günün ardından evine dönüyordu.Tramvay mı yoksa otobüs mü kullansaydı bilemedi. Sonradan içinden otobüse binsem iyi olcak sanırım mıy mıy diye geçirdi. Ve durağa geldi. Bekledi.Otobüsü uzun süre gelmeyince yürümeye karar vermişti. Hava yaz olmasına rağmen biraz soğuktu.Garip bir esinti vardı. Mahmut Ekrem üzerindeki ince hırkaya sarıldı. Rüzgarın uğultusu onu rahatsız etmeye başlayınca adımlarını hızlandırdı. Karanlık çöküyordu yavaş yavaş. İbrahim Nejat'ın doğum günüydü bugün. Evet baba ve oğul böyle klasik iki isime sahipti. Bu da sanırım yazarın dangalaklığı. Neyse. Oğlu onun için dünyadaki en önemli şeydi. Karısı geçen sene çimento makinesinin içinde boğularak can vermişti. O günden beri oğluna daha da sarılmıştı Hayattaki tek dayanağı,tek yaşam amacı o idi.Mahmut Ekrem biricik oğlunun doğum günü için Transformers oyuncağı almıştı. Ama Nejat çok da hediyelerle arası olan bir çocuk değildi.Hatta hediye olarak gazete bile verse minik Nejat için fark etmezdi çünkü onun IQ'su onbirdi. Evet.. Acı ama gerçek. Minik Nejat annesi ve babasının zekasının aksine IQ'su onbir olan zavallı bir çocuktu ve etrafındaki cisimleri algılayamıyordu. Bir de bunun üzerine babası çok çalıştığı için onunla ilgilenemeyince Nejat tam bir hayvan olmuştu. 6 gündür değiştirilmemiş beziyle evde böğürerek geziyordu. Mal mıdır nedir? Acı içinde masa ve sandalyeleri ısırıyordu. Yemek istiyordu, belki de altının değiştirilmesini... Kim bilir? Ama kesin olarak bildiğimiz bir şey varsa o da Minik Nejat'ın derhal tıbbi desteğe ve bakıma ihtiyacı olduğuydu. Mahmut Ekrem ise alkolik bir babaydı. Özellikle eşini kaybettikten sonra alkol oğlundan sonraki ikinci dayanağı olmuştu. Oğlunu bir anda unutmuş içki dünyasında içkili hayaller kurmaya başlamıştı bile. Hemen en yakın bara girdi ve en pahalısından içki söyledi. Resmen çocuğunun rızkını içkiye veriyordu ve umrunda bile değildi. Terbiyesiz ya. Babası böyle şerefsizlikle meşgulken İbrahim Nejat'ın kaderine karşı gelmesi gerektiğini anladı. Ölmek istemiyordu, bir şekilde hayata tutunmalıydı. En temel iç güdüsü, en çok istediği şey yaşamaktı. Bütün cesaretini topladı..Yiyeceğe en çok benzettiği şey olan vitrini gözüne kestirdi. O an Minik Nejat'ın aklından neler geçiyordu bilemeyiz ama bunların mantıklı bir açıklaması olmadığı kesindi. Minik Nejat tüm gücüyle koşup vitrine kafa attı. Vitrin hafif sallandı. Onun dışında bir şey olmadı.Nejat yemek bulamadığı için çok sinirliydi. Böğürerek vitrini yumruklamaya başladı. Tombik dengesiz bebek kolları vitrini sallıyordu. En sonunda yaşlı vitrin bu saçma darbelere dayanamayıp Minik Nejat'in üstüne devrildi. Nejat'in burnuna ve ağzına vitrinin camları girmişti. Kafasına ise annesinin en sevdiği eşya olan mavi kül tablası büyük bir yarık açmıştı. Kan kaybediyordu. Ağzını kesen camlara rağmen ağlıyordu. Çığlıkları gecenin huzurunu bozuyor ama kimseye ulaşmıyordu.Minik Nejat sabaha kadar ağzından kan sızdırarak enkazın altında ağladı. Sabahın ilk ışıklarıyla son nefesini vermişti.Tam o sırada kapı anahtarla açıldı. Mahmut Ekrem girdi içeri, oğluna seslendi cevap alamadı. Telaşla salona girdiğinde korkunç manzarayı gördü. Bir baba için hayal bile edilemeyecek o manzarayı. Gözlerinden yaşlar süzülüyordu. Yumruğunu sıkıyordu. Her yeri titriyordu. Hissettikleri tahmin bile edilemezdi. Yavaşça oğlu minik Nejat'in soğuk bedenine yaklaştı. Gözlerini karısının hatırasına, oğlunun cesedine dikip bekledi. Sonra birden İbrahim Nejat'in kafasına tekmeyi basarak ; YA VİTRİNİ FALAN KIRMIŞ HEP HAYVAN, YA OOOOOOOOOFFFFFFFFFF dedi. Mahmut Ekrem böyle bir adamdı.
SON.
çocuklar.
yeni bir eve taşındım bu yaz. sokakta çocuklar çok gürültü yapıyordu öğlen vakitleri. okul zamanı napıcam ben diye kara kara düşüncelere dalmıştım.
bu akşam stajdan eve geldiğimde üstümü değiştirdim. uzandım. çocuklar top oynuyorlardı baktım aşağıya doğru. top oynayan 5-6 çocuk vardı ve biraz uzağında ise başka bir çocuk grubu. uzaktaki çocuklardan birisi sıkılmış olacak ki top oynayan gruba doğru biraz da ailesinin cesaretlendirmesiyle -git oğlum abilerle top oyna- yaklaştı ve bağırdı :
- ben de oynayabilir miyiiim? çok geçmeden istekli bir tonla karşılık buldu o ses; oyunu paylaşmayı oyunun kendisinden daha çok seven bir çocuk tarafından: - oynayabilirsiiin! Gülümsedim. Ama güzel ve cömert yürekli çocuk, oyunu paylaşmak isteyen daha fazla meraklı gözü görür görmez daha büyük bir güzellik bahşetti birden oyun alanına. - herkes oynayabiliir! Gülümsedim tekrardan ve düşündüm. Yaşamayı çocuklardan öğrenmek, insanlığa kazandırabileceğimiz en müthiş şey olurdu sanırım.
oukl
Bu ara çok tumblr'a giremiyorum gerçi bu da sizin pek sikinizde değil neyse başımdan geçen bir şeyi anlatıp gidicem zaten.Geçen gün evime dönmek için tramvaya bindim.Hava da baya sıcaktı.Tramvay durağına geldiğimde makine akbilimi okuyup dııı rım sesini çıkarttı her zamanki gibi.Korkunç bekleyiş başlamıştı.Tramvay geldi.Zaten neredeyse dolu olan tramvayı bir de biz duraktakiler bekliyorduk.Zar zor bindim.Bir tarafa yerleştim.Herkes evine gidiyordu akşamdı çoğunun ellerinde poşetler vardı.Eve çocuklarına falan bir şeyler almışlardı, yorgundular ama mutluydular.Bu arada karşımda oturan ufak çocuğa dikkat ettim.Boyundan büyük çantasını kucağına koymuş camdan dışarı bakıyodu.Bütün gün ufak yaşına rağmen nelerle uğraşmıştı acaba.Bu yaşta dershaneye gidiyordu.Ona küçük bir selam verdim seni anlıyorum küçük savaşçı manasında.Gülümsedi başını salladı.Bu arada tramvay yeni bir durağa gelmişti bakalım bu sefer hangi tipler binecek dedim.En ön saflarda ton ton bir teyze vardı.Tam bir anadolu kadınıydı.İlerleyen yaşına rağmen torbalar taşıyordu.Tam böyle kadın hakkında betimlemeler yaparken o an ayağımda bir acı hissettim ton ton teyze ayağıma basıyordu.Sonra etrafa nefretle baktı oturacak yer arıyordu.Acelesi vardı belli.Bütün gün çay içip pasta yemek onu yormuştu.Ayağımı kurtarmaya çalışırken bana omuz atarak tramvayın iç kısımlarına doğru yürüdü.Acımasızdı o oturacak yer bulmalıydı yoksa kendini iyi hissetmezdi.Sonra korktuğum gerçekleşti teyze bizim küçük yorgun dershane savaşçısının önüne gitti.Bekliyordu yer verilmesi için.Çocuk ise zar zor uyanık kalıyordu.Teyzeyi fark etmemişti bile.Kadın beklemekten sıkılarak "GENÇLİĞE NE OLMUŞ BÖYLE SİZ KALKACAKSINIZ BİZ OTURUCAZ NE SAYGI VAR NE TERBİYE EDEPSİZLER ŞUNLARA BAK HİÇ UTANMIYORLAR" gibi çığrışlara başlamıştı.Bunu duyan diğer gençlerden çoğu kalktı başkalarına yer verdi ama hala dershane savaşçısı üzerine alınmıyordu.Teyze delirmişti ağzından köpükler çıkarak çocuğu yakasından tuttu "SANA DİYORUM SANA EDEPSİZ ANNEN BABAN SANA YER VERMEYİ ÖĞRETMEDİ Mİ?" dershane savaşçısı dehşete düşmüştü etrafına bakıyordu ne olduğunu anlamak için ama çevredeki herkes "cık cık cık kadın haklı valla gençlik nereye gidiyor?" gibi cümleler kuruyordu.Kulaklarıma inanamıyordum.O an fark ettim ki dershane savaşçısı bana bakıyordu.Gözleri hem korku hem de çaresizlikle benden yardım istiyordu.Bu bakışlara seyirci kalamadım.Teyzeye döndüm ve ''teyzecim böyle davranmana ne gerek var , bak belli ki o da yorulmuş , genciz diye ölümsüz değiliz ya ? biz de çok yorulabiliyoruz bazen,zaten alt tarafı bir trendeyiz ya TREN YA,TREN NEDİR Kİ? RAYDA GİDİYOZ YA 30 SANİYEDE BİR DURAĞA GELİYOZ NE SENİN DERDİN? TEYZE BİR SEN Mİ PARA VERDİN BU TRENE? NİYE KENDİNİZİ EVRENİN EFENDİSİ SANIYOSUNUZ LAN YETER AMINA KOYAYIM YAA ?" şeklinde olmasa da bir kaç laf ettim teyzeye.Bir an bir sessizlik oldu. Dedim bana hak verdiler galiba gülümseyerek arkamı dönerken TEYZEYE VURAMAZSIN LAN diyen bütün tramvay halkı bana saldırmaya başladı.Yumruklar havada uçuşuyordu.Liderleri pozisyonunu alan ton ton teyze "ÖLDÜRÜN-ÖLDÜRÜN-ÖLDÜRÜN" diye bağırarak onları harekete geçirdi.Kapı açıldı resmen beni sıçtılar tramvaydan.Dışarı doğru düşerken tek görebildiğim dershane savaşçısının bana gülümseyerek teşekkür ettiğiydi.Ben de gülümsedim.Sonra raylara düşünce pek akıllıca davranıyor olmadığımı fark ettim.Arkalarından Nasrettin Hocanın lafını patlattım. " BEN ZATEN İNECEKTİM!! " gerçekten de tam yusufpaşa durağında inicektim. Eve gittim.Yemek yedim.Uyudum.
http://fizy.com/#s/1dewdb
kapı.
Bugün odanın kapısına kafamı çarptım. Ve kapılarla ilgili bi yazı yazmak istedim.Her kapının değişik bir huyuu,özelliği vardır.Mesela kiminin kilidini sağa; kimininkini sola döndürünce kitlenir,bazılarını açarken kendimize doğru çekmemiz; bazılarını kapatırken çok sert bir şekilde itmemiz gerekir.Türlü türlü.Sürekli de hayatımızın içindedir bi şekilde.Taksiye binerken, eve girerken,tuvalete girerken,sınıfa,otobuse.. Bir arkadaşımıza misafir olduğumuzda falan bir sürü kapıyla muhattap olmak zorunda kalırız.Çeşit çeşit huyu olan bu kapılarla karşılaştığımızda önce onların karakterini çözer; sonra her birini gerektirdiği gibi açıp kapamayı öğreniriz.Bu hayatta insanlarla uğraştığımız yetmezmiş gibi bir de alttan alttan bu lanet kapılarla uğraşırız sürekli.Yetmiyomuş gibi ayak parmağımızı kafamızı falan vururuz. Ne bileyim. Ama hayatımızın olmazsa olmazıdır kapılar.
Bu resim işte benim hayatımın en önemli anlarından birinde çekildi. Bu resimde Şanlıurfa'dayız. Toplum Gönüllüleri ve okulum ENKA ile birlikte ortak bir proje çercevesinde Urfa'ya gönüllü eğitime gittik. Orda 12 gün geçirdik. Urfa'da çocukların gittiği bir gençlik merkezinde atölyeler kurduk. Tiyatro,dans,gitar,resim,el işi,ritm vs. Ordaki çocuklarla vakit geçirdik.Oraya gittiğimde 18 yaşındaydım.2 sene geçti üstünden. Ama hala unutamıyorum oradaki manzarayı. 20 küsür kardeş olanlar,kardeşini tanımayanlar,akşamları çatıda yatanlar,çocuklarını sevmeyi ayıp olarak gören anneler,okuma yazma bilmeyen anneler,babalar..
Bir atölye arasında 10 yaşındaki Ahmet ile birlikte bakkala gittik. Hava 49 derece. Suları aldık. Yolda Ahmet'le konuşuyoruz,Ahmet'e 'atölyede çok gürültü yapıyosunuz ahmet arkadaşlarını sen de uyarsana sussunlar biraz' dedim,bana şöyle bir cevap vermişti. Unutamıyorum.' abi ben söyledim ömer'e de mahmut'a da dedim onlar dedim tatile gitmediler dedim bu kadar sıcakta bizim yanımıza geldiler dedim bizimle ilgileniyolar dedim sessiz olun,gitmesinler dedim ama abi mahmut çok küçük anlamıyo..
Hayatında deniz görmemiş.Ayakkabıları yırtık.Tişörtleri pis.10 yaşında.
Ahmet.
Network 1976'dan en sevdiğim sahne.
You have meddled with the primary forces of nature, Mr Beale, and I won't have it! Is that clear? You think you merely stopped a business deal. That is not the case. The Arabs have taken billions of dollars out of this country, and now they must put it back! It is ebb and flow, tide and gravity. It is ecological balance. You are an old man who thinks in terms of nations and peoples. There are no nations. There are no peoples. There are no Russians. There are no Arabs. There are no Third Worlds. There is no West. There is only one holistic system of systems. One vast and immane, interwoven, interacting, multi-varied, multi-national dominion of dollars. Petro-dollars, electro-dollars, multi-dollars, reichmarks, rands, rubles, pounds and shekels. It is the international system of currency which determines the totality of life on this planet. That is the natural order of things today. That is the atomic, and sub-atomic and galactic structure of things today. And YOU have meddled with the primal forces of nature. And you will atone. Am I getting through to you, Mr Beale? You get up on your little twenty-one inch screen and howl about America and democracy. There is no America. There is no democracy. There is only IBM and ITT and AT&T, and DuPont, Dow, Union Carbide and Exxon. Those are the nations of the world today. What do you think the Russians talk about in their Councils of State? Karl Marx? They get out their linear programming charts, statistical decision theories, mini-max solutions, and compute the price-cost probabilities of their transactions and investments, just like we do. We no longer live in a world of nations and ideologies, Mr Beale. The world is a college of corporations, inexorably determined by the immutable bye-laws of of business. The world is a business, Mr Beale. It has been since man crawled out of the slime. And our children will live, Mr Beale, to see that ... perfect ... world in which there is no war nor famine, oppression or brutality. One vast and ecumenical holding company for whom all men will work to serve a common profit. In which all men will hold a share of stock. All necessities provided. All anxieties tranquilized. All boredom amused.
yaa. keşke burada olsaymışsın hakikaten. yemek tavsiyelerini aldım :) deprem müzesini bilmiyordum. üstelik sadece yarın buradayız ama görmeyi çok isterim. yerini tarif eder misin?
atatürk bulvarında adapazarı kultur merkezi diye bir sinema&cafe mekanı var. Onun hemen arkasında. Bu arada izmit'teki seka park'ın bir benzeri var. Çok buyuk bir yeşillik alan. Değirmenler,yapay göller vs. kent park diye. orayı da görmeden gitmemelisin. :)
kader sorunsalım
Hocam kader nedir? Dediğimde bana; Allah'in yazdigi seylerin bir bir olmasidir evladim,demişti.. Tamam hocam,simdi dusunun ki ben bir tiyatro yazariyim ve bir oyun yaziyorum.Oyunumda iyi insanlar ve kotu insanlar var ama hepsini ben yaziyorum rollerinin.Oyunun sonunda hepsini bir araya topluyorum ve iyi rol verdigim insanlari bahceye salip saraplar,huriler,meyvalar sunup memnun ediyorum, kotu rol verdiklerimi ise bir bidon benzinle yakiyorum.Rolleri ben yazdigima gore bu fanilerin ne sucu var? Dediğimde ise büyük bir sessizlik ve boş bakışlar görmüştüm.Eve gittiğimde kaderi sorgulamaya devam ettim.. Peki bluğ çağına gelemeden ölmüş bir çocuğa ne oluyor? Bizler tanrı yolunda birer sınava tabii tutulup, sonuçlarımıza göre muamele ediliyor isek, ortada bir adaletsizlik olmuyor mu? Çocuk hiç bir hareketinden sorumlu olmadan 10 küsur sene yaşayıp öldükten sonra, sonsuza dek cennette kalacak ise, o çocuğu tanrı tarafından "kayırılmış" kabul edebilirmiyiz? Aynı şeyi zihinsel engelli olarak doğan insanlar için de düşünelim.Tanrı sizi zihinsel engelli olarak yarattı.İşin kader kısmını değerlendirirken, zihinsel engelli olarak doğan bir insanın, tanrıya karşı bir sorumluluk taşımaması, ve ahirette başına neler geleceği konusu gerçekten soru işaretleri barındırıyor. Kafam gerçekten çok karışıyor.Ve düşünmeye devam ediyorum düşündükçe aklıma binlerce açıklayamadığım örnek geliyor,tv'de izlediğim dehşet verici haberler.. 3 Yaşındaki çocuk tecavuze ugrayıp öldürüldü..Tanrı, daha irade sahibi olamadan tecavüze uğrayacak ve öldürülecek bir insan yaratıyor.. insan yaşamının ilk üç yılında pek fazla bilinçli tercih yapamayacağına göre, hür iradeden bahsetmek saçma olacaktır. Tanrı ve din ile, bu çocuğun "dünyevi" tek ilişkisi, 3 yaşina geldiğinde tecavüze uğrayıp ölmesidir.Çocuk sadece bu amaçla yaratılmış oldu.Peki Tanrı bunu niye istemiştir? Çocuk hiç günahı yokken neden böyle bir dünyevi sona sahip olmuştur? Bu çocuğun tanrı ile, din ile, bir kurban olmasından başka ne gibi bir bağı vardır? neyse ya.
Metroda insanlar otobus ya da minibuslerde oldugundan daha soguk duruyorlar,bu da tuhaf bir goruntu olusturuyor gozumde.Uzun yıllar yaşadığım Sakarya'da metro yoktu.Orda bu tuhaf goruntuye rastlanmiyordu dogal olarak. Metroda insanlarda ' iste bir araca girdik,yerin altinda,teknolojiye bak,goturuyor bizi bir yerlere,disarisi da gorunmuyor' hissiyatiyla yolculuk ediyor insanlar.Konfor.. Ve onune gecilemez bir his var metroda. -mahkumiyet- Otobus ve dolmuslarda cok gordum baskasinin cocugunu sevenleri. Ama simdiye kadar hic metroda gormedim.
Hey you ! Out there in the cold getting lonely getting old. Can you feel me?
Pink Floyd
son olarak altın vuruş yapıp gidiyorum.
10 dakikanı ayırıp dinlesene.
Hadi.
dünyadaki en hissedilebilir şarkıdır bu bana göre. garip bir girişi vardır aslında .Yani albümdeki şarkıların havasına uygundur tabi ki, hatta albümü albüm yapan, albümün konseptini oluşturan şarkıdır belki de.. İlk cümleden hiç acımaz damardan girer vincent cavanagh... 'how i needed you... how i grieve now you’re gone... in my dreams i see you... i awake so alone...' Sevgilinizden ayrılmışsınızdır, bir anda kendinizi boşluğa düşmüş gibi ve yalnızlığın tam ortasındaymış gibi hissedersiniz.Bu şarkının ilk cümlesi gayet iyi oturmuştur sizin bu halinize.. Kendinizi avutan cümleler kurarsınız aslında, onun hakkında artık bildiğiniz pek fazla şey yoktur.. Ne düşündüğünü, ne istediğini bilemezsiniz... o anda.. '' i know you didn’t want to leave...'' diye bir cümle duyup, hah işte evet böyleydi dersiniz... umutsuzca... sonra... ''your heart yearned to stay'' ama sonra acı gerçeği kabullendiğiniz anlar gelir çatar..Gerçekler acıdır sözü içinizde yankılanır, dışarıda ise bambaşka bir ses hakimdir.Ve yavaş yavaş içinizdeki her şeyi yok edip, sadece koca bir ağlama isteği yaratacaktır bünyede..Her şeyin biteceğini, sona yaklaştığınızı hissetmişsinizdir belkide... Hiç istemeseniz de,ama o son gelmiştir. ''somehow i knew you would leave me this way... somehow i knew you could never stay... '' İçinizdeki ağlama isteği, artık eyleme dönüşmüştür..Şarkı o kadar etkilidir ki insanları ağlatma konusunda... başka bir şeye ihtiyaç duymazsınız.. ''and in the early morning light after a silent, peaceful night you took my heart away '' inanılmaz güzellikte olan nakarat gelmiştir... 'in my dreams i can see you! i can tell you how i feel in my dreams i can hold you!!! and it feels so real!... ' en can alıcı kısım gelmiştir, hala bazı şeylerin devam ettiğine inandığınız, inandırıldığınız ya da inanmak istediğiniz bölümdür burası.. '' i still feel the pain '' '' i still feel your love!!! '' ve hayatımızın olmazsa olmazı keşkeyle benzeşen bir cümle gelir.. ''oh i wish, i wish you could have stayed'' kim böyle bir şey istemezdi ki zaten..Son darbedir bu artık... Bu son sözü ile solo kısmına girer..Ama arkada sağlam kimseyi bırakmaz..Soloyu ağlamaktan, dikkatli dinleyen kimseyi şu zamana kadar tanımadım ben... Bazen kelimeler kifayetsiz kalır ya..One last goodbye'ı anlatmak, daha doğrusu anlatmaya çalışmak da böyle bir şey sanırım.. Ne desek olmuyor, az kalıyor.Bu şarkının insanın ruhuna yaptığı etkileri yazmak, anlatmak çok zor..Gözlerden dökülen yaşlar en iyi anlatır bu şarkıyı..
TANRILAR
canın acır. anlatmak, anlamak istemezsin. bir zamanlar kendi başına bütün olabildiğini anımsamaya çalışırsın. acır... en büyük senin acındır, kıyaslayamazsın. kimse anlayamaz seni. anlayabilse bile anlamalarını istemezsin. sonra bir ses duyarsın. "hello. is there anybody in there?" o anlatır, sen dinlersin. baba gibi korumacı, anne gibi sıcaktır. anlatır huzur verir. içine işler. sanki daha önce kimsenin bilemediği çok gizli bir sırrını bilmiştir. gizlin kalmadığı için rahatlarsın. huzur dolarsın. soru sormaz, cevap beklemez, sadece anlatır. sonra susar, ağlarsın. sana eşlik ettiği solo ile sırtını sıvazlar var gücünle ağlarsın. bütün içini dökmen için uzun tutar hayatında bir daha böylesini dinleyemeyeceğin o soloyu. senin hıçkırıklarına cevaptır onun ritmi. o çalar, sen ağlarsın. şarkı biter, sen ağlarsın. yine dinginleşmek istersin. yalnızlığın acıttığını bildiğini bilirsin ki yeniden seslenir sana. "hello. is there anybody in there?"