Bazen zamanın kırıldığını hissettiğin anlar olur.. Denizde yaşadığından habersiz bir balığın sudan sıçrayıp denizi ilk kez fark etmesi gibi.. O sıralarda garip bir safhaya girmişti hayat. Sanki bu olup bitmekte olan her şey, ancak eski zamanlarda olmuş olabilecek ve anlatıla anlatıla destansılaşmış bir hikayenin parçası olabilirdi.
10 Temmuz 2011 de baştan sona böyle garip bir gündü. Topuk yaylasında başlayıp, Bağdat Caddesi'nde çoğalan, Boğaziçi Köprüsü’nü yaya geçmeye yeltenen yüz binden fazla insanın katıldığı bu büyük isyan ve protestonun bir ucu köprüde polisin üzerine gaz bombası atarak dağıttığı ve hatta ‘gerekirse mermi kullanma’yı göze aldığı yerdeyse, diğer ucu da Topuk Yaylası’nda çekilen bu karenin simgelediği andadır aslında.
Gücünü arkasındaki halkın saf bir sadakatle beslediği büyük sevgiden alan Fenerbahçe, hakkaniyete ve haklı olanın kazanacağına inananların asla yıkılmayacak olan ‘son kale’si olarak görüyor kendisini.
O gün, halkı güdülebilen bir yığın olarak görenleri buldozer gibi ezmeye hazır bu kalabalıkta çok şeyi bir arada gördük.
Çocuklarına, yeğenlerine haksızlığa uğrayan insanlara neden ve nasıl arka çıkılacağını kendi yaşamlarıyla öğreten babalar, anneler, dedeler, dayılar, öğretmenler, hemşireler, müslümanlar, ateistler, sünniler, aleviler, gerçekçiler, romantiklerle doluydu her yer.
Gerçek şikenin, sahte delil ve belgelerle insanları zindanlara tıkanların, haysiyetlerini paramparça edenlerin ‘ince ayar’larıyla yapıldığını idrak edenlerin öfkesi doldurmuştu caddeleri.
O gün orada, medyanın kirli gündemiyle linç operasyonları yapan, biat etmeyene yaşam hakkı tanımayan, zindanlarında zulmeden şebekenin yaptığı şikelere isyan edenler toplanmıştı.
Zulme sessiz kalmanın zalimlere arka çıkmak olduğunu bilerek, ne pahasına olursa olsun haksızlığa uğrayanlara kalkan olan her yaştan destansı bir kalabalık..
Topuk Yaylası’nda başlayıp, Bağdat Caddesi’nde sürecek olan büyük yürüyüşte halk Fenerbahçe Stadı'nın önüne geldiğinde heyecanını ve öfkesini henüz dindiremediğinden olsa gerek, hep birlikte köprüden geçmeyi deneyerek, yürüyüşü kendi gücünü gösterecek bir itaatsizlik gösterisine dönüştürmek istemişti. Pusetteki çocuğuyla, elindeki bastonla yürüyüşe katılanların Boğaz Köprüsü’nü bu şekilde geçeceğini sanması böyle bir ruh halinin sonucu olmalı.
Köprüyü geçmek için Deli Dumrul'a verecek ne akçesi ne de eğecek boynu olmayanların, ayıya dayı diyecek iki yüzlülükten medet ummayanların hikayesine tanıklık ettik..
Hayatta emeğinden başka hiç bir şeye bağlılığı olmayan, kimseye biat edip de değersizleşmemiş Yaşar Usta gibilerin sevdiklerini korumak gerektiğinde kullandıkları o gücü nasıl bir haklılıktan aldıklarını gördük.
Öyle bir gündü ki bu kokuşmuş zamanlarda varolduğuna artık pek de inanamayacağımız bir sadakatle seven, ama asla kimseye biat etmemiş insanların bu hayat için ne kadar büyük bir güç olduğunu gördük.
* Bu yazı daha önce Ver Leftere Fanzin #03'te yayımlanmıştır.