Bazen inceliğiniz diğer insanlardaki kötünün ortaya çıkmasına yarar. Onlar bunun farkında olmaz.
Stranger Things
NASA
untitled
art blog(derogatory)
No title available
Noah Kahan

Discoholic 🪩
let's talk about Bridgerton tea, my ask is open
trying on a metaphor
No title available
I'd rather be in outer space 🛸

Kiana Khansmith
tumblr dot com

No title available

★
ojovivo

gracie abrams
No title available

izzy's playlists!
EXPECTATIONS
seen from United States
seen from United States
seen from United States
seen from United States
seen from Brazil
seen from Switzerland

seen from United States

seen from Singapore
seen from United States
seen from Sri Lanka

seen from Malaysia
seen from United States

seen from United States
seen from Canada

seen from Greece

seen from Singapore

seen from United States
seen from Venezuela

seen from Türkiye
seen from Türkiye
@atopia
Bazen inceliğiniz diğer insanlardaki kötünün ortaya çıkmasına yarar. Onlar bunun farkında olmaz.
Yourcenar
“Afrodisiaslı Antonianus’un imzasını taşıyan rölyef İtalyan mermerinden yapılmış olmasına rağmen Fundi Rustici’de bulunmuş. Ne yazık ki, son savaş yıllarında bir mahzene kapatılmış olan mermer biraz bozulmuş; beyazlığı geçici olarak bulanıklaşmış ve sol elinin üç parmağı kırılmış. Tanrılar insanların ahmaklığı yüzünden böyle acı çekerler işte!”
O’ooo Euclides! It’s too Liquid
Ressamlar baştan kontrollü giriyorlar işe. Tamamen önceden karar verilmiş bir anlaşmalı uzam kabuluyle paletlerini ellerine alıyorlar. Karşılarındaki çokça nesneden birisine bakıyorlar, resmediyorlar. Sonra diğerine, sonra ötekine ayrı ayrı odaklanıyorlar. En sonunda resim, tek bakışın ürünü gibi yansıtılıyor. Bu önceden karar verilmiş, deforme edilmiş bir uzam anlayışıdır. Halbuki göz hangi nesneye odaklandıysa ona göre diğer nesnelerin durumu her seferinde değişmektedir. Ressamın yaptığı bu görülenlerin ortalamasını yansıtmaktır. Uzlaşımsal yol arayan bu ressam, resimlerinde her şey yolunda gibi görünse de algılayışın gerçek hakkını asla vermiş olmaz. Ponty itiraz ediyor: “Ama algıyla temas ettiğimiz dünya kendisini öyle sunmuyor ki?” (*) Ponty gibi düşünen, algıların elle uzlaştırılmasıyla bulunan sonucu reddeden ressam bizim gözümüzde perspektif sorunlar içerisindedir ya da geometri bilmiyordur. “Hesap hataları var” deriz belki de ilk bakışta. Ama aslında bu ortalama bakış anlayışını reddeden ressam, her noktadaki duyumu tek duyuma dönderme bileşkesi arayan ressamdan daha çok algıyla senkron çalışmaktadır. Ve dahası, algısının ona söylediğiyle çelişmemektedir. Konumu, vücudu olmayan saf zihnin seyrinde bu farklı noktaların farklı algılanışı olmayacağından tek bir fotoğraf sahne oluşturmak olasıdır. Ama uzam dediğmiz şey eşit dağılımlı değildir, her boyutunda farklı değişikliklerin olması gerçektir, saf zihnin göreceği eş zamanlı şeyler ortamı değildir. Dolayısıyla ancak vücutsuz ve konumsuz bir ressamın gerçek algısının böyle olabileceği söylenebilir.
Gördüğümüz şeyi baktığımz yer ve ânın bilincinde kabullenen ve bunu yansıtan, ne geometri bilmediiğinden bunu yapacaktır, ne dikkat çekme derdindedir, ne de perspektife ya da klasik sanat anlayışına kabalık ediyordur. O gördüğüne sadık kalıyordur. “Teknik ölçüme kendini adamış ve nicelik aşkıyla yanıp tutuşan bir çağda kübist resim, zihnimizden çok gönlümüze seslenen bir alanda dünyayla insanın sarmaş dolaş oluşunu kendince sessiz sakin anlatmış sanki” (*). Dışımızdaki her varlığı ancak vücudumuz üzerinden erişebiliyoruz; dışımızdaki her varlık da böylelikle insan özelliklerine bürünüp br ruh ve vücut karışımı haline geliyor. Uzamın artık nesneyi nasıl eğip bükebileceğini, yer değiştiren nesnenin bazen nasıl da değişebileceğini görüyoruz(*). Nesnenin kendisiyle mutlak bir özdeşlik içinde olduğu iddiası, biçimle içeriğin ayrık olduğu iddiası gibi silikleşiyor. Bu yeni fizik bakışını artık kabullenenlerin Euclides’in katı çerçevesinin tuzla buz olduğunu artık kabul etmesinin zamanı çoktan gelmedi mi? Bunu fizikte ve psikolojide yavaş yavaş olduğu gibi artık her alanda kabul etmek zorunda değil miyiz?
(*) Algılanan Dünya
- 18. yüzyılda yapılmış ilk çevirinin özgün mektuplarla hiç bir ilgisi yokmuş, hatta tümüyle uydurmaymış. Belki de haklıdır. Bana sorarsanız, böyle uydurmaların artmasını dileyebilirim ancak.
https://www.goodreads.com/review/show/1780087667
Kurban I
Leonid Andreyev’in Kurban’ı Hazal Yalın çevirisini okuduktan sonra kitabı ilk gördüğüm ve arka kapağından öğrenebildiğim kadarından çok daha iyi olduğunu düşündüm.
İçinde altı farklı hikaye varken arka kapakta sadece ikisinin /kitaba adını veren hikayeye değinilmeden/ anlatılmıştı ve benim asıl sözünü etmek isteyeceklerim kesinlikle bu ikisinden ibaret olmazdı diye düşündüğümden burada kısaca onlardan bahsedeceğim.
Öncelik Kurban’ın olmalı. Kitaba adını veren hikayenin yaşlı, erdemli, incelikli karakteri Elena Dmitriyevna’nın bir portresini iliştirivereceğim buraya o yüzden. Kitabın içinde bir Catherina The Great veya daha fazlası var ve bunu atlamak çok büyük haksızlık olur yazara.
Kurban II
‘Dönüş’ ise hücresindeki bir mahkumun hikayesi. 1916 yılına gidiyor ve St. Petersburg sokaklarında Mariya Nikolayevna’yı arıyorsunuz. Sergey Sergeiç’i çizdiğim resmi de hemen buraya iliştiriyorum.
Kurban III
Diğer hikaye İki Mektup. Kendisinden çok genç ve aşık bir kadından koşarak kaçmadan önce mektup yazan ressam ve yirmi sekiz yıl daha önce doğmuş olmak yerine hemen şimdi orada olmanın sırrına inanan ve anlatan, mektubuyla sarı örgülü saçlı küçük kız olmaktan çıkan cesur bir kadının mektubundan oluşuyor.
Kurban IV
Mutlaka II. Wilhelm’in krallarla alışkın olmayan bir tutsağı etkilemek için onunla sohbet etmek istemesi ve Rus asıllı akademisyenle sohbeti dikkat çekici. Küçük bir köpek yavrusuna Vaiz John denmesi de.. Buna rağmen hiçbiri Çemadanov kadar güzel değil. Egor Egoroviç Çemadonav’un herkesin kaçmak istediği toplama yurduna geri dönmek isteyecek kadar itaatkar olması, yaşadığı zorlukların hemen hepsini çok sıradan kabul etmesi; Sibirya, Rusya, Gürcistan, Afrika, İtalya ve Fransa’daki seyahatleri, çilli yüzü ve üç köpek yavrusu karşılığı aldığı ve başına gelen onca şeye rağmen gözü gibi koruyup tertemiz tuttuğu kolalı beyaz yakası o kadar güzel ki..
Şöyle bitiyor:
“Çemadanov’u böyle astılar. Ve hayatta ne bir dostu, ne akrabası olmadığından kayda değer bir başarısı da bulunmadığından, onunla ilgili bütün anılar ölümüyle birlikte kayboldu, sanki hiç yeryüzünde yaşamamış gibi.
Artık yeryüzünde Çemadanov diye biri yoktu, sadece, trajik kavgalara hazır hükümdarlar ve zamane kahramanları vardı.
Hükümdarlar ve kahramanlar!”
BLOOD and GUTS / A History of Surgery / Richard Hollingham
Goodreads
”İkinci yüzyıl bana çok çekici geldi uzun bir süre; insanın ta bir özgürlük içerisinde düşünüp kendisini anlatabildiği son yüzyıldı. Biz o zamanlardan çok uzağız şimdi.”
~ Henri ile Paula ökseotunu düzeltirken ~
“Neye mi yarayacak? O da sorulur mu? Lizbon, Porta Sintra, Coimbra... Şu isimlerin güzelliğine bak bir! İnsanı sevince boğmak için bu sözcükleri yinelemek bile yeterli olabilirdi. Artık burada kalmayacağım, başka yerde olacağım. Bambaşka bir yer!”
Hekimoğlu
“Hekimoğlu, Osmanlı tarihinde, kabrine gece yarısı gömülen tek devlet adamıdır. Paşa gözden düştükten sonra, sadrazamlıktan azledilip, Kız Kulesi'ne hapsediir. Buradan da sürgüne yollanır. Daha sonraları, ömrünü tamamlayacağı Kütahya'ya vali atanır. Vasiyetinde, İstanbul'da kendi yaptırmış olduğu caminin türbesine gömülmek ister. Bunun üzerine, Kütahya'daki kabrinden çıkarılan naaşı, Üsküdar'a getirilir. Kendisini çok seven halkın, defnedilmesi esnasında isyan çıkarabileceğinden endişe edildiği için gece yarısı Üsküdar'dan İstanbul'a geçirilip, kabrine gömülür.”
Adriano
Tarihte yeri olan insanların pek çoğunun sıradan ya da daha beter çocukları olmuştur; kendi içlerinde bir soyun tüm kaynaklarını tüketiyor gibiler.
Kendimi bir başkasına miras bırakmaya özel bir ilgi duymuyorum.
Aslında, insanın gerçek sürekliliği kanla belirlenemez; İskender'in dolaysız varisi bir Asya kalesinde çelimsiz Persli prenslerden doğan bebek değil, Caesar'dır; çocuksuz ölen Epaminondas, çocuk yapmak yerine zaferler kazandığını söyleyerek övündüğü zaman haklıydı.
Kaçak Atlar (Runaway Horses)
Kaçak Atlar'da da, tepedeki manastıra Kiyoaki'nin aşkla, Honda'nın ağır ağır tırmanışını hatırlatan bir yol var. Kiyoaki'nin onca yoldan sonra bulabildiği tek şey 'Hayır' cevabı iken burada da bir Atlantis bulmayı hakeden emekten sonra toz toprak içinde sıradan bir şehir var elde.
Bahar Karları'nda Kiyoaki'nin ölümünün ve aslında onun yirmi yıl sonra İsao olan ruhunun seppukusun Kaçak Atlar’da samurayların shintosuyla örtüştüğünü düşünmek için bir sürü sebep var.
Kutsal sayılan bir tepedeki ayinler ya da dillerinden düşmeyen çağlayanın altında yeni hayatta buluşma fikri zaten Mishima’nın neredeyse bütün kitaplarında ortak link. Yenilgiden sağ çıkan seksen askerin toplu intiharından bahsetmek yerine konunun İsao'ya gelmesi, kitapları arasındaki bağları görünce bir MindMap haritası çizip, bu aslında Satoko'dur: utkuya işaret ediyor, bu aslında bir din ayini değil: Honda'nın Hindistan'da gördüğü rüyadır, demek isteği doğuyor.
Kaçak Atlar bana nerede yayınlandığnı tam çözemediğim Voices of The Heroic Spirits (Eirei no Koe)'i hatırlattı:
“Cesur askerler bir tanrı onlara dövüşmeyi emretti diye öldüler; altı ay sonra başka bir tanrı ateşkesi emretmiş olduğu için bu vahşi çarpışma birden durdu. Ama majesteleri kendisinin de bir fani olduğunu ilan etti. Hem de tanrı olan imparatorumuz için düşman gemilerinin böğürlerine el bombaları gibi düşmemizin üzerinden bir yıl bile geçmeden oldu bu. İmparator niçin bir insan haline geldi?”
Tenno Heiki Banzai!
*Görsel sadece Runaway Horses için değil Spring Snow ve Patriotism içindi. Ama onlar için ipekler, kılıçlar, kanlar içermeyen ve huzursuzluk vermeyen bir görsel yeterli olmazdı.
K. Banu Köse
Emil / Echenoz
İyi huylu, komünist, bir dünya yıldızı olduğunda dahi övünmeyi bilmeyecek kadar başka bir adamın hikayesi diye görüyorum ben. Ama okuyan herkes kendine göre başka şeyler bulurdu muhakkak. Bir atletin hayatı, doğu blokunda bir Dubçekçi adam, koşmayı sevenlerin seveceği bir şeyler..vs. diye tarif edenlerin olabileceğinden şüphem yok. Oysa koşmak üzerine düşünmek falan istiyorsanız Murakami okumanız daha mantıklı olur.
*
Emil akademik klişelerden ve her türlü zarafet kaygısından uzakta, sarsıntılı bir biçimde, rakiplerini şaşırtacak derecede çok değişken bir hızla koşuyor. İlk koşusunda farkında olmadan arileri fazlasıyla kızdırarak derece yapınca antrenör ona şöyle diyor: Tuhaf koşuyorsun, ama fena koşmuyorsun.
Bütün koşucular bedeni ileri itebilmek için vücudun üst tarafını kullanıp ayakları kendi ağırlıklarından kurtarabilmeye çalışırken Emil tam tersini yapıyor. O dönemde final sprint bilinmiyor, gücü hep eşit kullanmaya çalışanların tersine, Emil en fazla çabayı en sonda gösteriyor, bitiş atağını keşfediyor. Diğerleri gibi değil. Ne antrenörlere, ne doktorlara soru soruyor. Sessizce, kendi kendine antremanlar yapıyor:
İlk gün nefesini dördüncü kavağa kadar tutarak yürüyor, sonraki iki gün beşinci kavağa, sonra altıncı kavağa kadar nefesini tutuyor, iki günde bir ağaç ekliyor, ta ki hiç nefes almadan kavaklı yolun sonuna ulaşıncaya kadar. Ama sonuna ulaştığında bayılıyor. Bir başka seferinde, bütün hızıyla kat ettiği on iki düz çizgiden sonra soğuk duş alırken bayılıyor. Nereye kadar gidebileceğini bilmek istiyor hep.
Koşmakta o kadar iyi ki Emil, önce ülkesinde ulusal kahraman, sonra Dünyada yıldız oluyor. Gottwald bizzat Cumhuriyet nişanıyla onurlandırmak istiyor. Onun gerçekte varolduğunu, komünizmin icat ettiğini düşünmesinler diye halka ziyaretler yaptırtıyorlar. Bir atlete bu kadar hayranlığın boyutu Stakhanocu ideale zarar vermeyecek ölçüde olmak zorunda diye düşünüyor Emil.
Dubçek reformları Emil’in hoşuna gidiyor. İnsanların artık daha rahat konuşabildiğini, yeni bir Çekoslavakya’nın olabileceğine inanıyor. Komünist, elbette, tamam, zira başka türlüsünü yapamaz, ama komünist olarak yeni Çek komünizmi inşasını istiyor.
Dubçek dönemindeki değişimler Moskova’nın hoşuna gitmeyince, Sovyetler Çekoslavakya’ya giriyor. Bu duruma karşı yapılan gösterilerden birine Emil de katılıyor. Onu halk hemen tanıyor:
Bir şeyler söyle Emil, hadi, diyorlar, herkes bağırıyor, tepkisiz kalamazsın. Emil önce biraz çekiniyor. Söyleyecek bir şeyi olmadığından değil kuşkusuz, ama gazetecilere söyleşiler yapmış olsa da kalabalıklara hitap etmeye alışkın değil. Önemli değil, konuşmaya başlıyor: narin sesini zorlayarak ulusal kahraman söz alıyor, paktın ordularının işgalini kabul etmiyor, kınıyor. Birkaç hafta sonra olimpiyat oyunları Mexico’da yapılacağından orduyu olimpiyat için ateşkese davet ediyor. Bu pek açık olmayınca, oyunlar sırasında SSCB’yi boykot etme çağrısı düşüncesini açıkça söylüyor.
Bu sözlerin sonuçları Emil Zatopek’in tüm görevlerinden alınıp, ordudan atılıp, Prag’da ikametinin yasaklanması ve Alman sınırı yakınlarındaki uranyum madenlerine işçi olarak gönderilmesi şeklinde oluyor. İlerleyen zamanlarda şehre çöpçü olarak gönderildiğinde halk yine onu tanıyor ve onu onurlandırmak için pencerelere koşup ona sevgi gösterilerinde bulunuyorlar. O da bu sevgi gösterilerinden biraz utandığından yapmayı bildiği tek şeyi yapıyor, koşuyor.Böyle bir çok farklı yerde çalıştırılıyor ama her gittiği yerde halkın onu omuzlarına alması sorun oluyor. Bir gün önüne bir belge verip imzalamasını istiyorlar. Tahmin edersiniz; ülkenin durumundan çok memnun olduğunu, hiç işkence edilmediğini, tenzili rütbeye uğramadığını, dedikodulara rağmen hiç uranyum madeninde çalışmadığını yazan bir kağıt imzalatıyorlar. Spor Bakanlığı’nda bodrum katta bir görev veriyorlar ona.
*
İlk başta da söyledim, herkes başka bir şeylerle tarif etmeye kalkabilir bu kitabı. Çünkü ben ne art arda kırdığı rekorlardan, ne rakiplerinden, ne karısı Dana’dan, ne Fransalı ve Brezilyalı gazetecilerin ona ettiklerinden, ne ponponlu beresinden hiç bahsetmedim. Benim için iyi huylu, kavgalardan -hiçbir türlüsünden- hoşlanmayan özgün ve mütevazı bir sporcunun hikayesi idi. Ki Kitap da şöyle sonlanıyor zaten:
Olsun, diyor, yumuşak başlı Emil, arşivcilikten ötesine layık değilmişim demek.
Alexis / Ya da Beyhude Mücadelenin Kitabı
Her kitapta çini mürekkebinde danseden, denizlere yürüyen bir ressamdan bahsedemezdi tabii ki(1). Aşık Sophie’nin(2) damarlarından bal aktığı anları da, imparatorun yerine kimseleri koyamadığı bir tenin içinde akan pınarlara hayranlığını anlatmayacaktı bu kez(3). Farklı yaşamlarda birbirinin tamamen aynısı iki olay olmadığı gibi aynı hayatın içinde bile olmadığından, kurguda bile aynılık seçmediğimizi varsayarak bu benzetmeleri yaptım ve onaylanma kaygısını da taşımıyorum.
Ne dünyanın dört bir yanına yapılan gezileri, ne de yüzyıllar sonra Prusya’da dökülen kanlar olacaktı konu. Bu kez Eric acımasızlığından biraz Alexis’e, Wang-Fo’nun karısının sabrından biraz (kesinlikle hepsi değil) Monique’e verilmiş, tadı-tuzu eksik kalmış hissi verdirtecek kadar neşeden ya da aşktan yoksun bir iç sıkıntısını ilk kişiden -haklı bir huzursuzluğu olduğuna hükmetmiş olan ama bencil olduğu yerlerde bencilliğini meşru saymayacak incelikleri olan birinden- dinleyecektik.
O da kıyaslandığında eksiklik sanılabilecek farklılığının bilincinde olup zaten erken ayrıldığı için değil çok kaldığı için af dileyecekti çıkıp giderken. Aklımızı çelen her şey bir şekilde ölüm ya da hayat yüzünden ayrılacak yanımızdan. Buna katlanmak için ne erdemi (ki ona karşı duyulan büyük saygı ona karşı kendimizi savunmasız bıraktığımız gerçeğini de yanında getiriyor) ne de saflığı gereğinden fazla yüceltmeye gerek yok. En kendimiz olduğumuz yerdeki kabahatlerimiz gerçek saflığa daha yakındır. Kabalık etmeyi alışkanlık edinmişler ve tembellerin buradan kendilerini haklı bulma yanlışına düşmeyeceklerini umuyorum.
Tivoli ziyaretimden sonra tam olarak tarafsız olmasam da şu cümleleri olduğu gibi buraya da taşımak istedim:
“Kitapların aklımızı çeldiği doğru değildir; olayların da. Çünkü sadece bizim kandırılma saatimiz, her şeyin aklımız çelebileceği vakit geldiğinde yaparlar bunu. “
“Başka birinde bizi heyecanlandıran şey, neticede ona hayat tarafından ödünç verilmiştir.”
1) http://atopia.tumblr.com/post/29343356955/yavas-yol-al-yorlard-cunku-wang-fo-geceleri#notes 2) http://atopia.tumblr.com/post/38372271935/coup-de-grace-tam-olgunlasmam-s-zekalarda#notes 3) http://atopia.tumblr.com/post/109915540168/gecmis-bir-zaman-elinde-olanlarla-yeniden-bir#notes
Museo di Storia Naturale