Kanalımıza Abone olup, videomuzu beğenirseniz, sevinirim.
DEAR READER

pixel skylines
KIROKAZE

@theartofmadeline
2025 on Tumblr: Trends That Defined the Year
sheepfilms

Kaledo Art

oozey mess

No title available
No title available

No title available
Cosimo Galluzzi

⁂
will byers stan first human second
🩵 avery cochrane 🩵
he wasn't even looking at me and he found me
taylor price

PR's Tumblrdome
Misplaced Lens Cap
Keni
seen from Peru
seen from Pakistan
seen from United Arab Emirates

seen from United States

seen from United States
seen from United States
seen from United States

seen from United States
seen from United States

seen from United States

seen from United States
seen from United States
seen from United States
seen from Germany
seen from Laos
seen from Switzerland
seen from Ukraine
seen from France

seen from Brazil
seen from Kazakhstan
@bardakdevrildi
Kanalımıza Abone olup, videomuzu beğenirseniz, sevinirim.
adım murphy. 52,5 yaşındayım. evet yaşımda bir yarımdan ibaret. yaşantımla alakalı mı bilmiyorum ama olsun istemezdim. yarım olmam beni kötü yapmıyor. sadece hayatı yarım tarafıyla yaşamak beni bir şekilde etkiliyor. her şeyi yarım hissetmek de cabası. her şeyi kabullenebiliyordum da işin ucu hissetmeye gelince birilerini nedensizce affedemiyordum. her şeyi yarım hissetmek hiç hissetmemekten daha iyi gibi geliyor bana. karşımdaki manzaramın tam olmasıyla alakalı bu. en ince ayrıntısına kadar görme isteğiyle alakalı bu.
sarılmak için davrandı. o gün diğer günlere hiç benzemiyordu. sarıldım. bir olduk. sarıldık. kafamı omuzuna yasladım. o kadar güvenli bir alan ki burası, anlatamıyorum. kafamda yaşıyorum. hafiften saçlarına dokunuyorum. o kadar güzel bir his ki. sarılıyoruz. iki dakika önce ne yaptığımız hiç umurumda değil. her şeyden kopmuşum. yaşadığım onca boka bunu feda edebilirim. bütün hayatım boyunca yaşadığım bedeli böyle ödeyebilirim. bu sarılma için bir gün boyunca oruç tutabilirim. sarıldık. bir olduk. beş dakika önce ne yaptığımız önemli değildi. ayaklarımız yerden kesiliyordu. gözlerimiz kapalı bazen. bu kadar uzun boylu olmasını o kadar çok seviyorum ki. ona sarıldığım zaman sanki kalbi olan kocaman bir şeye sarılıyor gibi hissediyorum. uzundu ve bir şeyleri benden daha iyi görüyordu. hala böyle kalmamız mükemmel. keşke hiç bitmese. yürüyen merdivenden bahsediyorum. basamaklar bitince sarılmamız bitiyor. keşke daha uzun olsalar.
iki gözümün baktığı
iki binanın arasındaki boşluk
ile meşgulken pencerem
genzime kaçan yalnızlığınla
sırtıma vura vura koşuyorum
gökyüzüne tutunduğum ellerimle
kafama binen bulutların
terimi yağmur tanesi gibi
indiren bir melek kadar
zamanlıyım
beni okyanusun dibinde
boğmaya yetkisi olmayan
karabasan ile
günümü afallattım
ayılmak için su
yeterli olmadı
taş düşürdüm
cahil değildim
çok şey biliyordum ama
bu insanlarla baş edeceğim
anlamına gelmezdi
gelmiyordu
onlar her zaman sana
farklı bir yoldan bakıyorlardı
ve küçücük şeyler için
beyinlerini yorduklarına
inanamıyordun
can sıkıntısı
afakan
bir şekilde seni
buluyordu
değiştiriyordu pusulanı
doğru adrese varmıyordu
sevgin, saygın, iyi niyetin
göğüs kafesimin takıldığı
elektrik tellerine
sığmıyordu elbisem
babamın, annemin
etrafında döndüğü gibi
dönüyordu dünya
koskocaman dans pistinde
gözlerin üstünde olması
normal bir durum değil
kıskançlık bıçaktan keskindir
yalnızlık ise Allah’a aittir
ve ben yine kayboldum
ayağı yere basınca insanın
her şey o zaman başlıyor
her şey o anda miyopluğa
dönüşüyor
arkama bakmadan yürümeye
çalıştım ama yine de
döndü başım
yandı sırtım
A photographic trip into the sixties
Don Snyder ( 1979 )
söyle bir kırık hava döneyim, turna uçsun içimde.
çok canım sıkıldı, kuş vurdum. ölmedi, can çekişiyor. şansım bu aralar, iyi gitmiyor. çay sıcak, dilimi yaktıktan sonra çayın tadı değişti. sevmedim. şimdi işin yoksa tütün sar. sahil denizden nasibini almış uzanıyor üsküdar’a kadar. banka oturmuş iki memur; cigara çekiyorlar sabah servislerine kadar. ağaçlar rüzgârın sözünü dinlemiyor, ona karşı direniyorlardı ve sahipsiz kurumuş yapraklar, insanların ayaklarında eziliyor, rüzgârın sözünü dinliyorlardı. babam öleli iki yıl oldu, unuttum. annem yaşayalı elli yıl oldu, hala beni seviyor. ben sıkılalı üç saat oldu, sıkılalı üç saat ve çay ocakta fokurdadığı onbeş dakika oldu. o da dilimi yaktı. tütün sardım, içiyorum. karşımda manzara yok, ne zaman oldu ki. ezan okundu, namaz kıldı şeytan. tütün bitti, sarma kâğıdım da. dağıldı cemaat. çay koydum kendime, ilgilenmedim, soğudu bayatladı keyfim.
gövdemizdir.
bitiş çizgisi nerede bilmiyorum ama ben yeterince iyi bir koşucu olamadım. ama yine de sizi koşturma isteğim; beni koşturmak isteyen başka birinden geliyor. haklı haksız tartışılır.
zihnimin tozlu molalarında kafayı yiyen feminist virgina woolf çözemedi cinsiyetimi. vurgun yedi her yanım; sabah konuşamaz, kalkamaz, gece kahve içemez, çarpıntıdan uyuyamaz oldum. ellerim değdiği zaman ülkelere, hepsini toplayamazdı, uzanmazdı parmaklarım, istemezdi. hepsi kan döktü demeyeceğim ama en masumu bile kendi devletini aşağıladı kendi mahallesinde. uzun boysuz, saçları kirli, annesinin topuklu ayakkabıları kadar uzunlar. paran varsa her şey altındadır, varsa senin tarafındadır. bir keresinde çok param vardı, ispanyadaydım. çok sürmedi; geri geldiğimde yani istanbul’a, beyoğlu’nda çay içecek bir yer bulurdum illa ki.
birkaç düşünceydik. vurulduk. kan kaybettik. yasaklandık. birkaç sevilmeyen cümleydik, yanlış anlamda kullanıldık.
tanrım kafamın içi yalnızlığınla dolu.
düşündüm de hayat o kadar da sıkıcı bir yer değil. insanlar garip de değil. durumu zorlaştıran bizleriz. devleti taşlayan, sürekli politik konuşan, yalnızlığı seçen, çıkar ilişkileriyle kurduğumuz sofralara ve hazırladığımız yemekleri daha derli toplu ve tuzsuz yaparsak muazzam olur. her şeyi eleştirmeyi bıraksak yani tadında eleştirsek çünkü arka planda ne yaşandığını hiçbir zaman bilemeyiz. bu tiyatro oyununda, hiç alkış almayan dekorcular gibi bir şey. sözüm tanrı’ya değdi. hissettim. ona değmeden de olmaz ki. sonuçta bir yaratıcı söz konusu ve mucizeleri dinlemeyi seven hala insanlar var. neyse bahçede çiçekler solmuş, vapur gecikmiş, yağmur yağmış, kadın dövmüş, erkek ağlamış gibi şeyler söylemeyelim birbirimize. biraz duralım. duralım. sessiz işte. biraz şu dünya sakin ve sessiz kalsın. lütfen. iyi şeyler söylemeye çalışıyorum ama hiçbir zaman işe yaramıyor. bu dünyaya yazdığım çok kaçıncı mektubum; ya ona ulaşmıyor mektuplarım ya da işine gelmiyor söylediklerim. durun biraz! bu ülkede yirmi yıldır aynı oyunu oynayan insanlar var. ne kadar güzel bir şey yapıyorlar değil mi? –bu kısımda çok fazla ironi vardır- artık beynimi güncellemek istemiyorum çünkü diğerleri benim kadar güncellediklerini zannetmiyorum. yapı olana inanıyorum. insan dediğin geliştirmeli kendini, her gün piramit misali koymalı tepesine koca koca taşları, napıyoruz?
aklıma bir dövmeci geldi. muhafazakâr ailesi olduğu için kendi vücuduna hiç dövme yaptırmamıştı. bir sabah kalktığında annesi hastaydı. her gün kusuyordu. zayıfladı. yatmaktan yaralara ev sahipliği yaptı. her gün yemek yeme öğünü biraz daha azaldı. bir sabah oğlu kendi istediği bütün dövmeleri annesinin üzerine kazıdı. kadın öldü. abdest tutmadı. dövmeci yalnız kaldı.
dayımın kuşları vardı. en çok beyazları severdi. bir keresinde nasıl takla attığını göstermişti bize. ne yalan söyleyeyim onun kadar heyecanlanmadım. ama onu bir görseniz. şimdi bu evde bu kadar insan yerine o güvercinler olmalı. beyaz ve takla. bu yüzden burası bana hiç mantıklı gelmiyor. dayımın tek başına orada öyle yatmasını kabul edemiyorum. şimdi nerede o kuşların? toprak atma görevi bana geldiğinde küreğin ucuna beyaz bir güvercin.
yağmur başladı
sicim sicim
duvara, toprağa
arabanın camına
hiç kendine acımadan
vuruyor kendini
bıkmış, usanmış
lekesiz ve birkaçı
düşmek istemezken
o şemsiyenin tepesine
hepsi tek tek
kovuluyor cennetten
ve bütün nefretiyle düşüyor
insanlığın üzerine
şarapnel edasıyla
ortaçağ gibi
hiçbir salt amacı gütmeden
düşüyor
düşüyor
kasvetli
kısa
kısa
ne zaman yağmur yağsa
ıslanmayı yeğlerim
ama korkarım
hasta olmaktan
işe gidememekten
para kazanamamaktan
bu yüzden dururum
yağmayan tarafta
ıslanmayı yeğlerim
o gün mustafa bey
ıslanmak istedi
benimle değil ama
kendisiyle demek istedi galiba
o günden sonra
yağmurun da anlamı kalmadı
ben hariç herkes
orada durmak zorunda
zorunda kötü bir şey
sanki
düşündüm de; doğru. değerli bir vazo gibi dikiliyorum bir masanın üzerinde. kırılsam bir gün, herkes değerimi anlayacak. ama kırılıncaya kadar bir değerim yok. bir işlevim de yok. artık ne çiçekler açıyor gönlümde, ne bir halta yarıyorum. hanım kendine yeni meraklar edin diyor. bak diyor, emekli olan herkesin bir hobisi var. ben de diyorum ki, yaşlı insanları soymak için hobileri buldular. yoksa yaşlanınca insan ne alacak kendine. bari kitap oku diyor. hiç yorulamam dedim. birisi okusun, ben dinlerim. eskiden radyo tiyatrosu vardı. biz onlarla büyüdük. babam rahmetli, on yaşına kadar masal okudu bana. o masallar o kadar güzeldi ki. bazı eserler öğretici idi. sonra hiçbir masala inanmadım zaten. şimdi televizyona bakmayı da sevmiyorum. hanım seyrederken kenardan kulak kabartıyorum.