“Bir Ölünün Hatıra Defteri”
Hayatım ne zamandan beri bulanıktı. Bir sis perdesinin ardında hayal meyal yaşamaktaydım. Sıcak yatağımın ve dostlarımın müşfik kolları arasındaydım. Evlatlarım, dostlarım etrafımda pervaneydiler; beni yalnız bırakmıyorlar, derdime derman olmaya çalışıyorlardı ama yine de rahat değildim. Yanımdaydılar ama ağır, ağır onlardan uzaklaştırıldığımı, yalnızlığa doğru itildiğimi belli belirsiz de olsa fark edebiliyordum.
Uzun zamandan beri bedenime uyuşukluğa benzeyen ağır bir dermansızlık gelip sarmıştı. Can pınarlarım kurumada, gücüm kuvvetim azalmadaydı. Sanki sırtımda ezip bunaltan, varlığıyla bıkkınlıklar getirten ağır bir yük vardı.
Bedenimin ağırlığı ruhumu eziyor, beni fena halde yoruyordu. Her zaman uzun bir maraton koşmuş gibi nefes nefese idim.
Hayata olan bağlarım zayıflamada, ölüm adım, adım yaklaşmadaydı. Ve ben bunun farkındaydım. Bu; kaçılamayan, isteyerek ya da istemeyerek kabullenilmesi gereken bir gerçek, gidilmesi gereken bir yol, mecburi istikametti.
Kaderime sessizce boyun eğmiştim. Mukadder olanın, kaçılamayanın gelişine bir insan ne kadar hazırlanabilir ise bende o kadar hazırlanmaya çalışıyordum.
Fakat ilk darbe kendimi bir parça iyi hissettiğim, hayata olan bağlarımın bir parça güçlendiğini zannettiğim, hiç beklemediğim bir zamanda ve aniden geldi.
Sol yanıma bir bıçak saplandı. Ufuklarıma keskin bir sancının yıldırımları düştü. Gümüş renkli bir mızrak gözlerimi deldi, kamaştırıp kör etti, önce beynimi, ardından bedenimi uyuşturdu.
Bir anda yere düşüp dağıldım. Sert, ağılı, bulantılar veren bir duygular yumağına tutsak oldum.
Kaçmaya çalıştım fakat başaramadım. Sanki burnum kanamış da o kanı yutmuşum gibi genzimde sasılı, pis bir koku vardı.
Bedenimi delip geçen bu duygular yığını çok ağır, sancılı ve keskindiler. Benliğimi tutup, bağlayan can denen kalın urganları gerip, zorluyorlardı.
Sonunda keskin darbeler bu bağları kesip, kopardı; tutunma çabalarım boşuna oldu. Mor çeperli derin bir kuyuya, bulantılı bir karanlığın içine düşüşe geçtim.
Bu düşüş takla atar gibi döne döneydi. Ağzımda bayat kana benzeyen bulantılı, iğrenç bir tat bırakıyordu. Benliğimin derinliklerinden kopup gelen öğürtüler beni allak bullak ediyor; içimi, dışıma çıkarıyordu.
Sert bir zemine çarpılıp dağılacağımı zannediyordum. Lakin düşüşüm sert olmadı. Sanki yaylanan bir şilteye ya da ağa takılmışım gibi gittikçe yavaşlayan salınımlarla son buldu.
Geldiğim yer karanlık, ıslak ve soğuktu ama yine de bir parça huzura erdim.
Fakat meçhullere doğru düşüşüm sona ermemişti. Kuru bir yaprağın hafif bir rüzgârda salınması gibi yavaş da olsa devam ediyordu.
Benliğime hapsedilmiş sonsuz karanlıklar, dönentiler içinde ağır ağır bir yerlere doğru yuvarlanıp gidiyordum. Bilemediğim bir şeyler beni kendime, kendi içime çekiyordu.
İçimde ulu, soğuk ve kara dağlar, sonsuzluklara açılmış engin delikler, yarıklar, uçurumlar oluşmuştu. Ters yüz olmuşum gibi kendi içime doğru düşüyor, düşüyordum.
Fakat bu da uzun sürmedi; gizemli, yankılı bir karanlığın kalın, soğuk, derin ve gölgeleri içinde son buldu.
Önce dongun, ıslak ve kara bir sessizlik etrafımı sardı. Şaşkınlıkla zincirlenip, bilinmezliklere tutsak edildim. Bir şey beni büzüyor, eziyor, beni içime hapsediyordu. Zindanım bedenimdi.
Sonra bu zindanın duvarları yıkıldı. Kapılardan bir kapı açıldı. Kendimi geniş bir boşlukta buldum.
Ufuklarımın sonsuzluklarında yanıp sönen rengârenk, minik çakıntıların varlığını güçlükle fark edebiliyordum.
Belki de kırpışanlar minik kanatlar gibi açılıp kapanan gözkapaklarımın ardında; sönmeye yüz tutmuş, gözbebeklerime yapışıp kalmış minik bir alevin cansız kıvılcımları, can denen cevherin son çırpınışlarıydı.
Sisler ardındaki yıldızlar gibi kırpışan, bir görünüp bir kaybolan minik ışık kümelerinin bir aydınlatıp bir kararttığı yabancı ve gizemli bir dünyaya ışınlanmış, yumuşacık inivermiş gibiydim.
Bir başka dünyaya geçivermiş gibiydim ama yine de ötede kalan yer ile aramızda kopmamış ince bir bağ vardı. Benliğimi delip geçen o sancılı kara kılıç içimde kuruyup kalmış, dikenli bir çalı grubuna dönüşmüştü.
Bin bir dilli kara bir ejderha benliğimi yırtıyor, paralıyor, hem yakıyor, hem üşütüyordu.
İçimde bir şeyler büzüşüyor, genişliyor; engel olamadığım bir güç beni hem çekiyor, hem itiyordu. Bir cendere altında ezilirken balon gibi şişmeye benziyordu bu. Sanki benliğim bölünüyor, ayrışıyor, uyuşuyor, tırmıklanıyor, parçalanıyor gibiydi.
Gördüklerimin, hissettiklerimin şaşkınlığıyla bocalarken sert bir yere çarpışın yaldızlı darbesini hissettim. Burnumdan kan boşandı, kokusu içime doldu.
Beynim uyuştu, çakan bir şimşekle ufkum aydınlandı, sonra tekrar karanlıklara gömüldü.
Sonunda bir bomba gibi patladım, zerrelere bölündüm. Bilinmezlik denilen kara bir örtüyle sarılıp sarmalandım.
Her yer kadife gibi yumuşacık bir karanlıkla kaplıydı. O yumuşacık kadife sargının içinde bir yerlerdeydim.
O sargı hem içimde, hem dışımdaydı. Manen ve madden ikiye bölünmüş, bir parçam karanlıklar içinde kaybolup gitmişti.
Karanlıklar; yankılı, yuvarlak, sıcak, tok bir sesti ve yumuşacıktı.
Uyuşuk, salınımlı, yuvarlak bir duygu yumağı ağır, ağır parçalarımdan birine doluyor, sisler ya da tüller ardında silinen yalçın bir dağ gibi arama giriyor, beni benden uzaklaştırıyor; fakat sancı ya da acı vermiyordu.
Ağır bir uykuya benzeyen uyuşuk duygular demetiyle sisler ardında kaybolur gibi ikiye ayrılmış olduğum halde kendimi yavaş, yavaş yitiriyordum. Fakat iki parçam arasındaki o ince bağ henüz kopmamıştı.
Birden derinlerimden bir şey kükredi, içimde bir şeyler sarsıldı. Zamansız bir volkan patladı, derinlerimden köpürerek kopup gelen amansız bir zelzele her şeyi sarstı, allak bullak etti.
Belki de sonsuzluklara fırlatılmış, sonrada bir yerlere düşmüş, bir şeylere çarpmış, belkide bin bir zerreye dönüşmüştüm.
Bir anda her yer sancılı bir kızıllıkla tutuştu. Genzim kekremsi, kana benzer bir kokuyla bir kez daha doldu.
Güçlü bir yelin sürüklediği, her şeyi alt üst eden, çakıntılar yüklü ak ve keskin alevler kusan kara bir bulut ve bu bulutlara sinmiş uğursuz bir kasırga dört yanımdan esti, uğultuları dört bir yanımda yankılandı.
Keskin, ağır ve alevli bir sancı damarlarıma doluverdi. Ağılı sancı her yanımı kasıp kavurdu; yaktı, yıktı, tarumar etti.
Benliğim önce büküldü, buruldu, kopacak kadar gerildi. Bir anda ağrıların, sancıların yalınlığına dönüştüm, onlarla özdeşleştim.
Bu sancılar, acılar yalın bir kılıçtı. Orta yerimden dikine darbelerle beni bölüyor, dilimliyor, minik zerrelere ayırıyor, parçalıyordu.
Fakat bu da uzun sürmedi. Bir yitiriş, karanlıklar içinde kendimi kaybedişle beraber o da bitti, yok oldu.
Karanlıklarda kaybettiğim kendimi yine karanlıklarda buldum. Sanki iki parçaydım. Aradaki ince bağ kopmuştu. Her parçam birbirinden ayrıktı ama yine de yan yanaydı. Bütünlüğüm bozulmamıştı.
Yan yana iki parçaydım ama kendimin kendim olduğunu biliyordum. Bu derin fakat rüyasız bir uykudan uyanış gibi bir şeydi.
Beni sarıp sarmalayan yumuşak, durgun kara bir denizin dipsiz derinliklerinde belinlemiş, şaşkın ve yapayalnızdım. Orada kendimden başka kimsecikler yoktu.
Bilincim; kalın, kara bir bulutun ardındaki güneş, ya da gri kül altındaki minik bir kor gibi belli belirsiz ışıldamaya, yaşamaya çalışıyordu.
Bulantılı bir salınıma benzeyen engelleyemediğim düşüşüm tekrar başladı. İster istemez, çaresizlikle bu düşüşlere kendimi teslim ediyordum.
Bir müddet sonra bu dönüşümlü düşüşüm yavaşça sona erdi. Aniden üzerime kara bir şey, bir karanlık yıkıldı.
Yumuşak bir cismin sert bir yere çarpışındaki tok sesi bir kez duydum ve yoğun bir duman gibi ağır, ağır bir kez daha dağıldım.
Fakat bu salt bir duyuş değildi, bir miktar hissedişle karışıktı. Sanki duruşumla ilgiliydi. Aşağılardan, derinlerden geliyor gibiydi ama bir öncekinden daha net, daha sert fakat garip bir şekilde hafifti.
Kendini yitirişle bir miktar uyuşuk; acıları, sancıları hissedişin aleviyle karışıktı.
Sanki bu, içimde patlayan bir yıldırımın yuvarlanan, gümbürtülü, alev renkli sesinin derinliklerim de yankılanan aksiydi.
Bu çakıntılı, uğultulu, yuvarlak ve renkli ses yumuşacıktı, hafifti ama tüm benliğimi kaplamıştı ve ben ona dönüktüm, salt ona dönüşmüştüm.
Etrafımda bazı koşuşturmalar, çekiştirmeler hissediyor fakat hiç bir şey anlayamıyor, duyamıyordum. Dumanlı bir sisin ardında kalarak perdelenip uyuşmuş bilincim onlara erişmeye yetmiyordu.
Bilimcim sanki daracık, çelikten bir kafesin içine hapsedilmişti ve oradan çıkamıyordu.
Bir yerlerde tencere kapağı gibi bir şey tıngırdıyor, şıngırdıyordu. Bir şeyler düşmüş olmalıydı. Düşenin ben olduğumu henüz bilmiyordum.
Birden ufuklarım aydınlanıp karardı, karartılar büyüdü ve beni kuşattı. Bilincimin hapsedildiği demir kafes daha da küçülüp daraldı; içindekilerle birlikte yok oldu. Arayıp bulduğum iki parçalı benliğim bir kez daha bölündü, kendim kendimden yavaşça uzaklaştırıldı. Uzaklaşırken ağır, ağır solan bir imge gibi sisler içinde diğer parçamı yine yitirdim.
Her yönümü sarmış bilinçsizliğin koyulaştırıp büyüttüğü karanlıklar ummanına tekrar düşüverdim.
Fakat yine de içimde, henüz sönmemiş bir kor, nabız atışı gibi canlı; minik, yavaş, yavaş yuvarlanan ak bir bilye duruyordu.
Ağır, ağır eriyen benliğim bütün gücüyle ona tutunmuş, sarılmıştı. Bu; karanlıklar ummanım da minik bir damla, salınan ak bir sandal gibiydi.
Karanlıklarla silinmeye yüz tutmuş ufuklarımda bazen minik kıvılcımlara benzeyen çakıntılar görüyordum ama bunlar benden çok uzaktaydılar.
Yanmaya çabalayan minik, rengârenk kıvılcımlar gibiydiler. Kapkara ufuklarımı mor bir renge boyuyorlardı.
Fakat bu minik kıvılcımların ışımaya çalışan titreşimleri kısa sürdü, morartılar koyulaştı, bir kez daha salt karalığa dönüştü. Karalıklar maddeleşti, ağırlaşıp kalınlaştılar.
Sanki çeperleri mor renkli, gitgide daralan ve derinleşen dev bir huninin içindeydim. Engel olunamaz bir güç beni dibe doğru itiyor, zerrelerimi eziyor, beni bunaltıyordu.
Her yer koyu bir karanlık içinde gibiydi ama yine de o karanlık yokluk değildi. Ben onu sanki bir madde gibi görüp, hissedebiliyor; avuç, avuç alıp içebiliyor, koklayabiliyordum.
Belki de bu başka bir şeydi. Belki aydınlıkta kamaşan gözlerimin o şey için yanılsamalı karanlığıydı.
Salınımlı düşüşüm bir kez daha durdu; sakin ve engin deniz gibi bir durgunluğa ulaştım.
Bir yerlerden mis gibi bir koku geliyordu. Bu; fırından yeni çıkmış ekmek kokusu gibi taze ve çekiciydi.
Çok güzeldi, aydınlıktı, sıcaktı; ballı bir şerbet yudumlamış gibi ruhumu besliyor, serinletiyor, içimi ısıtıyor, beni okşuyor, özlemlerimi körüklüyordu. Fakat nereden geldiğini bilemiyordum.
Birdenbire devran döndü, her şey bir kez daha alt üst oldu. Ardından bir perde, bir kapı açıldı.
Aydınlık bir yere getirildim. Bir başka dünyaya geçivermiş gibiydim, buraya yabancıydım, tanımıyordum. Bu tanımama salt bir şaşkınlıkla özdeşti.
Şaşkınlık, yalnızlığı doğurdu. Yalnızlıksa korkuyu…
Yalnızlık dik bir yamaçtı. Korku ise bu yamaçtan yuvarlanan kar toplarıydı.
Büyüdüler, büyüdüler, büyüdüler. Yuvarlandılar ve beni içlerine alıp, dört bir yanımdan çevirdiler.
Korku ve yalnızlık ulu dağlardı ve çok yüksektiler. Kara, ağır ve soğuk gölgeleri üzerime düşüyor, benliğimi eziyordu.
Karanlıklar, ufuklarımı saran kalın duvarlardı. Kalın, kara ve ağır bir gölgenin örtüsüyle sarılıp, sarmalanmıştım.
Sessizlikse sert ve keskindi. Ve ben bu çelik sessizliğinde yapayalnızdım.
Benimle geldiğini zannettiğim o tek şeyin, o nur parçasının tıpırtısını, ayak seslerini duymaya çalıştım. Fakat o da bu sessizliğin içinde erimiş, veda etmeden bırakıp gidivermişti.
Derinlerden, uzaklardan yankılı, yuvarlanan, kimi bir mızrak kadar düz ve sivri, kimi acıyla bilenmiş yalın kılıçlar gibi keskin çığlıklar, feryatlar, ağlama sesleri geliyor, sessizliği bozuyor; eziyor, vuruyor, delip kanatıyordu.
Birileri dövünüyor, ağlıyor olmalıydı.
Ağıtların; seslere sinişmiş, kalplere hüzün ve ağlama duygusu veren mor renkli titrek kokusu her yanımı sarmıştı. Bu hüznü bütün gücüyle hissediyor, dudaklarım titriyor fakat ağıt yakanları göremiyordum.
Yalnızlığım korkumu körüklüyordu, korku ise yalnızlığımı…
Her ikisi de güçlü bir şaşkınlığın sırtındaydılar.
Yalnızlığım yalçın yamaçların zirvelerinden döne, döne gelen, saldıran azgın fırtınalar gibiydi. Minik güllelerle beni amansız bir bombardımana tutmuşlar, dört bir yanımdan kuşatmışlardı.
Dört bir yanıma asılmış, çepeçevre çevrelemiş kara perdelerdi de ilmikler gibi boynuma dolanmış, beni boğuyorlardı.
Sonra kapkara bir kar yağışına tutuldum. Sonra bu yağış amansız bir tipiye dönüştü.
Üzerime yağan ne ise kara ve soğuktu. Bakışlarım yoğunluğunu delemiyordu. Bilincim onlara tutsaktı.
Her üçü de önüme serilenleri gizliyor, gözlerimi yumruklayıp perdeliyor, görmemi engel oluyordu. Bu yumruk darbeleri beni korkulu bir şaşkınlığın engin denizlerine itiyordu.
Zaman ağır, ağır dönen bir silindir gibi benliğimi eze, eze üzerimden akıp gitti.
Korkulu şaşkınlığım bir balon gibi ağır, ağır söndü; uyuşmuş bilincim, üzerindeki kalın örtünün altından baharda canlanan bir tohum gibi başını kaldırıp yavaşça uyandı.
Beni uyandırıp canlandıran ılık bir şey, görünmeyen taze bir bahar güneşi etrafımı kuşatmıştı.
Görmüyordum ama hissediyordum. Bu büyük bir değişimdi. Kozasından çıkmaya çalışan karanlıklar içindeki bir tırtıl gibiydim.
Bu bir uyanış, bir dirilişti ama etrafta gezinen belinlemiş gözlerim yalnız, yalnızlık ve korkuyu buldu.
Ümit, korku dağlarımın ardından doğan ılık bir güneşti.
Fakat korkularımı eritmeye yetmiyordu.
Korkularım, yalnızlığım ve ümidimle baş başa kalıverdim.
Korku ve yalnızlık ümidimi öldürdü. Her ikisi de birleşip üzerime çullandılar.
Korku ve yalnızlık ağırlaştı, maddeleşip katılaştılar. Ağırlıklarını sırtımda duyuyor, buz gibi gölgeleri içime düşüyor, minik depremlerle sarsılıyordum.
Benliklerimi tutan o ince ip bir kez daha gerilip, bir kez daha koptu. Kozamdan çıkıp, maddeden soyutlandım. Sadece hissediş ve duyuşlara dönüştüm. Bunlarda son derece keskin ve yalındılar.
Kozasından yeni çıkmış kelebek gibi uyuşup, katılaşmış; şaşkınlık, korku ve yalnızlık içinde bocalayıp dururken, aniden ufuklarımın karanlıklarını yırtarak yaklaşan ak bir nokta, minik bir bulut peyda oldu ve yaklaştıkça büyüdü.
Sanki O; yaklaştıkça büyüyen, zifiri karanlık bir gecede kırpışan iri bir yıldızdı. Yaklaştıkça büyüdü, büyüdükçe yaklaştı. Işığıyla karanlığımın buzlarını eritti.
İçinden nurlu bir insan silueti belirdi. Onunla birlikte huzurlu, serin, güzel kokulu, omuzlarına dökülen ak ve uzun saçlarını karıştıran çok hafif bir rüzgâr da eserek geldi.
Ak bir elbise giyinmişti ve uzun boyluydu. Göz kamaştıracak kadar güzel ve güneş kadar parlak bir yüzü vardı.
Vücudu zıpkın gibi düz ve heybetliydi. Her azası birbiriyle uyumluydu ve çok güzeldiler.
Sol elinde bastona benzer ucu kıvrık, gümüş renkli bir asa vardı. Asanın topuzunu ak, uzun ve zarif parmaklar kavramıştı.
Orta parmağında bir yüzük vardı. Yeşil renkli iri bir taş ortamın aklığında bile ışıl, ışıl parlıyordu.
Çok uzaklardan gelirmiş gibiydi ama üzerinde yolculuğunda oluşmuş yorgunluğa ya da buna benzer en küçük bir iz yoktu. Yeni uyanmış sağlıklı bir çocuk gibi taze, diri ve dinçti. Ve bana dostça gülümsüyordu.
Bu gülümseyen yüz yalçın dağların ardındaki ümit güneşimin bir kez daha doğmasına neden oldu. Gözlerim kamaştı. İstemsiz olarak başımı eğdim.
Fakat o nurlu varlık beni kendine çekiyor, bakmaya zorluyordu. Sonunda yüzüne bakmaya cesaret edebildim.
Yüzü ak karıştırılmış pembe rengindeydi ve bir tebessümle ışıl, ışıl aydınlıktı. Üzerini boydan boya örten tek parça, kar gibi ak, ipeğe benzeyen elbisesi yerlere değiyor, ayaklarını örtüyordu. Giysisi öyle hafifti ki sanki ak bir bulutla giyinmişti.
Geniş bukleli saçları biçimli başının tam orta yerinden ikiye ayrılıp, bırakılmıştı ve omuzlarına değecek kadar uzun uzundu.
Bıyıkları kısa kesilmişti. Düzgün yanaklarını çevreleyen saçlarının rengindeki sakalı da bir tutam uzatılmıştı.
O çok yaşlıydı ama ihtiyar değildi.
Gözleri kömür gibi kara, canlı bakışlı, iri iriydiler. Yüzünün büyük bölümünü kaplıyordu.
Gözlerinin karası pek kara, akı ise pek aktı. Afacan çocuk gözleri taze, canlı ve nurluydu. Müşfik bir ışıltı bu nemli dünyaları sıcacık, yumuşacık sarıp, sarmalıyordu.
O, görünüşüyle sarp yamaçlı dağlar kadar ulu ve heybetliydi.
O’nun ululuğu ve heybeti gür ormanlar gibi bereket ve alçak gönüllülük yüklüydü. Sıcak ve yumuşaktı, korkudan çok saygınlık dolu bir güven veriyordu.
O’nu görünce yalnızlığım yumuşayıp, eridi. Korku ise hâlâ sırtımda buzdan bir dağdı ama gelenin sıcak ve güven verici görünüşü bu ağır yükü eritiyor, bir parça küçültüp, hafifletiyordu.
O, o an benim için; görünen kişiliğinde açıkça hissedilen sıcaklık ve yumuşaklıkla; yalnızlığın zemherili cehenneminde donan, yanan, bunalan içimi ısıtıp, soğutacak ılık bir dostluk ve arkadaşlık güneşinin gölgeli umuntusuydu.
O, bir yerlerden gelen misk kokusu hâlâ devam ediyordu ve her yanı sarmıştı. O’ndan geliyor olmalı diye düşündüm.
Aniden karşımda görünce önce korktum, sonra sevindim. O’nun varlığı bana her şeyi unutturdu. Ziyaretime gelen dostlarımdan biri sandım.
O’nu bir dost, bir arkadaş olarak ummam ve bunu beklemem normaldi.
Nice zamandır hastalık sırtımda yük, ayaklarımda zincirdi. Tutsak olduğum yatağımda bir arkadaşın, bir dostun gülümseyen yüzüne, şefkat dolu ellerin sıcaklığına hasret, bunlara aç ve susuzdum.
Etrafımda dönenen çocuklarım bu açlığımı doyuramıyor, susuzluğumu gideremiyordu. Benim gibi yatalak ve hasta insanlar her zaman dostluğa, sevgiye aç ve susuzdurlar.
Tam karşıma gelip, selâm verdi. Selâmını aldım ve buyur ettim.
-Hoş geldiniz dedim. Sizi ayakta karşılayamadığım için üzgünüm. Hastalığımın getirdiği dermansızlık bu saygıyı göstermeme engel olmaktadır.
Bulunduğum yer çok dar ama yine de en iyi, en ferah yerine buyurunuz. Size ikram edebileceğim tek şey de şu an için, gönül dolusu sevgim ve saygımdır.
Bu nur yüzlü adam buyur ettiğim yere gelip rahatça oturdu. Sanki böyle yerlere gelip gitmeye alışkın gibiydi.
Sevinçle bir kere daha yüzüne bakıp:
-Sizi gördüğüme ne kadar sevindiğimi bilemezsiniz dedim. Belki de yalnızlık denen bu büyük derdimin umarı, sırtımdaki şu soğuk yükün ısıtıcısı, yeğnelticisi olursunuz.
Görüyorsunuz ki yalnızlıkla üşümekte ve onun getirdiği güvensizlikle korkudan tir tir titremekteyim.
Yüzüme bakıp gülümsedi. Fakat bu; bir sevinç gibi aydınlık değil de, hafif bir mahzunlukla kararmış, biraz buruk ve hüzünlü bir gülümsemeydi.
Sanki eski bir dostuymuşum da çok uzaklardan gelmiş ve bana kötü bir haber getirmiş gibiydi.
Güzel ve aydınlık gözleri bir an yüzümde gezindikten sonra:
-Hoş bulduk ama beni görünce insanlar genelde sevinmezler dedi.
-Özür dilerim. Sizi tanıyamadım dedim. Daha önce hiç görmemiş gibiyim. Yoksa daha önceden tanışıyor muyuz?
Olumsuz yönde başını sallayıp:
-Hayır dedi. Benimle insanlar hayatlarında sadece bir kere görüşür, bir kere tanışırlar. Ben yanlarına yalnız bir kez gelirim.
Buraya niçin geldiğini soracaktım ki niyetimi hemen anladı.
-Buraya senin için geldim dedi. Boynundaki prangayı çıkarıp, hücre kapını açacağım.
Sen nice zamandır eski bir kırbada bir damlacık su idin.
Ne zamandır içinde bulunduğun şu hapishaneden, şu eski kırbandan, yırtık kozandan seni çekip çıkaracağım.
Sözleri ilgimi çekmişti ama bir o kadar da şaşırtmıştı.
-Pranga mı? Hücre mi? diye sordum. Yoksa ben burada tutsak mıydım?
-Evet dedi. Ne zamandır boynundaki prangalarla, ayaklarındaki zincirlerle köhne bir hücredesin ama artık çıkma zamanın geldi. Zincirlerin, prangaların artık iyice paslanıp, çürüdüler.
Sözlerini aklım almıyordu. Aklımla her şeyi kavrayabileceğimi, her şeyi bilebileceğimi zannediyordum.
Aklın bir sınırının, bazen görünüşteki özgürlüklerin tutsaklık olabileceğini henüz öğrenmemiştim. Bu yüzden hemen itiraz ettim.
-Fakat ben mahpus filân değilim ki dedim. Söylediğinin tersine; ne boynumda prangalar, ne ayaklarımda bukağılar, ne de ellerimde kelepçeler var. Gördüğün gibi ne yedicilerim, ne de bekçilerim bulunmuyor.
Daha düne kadar istediğim her yere gidip gelebiliyor, istediğim her şeyi yapabiliyordum.
Beni buraya bağlayansa; gücümü, kuvvetimi elimden alan ihtiyarlık ve onunla birlikte gelen hastalığımdan başka bir şey değildir.
İhtiyarlık benimle özdeşleşti, çıkmayacak bir şekilde içime yerleşti, benden bir parça oldu ama hastalığımın gelip geçici olduğunu zannediyorum.
Bu konuda yanılıyor olmayasın?
Olumsuz yönde başını tekrar sallayarak:
-İnsanlar genelde boyunlarındaki prangayı, ayaklarındaki bukağıyı, ellerindeki kelepçeyi, başlarındaki bekçiyi göremezler, kaldıkları hücrenin de farkına varamazlar dedi.
Bu bir tırtılın kozasını görememesi gibi bir şeydir. Bu, insanlara özel bir hastalıktır. İnsanlar benliklerinin hapishanesindedirler de genelde bunun farkında bile değildirler.
Aynı dertten sen de muzdaripsin. İhtiyarlık diye nitelediğinin göremediklerinden bir parça olduğunun hâlâ farkında değilsin.
Sözleri gayet mantıklıydı. Doğru ile eğri arasındaki ince çizgiyi fark edecek, bazen gerçeğin karşı yönde olabileceğini, boyu kısa ve şaşı olan aklın her zaman iyi bir kılavuz olmadığını bilecek kadar yaşlı, akıllı ve tecrübeliydim.
Önümde olan değiştiremeyeceğim yazgım olmalıydı. Bu yüzden boynumu büküp:
-Peki! Mademki beni özgür bırakacaksın. O halde istediğini yap dedim.
-Özgürlük? Her şey gibi bu da sana kalmış bir olgu dedi.
Bu tercih hakkı sadece siz insanlara özeldir. Bu hak size yaratılışınızdaki meziyetleri kullanıp, yaşamakla verilmiştir ama onların içine gizlidir. Arayıp, bulmak gerekir.
Özgürlük ciğerlerine çekebildiğin havadır. Eğer çekemiyorsan içinde yüzdüğün atmosferin ne kıymeti olabilir?
İnsanlar genelde gaflet içindedirler.
Kendilerine verilen, onları gerçek insanlar yapan meziyetleri görüp, anlayıp, bilemezler. Bu yüzden özgür olacaklarını zannederek bir hücreden çıkarlarda, bir başkasına girerler. Ne yazık ki ikinci hücre daha dar, daha karanlıktır ve prangaları daha kalın olur.
Sözleri garibime gitmişti.
-Madem ki bir hücreden çıkıp, daha dar ve karanlık başka bir hücreye gireceğim. O halde burada kalmamla gitmem arasında pek bir fark yok demektir.
En azından burada, sevdiklerimin yanında mutluyum. Buraya niçin geldin? İzin ver de burada kalayım dedim.
Olumsuz yönde başını sallayarak:
-Hayır dedi. Gerçekte çok fark var. Dedim ya, bu tercih size kalmış bir şey.
Her oluşumun bir de sonucu vardır. Ektiğini biçeceksin. Ayrıca bu; değişmeyen takdir, size yönelik rahmettir.
-Peki dedim. Bu değiştirilemeyen kader ve takdirse boyun eğiyorum. Anladığım kadarıyla sen bu işte tek yetkili ve görevlisin.
Hilmin en büyük erdemlerden biri olduğunu biliyorum. Beni asi ve isyankâr bulmayacaksın. Rahmet içinse zannederim ümit etmekten başka şansım yok.
Misafirim olumsuz yönde başını sallayarak:
-Hayır! Dedi. Her şeyde olduğu gibi bu da senin isteğin; akıttığın alın terin, tarlana ektiğin tohumun mahsulüdür. Ekmeden hasada gidenlerin şaşkınlığında olma.
-Peki dedim. İlâhi takdir ve kaderime sessizce boyun eğiyorum.
-Boyun eğme; isteğin olduğu kadar, kader gibi ister istemez uyduğun bir sonuçtur dedi.
Sonuçta her şey O’na varır, O’nun dediği olur. İlâhi takdir geciktirilmez, ertelenmez. Hadi ver elini.
Elimi uzattım. Tutarak beni yerimden kaldırdı. Eli; rahmet gibi serin, anne teni kadar sıcak, sevgi dolu ve yumuşaktı. Duyduğum o misk kokusu bir kat daha güçlendi, tazelendi ve güzelleşti.
Ufuklarımı saran, beni çevreleyen kalın, kara surlar yıkılıverdi. Kendimi nurlu bir aydınlığın içinde buldum.
Biraz yukarılarda bir yerdeydik.
Ulu bir dağın zirvesinden kuşbakışı bakar gibi her yeri açık ve net bir şekilde görebiliyordum fakat onlara hem çok yakın, hem de çok uzaktım. Bu da garibime gidiyordu.
Ne zamandan beri bakışlarım bulanıktı. İşitme gücüm ve diğer duyularım zayıflamış, hayat bağlarım ve kemiklerim incelmiş, can denen o itici gücün yerine dermansızlık, uyuşukluk gelip almıştı.
Gücü ve kuvveti insanların elinden alan ihtiyarlık denilen o kaçınılmaz hastalığa ben de yakalanmıştım.
Yaşlı dostumun ellerimi tuttuğu andan itibaren ondan bana ılık bir şeyler geçti, sırtımda ne zamandır eziciliğini duyduğum ağır yük kalkıverdi.
Minik bir delikten çıkan basınçlı buhar gibi birden kendimi huzurlu bir boşlukta buldum. Üzerimdeki o dayanılmaz baskı kalktı. Benliğimi dilimleyen keskin kılıç kırıldı.
Bütün gücüyle duyduğum ezintili sancılarım, acılarım sona erdi. Ve ben derin bir huzura erdim.
Kendimi bir hiçlik kadar hafif hissediyordum. Sanki bir başka dün-yaya gitmiş, ya da yeniden doğmuş gibiydim.
Bu; ana rahminden çıkıp da dünyayı ilk defa görüp, hisseden bir bebeğin salt şaşkınlığına, hayretine benziyor olmalıydı.
Duyularımın önündeki perdeler kaldırılmış, setler yıkılmış, salt özlerine dönüşmüşlerdi. İnanılmaz derecede keskin ve güçlüydüler.
En küçük bir tıkırtıyı duyuyor, en uzak yerdekileri görebiliyordum.
Etrafımda dönenenleri rahatlıkla görüyordum, duyuyordum ama onlar beni görüp, duyamıyorlardı. Aramızda; saydam, garip, sanki tek yönlü gösteren aynaya benzeyen çok ince bir perde var gibiydi.
Duyularımın birden canlanıp, keskinleşmesi; çoğalması beni şaşırtıp, hayretler de bırakması kadar da sevindirmişti.
-Ahhh! Ne güzel diye bağırdım. Duyularım canlanıp, keskinleşti. Yeniden doğmuş gibi oldum. Her şeyi rahatlıkla görüyor ve hissediyorum.
Dostum bu sözlerim karşısında yüzüme bakıp, gülümsedi. Bu defaki gülümsemesi sıcak ve aydınlıktı.
-Evet! Dedi. Gerçekten de yeni doğdun. Belki de derin bir uykudan uyandın. Şimdiye kadar ki varlığın bazı yönlerden eksik ve kusurluydu. Bildiklerinin dışında daha başka duyularının, hislerinin, melekelerinin olduğunu da görüp, ayrımsayacaksın. Onlar ilâhi takdirin tecelli vasıtalarıdır.
Bir odayı yukarıdan bakıyorduk.
Odanın ortasında bir yatak, yatakta ihtiyar bir adam yatıyordu. İyice süzülmüş yüzü mum gibi sarıydı; ak, uzun sakalları göğsüne geliyordu.
Gözleri kapalı, ağzı aralıktı. Yer, yer aklaşıp grileşmiş dağınık saçları başının gömüldüğü yastıktan taşmış, bazı insanlar etrafını kuşatmışlardı. Yüzlerini göremiyordum. Ağlıyor olmalıydılar.
İhtiyar adamı hemen tanıdım.
Hayretler içinde kalarak:
-Aaaa! O da ne? Diye bağırdım. Orada, yatakta yatan benim ama ben buradayım. Bu nasıl olabilir?
Arkadaşım bir kere daha olumsuz yönde başını sallayarak:
-Hayır dedi. Aranızda kopmaz bağlar var ama oradaki sen, artık sen değilsin. O şu anda içindeki bir damla suyu alınmış dibi delik, işe yaramaz eski bir kırbadan başka bir şey değil.
Hayretler içinde dostumun yüzüne baktım. Duyduklarıma inanamıyordum.
-Yani… Yani ben şimdi öldüm mü? Diye sordum. Fakat nasıl olur? Ölüm, varlık dünyasından yokluk dünyasına geçiş değil midir?
Fakat ben bunun tam tersi olduğunu görüyorum. Sanki yokluk dünyasından varlık dünyasına geçmiş, derin bir uykudan uyanmış gibiyim.
Ölümün ne acısını, ne de sancısını duydum. Duyduklarım sanki rüyada gibi kendimden bir parçaydı, onlarda bir yel gibi geçip gitti.
-Evet! Haklısın dedi. Sizin ölüm olarak nitelediğiniz olay gerçekte bir hayal dünyasından, ya da uzun veya kısa rüyalı bir uykudan uyanış, gerçeklere göz açıştır. Yokluk, hiçlik ve hayal dünyasından varlık dünyasına geçiştir.
Ölümün sancısına, acısına gelince; onlar gerçekte ölümün değil hayatın acıları, sancılarıydı ve senin için çok hafiftiler.
Şüphesiz ki bu da Rabbimizin sana yönelik rahmetidir.
Daha önce başımdan geçenleri anımsadım. İçimi bulandıran o kekremsi kokuyu bitip tükenmek bilmeyen o düşme hissini bir kez daha duydum.
-Allah’ım! Yalan dünyadan gerçek dünyaya geçişteki acıların, sancıların hafifi böyle ise…. Diye kekeledim.
Artık ben olmayan bana baktım. Her şey biraz garipti. Bende bunu yadırgıyor, hayretten hayrete düşüyordum ama garip oluşu, garip oluşundan değil, benim görüşümden kaynaklanıyordu.
Her yer insanlarla doluydu fakat ikimizden başka da kimsecikler yoktu. Bu kalabalık içinde yapayalnızdık.
Yalnızlık ve sessizlik görünmez bir buğu gibi her yanı sarmıştı.
Şöyle bir kendimi yokladım. Üzerimde oluşan değişiklikleri yeni, yeni farkına varıyordum.
Ne zamandır süre gelen, benliğimi kasıp kavuran sancıların, acıların kesildiğini, kaybolduğunu bir kez daha ayrımsadım. Onlar aşağıda, artık ben olmayan bende kalmış, oraya hapsedilmiş gibiydiler.
Kalın urganlar kopmuş, boynumdaki prangalar, ayaklarımdaki bukağılar çözülmüş, hücremden çıkmıştım. Artık özgürdüm.
Bir bakıma bunlardan memnundum ama ne zamandır etrafımda dönenip duran ikinci eşim, çocuklarım ve diğer sevdiklerim öte yanda kalmışlardı. Aramızda incecik bir çizgi vardı ama ben bu çizgiyi aşıp, onlara ulaşamıyordum. Onlarsa benim bu tarafa geçtiğimin henüz farkında değillermiş gibiydiler.
Hâlâ ben olmayan beni ben zannediyorlar, o dibi delik eski kırbaya tazimde bulunuyorlar, üzerine kapanıp, ağlaşıyorlardı. Bu arada ben, bende olan o büyük değişimi yeni, yeni fark ediyordum.
Öte tarafta kalan yalnız onlar değildi. Onlarla beraber kalan maddedeki benliğimdi.
Ben, ben zannettiğim bendeki benliğimi yitirmiş, gerçek kimliğimi bulmuştum. Ama bu önceleri sadece bir hissedişti.
Ne zamandır taşımaya çalıştığım ağır yük sırtımdan indirilmiş; yeğnelip, hafiflemiştim.
Maddeden soyutlanmış, yokluk kadar hafiftim ama ben yokluk değildim. Bunu kesin bir şekilde biliyordum.
Ve o en büyük, gerçeklerden daha gerçek olan gerçek gözlerimin önünde bir kez daha beliriverdi.
Boynumdaki pranga, ayağımdaki bukağılar çıkarılmış, hücre kapım açılmış, kalın urganlar koparılmıştı. Artık özgürdüm. Özgürdüm ama özgürlüğün şaşkınlığında ve bilmezliğinde bir bakıma özgürlüğe tutsaktım. Yıllar boyu yaşadığım o minik hücrenin etkisinden, alışkanlıklarından henüz kurtulamamıştım.
Aşağıda yatanla soyutlanmış gibiydim ama yine de aramızda o an için çözemediğim, niteleyemediğim garip bağlar vardı.
Onunla ayrıydık ama yine de iç içeydik. Bu da gözlerimi perdeliyor, gerçekleri görmeme engel oluyordu.
Ne zamandır içimde yanan, tıpırtılarını özlemle arayıp durduğum minik kandil sönmüştü. Göze görünen varlığım uyuşmuştu ve soğuyordu. O minik kandilin alevinden gelen hışırtılı aydınlık ve sıcaklıkta yok olmuştu.
-Hadi artık gidelim dedi. İlâhi takdirin ertelenip, geciktirilemeyeceğini söylemiştim.
Yatakta yatanla iç içeydim. İç içeydim ama ondan ayrıydım. O yumuşak giysiler, kalın yorganlar altındaydı ama ben çıplaktım.
Çıplak olduğumu o an farkına vardım. Ayrıca çokta üşüyordum. Arkadaşımsa durumumun farkında değilmiş gibiydi. Bir an önce gitmek için acele ediyordu.
-Çok üşüyorum, ayrıca çıplağım dedim. İzin ver de, şuradan üzerime bir şeyler alayım.
Arkadaşım yine başını olumsuz yönde sallayarak:
-Hayır! Dedi. Kendi ellerinle artık bu mümkün değil. Kendi işini kendin yapabilecek, kendine yardım edebilecek durumda değilsin.
Çizginin bu tarafında olanlar yalnız ektiklerini biçerler. Burası ekim değil, hasat yeridir.
Bütün bunları sana haber vermiş olmalılar. Hazırlıklı olmalıydın. Hazırlıklı değilsen bu senin suçun.
Burada Hak vardır, haksızlık yoktur. İyiliğin mükâfatı, kötülüğün cezası verilir ve ertelenmez.
Burada herkes kendinin savcısı, kendinin hâkimi, kendinin cellâdıdır. Burada herkes kendini yargılar, infazını kendisi yapar.
Kendimi koruma içgüdümle hemen itiraz ettim. Bu, nefisle dizginlenen aklın mantıksız yanılsamasıydı.
-Hayır! Bana geleceğini, azat edeceğini, böylesine çıplak ortada kalacağımı kimse söylemedi dedim.
-Haber vermediler mi? Er geç çıkacağın bu büyük seferden haberim yoktu mu diyorsun? Çok ilginç. Gerçekte bunu; annen, baban, eşin, dostun, akraban….. ve diğer insanlar defalarca söylediler, gösterdiler deyip, devam etti.
Ölüm, akıllı insanlara en büyük ibret, en büyük derstir. Sizler için nasihat olarak ölüm yeterdi.
Bazen gördüklerin kelimelerden daha etkili, daha beliğ sözlerdir. Eğer hâlâ anlamamış isen bu onların değil, senin kusurundur.
Gözlerinle duymayı, kulaklarınla görmeyi öğrenmeliydin.
Haklıydı. Defalarca, defalarca bu büyük gerçeği görüp, durmuştum. Fakat her zaman önümde nefs denen kalın bir duvar, aşılması zor bir engel duruyor; bakışlarımı perdeliyor, gerçekleri örtüp, gizliyordu.
Akıl, gizlenenlerin karanlığını aydınlatan bir ışıktı ama onu da yeterince kullanamıyordum.
Nefs, dünyayı seviyordu. Bu sevgi aklın ışığıyla aydınlatılıp, yönlendirilmeyince; derin, karanlık ve ağır bir uykudaki güzel bir rüyaya benzeyen gaflete dönüşüyordu.
Gafletin o derin uykusundaki güzel rüyasıyla perdelenmiş, körleştirilmiş, uyuşturulmuş ve aldatılıp bir kenara atılıvermiş, gerçeklerden uzak kalan aklım nedeniyle o büyük dersten yeterince ibret alamamış, yeterince faydalanamamıştım.
Gerçekler gözlerinizin önünde bas, bas bağırıp durdukları halde onları duymamak, görmemek ne garipti.
Görüyor zannedilen gözler bazen görmüyorlar, işitiyor zannedilen kulaklar bazen işitmiyorlardı.
Gerçekte gördüklerim ise kulaklarımla duyduğum kelimelerden daha beliğ sözlerdi. Gerçekler gördüklerimize, duyduklarımıza gizlenmişti, ardında ya da altındaydılar.
Örtündüklerinin altında fısıldıyorlar, bir aynadan akseder gibi yansıyorlar, hayal meyal de olsa görünüyorlardı.
Fakat yeterince kulaklarımla görmeyi, gözlerimle duymayı öğrenememiştim. Bu benim için çok büyük bir eksiklikti. Ve artık çok geçti. Şu andan sonra yapılacak pişmanlıkların bir faydasının olmayacağı kesindi.
Şu an gerçek; her türlü örtülerinden arınmış, keskin, kınından sıyrılmış yalın bir kılıç gibi amansız, boynumun üzerinde uzanıyordu.
Böyle titreyip duracağım, çıplak kalacağım korkusu içime dolmak üzereydi ki nereden çıktığını bilemediğim küçük bir çocuk peyda oldu.
Onu bir yerlerden tanıyordum, hiç yabancı gelmiyordu ama o an çıkaramadım. Elinde güzel bir elbise ve bir kürk vardı.
Yüzüme bakıp gülümsedi, sonra da:
-Al amca, bunları sana getirdim dedi.
Hemen alıp, giyindim. O kadar aceleci ve telaşlıydım ki bu küçük çocuğun bu güzel giysileri ve kürkü nereden, nasıl bulup getirdiğini sormayı akıl edemedim.
Güzelce giyinip, kuşandıktan sonra yanımda duran ve gülen gözleriyle yüzüme bakıp duran çocuğa dönerek:
-Teşekkür ederim çocuğum dedim. Fakat ben seni tanıyamadım. Benim böyle üşüdüğümü, bir giysiye ihtiyacım olduğunu nereden, nasıl bildin?
-Tabi hatırlayamazsın dedi. Aradan çok uzun zaman geçti. Unutmuş olmalısın ama ben unutmadım. Çünkü kötülükler gibi iyiliklerde unutulup, kaybolmaz. Onlar hiç silinmeyen yerde yazılıdır.
Ben, mahallenizde öksüz bir çocuktum. Yıllar önceydi. Soğuk bir kış günü bana bir elbise alıp, giydirmiştin. İşte bu, bana aldığın o giysinin karşılığıdır.
-Aaaa! Dedim. Şimdi hatırladım. Sen şu mahallemizin öksüzü küçük Osman’sın.
Aman ya Rabbi! Ben burada görülmemesi gerekeni görmekte, duyulmaması gerekeni duymaktayım.
Muhakkak ki bu; yanlışlara, hatalara açık duyularımın ve aklımın, aklımı karıştıran ve beni şaşırtan bir yanılsamasıdır.
Anımsadığım kadarıyla sen seneler önce küçük bir çocukken ölmüştün. Cenazeni de kaldırmıştık. O gün çok üzülmüştüm. Hâlâ o günün acısı içimde durmakta, gözlerimden akan yaşı yüzümü ıslatmaktadır.
Şimdi söyle bana. Sorularıma yanıtla da merak denen susuzluğumu bir parça olsa da gider.
Buraya nasıl geldin ve burada ne arıyorsun?
-Elbette dedi. Sorduklarını bildiğimce yanıtlarım. Fakat önce şunu belirteyim. Yıllar önce öldüğümü söylerken yanılıyorsun.
Hayır bey amca. Ben gerçekte seneler önce ölmedim, doğdum. Burada anne ve babamın yanındayım. İstediğim gibi gezip, tozuyorum.
Hâlâ derin bir şaşkınlık ve hayret içindeydim. İkide bir; bir çocuğa, birde üzerimdeki lâtif giysilere ve sırtımdaki kürke bakıyordum. Şaşkınlığım bir kat daha artmıştı. Yine de sormaktan kendimi alamadım.
-Fakat çocuğum dedim. Benim sana aldığım kullanılmış, eski püskü, değersiz bir şeydi. Karşılığı dediğin bu elbise ve kürk ise çok kıymetli olmalı. Bir yanlışlık yapıyor olmayasın? Zarara uğramanı yada azarlanmanı istemem.
Çocuk gülümseyerek yüzüme baktı ve:
-Hayır amca, yanılmıyorum. Buraya gönderilenler katbekat çoğalırlar ve değerlenir de öyle geri dönerler.
Gerçekte o elbiseyi sen benim için değil, kendin için almıştın. Ben de emanet duruyordu. Onlar senin öz malındır. Güle, güle giy.
Çocuğun sözleri son derece ilginçti. Bu da hayırlı olduğunu sandığım eski bir hastalığımı, merakımı depreştirdi.
-Peki Osman diye sordum. Burada nerede kalıyorsun?
-Dedim ya amca dedi. Burada anne ve babamın yanındayım. Cennette istediğim gibi gezip, tozuyorum. Her isteğim hemen, anında yerine getiriliyor.
Babasını sağlığından tanıyordum. İçkicinin, kumarbazın tekiydi. Ailesine ve çocuklarına bakmazdı. Onu doğru yola getirebilmek için pek çok nasihatlerde ve yardımlarda bulunmuştum ama pek faydası olmamıştı.
Bu yüzden çocuğun sözleri dikkatimi çekti ve hayretimi çoğalttı. Sormaktan kendimi alamadım.
-Peki ama çocuğum dedim. Bildiğim kadarıyla baban yaramaz, içkicinin biriydi. Onu doğru yola iletebilmek için çok uğraşmıştık ama bu mümkün olmamıştı. Yine O En Büyük Olan bilir ama onun cennetlik olduğunu sanmıyordum.
Çocuğun yüzü ve gözleri sanki kötü, acı veren bir anıyı anımsamış gibi birden mahzunlaştı. Gözlerinde oynaşan sevinç yıldızlarından bir kısmı sönüverdi. Gözlerinin ufku engel olamadığı fakat bir yazgı olarak kabullenip sessizce boyun eğdiği bir üzüntüyle karardı.
Küçük bir çocuğun üzülmesine neden olmak o an için kabullenebileceğim bir şey değildi. Onu üzdüğümü fark edince bende üzüldüm. Böyle bir soru sorduğum içinde deliler gibi pişmanlar oldum. Kendi kendime azarladım.
Çocuk sanki bu duygularımı anlamış gibi yüzüme baktı. Üzüntümü ve onun getirdiği pişmanlığı gözlerimde görmüş, okumuş olmalıydı.
Amellerin niyete göre olduğunu, sorularımı sadece gerçeği öğrenmek, sadece ilim için sorduğumu anlamış, buna izin vermiş ve beni teselli etmek istermiş gibi önce gözleri, sonra da yüzü tatlı bir gülücükle aydınlanmıştı.
Sanki bu tebessümüyle, bazen gerçekleri ulaşabilmek için üzmek ya da üzülmek gerektiğini anlatır gibiydi.
Çocuk, büyük bir olgunluk içinde söyledikleriyle şimdiye kadar öğrendiklerimin en güzelini, en değerlisini bana bir kez daha öğretti.
Güzel gözlerini yüzüme dikerek:
-Evet amca dedi. Dediğin gibi babam sağlığında yaramaz bir insandı. Bizleri bakmaz, bazen de döverdi. Fakat yine de babamdı.
Ölümümde tevekkül etti ve Allah’a (c.c.) sığındı. Bende onun için şefaat niyaz ettim. O kadar çok ağlayıp, yalvardım ki O En Büyük, Rahman ve Rahim Olan duamı, şefaat isteğimi kabul etti. O günahkâr babamı bana bağışladı.
Herhalde biliyor olmalısın. Annelerin, babaların, seher vakti dua edenlerin, masumlarla, mazlumların duaları ret edilmez.
Çocuğun söyledikleri, söylediklerindeki büyük ilim ve olgunluk dikkat ve ilgimi çekmişti. Ona gıptayla baktım ve ne kadar cahil olduğumu düşündüm. Muhakkak ki bu; O En Büyük Olan’ın merhametinin göstergesi, Rahman ve Rahim sıfatlarının tecellisiydi.
Onunla daha çok konuşmak istiyordum. Merak denen o güzel hastalığımın ilaçlarının bir kısmı onda gibi görünüyordu ve bunun için can atıyordum ama arkadaşım sabırsızlanmaya başlamıştı. Bu nedenle kısa kesmek zorunda kaldım.
-Peki Osman dedim. Baban ve annenle cennette olduğuna sevindim. Babana benden selam söyle. Bir daha görüşecek miyiz bilmiyorum. Benim için de dua et.
-Dualarım önce annem babam, sonra da bana kol kanat geren sizler içindir dedi. Sizleri hiç unutmadım ve unutmayacağım. Tekrar görüşeceğimizi umarım.
Çocuğun yanaklarından öptüm. Geldiği gibi birden kayboluverdi.
Arkadaşımla birlikte yola çıktık. Hava çok soğuktu ama elbiselerimin ve kürkümün içinde sıcacıktım.
Bir yerlerden düğün ve sevinç, başka bir yerden de ağlama ve ağıt sesleri geliyor, birbirlerine karışıyordu.
-Şu dünya ne garip dedim. Şu duyduklarımız ondan gelenlerdir ve tam bir karşıtlık içindedirler.
Bir yerlerde düğün yapılıp, eğlenilirken başka bir yerde de ağlanıp, ağıt tutuluyor. Her ikisi de birbirine karışıyor.
-Evet dedi. Bu gün bazıları için düğün günü, gecesi de vuslat gecesi, Şeb-i Arusdur. Onlar çok mutludurlar. Bazıları içinse bunun tam tersidir. Bu yüzden; bir yerden sevinç, bir başka yerden de ağıt sesleri gelir. Bunlar dünya hayatını bütünleyen karşıtlardır. Dünya kitabını doğru okuyup da ders alabilene ne mutlu.
-Karşıtlarla bütünlenmek? Fakat bu haksızlık olmuyor mu? diye sordum.
Arkadaşım yine başını salladı.
-Hayır dedi. Niye haksızlık olsun ki? Her insan yolunu kendi seçer, kendi çizer. Her iki tarafta eşit yaratılmıştır, kardeştirler ve yarışın başlangıcındaki çizginin aynı ucundadırlar. Akının, karasının hiç önemi yoktur. Hiç kimseye iltimas yapılmaz. Fark yalnız amellerdedir.
Bütün insanlar genelde aynı melekelerle donatılmışlardır. Sonuçsa; insanların kendi iradesiyle tohumunu seçmesi ve ekmesi, iyi ya da kötü bir hasattan sonra oluşan ilâhi adaletin tecellisidir.
İlahi tecelli seçilenin sonucu, ekilenin hasadıdır. Bir bakıma insanoğlu ektiğini biçecektir. Hakkın olduğu yerde haksızlık ve zulüm olmaz.
Arkadaşımın bu hikmetli sözleri çok hoşuma gidiyordu. Ona hayran kaldım. O çok bilgili, bilge bir kişi olmalıydı.
Fakat onu yeterince tanımıyordum. Ne zamandır beynime takılı kalan soruyu sormaktan kendimi alamadım.
-Özür dilerim dedim. Belki biraz geç oldu. Muhakkak ki Siz bilge ve iyi bir insansınız. Bana yol ve yön gösterdiniz. İyiliklerde bulundunuz. Size minnet borcum var. İsminizi bağışlarsanız teşekkür etmek istiyorum.
Yanıt son derece şaşırtıcı ve ürkütücüydü. Hayretler içinde tekrar yüzüne bakarak:
-Azrail mi? diye bağırdım. Fakat nasıl olur? Biz Azrail’i; uzun boylu, siyah elbiseli, kara kukuletalı, elinde kocaman bir tırpan bulunan, çirkin bir iskelet adam olarak biliriz.
Biz Azrail’i böyle öğrenmiş, böyle düşünmüş, böyle hayal etmiştik. Sen ise çok güzel, bilge ve iyi bir insansın. Bu tarife hiç uymuyorsun. Zannederim latife yapıyorsunuz.
Hafifçe gülümsedi, güzel yüzü biraz daha aydınlandı.
-Bir bakıma haklı sayılabilirsin. Ben, insanlara nasıl isterlerse o kılıkta gelirim dedi. Bu da, o ilahi adaletin tecellisinin sonucudur. Ayrı, ayrı kılıklarda oluşum bu yüzdendir. Gelişim, davranışım ve kılığım tamamen siz insanların isteklerine göredir.
Kimi insanlar canlarını emanet kabul edip seve seve teslim ederler. Kimileri de kabullenmek istemezler. Hemen isyana kalkışırlar. İşte o zaman Ben o insanların canlarını yüzlerine ve sırtlarına vura vura alırım.
O’nun yarattıkları içinde, gerçekte kötü ve çirkin olan yoktur. Kötülük ve çirkinliklerde iyilikler güzellikler gibi insanların nefsindendir. Onların nefisleri; iyiliğin ve güzelliğin en yücesi, kötülüğün ve aşağılığın en çirkefiyle mayalanmıştır.
Diğer bütün yaratıklar yaratıldıkları çizginin dışına çıkamazlar; ne yükselirler, ne de alçalırlar ama insanoğlu bunun dışındadır. Akıl onlara kılavuzdur, bu yüzden tercih onlarındır.
Nefs, aklın kılavuzluğunu kabul eder, ona uyarsa yükselir. Bu yükseliş bütün yaratılanların en üstüne kadar olabilir.
Eğer akıl nefse uyar, onun kılavuzluğunu kabul ederse alçalır, yaratılmışların en aşağısına düşer.
Yani; insanlara verilen bu tercih hakkı onu en yükseklere yükselttiği gibi, en aşağılara da düşürebilir. Bu yüzden ilâhi adaletin o hassas terazisinde tartılırlar. İnsanoğlu yaratılanların en şereflisi olabileceği gibi, en şerefsizi de olabilir.
Arkadaşımın yüzüne hayretle bakakalmıştım. Sözleri de son derece ilgi çekiciydi, beliğdi, güzeldi. Bu güzel yüzlü, bilge ve iyi kalpli kişi; insanların canını alıp, eziyet eden Azrail olabilir miydi?
-Hayır, hayır! Diye mırıldandım. Bu iyi ve güzel kişi Azrail olamaz. Bu muhakkak arkadaşlarımın bana yönelik bir şakası olmalı.
Seneler önce bir arkadaşımıza yapılan şakayı anımsadım.
Bazı muzipler bir arkadaşımız için öldü diyerek bir camiye gidip, salasını okutmuşlardı. Saladan sonra ismini duyan arkadaşımızın yüzündeki o şaşkın ifade seneler boyu gülüşmelere neden olan bir lâtife konusu olup çıkmış, konuşulup durmuştu. Muhakkak ki bu da böyle bir şaka, bir lâtife olmalıydı. Eğer bu bir şaka ise şimdi salamda okunmalı diye düşündüm.
Bu düşüncelerimden henüz kurtulmuştum ki sala verilmeye başladı.
-Hah! Tamam işte diye mırıldandım. Saladan sonra künyemde okunursa hiç şaşmam. Bu muhakkak ki arkadaşlarımın bana yaptıkları bir şaka olmalı. Bu iyi kişi de gönderdikleri uzman bir hekimdir.
Kıkır, kıkır gülerek devam ettim.
-Ben de bu şakayı yutmuş gibi görüneyim ve sonuna kadar götüreyim. Bakalım ne olacak?
Arkadaşımın yüzüne bakarak:
-Sala okunuyor dedim. Acaba kim öldü?
Yüzüme anlamlı bir bakış fırlatıp:
-Salanın sonuna dinle dedi. Ölenin künyesini söyleyecekler. O zaman öğrenirsin.
Tahmin ettiğim gibi salanın sonunda künyem okundu. Artık bütün bu olup, bitenlerin bana yönelik bir şaka, bir lâtife olduğundan emindim.
Arkadaşımsa hiç bir şey söylemedi. Beraberce camiye geldik.
-Abdest alayım diyerek şadırvana yöneldim ki arkadaşım engel oldu. Yüzüme yine anlamlı bir bakış fırlatarak:
-Yoksa abdestli değil miydin? Diye sordu
İçimi yokladım. Bir yerlerimde, derinlerimde minik fakat parlak bir ışık yanıyordu. Çok ama çok küçüktü. Belki minicik bir zerre kadardı ama bu ışık içimi aydınlatıyor, serin sularla yıkıyor, ferahlatıyordu. Bu duygu, tıpkı iyilik yapmayı seven bir insanın iyilik yaptıktan sonra; içinde, vicdanında duyduğu o derin hazza, sevince, ferahlığa benziyordu.
Bu serin ve ferah duyguları abdest aldıktan sonra çokça duyduğumu anımsadım. İçimi yuyup, yıkayan bu ışık şüpheleri de temizledi.
Ne zamandır hasta yatağında yatıyordum ama garip denecek bir şekilde yine de abdestliydim. Bunu kesin bir şekilde biliyordum. Evveliyattan geliyor olmalıydı.
Arkadaşımın yüzüne bakarak:
-Evet dedim. Haklısın, abdestliyim. Bunu kesin olarak biliyorum.
Şadırvanın yanından geçerken musluklara üşüşmüş bazı karartılar gördüm. Bunlardan çoğu çırçıplaktı. Kadın ve erkek karışıktı ama kadın ve erkek kavramı gerçekliğini yitirmiş, hepsi de tek tür kimliğine bürünmüşlerdi. Durumları son derece garip ve olağandışıydı.
Şaşkınlık ve korku dolu yüzlerinde iri çıbanlar oluşmuştu ve irine benzeyen pis kokulu akıntılar vardı. Yıkamak için muslukları açmaya çalışıyorlar, fakat bir türlü başaramıyorlardı. Açtıklarından ise pis, ağır kokulu sarı bir su akıyordu. Pis, ağır kokulu oluşuna aldırmadan buralara hücum ediyorlar, birbirlerini eziyorlar, pisliklerle temizlenmeye, pislikleri pisliklerle örtmeye, gidermeye çabalıyorlardı.
Bazıları ise karşılıklı başlarını uzatmışlar; yüzlerinden akan irin ve kirleri yalayarak birbirlerini temizlemeye çalışıyorlardı. Başka çare bulamamış olmalıydılar.
Onları öyle görünce merhametle içim kabardı. Arkadaşıma dönerek:
-Musluklar sıkışmış yada bozulmuş olmalı dedim. Zaten sık, sık sıkışıp bozulurlar. İzin verirsen şu kişilere yardım edeyim de kirlerinden arınsınlar.
Arkadaşım ellerimden tutarak:
-Hayır! Dedi. Ne onlar, ne de sen artık birbirinize yardım edemezsiniz. Onlar ölmeden önce abdestsiz olanlardır. Bu yüzden pisliği pislikle temizlemeyi çalışırlar. Burası; iyiliklerin, kötülüklerin, güzelliklerin ve çirkinliklerin gizlenemediği, herkesin kendi yükünü taşıdığı, ektiğini biçtiği yerdir.
Bu da ilâhi tecellinin parçasıdır.
Onları kaderleriyle baş başa bırakarak camiye doğru ilerledik.
Gasil hanenin önünden geçerken orada da bazı hareketlilikler gördüm. Bazı kişiler telaşla girip, çıkıyorlardı. Bunlardan ikisi de oğullarımdı. Gasil hane görevlisine yardım ediyorlardı.
Bu son derece doğaldı. Ömrüm boyunca Allah (c.c.) rızasını umarak cenazelerle ilgilenmenin faziletini onlara anlatıp durmuş, öğretmeye çalışmıştım. Bir tanıdığın, ya da yakın bir dostlarının cenazesiyle ilgileniyor olmalıydılar.
Camiye girip, en ön safa oturduk. Namaz bittikten sonra sıra tespihe geldiğinde müezzin istircâ getirip:
-"İnnâ lillah ve innâ ileyhi râci'ûn =Biz Allah'ın kullarıyız ve Allah'a dönüp varacağız” dedi. Bu da cenaze var, namazı kılınacak anlamına geliyordu.
-Vay köftehorlar diye düşündüm. Her şeyi ne güzel ayarlamışlar. Bende, sözde onların bu oyununa geldim. Sonuna kadar götüreyim. Şakalarını yutmadığımı anladıklarında yüzlerini görmek gerçekten zevkli olacak.
Duadan sonra cenaze namazında da en ön saftaydık. İmam tekbir için elini kaldırdığında bir el iterek beni önüne, tabutun yanına geçiriverdi. Namaz boyunca orada durmak zorunda kaldım. Fakat bu oyunu bozuntuya vermeden her ne olursa olsun sonuna kadar götürmekte kararlıydım.
Namazdan sonra tabuta yüklenildi. Tabutun sağ önünde ben, sol önünde ise arkadaşım vardı. Bir kaç kişi de bize yardım ediyordu.
Arka ucunu ise oğullarım ve yakınlarım yüklenmişlerdi. Tabut, elden ele geçirilerek çabuk, çabuk ilerletiliyordu. Elden ele, sanki uzanmış kollardan ve ucundaki ellerden oluşmuş bir ırmaktan akıp giden bir sandal gibi tabutu bir çırpıda arabaya kadar taşıdık.
Tabut yerleştirildikten sonra arkadaşımın arabaya bindiğini görünce bende bindim. Taşırken olduğu gibi yine ben sağ ön, arkadaşımsa sol ön tarafındaydık.
Tabutun arka tarafında ise iki oğlum oturmuştu. Başları yere eğik, gözleri yaşlı, burunları kıpkırmızıydı. Beni ve arkadaşımı görmemiş gibiydiler.
-Sizi gidi sizi diye mırıldandım. Beni kandırmaya, oyun oynamaya çalışırsınız ha… Şunlara bak, rollerini ne kadar da içten ve güzel oynuyorlar, sanki gerçek gibi.
Oyunlarını yutmadığımı, en baştan beri her şeyi bildiğimi, onları oyuna getirdiğimi anladıklarında yüzlerinin alıvereceği ifadeyi hayal etmeye çalışarak kıkır, kıkır güldüm. Bu, uyanıklığımı ve zekâmı gösterdiğinden bana son derece zevk veriyordu ve bu işi sonuna kadar götürmeye de kararlıydım.
Mezarlığa varmamız uzun sürmedi. İki kişiyle beraber arkadaşım ve ben tabutu en önde taşıyarak diğer kişilerinde yardımıyla açılan çukura kadar getirdik.
Arkadaşım çukura indi ve inmem için işaret etti. Bizle beraber iki kişi daha indiler. Çukur daracıktı ama dört kişi olmamıza rağmen birbirimize çarpmıyor, hareketlere engel olmuyorduk. Sanki biz ikimiz yok gibiydik.
Ak bir beze sarılmış cesedi dördümüz tutarak kabre indirip yerleştirdik. Uzatılan tahtaları diğer iki kişi yerleştiriyor, ben ve arkadaşım ise düzeltiyorduk.
Son tahta parçası yerleştirilinceye kadar her şey yolundaydı. Son parça da konulunca kendimi tahtaların diğer tarafında, cesedin yanında buluverdim.
Birisi beni buraya mı itivermişti?
Bu, hiç beklemediğim hareket ya da durumda bir an şaşkın öylece kalakaldım. Bu şaşkınlığımı atılan toprakların tahtalarda çıkardığı gümbürtüler, tok sesler giderdi. Korkuyla atılarak, bağırmaya çalıştım.
-Hey! Ben buradayım, beni unuttunuz.
Fakat beni kimse duymuyordu, arkadaşımsa kaybolmuştu. Dehşet içinde bir kaç kere daha bağırmaya, bulunduğum yerden kurtulmaya çalıştım ama başaramadım.
Küreklerle atılan toprakların gümbürtüleri ağır, ağır azaldı ve ben kendimi koyu bir karanlığın içinde buldum. Göz gözü görmüyordu. Bulunduğum yer dar ve küçüktü ama bana ufuklar kadar geniş geliyordu.
Yanımdaki ak bir beze sarılmıştı. Yanı başıma devrilmiş ak bir yontu, uzanmış ak bir hayalet gibi karanlığa asılıydı.
Şaşkın ve korku içinde ne yapacağımı düşünürken bir ses künyemi okudu. Sesin nereden geldiğini anlamaya çalışmanın telaşında başım tahtalara çarptı. Bu çarpış beni uykudan uyandırır gibi kendime getirip, dikkatimi keskinleştirdi.
Künyemi okuyan ses talkın vermeye başladı. Bende onu dikkatle dinliyordum.
Talkın bittiğinde gerçekle ilk defa yüz yüze geldim. Önce bu, korku dolu bir kuşkuydu.
Allah’ım! Yoksa ben gerçekten ölmüş müydüm?
Telaşla, ak bezin içinde yatana doğru uzanıp, yüzüne baktım. Oradaki artık benim olmayan benim yüzümdü, saçlarım ve sakallarım hâlâ ıslaktı. Gasil hanede yıkanan ben olmalıydım.
İlk defa öldüğümü orada, o an anladım. Her şey gerçeklerden daha gerçekti. Ben ölmüştüm, kabrime gömülmüştüm ve yapayalnızdım
Korku ve yalnızlığın fırtınalarında durgunlukla savrulup dururken karanlık ufuklarımı yırtarak ak damlalar halinde iki nur peyda oldu ve yaklaştıkça büyüdüler. İçinden iki kişi çıktı. Azrail (a.s) olduğunu söyleyen arkadaşım gibi bunlarda ak ve uzun elbiseli, güzel yüzlüydüler.
Ellerinde asalar vardı. Yaklaşıp, selâm verdiler.
Yalnızlık ve korku sırtımda ağır ve dongun bir yüktü ve beni üşütüp, bunaltmıştı. Gelenlerin ak ve yumuşak görüntüleri ise sıcak ve güven vericiydi.
Hem hayret, hem sevinç duyarak selamlarını alıp, karşılık verdim.
Tam karşıma diz çöküp oturdular ve bana kendileri gibi yapmamı işaret ettiler. Ben de karşılarına onlar gibi oturdum ve merakla yüzlerine baktım. Karanlığa asılı ak yontu gibi duran ceset aramızdaydı.
Gelenlerin ikisi de ikizler gibi birbirlerine benziyorlardı. Öyle ki sanki birbirlerinin kopyası gibiydiler.
Sağ başta olanı gülümseyerek:
-Bizler Münker ve Nekir’iz dedi. Bizim görevimiz ahret kapısında sizleri karşılamak ve bazı sorular sormaktır.
Şaşkındım fakat aynı zamanda sevinçle dolu doluydum.
Biraz şaşkın, yüzlerine bakarak:
-Sorular sormak mı? Dedim. Buna gerek var mı? İçte ve dışta Her Şeyi Bilen’den ne gizli olabilir ki?
Sol taraftaki melek söze karışarak:
-Şüphesiz ki O her şeyi en iyi bilen; yaratıp, yönlendirendir. Biz senin kim ve ne olduğunu elbette biliyoruz. Senden istenen sadece dil ile ikrardır dedi.
-Peki dedim. Fakat izin verirseniz, her şeyden önce ben size bir soru sormak istiyorum. Bu, yaratılışımda ihsan buyrulan bir melekenin susuzluğa benzeyen dürtüsüdür. Cevap verirseniz sevinirim.
Münker arkadaşına bakıp gülümsedi. Sanki bakışında ve gülümsemesinde benimle ilgili gizli bir anlam, bir sır var gibiydi.
-Muhakkak ki öğrenmenin en kolay yolu soru sormaktır. Soru sormak ilmin annesidir ve öğrenmenin en kolay yoludur. Bize istediğini sor. Rabbimizin izin verdiği ve bildiğimiz kadar yanıtlarız dedi.
Merak, bir dürtü halinde benim yaratılışımda vardı. Her şeye burnuna sokan, her şeyi kurcalayan yaramaz fakat şirin bir çocuk ya da iyi ve güzel bir arkadaş gibi hep yanı başımdaydı.
Bazen sorularımın çocukça olduğunun farkındaydım. Dinmeyen, kanılmayan bir susuzluğa benziyordu.
Her şeye rağmen bu dürtümü giderecek, tatmin edecek böyle bir imkâna kavuştuğum için bulunduğum yeri ve durumu unutmuştum. Son derece mutlu ve heyecanlıydım.
Bu heyecan, sevinç ve mutluluk yüzümde yansımış olmalıydı. İstediği oyuncağı bulan bir çocuk gibi içim içime sığmayarak, içinde bulunduğum acınası durumu unutup mutlulukla dolup taşarak atıldım.
Beni böylesine mutlu edip, her şeyi unutturan bir şeyler öğrenme imkanına kavuşmamdı.
-Sizler gerçekten Münker ve Nekir iseniz Allah’ın (c.c.) meleklerinden iki melek olmalısınız dedim.
Sonra merak ve ilgiyle yüzlerine bakarak devam ettim.
-Bizler melekleri kadın suretinde düşündük, öyle hayal ettik, öyle öğrendik. Sizler ise er kişilersiniz. Yoksa melekler er kişiler midir?
Nekir’in yüzü bir tebessümle aydınlandı. Gözlerini Münker’in bulunduğu yöne yöneltti. Sanki ona yönelttiğim bu çocukça soruya ne cevap vereyim diye sorar gibiydi.
Az önce gördüğüm o anlamlı ışıklarla gözleri bir an konuşup anlaştıktan sonra Nekir yüzünü bana çevirip:
-Allah’ın (c.c.) en büyük nimeti aklınızın ürünü olan merak dürtüsü sizleri hem yükseltti, hem de alçalttı dedi. Aklını ve diğer melekelerini doğru yolda kullanabilenlere ne mutlu.
Sonra başını olumsuz mânâ da sallayarak devam etti.
-Hayır! Bizlerde zannettiğin anlamda bir cinsiyet söz konusu değildir. Bizler de kendimize ait bir şey yoktur. Suretlerimiz ziyaretlerine gittiğimiz insanlara göredir.
-Anladım dedim. Kadınlara kadın, erkeklere erkek suretinde geliyorsunuz. Merak dürtümü giderdiğiniz için teşekkür ederim. Biraz önceki konuya gelince…
Bir an tereddüt ettim. Bu; sorulanları bilip, bilemeyeceğime yönelik içimdeki kuşkudan, ya da korkudan kaynaklanıyordu. Kendimi sınava giren bir öğrenci gibi bir parça tedirgin, çokça heyecanlı hissediyordum.
Fakat ikirciklenmem uzun sürmedi.
-Her zaman olduğu gibi kaderime boyun eğiyorum dedim. Ekim zamanının çoktan geçtiğinin farkındayım. Bana istediklerinizi sorunuz. Cevap verebileceğimi umuyorum.
Nekir isimli melek bana doğru biraz yaklaşarak:
-Rabbin kimdir? Bana Ondan haber ver dedi.
Onun bu sorusuna karşılık besmele çekip, İhlas suresini okudum.
“-Rahman ve Rahim olan Allah’ın adıyla,
De ki: O Allah ki tektir. Eşi şeriki yoktur.
O Allah’tır, O Samed’dir.
Doğurmamış, doğrulmamıştır.
Hiç bir şey Onun dengi, eşi değildir.”
İhlas suresini duyunca beni sorguya gelen meleklerin gözleri parladı.
Bu kez Münker isimli melek:
-Peygamberin kimdir? Bize ondan da haber ver dedi.
Resul-ü Ekrem efendimizi hatırlamam beni bir huşuya benzeyen derin bir heyecan ve mutluluğa götürdü. Ona olan sevgimle dolup taştım. Bir an bulunduğum yeri unuttum.
-O ki, yüz yirmi dört bin peygamberin Sultanıdır. Hatem-ül En-biyadır.
Rabbimin kainatları yüzü suyu hürmetine yarattığı Zat-ı Kibriyâ’dır.
Rabbimin Habibi Muhammed Mustafa’dır dedim.
İki melek birbirlerine bakarak gülümsediler
-O bir an oyalandığın yerde hayatını nasıl geçirdin? Rabbimizin bir nimet olarak bahşettiği hayatını nerelerde harcadın? Diye sordu.
İçimde oluşan o esinti bana şunları söyletti.
Dikkat ederdim çok kulun hakkına,
Severdim resulü Allah aşkına.
Umup kavuşmayı Yar-i Dostuma
Kara toprağıma sevinip geldim.
-Hayatımı hayırlı evlatlar yetiştirmekle ,çalışmakla, ilim peşinde koşmakla geçirdim dedim.
Münker:
-Sen, ömrün boyunca ilim peşinde koşmuş birisin. Bize nasihat ve tavsiyeler de bulun, ilminden faydalandır.
Ömür sermayesini en iyi harcayan, onu en iyi şekilde değerlendiren en hayırlı kişi kimdir? Diye sordu.
Bu soruyu yanıtlamam için fazla düşünmeye gerek görmedim.
-O kişiler ki kendilerinden daha iyi, daha hayırlı Müslüman evlatlar yetiştirmek için ömürlerini harcarlar. O bir an oyalandığımız dünyada ömür sermayesini en iyi değerlendiren, en hayırlı kişiler onlardır dedim.
Nekir’in gözleri parlayarak:
-Yani anne ve babadan daha iyi, daha hayırlı evlatlar öyle mi? Diye sordu.
-Evet dedim. Öyledir. İslam ancak bu şekilde yükselir.
Melekler dinimle ilgili pek çok sorular sordu, ben de bildiğim kadar cevap vermeye çalıştım. Sonunda yüzleri güldü. Bu da sınavı başarıyla geçtiğimin delili gibiydi.
-Peki dedim. Resul-ü Kibriyâ’yı görebilecek, etrafına çeviren ummandan bir damla olabilecek miyim?
Bu sorumu Nekir yanıtladı.
-O’nu bilen ve uyan herkes bu ummandan bir damladır. Bu ilahi vaat ve takdirdir dedi. Fakat O’nu görebilmen için her şeyden önce kirlerinden arınıp, temizlenmen gerek. Çünkü O’nun yanına pis gidilmez.
Yıkanalı henüz bir kaç saat olmuştu fakat kirimden, pisliğimden bahsediyorlardı. Temizim, yeni yıkandım diyecek oldum ama gerçeğin bu olmadığını hemen anladım. Meleklerin bahsettiği ruh kirliliği yani günahlar olmalıydı.
-Zannederim günah kirlerine açık olan nefsimden bahsediyorsunuz dedim. Bilerek ya da bilmeyerek yaptığım günahlardan, önce Rahman ve Rahim Olana sığınıyor, Resul-ü Ekrem efendimizin şefaatini umuyorum.
Meleklerin her ikisi birden:
-Yeri ve zamanında O’na sığınanlar genelde elleri boş dönmezler. Sen ilâhi takdir tecelli edinceye kadar, bir müddet daha burada kal dediler.
Sonra da başka bir şey söylemeden beni ümitlerimle, korkulu ve dongun yalnızlığımla baş başa bırakarak geldikleri gibi uzaklaştılar.
O minik ve dar fakat bana dünyalar kadar büyük ve geniş gelen hücremde yapayalnız kalakaldım. Yalnızlığım evrenleri dolduruyordu ama bulunduğum yer küçücüktü.
Yana devrilmiş ak bir yontu gibi duran, karanlıklarda solgun ve soğuk ışıklarla pırıldayan şey bu dar yerin büyük bir kısmını kaplıyordu. Onunla yan yanaydım, iç içeydim, o bana yoldaştı ama yalnızlığım yine de evrenler kadar büyüktü. Yalnızlığın evrenleri bu minicik ve dar yere sıkışıp kalmıştı. Ve ben onların arasındaydım, onların içinde yitip, gitmiştim. Bu karanlık ummanlar da kaybolmuş bir damla bile değildim.
İçinde yitip gittiğim karanlık ufukların bir yerinden, kabrimin sağ tarafından minicik bir nur peyda oldu, gittikçe yaklaştı. Yaklaştıkça büyüdü. Tam karşıma geldiğinde onun büyücek bir delik ya da pencere olduğunu gördüm. Bir parça ümit, daha çok merakla eğilip, baktım.
Sonsuzluklara kadar uzanan yemyeşil bir ova gözlerimin önüne seriliverdi. Bu ova yeşilin her tonunu üzerinde barındırıyordu. Üzerine de açık mavi, atlastan yorgan gibi derin ve geniş bir gökyüzü örtmüştü.
Bu atlas yorganın orasında burasında gezinen ak pamuk topanlarına benzeyen minik bulutlar vardı. Her yer bildiğim bilmediğim, gördüğüm görmediğim; el kadar küçükleriyle, tepelerini görmekten aciz kaldığım devasa ağaçlarla, çiçeklerle, otlarla, çimenlerle kaplıydı.
Bu yeşil ummanın bazı yerlerinde çimenler içine atılmış kırık aynalar gibi minik göller pırıldıyordu. Ağaçların dört bir yana uzanan gümüş dallarından çiçekler, meyveler sarkıyordu.
Bunlar bildiklerimize, tanıdıklarımıza hem benziyor, hem de benzemiyorlardı. Bildiğimiz çiçeklerden, meyvelerden biraz daha farklı, çok daha güzeldiler.
Gördüklerimin hülyalı şaşkınlığıyla ağzım bir karış açık kalmıştı. Sanki çok hoş bir rüya görür gibiydim.
Dallardan sarkıp, ışılayan meyveler mis kokulu pırlantalara benziyorlar, bulundukları yerlerden ışıltıları birbirlerine karışıyor, bin bir renkte menevişleniyordu.
Her yer bir renk ve ışık yağmuru altında yunmadaydı. Renk ve ışıltılar birbirine karışıyor, birbirlerini tamamlıyor, daha güçlendiriyor, daha da güzelleştiriyordu.
Onlarda öyle bir uyum ve bütünlük vardı ki; bu renklerin, ışıltıların ve güzelliklerin bestesini hayran ve mest olmuş halde gözlerim ve yüreğimle dinliyordum.
Ağaçlardan küçük pırlantalar gibi ışıltılı çiçekler görünüyor, bin bir renkli, bin bir türden kuşlar neşeyle inip kalkıyor, çocuklar gibi cıvıldaşıp oyunlar oynuyorlardı.
Hoş kavisli minik tepeciklerden billur sulu çavlanlar akıyordu. Yeşil vadilerin ya da yamaçların derinliklerinde, tepelerinde; iri yıldızlar ya da inci taneleri gibi çok hoş köşkler, saraylar görünüyordu.
Gördüklerim o kadar güzeldi ki bir an hayran öylece bakakaldım. Bu sarayların, köşklerin sahipleri kim bilir ne kadar mutlu, ne kadar zengin olmalılar diye düşünmekten kendimi alamadım.
Bir an kendimi oralarda yaşayanlardan biri olarak düşündüm. İçim gıpta ve özlemle doldu.
Bu güzel rüya fazla uzun sürmedi. Bir kaç dakika sonra içinden baktığım bu pencere ya da delik geldiği gibi ağır, ağır uzaklaştı, sonrada kayboldu.
Gördüklerimden mest olmuş ve bunun şaşkın sarhoşluğunda iken bu kez kabrimin sol tarafından bir başka delik peyda oldu. Gösterilenleri tekrar görebileceğimi zannederek heyecan ve sevinçle koşup bakmak üzere yeni açılan yere doğru başımı uzattım.
Karşımda kocaman ve derin bir kuyuya benzeyen, aşağılara doğru burularak inen kara bir delik, bir dehliz vardı. Kuyunun ya da dehlizin en dibinde bir “Şey” kıpraşıyor, iç içe girmiş acayip renklerde parıldıyor, aslanlar gibi kükreyip homurdanıyor, ara sıra bulunduğum yere doğru sıçrıyordu.
O “Şey” ateş yalımlarına, ateşten yılanlara benziyordu. Onlar gibi oynaktı. Onlar gibi uzun, kızıl dilleri vardı ama bildiğimiz ateş ya da yılan değildi. Ondan daha farklı bir şeydi.
Ondan daha değişik, daha kıvrak, daha yakıcı; sanki canlı, eğitilmiş fakat insafsız bir hayvan gibiydi.
Onu Yaratan ne ile görevli olduğunu vahiy edip öğretmiş, o da bu görevinin idrakinde, susuzluğundaydı da bir an önce yapmak için sabırsızlanıyor, tepiniyor, yerinde duramıyordu.
Bu atılan, kükreyen, homurdanan “Şey’i” görünce bir an korkudan donakaldım.
-Allah’ım! Bu da ne? Diye bağırdım.
Az önce gösterilen cennet, bu da cehennem miydi?
Defalarca secdeye kapanarak:
-Rabbim! Cehenneminden Rahman ve Rahim sıfatlarına sığınırım. Günahlarımı bağışla ve beni cennetlerinden bir cennetine koy diye yalvardım.
Ben secdedeyken o “Şey”de diğeri gibi ağır, ağır kayboldu ve bir daha da gösterilmedi. Ve ben yine o dongun ve sessiz yalnızlığın içinde takdir edilen akıbetimi sabırla beklemeye başladım.
Bulunduğum yerle diğerleri arı petekleri gibi iç içeydi ve aramızda sanki saydam bir tabaka, bir perde vardı. Diğer kabirleri, sakinlerini, neler yaptıklarını, nelerin olup, bittiğini rahatlıkla görebiliyor, duyabiliyordum.
Yan yanaydık, iç içeydik ama yine de birbirimizden uzaktık ve soyutlanmıştık. Konuşamıyor, sesimizi duyuramıyor, yardımlaşamıyorduk. Sanki oyuncuları ve seyircileri bizler olan bir film seyreder gibiydik.
Bazen; sanki rüyada gibi bulunduğum yerden çıkıyor, minik bir kuş oluyor, gördüğüm o güzel yerlere doğru uçup gidiyordum.
Dallardan sarkan o minik cevherlere benzeyen meyvelerden yiyor, karnımı doyurduktan sonra mezarıma, kafesime dönüyordum.
Dönmek istemiyordum ama bu ilahi yazgıydı; karşı koymam, engel olmam mümkün değildi.
Kabirdekilerden kimileri çırçıplaktılar ve titreşiyorlardı. Kimilerinin üzerlerinde kıymetli elbiseler ve kürkler vardı.
İlk dikkatimi çeken; bunlarla beraber, kabirlerden bazılarının nereden geldiği, kaynağı belli olmayan ışıl, ışıl bir nurla aydınlanmış olduğuydu.
Diğerleri ise ağır, koyu ve pis kokulu bir karanlık içindeydiler ve güçlükle fark ediliyorlardı.
Kabirleri aydınlık olanların yüzleri gülüyor, rahat ve mutlu görünüyorlardı.
Ancak kıpırtılarını güçlükle hissedip, görebildiğim diğer kabirlerden ise ağlama, yalvarma, inilti ya da azap sesleri geliyor, tüylerimi diken, diken ediyor, beni dehşetten dehşete düşürüyordu.
Bulunduğum yerde aydınlıktı ama kabrimden daha aydınlık; ışıl, ışıl bir nurla yunup yıkananları gördükçe onlara gıpta etmekten kendimi alamıyor; derinliklerinden iniltiler, ağlama, yalvarma sesleri gelenleri görüp, hissettikçe korkudan secdeye kapanıyor, af ve mağfiretler diliyor, şükürler ediyordum.
İlk günlerde kabrim biraz daraldı ve beni terletecek kadarda ısındı. Bu beni önce şaşırttı, sonra korkuttu.
Karanlık kabirlerin bazılarından iniltiler, canhıraş feryatlar, et kokuları geliyor, beni dehşetten dehşete düşürüyor; tekrar, tekrar af ve mağfiret için secdeye kapanmama, şükürler etmeme neden oluyordu.
Zaman, ummana ulaşan coşkun bir nehir gibi durgun ve ağırdı; sürükleyip, getirdikleriyle üzerime çökmüştü.
Çökmüştü ama incecik bir çizginin ötesinde yine bildiğince akıp gidiyor, o ezeli ve ebedi hükmünü uyguluyor, her şeyi örseliyor; obur, doymak bilmeyen ağzını açmış; ağır, ağır yiyip, bitiriyordu.
Yanımda yatanla tam manasıyla soyutlanmış gibiydim ama yine de aramızda güçlü ve kopmaz bağlar vardı. Bunu ilk anlardan beri biliyor ve hissediyordum. Bu bağlar biraz garipti, kopuktu, soyutlanmıştı ama yine de onunla iç içeydi.
Sanki orada yatan derin bir uykudaydı da ben onun rüyasıydım.
Ya da o ak bir sayfada kara yazılardı da, ben de onun mânâsıydım. Fakat onda olanlar ve oluşanlar bu bağları ve beni etkilemiyordu.
Zamanın o büyük ve amansız çarkları öncekiler gibi beni de öğütmeye, un ufak etmeye başladı.
Önce gözlerim aktı, sonra beynimi ve etlerimi kurtlar, böcekler yedi. Ak kemiklere dönüştüğümde belki aylar, yıllar geçmişti ama bulunduğum yerde bir an bile geçmemişti.
Ara sıra kulak kabartıp; gelen gürültüleri, ayak tıpırtılarını dinliyordum.
Ölümümün ilk bir kaç ayında bu tıpırtılar, ayak sesleri oldukça sıktı. Edilen dualar bereketli yağmurlar gibiydi. Bizleri doyuruyor, serinletiyor, mutlu ediyordu.
Onlar gelip, gittikçe kabirlerimiz biraz daha genişleyip, aydınlanıyor, serinliyordu. Ziyaretçilerimizin gelişlerini sabırsızlıkla bekliyorduk.
Zaman geçtikçe bu geliş gidişler azaldı, sonra da tamamen kesildi. Zaman, o ezeli ve ebedi hükmünü uyguladı, biz de diğerleri gibi ağır, ağır unutulduk.
Zamanın ağır silindiri her yeri ezip geçmiş, tarumâr etmişti ve ediyordu, artık özümüze dönüşmüştük ama benim ve kabir komşularımın adedinden başka durumlarında bir değişiklik olmamıştı.
Altım, üstüm, sağım, solum bal petekleri gibi iç içe kabirlerle dolmuştu.
Donup kalmış kara bir sessizlik içinde uyuyor gibi görünerek, gerçekte uyumadan, gözlerimiz kapalı ama her şeyi çok iyi görerek gözlerimiz yollarda gelecekleri, ziyaretçilerimizi bekliyor, gelmelerini umuyorduk.
Umudun kolay, kolay ölmediğini, öldüğünde ise bel kemiğinin kırıldığını, gerçek yalnızlığın, ümidin ya da ümitsizliğin ne olduğunu bu aralarda öğrendim.
SURUN ÜFLENİŞİ VE KIYAMET-1
Bir zaman sonra; ak kemiklerim örselenip, topraklaşmaya başladığında; derinlerden, çok derinlerden bir sur sesi duyuldu. Bu ses öylesine güçlü ve tizdi ki aniden fışkıran gayzerler gibi yerlerimizden silkinip fırladık; olmayan uykularımızdan uyandık.
Hepimiz tam bir teyakkuz durumundaydık.
Duyularımız son derece hassas ve keskindi ama bütün gücümüz işitme duyumuza gelmiş, orada toplanmış gibiydi ve pür dikkat gelen sesleri dinliyorduk. Bütün benliğimiz tek noktaya odaklanmıştı.
Sonra… Birden yer sarsılmaya başladı. Bir tavan gibi üstümüzü örten karanlıklarda çatlaklar, yarıklar oluştu. Bu yarıklardan, çatlaklardan akıp gelen sular gibi insancıklar sapır, sapır üzerimize dökülüyorlardı. Her yer kabirsiz, kefensiz ölü insanlarla dolup taşıyordu.
Onlar, yoğun bir sağanak yağmurun iri damlalarından çok daha fazlaydılar. Akarak durgunlaşan ve gitgide büyüyen bir insan selinin içindeydik.
Kabirlerimizle beraber bütün dünya, bütün evren sarsılmaya başlamıştı ve bu sarsıntı gitgide büyüyordu. Çok güçlü bir deprem, ya da indifa eden bir volkan her yeri hallaç pamuğu gibi atıyor, birbiri içine geçiriyor, tüm evren kendi üzerine göçüyor gibiydi.
Üzerlerimize doğru açılan deliklerden, yarıklardan, çatlaklardan kirli sarı renginde, bir sis bulutu kadar yoğun, pis kokulu bir duman gelmeye başlamıştı.
Sanki üzerimizdeki kainat çılgın bir kasırgayla sağa, sola savruluyordu. Önü alınamayan bir yangınla tutuşmuştu ve her yeri keskin kokulu, koyu bir duman sarmıştı.
Nihayet bu çılgın kasırga ağır, ağır dindi ve her yer ilk dönemlerden çok daha koyu, kokulu bir sessizliğe büründü.
Bu sessizlik; dongundu, ağırdı, bir çelik kadar sert ve keskindi. Biz bu çelik sessizliğinde karmakarışık fakat yine de bir düzen içinde dinlemedeydik.
Gördüklerimizin şaşkınlığında ve görünüşte tam bir sükûnette, fakat gerçekte korku ve tedirginlikten oluşmuş bir kasırga içinde; dongunlukla ve sessizlikle çalkanarak, oradan oraya durgunluklarla savrularak olacakları bekliyor, bekliyorduk.
Çok önemli bazı şeylerin olacağını hissetmenin tedirginliği bu dongun ve durgun kasırgayı daha da güçlendiriyordu.
Bir zaman sonra ikinci bir sur sesi daha duyuldu. Bu ses birincisinden daha güçlü ve daha tizdi.
Nice uzun zamandır yanımda yatan, un ufak olmuş, topraklaşmış, yitip gitmiş, unutulmaya yüz tutmuş olan; sanki hiç bir şey olmamış gibi birden silkinip kalkıverdi. Doğrulup gözlerini açtı.
Gerçekte silkinip kalkanın, gözlerini açanın ben olduğumu hemen fark ettim.
Derin bir uykudaymışım da yeni uyanmış gibiydim. Bu uyanışta toprak olup yitip gitmiş bedenim bendeydi, ben de ondaydım. Hiç ayrılmamış gibiydik.
Nice zamandır vücutsuzluğum vücutlanmış yine o ben olmuştu. Yine onun gözleriyle görüyor, yine onun ağzıyla konuşuyor, yine onun elleriyle dokunuyor, kulaklarıyla duyuyordum. O vücut denen kılıf nice bin yıllar sonra yine bedenim olmuştu.
Ben olmayan o ben yine bana dönüşmüş, benimle özdeşleşmişti ama bu ölümümden en az otuz sene önceki hâlimdi.
Üzerimde kefene benzeyen ak bir elbise vardı. Sanki Arafat’ta ihramda gibiydim.
Sonradan oluşan fazlalıklar ve eksiklikler giderilmiş, yaratıldığım ilk hâle dönüştürülmüştüm.
Öldüğüm zamandaki o ihtiyar, hastalıklı ben gitmiş, yerine bir başka ben gelmişti.
Otuz yaşlarından belki biraz fazla olmalıydım. Genç, dinç ve sağlıklı olduğum gibi sanki hiç ölmemiş, hiç kabre girmemiş gibiydim.
Korku, şaşkınlık, sevinç, hayret gibi karmaşık duygular içindeyken yine o deprem, ya da çılgın kasırga bir kere daha başladı.
İndifa eden bir volkan bütün şiddetiyle her yeri kasıp kavuruyor, dünyaları yerinden oynatıyor, hallaç pamuğu gibi atıyordu.
Gözlerim yuvalarından fırlamıştı. Sağlığım, dinçliğim, gençliğim bu dehşet ve korkuları daha da artırıyordu. Yitirdiklerimi kazandıktan sonra tekrar yitirme korkusu gerçekten çok ağır ve zordu.
Sağımda, solumda, beni çepeçevre çevrelemiş olanlara baktım. Hepsi de doğrulup oturmuşlardı. Pörtlemiş gözlerle sur sesini dinliyorlar, onlarda benim gibi sağa sola savruluyorlar, birbirlerine “Ne oluyor?” Diye soruyorlardı.
SURUN ÜFLENİŞİ VE KIYAMET-2
Kabrimin sağ ucunda küçük bir delik peyda oldu. Burgaç gibi dönüyor, gitgide genişliyordu. Merakla yanına varıp, eğilerek baktım. İçinde daha önce gördüğüm o “Şey” vardı. Kelimelerle anlatılamayan, manalara sığmayan, daha önce gördüğüme benzeyen bir “Şey”.
Azgın aslan sürüleri gibi homurdanan, kükreyen, aç kaplanlar gibi sıçrayan, ateşten yılan tomarları gibi salınarak uzanan, uzun alevden dilleriyle yetiştikleri her şeyi kapıp almaya çalışan ve gitgide yaklaşan aç ve korkunç bir “Şey”.
Gördüğümün korkusuyla dehşet içinde irkilip, kendimi bulunduğum yerin en uç yerine, kabrimin sol tarafına dar attım.
Diğer komşularımda o “Şey’i” fark etmiş olmalılar ki benim gibi yapıyorlar, dehşetten yuvalarından fırlamış gözlerle birbirlerine bakıyorlar; kesik, kesik haykırışıyorlardı.
Orada kaçılacak, sığınılacak tek yer vardı. Ben de onu yaptım. Hemen secdeye kapanarak:
-Rabbim bu nedir? Gördüklerimden; Rahman ve Rahim sıfatlarına, merhametine sığınırım diye inledim.
O delik gitgide büyüdü, büyüdü, bulunduğum yeri dolduracak kadar büyüdü ve genişledi.
Hepimiz mezarlarımızın sol uç çeperine iyice yanaşmış, sırtlarımızı sıkıca dayamış; olacakları, bir bakıma kaderlerimizin tecellisini bekliyorduk. Benizlerimiz solmuş, gözlerimiz yuvalarından fırlamıştı ve korku dolu çığlıklar atıyorduk.
Bu ara derinlerden bir nida duyuldu.
-Muktedir olanlar karşı tarafa geçsinler.
Korkudan yüreklerimizi yerinden söküp alan o “Şey” iyice genişleyip, derinleşen delikten açıkça görünüyordu. Muktedir olanların karşıya geçmeleri bildirilmişti ama önümüzde fokurdayan, kükreyen o kocaman delik ve o delikte o “Şey” bulunmaktayken bu nasıl mümkün olabilecekti?
Öğrenmeye, araştırmaya meyilli, o dinmeyen susuzluğa benzeyen melekem burada da imdadıma yetişti. Bu sorunun cevabını bulabilirim ümidiyle komşularıma göz gezdirdim.
Ne zamandan beri içleri nurla dolanları, o nurla yıkananları kendime kılavuz edinmiş, yaptıkları gibi yapıyor, onları taklit ediyordum.
Oradakilerin çoğu benim gibiydiler ve çaresizlikle bir şeyler yapmaya çabalıyorlar; fakat feryatlar, çığlıklar atmaktan başka ellerinden bir şey gelmiyordu.
Dikkatle bakınca kendime kılavuz aldıklarımın sanki önlerinde açılan kocaman delik ya da kuyu üzerinde bir geçit, bir köprü varmış gibi rahatlıkla karşıya geçtiklerini gördüm. Bu benim için dört elle sarılabileceğim, tutuşmuş yüreğimi su serpip, soğutan kocaman bir ümit oldu.
Gözlerim; önümde gitgide büyüyen, neredeyse bütün mezarımı dolduran o dev burgacın üzerinde gezindi. O burgacın üzerinde, fazla olmasa da kalınlığı yürüyüp üzerinden geçmeye uygun bir köprünün oluştuğunu görünce sevinçten deliye dönüyordum. Ve hemen; unutmadan, bu nimeti ihsan eden Rabbime şükür secdesine gittim.
Köprüden geçerken korku, ümit, dehşet, sevinç gibi karşıt duygular içindeydim. Karşıya, mezarımın sağ ucuna geçmeyi başardığımda bir kere daha şükür secdesi yapmaktan kendimi alamadım.
-Rabbime binlerce şükürler olsun dedim.
Şükür secdesinden başımı doğrulttuktan sonra gözlerimi komşularımın üzerinde gezdirdim. Buna beni iten merak denen güçtü. Her şeye rağmen gördüklerimde, öğrendiklerimde nice ibretlerin, hikmetlerin olabileceğini biliyor ve bunu umuyordum.
Komşularımdan çoğu benim ilk şaşkınlığım üzerindeydiler ve ne yapacaklarını bilemezlermiş gibi dehşet dolu gözlerle önlerinde gitgide büyüyen, yutmaya hazırlanan deliğe, kuyuya bakıyorlar; kaçmaya, sakınmaya çabalıyorlar, başaramayınca ümitsiz çığlıklar fırlatıyorlardı.
Üzerinden geçtiğime benzeyen köprüler bazı komşularımda da vardı ve çeşitli kalınlıktaydılar. Bunlardan kimisi, bir insanın elini kolunu sallaya, sallaya geçebileceği kadar geniş, kimisi de kıl kadar ince, kılıç kadar keskindi. Kimilerinde ise yoktu. Belki vardı da ben göremiyordum.
Nihayet bazıları kuyu üzerindeki köprüyü fark etmiş olmalılar ki üzerinden geçerek sağ tarafa geçmek için çalışmaya başladılar. Kimileri bunu başarıyor, kimileri ise canhıraş feryatlar atarak o dev burgacın içine düşüyor, kaybolup gidiyorlardı.
Bir zaman sonra her şey olup bitti; çığlıklar, feryatlar, yalvarmalar ağır, ağır dindi, her yer yine o çelik sessizliğine büründü. Biz ve sağımızdaki o kocaman delik, sinirleri törpüleyen çelik sessizliğinde sabırla bekleşiyorduk. O “Şey” ise yuvasına girmiş, sükûnete ermiş, derin bir uykuya dalmış gibiydi.
Ve nice bir zaman sonra o “Şey” yeniden uykusundan uyandı; kıpraşmaya, büyümeye, bulunduğumuz yeri doldurmaya başladı. Fark edince korku ve telaşla sağıma, soluma bakındım. Bu ara sağ tarafımda, üzerinde kocaman bir asma kilit bulunan bir kapı peyda oldu. Bu kapıyı ve kilidini daha önce görmemiştim. Belki vardı da fark edememiştim.
Üzerindeki kilit paslı ve açılamayacak kadar da büyük görünüyordu. Kurtuluşun o kapının ardında olduğunun farkındaydım ama nasıl açacağım konusunda her hangi bir fikrim yoktu.
Nereden geldiğini bilemediğim bir ses yine nida etti.
-Anahtarı olanlar kilitleri açıp, dışarı çıksınlar.
-Rabbim! Biz buraya çıplak ve yalnız geldik. Anahtarı nereden bulayım? Diye sormak geçti ama Azrail’in (a.s):
“-İnsanlar ihtiyaçlarını kendileri götürürler” dediği hatırıma geldi.
Sağ yanıma baktım, bir anahtar dizisi sarkıyordu. Onları daha önce görmemiş, ya da fark etmemiştim. Üzerlerinde bir takım yazılar vardı. Fakat hangi anahtarın o kocaman, paslı kilidi açacağını bilemiyordum.
Gözlerim komşularımın üzerinde, daha çok kılavuz aldıklarımda gezindi. Bunlardan bazıları; kabirleri ışıl, ışıl nurla dolu olanlar; asılı anahtar dizisinden en büyük olanını alıp, kilide sokup çeviriyorlar, kolaylıkla kapıyı açıyorlardı. Diğerlerinin kimilerinde ise anahtar dizileri bellerine asılıydı ama çıkardıkları anahtar kilide uymuyor; uysa bile kırılıveriyor, kırılmayanlar tekrar, tekrar deniyorlar, fakat yine de açamıyorlardı.
Gözleri yuvalarından fırlamış; gitgide büyüyen, yutmaya hazırlanan, huni ağzı gibi genişleyip, derinleşen çukurlara dehşetle bakıyorlar; telaş ve korkuyla kapıyı tekrar, tekrar açmaya çalışıyorlar fakat başaramıyorlar; canhıraş feryatlar kopararak, çığlıklar atarak çukura düşüp, kayboluyorlardı.
Bazılarının ise hiç anahtarları yoktu. Onlarda ümitsizce sağa, sola atılıp, aranıyorlar fakat anahtarları bulamıyorlardı. Onları akıbetleri de diğerleri gibi oluyordu.
Bazılarının anahtarlarıyla kilidi kolayca açmaları benim için bir ümitti ama diğer gördüklerim aynı zamanda dehşet kaynağı oluyor, beni korkuların cehennemine itiyor, panikletiyordu.
-Rabbim! Merhametine sığınıyorum diye yalvararak belimde asılı anahtar dizisinden en büyük olanını çıkardım. Üzerinde Kelime-i Tevhit yazıyordu. Anahtarı kilide soktum, uydu ve kolaylıkla açıldı.
Bin bir şükran duygularıyla dopdolu adımlarımı dışarıya doğru attım. Kapı, ufuklara kadar uzanıp giden devasa büyüklükte ova gibi bir yere açılıyordu. Her yer tepsi gibi dümdüzdü. En küçük bir girinti, çıkıntı, ağaç, dağ, tepe ya da buna benzer bir şey görünmüyordu. Her yer kıvıl kıvıl insan kaynıyordu.
Beni dışarı da iki kişi karşıladı. İkisi de erkek görünümündeydiler. Bunlarda daha önce yanıma gelenler gibi beyazlara bürünmüşlerdi ve çok güzeldiler.
Sağ tarafta olanının yüzü bir tebessümle aydınlanmıştı. Sol tarafta duranın yüzü sanki bir hüzün ya da üzüntüyle kararmış, hafifçe asılmıştı.
Sağ taraftaki güleç olanı:
- Hoş geldin. Ben Muhlis’im dedi.
Sol tarafımda duran asık yüzlü olanı da:
- Hoş geldin. Ben de Gaffar’ım dedi.
-Burası Arasat’tır. O büyük yolculuğun başladığı yerdir. Burada nice zamandır seni bekliyoruz dediler.
Sözleri hayretime gitmiş, merakımı depreştirmişti.
-Beni mi bekliyordunuz? Diye sordum. Yoksa beni daha önceden tanıyor muydunuz?
İkisinin adına Muhlis cevap verdi.
-Uzun bir yolculuğa çıkmış da bir ağacın gölgesinde mola veren yolcu misali o birazcık oyalandığın yerde biz hep yanındaydık. Ben sağ, arkadaşımsa sol tarafındaydı. Orada bulunduğun müddetçe yanından hiç ayrılmadık. Oradaki amellerinin kendinle birlikte şahitleri, yazıcılarıydık.
-Yoksa siz benim kirâmünkâtibîn meleklerim miydiniz?
Her ikisi de söylediklerimi tasdik edip, başlarını sallayarak:
-Evet dediler. Orada bulunduğun müddetçe bizler hep yanındaydık. Sen bizlerin farkına bazen vardın, bazen varamadın. Bizleri bildiğinde amellerin hayır, unuttuğunda ise şer yönündeydi.
Kalınca, kara kaplı bir defteri göstererek devam ettiler.
-Burada yazılanlarda orada yaptığın iyi ya da kötü âmellerindir. Bu, bizlerin Rabbimize hakkında sunacağımız raporumuzdur. Yazılanlardan sorumlusun dediler.
Ben nefs sahibi zayıf bir yaratıktım. Bu kalın defterde yazılanların çoğunluğu günahlarım olmalıydı. Bilerek, bilmeyerek yaptığım günahların çokluğundan utanarak:
-O defterin getirdiği yükün ağırlığından Rabbimin af ve mağfiretine sığınırım dedim. Yoksa bu zayıf bedenimle onları nasıl taşırım? Karşılığını ödemem ise mümkün değil. Hakkımda hüsn-ü zanla, merhametli davrandığınızı ümit ederim.
-Burada ne rüşvet geçerlidir, ne de kayrılma mümkündür. Biz kayırmayı, hüsn-ü zanı siz öteki taraftayken Rabbimizin izniyle bol, bol uyguladık.
Sevap işlerken yazmayı acele ettikte, günah işlediğinizde belki tövbe edersiniz diye bekleyip, ağırdan aldık. Sonunda olan oldu.
Burası ekim değil, hasat yeridir. Burada adalet bir miskal bile sapmaz, eğrilip yamulmaz.
Yalnız şu kadarını söyleyebiliriz.
İnsanlar kötü huyları İblis’ten alır. Günahların tohumu ise kötü huylardadır. Nefs denen rahimlerde beslenir ve büyürler. Bu yüzden nefse günahlar, yavruların annelerine göründüğü gibi güzel ve tatlı görünürler.
İyi huylar ise Rabbimdendir. Yaratılış balçığına nazarlarıyla kattığı nurunun içindedirler. O nur ki iyi huyların, güzel duyguların annesidir.
Merhamet iyi huyların en güzelidir ve doğrudan doğruya Rabbimden gelir.
Merhamet etmeyenlerin merhamet edilmekten nasipleri yoktur.
Yalnız merhamet edene merhamet edilir.
Fakat insanlar genelde kendilerine acımazlar. Nefislerine uyarak günah işlemeye meyillidirler. Nefislerse bencil ve zalimdir.
Nefis için günah, içine zehir atılmış bal gibidir. Bu yüzden nefisler günah işlerken tat aldım zannederler, bu onların hoşlarına gider. Fakat gerçekte kendilerini helâke sürüklemişlerdir.
Rabbimiz Rahman ve Rahimdir. Çok affedicidir.
Günahkâr kullarına tövbe ve istiğfar kapılarını açık bırakmıştır ama son anda yapılanların geçerliliğini ancak O bilir.
Bu yüzden O’nun rahmetinden hiç bir zaman ümit kesilmez. Umulur ki sen de O’nun af ve mağfiretine kavuşan mutlu kullarından olursun.
Bu konuda elimizden bir şey gelmez. Biz ancak bu yolculuğunda kılavuzun, yol göstericiniz dediler.
Her şeye rağmen; bir arkadaşın, bir dostun çok uzun yıllar sürdüğünü zannettiğim yalnızlığımın artırıp, köpürttüğü susuzluğundaydım. Onları rastlamam ve bu ümit verici sözler serin sulu bir pınar bulmuş gibi beni sevindirdi; içimi serinletip, ferahlattı.
-Yol göstericilerim mi? Diye sordum. Yani yoldaşlarım, arkadaşlarım mısınız? Gerçek bir dost gibi elimden, yükümden tutucu, yeğneltici olacak mısınız?
Her ikisi birden olumsuz yönde başlarını sallayarak:
-Hayır dediler. Bizim görevimiz sadece yol göstermektir. Bu konuda sana yardım edemeyiz. Getirdiğin yüklerden Allah’a (c.c.) sığınırız. Biz onlardan beriyiz. Onları taşımaya, ucundan tutmaya gücümüz yetmez. Her insan yükünü kendi getirir, kendi taşır. Bu ilâhi tecellinin gereğidir.
-Anlıyorum dedim. Sizler bu kirli yüklerden azadesiniz. Onlar ki ancak nefsi olan yaratılmışların sırtlarındadırlar.
Fakat yine de bazı şeyleri merak etmekten kendimi alamıyorum. Bu, bana verilen o en büyük nimetin doğal sonucudur.
Bu yüzden size bazı sorular sormama kendimde hak görüyorum. Aklımın bir ürünü olan merakımın susuzluğunu vereceğiniz yanıtlarla gidermeme izin verecek misiniz?
Bir an birbirlerinin yüzlerine bin bir mânâ dolu bakışlarla baktılar. Gözlerin o garip, gizemli ve sessiz lisanıyla konuşup, anlaştılar. Sonuçta yüzlerinde bir tebessüm gezindi ve onları aydınlattı. Öyle görünce içim de aydınlanıp, ısındı.
Onlarda, bahar güneşinin doğurgan aydınlığını ve sıcaklığını buluyordum. Bu da içimde hiç bir zaman eksik olmayan umut çiçeklerimin tohumlarını sulayıp, çatlatıyordu.
Her ikisi de bana dönerek:
-Rabbimizin verdiği kadar dediler.
-Biraz önce iyiyle kötüyü, güzelle çirkini bir arada görüp, yaşadım dedim. Bunlardan bazılarını sonsuz zannettiğim fakat gerçekte dar ve sınırlı olan aklımla anlamaya, öğrenmeye, yorumlamaya çalıştım. Fakat aklımın dar, kısa ve şaşı olduğunu, her zaman gerçekleri bulamadığını biliyorum.
Gördüklerimin ilâhi tecelliyle ilgili olduğunu, burada haksızlık ve zulmün olmayacağını, ilâhi adaletin kıl kadar sapmayacağını da biliyorum.
Sadece merak ettiğimden soruyorum. Çünkü gerçeği aramak, hakkı aramaktır.
Kabir arkadaşlarımızdan bir kısmı köprüden geçemediler. Geçenlerden bir kısmının ise anahtarları yoktu.
Olanlarından bazılarınınki ise işe yaramayıp, kapıları açmadı ya da açarken kırıldılar.
Bu saydıklarımın hepsi sonsuz derinlikteki çukurlara düşüp, helâk olup gittiler. Neden?
-Kilidi açan anahtarın üzerindeki yazıları okumadın mı? diye sordu.
-Okudum dedim. Kelime-i Tevhit yazıyordu. Fakat açmayan ya da kırılan anahtarların üzerinde de aynı yazı vardı. Bazılarının ise anahtarı yoktu. Aklımı böyle karmakarışık eden nedenlerden biri de budur.
-Bunun nedeni gayet basit dedi. Köprüden geçemeyenler; Rablerini tanımayanlar, şirk koşanlar, bunları inatla savunanlar ve hayatlarını zulüm yaparak geçirenlerdir. Bu zümre cehennemin ebedi konuklarıdırlar.
Onlar düştükleri çukurlardan cehennemin en alt katına; Havîye’ye, Derk-i Esfel’e sorgusuz sualsiz atılırlar da oradan bir daha çıkamazlar. Onlara rahmet, mağfiret ve şefaat kapıları da kapalıdır. Orada ebediyen kalıcıdırlar.
İçine düştükleri cehennem onları kendine mal eder. Her şey olup bittikten sonra dürülüp kaldırılırken, onlarda onunla birlikte dürülüp kaldırılırlar.
Köprüden geçtikleri halde anahtarsız olanlar ise; inancı olmayanlar, var edildiklerini görüp, bildikleri halde Yaratıcı’sını inkâr edenler, Kelime-i Tevhit’le nasiplenemeyenler ve Allah’a şirk koşanlardır.
Fakat onlar Rahman’ı bilip tanımasalar bile; hayatlarını güzel huylarla, hayırlarla süslemeye muvaffak olmuşlardır. Aksi halde birinci gruptakiler gibi köprüden geçmeyi başarmaları mümkün olmayacak, sonsuza kadar azap içinde kalacaklardı.
Onların yeri Derk-Esfel’in biraz üzeridir. Bir zaman sonra Rabbimin af ve mağfiretine kavuşacakları umulur.
Bu, imansız hayrın ve güzel huyun onlara ihsan buyrulmuş küçük bir ümit dışında bir değerinin olmadığını gösterir. Bu ümit ise hayatlarını iyi huylarla, hayırlarla süslemeleri nedeniyle Ulu Rabbim tarafından belki bir zaman sonra bağışlanacakları müjdesidir.
Anahtarları olup da açamayanlar ya da anahtarları kırılanlar ise dil ile ikrar edipte kalp ile inanmayan münafıklar, ikiyüzlüler, Allah’ı (c.c.) kandırdıklarını zanneden, gerçekte kendilerini aldatan bedbahtlar ve bilip, isteyerek masum canları kıyanlardır.
Bunlarda işledikleri fiillere göre birinci veya ikinci zümre içindedirler. Rabbim dilerse affeder.
Anahtarları açanlar ise; Kelime-i Tevhidi dil ile ikrar edip, kalp ile tasdik edenlerdir ki onları o tek kelime kurtarmıştır.
Gördüğün ve bildiğin gibi burada hiç kimseye haksızlık ve zulüm yapılmaz. Burada adaletin terazisi tam ve dengededir.
-Evet anlıyorum. Rabbime hamdolsun dedim.
-Herkes yükünün başına gelsin diye nida edildi.
Gaffar, kara çuvallarla dolu bir yığını işaret ederek:
-İşte dedi. Bunlarda senin yükün.
-Rabbimin merhametine sığınırım diye bağırdım. Bütün bu yükü nasıl taşırım?
-Yoksa yükün konusunda bir itirazın mı var? Diye sordu.
Bir an düşündüm. Şu karşımda duran iki melek kiramen kâtibinlerimdi. İyi kötü her şey defterime silinmez bir şekilde yazılmıştı.
Ayrıca her yaptığım günaha kendi nefsim şahitti. Yükümü itiraz etmem kendimi yalanlamakla aynı şey olacaktı.
Ayrıca Rabbimin adaletinden şüphe etmem de mümkün değildi. Bu yüzden her hangi bir şüphe içine düşmedim.
-Hayır dedim. Şüphesiz ki Rabbim âdildir. Ayrıca günahlarımın şahitleri var. İtiraz etmem, sizlerle kendi nefsimi yalanlamam demektir. Rabbimin takdirine boyun eğiyor, Rahman ve Rahim sıfatlarına sığınıyorum.
Bu uçsuz bucaksız ovayı dolduran insan ummanın da herkes birbirinin yanındaydı. Başlar engel olunamayan bir utanç duygusuyla yere doğru eğikti. Anneler bile yavrularını tanımazdan geliyordu.
Bekleyişin sıkkın ve bungun havası fazla uzun sürmedi. İnsancıklar denizi ani bir fırtınaya tutulmuş gibi birden dalgalanmaya, çalkalanmaya başladı.
Kulakları sağır eden bir uğultu her yeri kapladı. İnsancıklar kendi nefisleriyle tartışmaya, kavga etmeye, dövüşmeye başladılar.
Herkes kendi kendini suçluyor, kimisi de nefsini ağız dolusu küfrediyordu. Ağızların söylediklerini eller, ellerin yaptıklarını kollar, kolların işlediklerini ayaklar şahitlik ediyordu. Her insan hem suçlu, hem mazlum, hem savcı, hem hâkim durumundaydı.
İnsancıkların çoğu ağızlarıyla günahlarını inkâr ediyorlar; hayır, biz böyle bir günah işlemedik diyorlardı ama söylediklerini elleri, kolları, gözleri yalanlıyor, aleyhlerinde şahitlik yapıyordu. İçlerinde biraz garip ve gülünç bir şekilde kendileriyle kavga edenler, dövüşenler bile vardı.
Bazılarının kendi darbeleriyle yüzleri, gözleri morarmış, başları yarılmıştı. İnsancıkların bu durumuna hayret ve şaşkınlıkla bakakalmıştım.
Gaffar eliyle etrafımda kaynaşan insancıkları göstererek:
-Şöyle etrafına bir bak dedi. Belki ibretler alıp da şükrünü artıranlardan olursun.
-Ey yüce Rabbim! Şu insancıklar böyle ne yapmaya çalışıyorlar? Ben onları kendi kendileriyle tartıştıklarını, dövüştüklerini görüyorum diye bağırdım.
Bu soruma Muhlis yanıtladı.
-Her insan burada kendinin savcısı, kendinin hakimidir. Her insan burada kendi nefsini yargılar. Eğer Rabbinin takdirini itirazsız kabul etmeseydin sende onlar gibi olacaktın dedi.
İnsancıkların nefisleriyle olan muhakemeleri oldukça uzun sürdü. Sonunda bu kocaman insan denizi ağır, ağır duruldu. İnsanların kendi nefisleriyle olan muhakemeleri sona ermiş, cezaları kesilmişti.
İnsancıklar kocaman tepeler ya da minik dağlar gibi yükleri yanlarında; öbek öbek bu kocaman, devasa ovayı doldurmuşlardı ve ufuklara doğru uzayarak, taşıp gidiyor, kıvıl kıvıl kaynıyorlardı.
Bu yüklerin bir kaç çuvallığı, küçücükleri olduğu gibi dağlar kadar büyük olanları da vardı ve çoğunluğu bunlar teşkil ediyordu. Bu da insanların kendilerine ne kadar az acıdıklarının, günahlara ne kadar meyilli, ne kadar açık olduklarının bir kanıtı, bir işareti gibiydi. Genelde bu yükler zayıf sırtlarına, omuzlarına göre çok ağır ve büyüktüler.
Diğer yükler ile kıyaslandığında yüküm çok az gibiydi ama mevcut olan bile beni utandırmaya, yerin dibine geçirmeye yetiyordu.
Utançla başımı eğip, tekrar:
-Rabbimin merhametine sığınırım dedim.
-Herkes birbirleriyle olan hesabını görsün. Hiç kimsede kul hakkı kalmasın.
Koskoca ovayı dolduran, kıvıl kıvıl kaynayan insanlardaki hareketlilik bir kat daha arttı. Sağa, sola gidip geliyorlar, kimde ne kadar alacağı kaldıysa onu arayıp, buluyordu.
O bir an oyalandığım dünyada kul hakkına son derece dikkat etmiştim. Üzerimde kul hakkı olmadığını zannediyordum ama bulunduğum yere bir kişi yaklaştı. Onu hemen tanıdım. Bu mahallemizin bakkalıydı.
Utanırmış gibi yüzüme bakıp:
-Senden bir miskal alacağım kalmıştı dedi.
Onun bu sözleri beni hem şaşırtmış, hem de korkutmuştu.
-Fakat… Fakat nasıl olur? Diye kekeledim. Kul hakkı geçmesin diye çok titizlendim. Bunun içinde elimden geleni yaptım.
Bakkal yine yüzüme bakıp:
-Bu çok küçük bir şey dedi. Küçük olduğundan unutmuş olmalısın. Fakat burada büyükle küçük, zayıfla güçlü aynı kefede, aynı yerdedir. Unutmuş olman bu hakkı zâyi etmiyor. Bana hakkımı ver. Aksi hâlde yükümün bir kısmını sen yükleneceksin.
-Fakat sana hakkını nasıl verebilirim? Burada hiç bir şeyim yok diyecektim ki yine Azrail’in (a.s):
“-İnsanlar ihtiyaçlarını buradan götürürler” sözü aklıma geldi.
Bir ümitle yükümün olduğu yere baktım. Çuvalların hemen kenarında ak bir kesenin olduğunu gördüm. Heyecanla koşup, elime aldım. İçi incilere, pırlantalara, yakutlara benzeyen fakat onlardan çok daha güzel kıymetli taşlarla doluydu.
-Onlar senin sevapların ve hasenelerinin karşılığıdır dediler.
-Tamam dedim. Bütün bunlarla hakkını ödeyebilirim. Bir miskal kul hakkı için benden ne istiyorsun? Sana irice bir inci versem yeter mi?
Bakkal razı olmazmış gibi başını sallayarak:
-Hayır dedi. Bir miskallik kul hakkının buradaki değeri yüz kıratlık elmastır. Daha aşağısını kabul etmem.
-Fakat bu çok pahalı diye bağırdım. Fırsattan istifade etmeyi düşünüyor, hakkını olduğundan daha pahalıya satmaya çalışıyorsun.
Muhlis beni dürtükleyerek:
-Ona istediğini ver ve helâlleş dedi. Gideceğin yere kul hakkıyla gidemez, varacağın yere kul hakkıyla varamazsın. Sırtındaki kamburdan, yüzündeki pislikten, alnındaki lekeden kurtul.
Ona istediğini verdim. Helâlleşip bakkalı gönderdikten sonra bir kaç kişi daha geldiler. Onlarında haklarını verip helâlleştikten sonra kesemde pek bir şey kalmamıştı.
Bütün bunlar hiç düşünmediğim, hiç hesap etmediklerimdi. Daha başka kişilerin geleceği ve kesemdekilerin yetmeyeceği korkusu içindeydim. Bu korkum yüzüme vurmuş olmalı ki Gaffar dönüp bana baktı ve:
-Evet dedim. Nerdeyse kesemde bir şey kalmadı. Farkına varamadan üzerime düşen kul haklarının borçları neredeyse bütün servetimi tüketti.
Bilmeyerek geçenler böyleyse, bilerek geçenler kim bilir nasıldır? Böyle bir duruma düşmekten Rabbime sığınırım. Bir başkalarının daha çıkıp geleceğinden, haklarını veremeyip, menzile erişememekten korkuyorum.
-Şüphesiz ki bu korkun Allah-ü Teala’nın (c.c) kahhar sıfatlarındandır. Bir kul içinde en gerekli olandır ki onu günahlardan korur. Şüphesiz ki Rabbimiz kullarına karşı çok merhametli olup, aynı zamanda âdildir. Keseni tekrar kontrol et dedi.
Kesemi kontrol ettiğimde hayretler içinde kaldım. Neredeyse bitmek üzere olan cevherlerim çoğalmış, hiç harcanmamış gibi eski miktarına gelmişti.
-Kesemdeki cevherler çoğalmış. Fakat bu nasıl olabilir? Onları kazanacak bir şey yapmadım ki?
Muhlis’in yüzü bir tebessümle aydınlandı.
-Bir zamanlar filân yere bir ağaç dikmiştin dedi. Herhalde unutmuş olmalısın. O bir haseneydi. Unutmuş olman hasene olmasını değiştirmez ve etkilemez.
Bu ağacın meyvelerinden; insanlar, kurtlar, kuşlar, bütün canlılar yedi, onlardan faydalandı ve sana dua ettiler. Bu hasenen için
Rabbin sana bir avuç cevherle ödüllendirdi. O hasenen durduğu, canlılar ondan faydalandığı müddetçe, ölüp gitsen bile sevaplar vardır.
Kesendeki cevherlerden bir kısmı bu hasenenin kazançlarıdır. Hasenen ne kadar çoksa kazancında o kadar çok olur.
İnsanlar ölüp gittiklerinde âmel defterleri hemen kapanmaz. Dünyadaki izleri silinene kadar hayır veya şer yönünden işlenir durur….
Âmel defterlerinin insanların dünyadaki izleri silininceye kadar açık kaldığını, iyi ya da kötü yönde işlenip, durduğunu bu aralarda öğrendim. Muhakkak ki hayr yönünde işleyip durması bir rahmetti.
Peki ama ya şer yönün de işlenenler? Günahının, izi silininceye kadar amel defterine işlenip durması ne korkunçtu.
Böyle bir şer işlemekten bir kez daha Allah’a sığındım.
Şer yönünde işlenişin ise ne kadar büyük bir utanç ve azap kaynağı olacağını ve sonuçlarını daha sonra görüp, öğrenecektim.
Fakat bir şeyi de merak ediyordum. Bu konularda oldukça bilgili olduğunu gördüğüm Muhlis’e dönerek:
-Peki ya yeterli hasenesi olmayıp, kul hakkının karşılığına sahip olamayanlar? Onlar borçlarını neyle ödüyorlar? Diye sordum.
-Daha önce söylediler ya dedi. Onlarda hak sahibinin bir kısım günah yükünü yüklenirler de yine bir miskal bile hak zayi olmaz.
Engin bir umman gibi dalgalanıp duran insan denizine bakarak:
-Şu mahşer yerinde, o geçici dünyada az ya da çok yaşamış bütün insanlar toplanmış olmalı. İnsanlar bu kalabalıkta hakları üzerlerinde olanları nasıl arayıp buluyorlar? Diye sordum.
Bu sorumu Gaffar cevapladı.
-Bilmez misin ki her insan kendine özeldir, hiç bir insan bir diğerine benzemez. Her insan kendine özel kimliğiyle yaratılır, mührünü üzerinde taşır. Her insan; suçunu, günahını, sırtında bulunan bir başkasının hakkını kendi diliyle ikrar eder. Mazlumun zalimi arayıp bulması onlara verilen özel bir meleke iledir. Bu, bir sürü içindeki kuzuların annelerini bulması gibidir. Bu Rabbimin buyurduğu ilâhi adaletin tecellisidir.
Gaffar’ın bu yanıtı garibime gitmişti. Bir konu vardı ki akıl ve mantığıma uymuyordu. Aleyhime olsa dahi doğruyu arayıp bulmak bende bir alışkanlıktı. O geçici dünyada bu huyumun maddi yönden pek çok zararını görmüştüm ama hiç bir zaman pişman olmamıştım.
-Fakat nasıl olur? Dedim. Biraz önce gelen bakkal bende hakkının olduğunu söylemiş, bende ödemiştim. Fakat dilim onun hakkını ikrar etmemiş, bildirmemişti. Bu biraz önce söylediklerinle çelişmiyor mu?
-Hayır çelişmiyor dedi. Çünkü senin yaptığın hak geçirme kasıtsızdı. Bile bile yapmış, hak yemiş değildin. Öyle olduğu halde yine de o mazlumun hakkı zayi olmadı.
Aramızdaki konuşmayı ilgiyle dinleyen Muhlis söze karışarak:
-Aleyhine olduğu halde doğruyu söylemek fazileti üzerindesin. Rabbim bu faziletini mübarek kılsın, hayırlara erdirsin dedi.
Kullar arasındaki bu hesaplaşma, büyük alışveriş oldukça uzun sürdü. Benimde bir kaç kişiden bu tür alacağım çıktı. Bu konuda zorluk çıkarmadım. En küçük bir hak zerresi zayi olmadan her şey olup bittiğinde bir kısım insanların yükleri daha ağırlaşmış, bir kısmının ise hafiflemişti.
Birbirlerimizden haklar alınıp verilmiş, kul hakkından arınmıştık. Sırtlarımızda sadece nefislerimize ait yükler kalmıştı. Bu da Rahman ve Rahim Olan’la aramızda olandı.
Herkesin kendi nefsiyle yüzleşmesi nidası yapılınca bu insan okyanusunda azim bir dalgalanma oldu. Ve bu dalgalanma çok uzun sürdü. İnsanların nefisleri akıllarından davacı oluyor; nefisler, doğru yolu iletmesi gereken akılları çok fena bir şekilde suçluyorlardı.
Bu, diğer insanlar gibi benim içinde çok zor, çok ağır bir dönem oldu. Nefis hakkının ne olduğunu bu dönemlerde öğrendim. Sonuçta günah yükümün bir parça daha çoğaldığını, büyüdüğünü dehşetle fark ettim.
Kullar ve nefisleri arasındaki bu alış veriş bittikten sonra yine bir nida duyuldu.
-Herkes yükünü yüklensin.
Bir kaç çuvallık bir yüküm vardı ama her biri tonlarca ağırlığındaydı. Onları sırtıma almam oldukça zor oldu. Ayaklarım bükülüyor, bacaklarım titriyor, taşımakta zorluk çekiyordum.
Fakat her şeye rağmen merak denen içimdeki alevli yangın devam ediyor, kanılmayan bir susuzluğa benzeyen bu duygu beni etrafı dikkatle incelemeye, bir şeyler öğrenmeye itiyor, giderilmeyi, doyurulmayı bekliyordu. Bu yüzden sırtımdaki yükümle güçlükle yürüdüğüm halde sağa sola bakınmaktan, bir şeyler öğrenmeye çalışmaktan kendimi alamıyordum.
Buradaki insancıklarda o geçici dünyadakiler gibi çeşit çeşittiler ama çok daha farklıydılar. Bazıları ilk yaratılışlarındaki mükemmel bütünlük ve güzellikte olduğu halde kimilerinde bu eksikti.
Kimilerinin bir, kimilerinin iki ayakları ya da bacakları yoktu. Yılanlar ya da solucanlar gibi yerlerde sürünerek, eğilip bükülerek gitmeye, yürümeye, ilerlemeye çalışıyorlardı.
Kimilerinin bir ya da iki eli, kimilerinin bir ya da iki kolu, kimilerinin bir, kimilerinin iki gözü yoktu.
Kimilerinin yüzleri keskin bir kılıçla kesilip alınmış gibi dümdüzdü.
Kimilerinin yüzleri arkaya dönüktü, kimileri hınzır ve maymun suretlerindeydiler.
Bazılarının başları apış aralarında oluşmuş, kiminin bacakları omuzlarından çıkmıştı.
Bazılarının sırtlarında minik tepeler gibi kamburlar oluşmuştu. Çoğunun durumları son derece garip, belki birazda komikti. Sanki hepsi de genleriyle rast gele oynanmış o acayip yaratıklara benziyorlardı.
Onlar ilk yaratılışlarındaki mükemmelliklerinden uzaklaşmışlar, bazı uzuvları eksik ya da yanlış yerde oluşmuş olarak haşr edilmişlerdi ama yüklerinden azat edilmiş değillerdi. Hepsinin de az ya da çok yükleri vardı.
Kimileri sırtlarındaki yükün altında ezilip, kalmıştı. İlerlemeye çalışırken bel kemiklerinin çıtırtısı duyuluyor, burunları yerlerde sürünüyordu. Ezilip kalmışlardı ama yüklerini taşımaya da mecburdular.
Gözlerim sağda, solda şaşkın bir hayretle gezinirken ayaklarımın altlarında karıncalar gibi gezinen bazı küçük varlıkların, yaratıkların olduğunu bu aralarda keşfettim. Eğilip baktım. Gördüklerimde insanlardı ama miniciktiler. Kendilerinden onlarca kat büyüklükteki yaprakları, tohumları taşımaya çalışan karıncalar gibi yükleri sırtlarında katarlar halinde ilerlemekteydiler.
Kimileri de ilk yaratılışlarındaki ölçülerdeydi ve hepside aynı yaşlardaydı. Bu gruptakiler tıpkı o geçici dünyadakiler gibiydi.
Kadını, erkeği, siyahı beyazı, güzeli, çirkini, körü, topalı, güleç yüzlüsü, asık suratlısı, kısa boylusu, uzun boylusu, şişmanı, zayıfı… Tıpkı oradaki insanlara benziyorlardı.
Benziyorlardı ama yinede dikkatle bakınca onlarda da bazı garipliklerin olduğunu keşfetmekte gecikmedim. Örneğin bazı kimselerin yüzlerinin bir yarısı ne kadar güzelse diğer yarısı o kadar çirkindi. Bazılarının şişman, besili vücutlarının altlarındaki bacakları çırpı gibi incecik, kimilerinin kafaları taşıyamayacakları kadar ağır ve büyüktü.
Bazılarının ise yükleri yoktu. Pembe karışımı ak tenli, iri kara gözlü, siyah saçlı, uzun boylu, genç fidanlar gibi heybetli ve çok güzeldiler. Kadınlı erkekli idiler ve ikizler gibi birbirlerine benziyorlardı.
Kırlarda gezer gibi ellerini, kollarını sallayarak rahatlıkla yol alıyorlar; neşeli çığlıklar, kahkahalar atıyorlar, ara sıra bizim gibilere acıyan gözlerle bakıyorlardı. Fakat burası; birinin diğerine yardım edemediği, annenin yavrusunu unuttuğu, her koyunun kendi bacağıyla asıldığı yerdi.
Onlarla diğerleri arasında bir farkın olmaması gerektiğini zannediyordum. Bildiklerime göre her insan haşr edilirken kendine özel sureti üzerinden tekrar yaratılacak, bütün eksikliklerden, fazlalıklardan arınacaklardı. Bu yüzden aralarında böyle farklılıkların olmasına şaşıyordum.
Bu normal miydi? Muhakkak ki bu da ilâhi adaletin parçalarından bir kaçı olmalıydı.
Bu uzun ve meşakkatli yolda giderken bir şey daha dikkatimi çekti. Ayaklarımın arasında bir karartı, bir gölge beni takip ediyor, ayaklarıma dolanıyor, beni tökezletiyordu. Sanki güneş tam tepemizdeydi de gölgem
iyice küçülüp bodurlaşmış, ayaklarımın altına düşmüştü. Fakat o bir gölge değildi. Çünkü tepemde bir güneş yoktu. O gölge sanki bir parça maddeleşmiş çok daha değişik bir şeydi ama ne olduğunu anlayamamıştım.
Etrafımı sarmış, bu çetin yolu aşmaya çalışan insancıklara baktım. Pek azı dışında hepsinin ayaklarının altında benimkine benzeyen karartılar vardı. Fakat bu karartılar kimisinde küçük, kimisinde büyüktü. Fakat bu küçüklük ve büyüklük cüsselerle ilgili değildi. Uzun boylu, dev cüsseli bir insanın gölgesi minicik olduğu gibi; kısa boylu, minik bir insanın gölgesi dev gibi olabiliyordu. Bu da muhakkak ki o ilahi tecellinin parçalarından birisi olmalıydı.
Bu konu üzerinde düşüncelere dalmıştım ki bir başka husus ilgimi çekti. Dikkatimi o yöne çevirdim.
Sanki azalıp çoğalan, üzerimize bir kubbe gibi örtmüş simsiyah gökyüzünün sol yarısını hareli bir kızıllıkla boyayan, sol yanımız ufuklarını tamamen doldurmuş dev bir ateş yanıyordu da alevlerinin kızıltısı buralara kadar uzanıyor, yakıtların çıtırtısı duyuluyordu.
Ayaklarımın altında dolaşan, bacaklarıma dolanan, beni tökezletmeye çalışan karartı ise sanki sol yanımdan gelen o kızıltının gölge gibi üzerimdeki yansımasıydı. Sanki o kızıltıyla besleniyor, büyüyüp küçülüyordu.
Sağ yönümüz ufkunda ise doğmaya hazırlanan kocaman bir güneş vardı da nuru başımız üzerindeki gökyüzünün diğer yarısını doldurmuştu. Sağ yanımız o nurun yansımasıyla pırıl pırıl parlıyordu.
Sanki tam tepemizde birleşen bu iki yarı küre birbiriyle çatışıyor, savaşıyordu. Sanki ganimetleri bizdik. Buradaki her şey gibi bu durumda son derece garipti.
Kemiklerimiz çıtırdayarak, sürünerek ilerlemeye çalışıyorduk. Niçin bu uzun ve çetin yola vurulduğumuzu, niçin ilâhi adaletin bir an önce tecelli etmediğini de merak ediyordum. Diğerleriyle birlikte bunun yanıtını da; kısa, dar ve her şeye erip, yetişemeyen aklımla arayıp, bulmaya çalışıyordum. Fakat bütün bu çabalarım boşa gitti. Nihayet daha fazla dayanamayarak bunu Muhlis’e sordum.
-Rabbim cezalandırmada acele etmez. O Sabûrdur. Bu yolculukta gizli olan ilâhi rahmeti Rabbimin sizlere bahşettiği nimet ile kendin bulabilirdin deyip ilave etti.
-Rabbim izin verirse bu konudan daha sonra bahsedeceğim.
Aklımı doğru kullanmayı öğrenmeye çalışmıştım ama ilâhi adaletin niçin bir an önce tecelli etmediğini, sürüldüğümüz uzun ve çetin, nefsime hayli zor gelen bu yolda gizli olan ilâhi rahmeti aradım fakat ne kadar gayret edersem edeyim yine de bulamadım.
Yolculuk oldukça uzun sürdü. Sonunda iki yol ayırımına gelip, konduk. Bulunduğumuz yerin tam ortasında masa gibi üstü düz, yüksekçe bir tepe vardı. Biz yani sırtında günah yükü olanlar bu tepeyi çepeçevre kuşatmıştı. Fırsattan istifade soluklanmaya çalışıyor, bir yandan da gözlerimi çevrede gezdiriyordum.
Etrafını çevirdiğimiz yüksekçe tepenin zirvesinde bir hareketlenme olduğunu bu aralarda fark ettim. Beni buraya getiren yoldaşlarıma benzeyen bazı nurlu kişiler burgam, burgam boynuzları olan iri ve siyah bir koç getirdiler. Nereden geldiğini bilemediğim, daha doğru ifadeyle her yerden gelir gibi olan o ses yine nida etti.
-Ey Ahret yolunun yolcuları! Sizler ki cennet ve cehennem ehillerisiniz. Cennetlikleri sevindirip, cehennemlikleri üzen bu kara koçun ne olduğunu biliyor musunuz?
İçimizden yanıt veren çıkmadı. Aynı soru bir kere daha soruldu ve getirilen kara koça “iyi bakın” denildi. Ona daha iyi baktık ve tanıdık.
-Evet! Diye bağrıştık. Bu; o bir an oyalandığımız yerde ısrarla kurtulmaya, kaçmaya çalıştığımız fakat bir tecelli, Rabbimizin vaadi ve kader olarak kaçamadığımız, gelişine engel olamadığımız, hatırladıkça benzimizi sarartan ölümdür.
Hemen iki kişi kara koçu yatırıp boğazladılar. Boğazlarken bıçağı üç kere boynuna vurdular. Koçun zift gibi kara kanı fışkırarak etrafa boşaldı.
-Kara koç kesildi. Kara koç kesildi. Kara koç kesildi. Ölüm öldürüldü. Bilesiniz ki bundan sonra ölüm yoktur.
Birbirimizin yüzüne baktık. Kimimizde; yüzleri gece gibi karartıp ağır ve kara derinliklere sokan bir hüzün, kimimizde yüzleri güneş gibi aydınlatan, yürekleri kanatlandırıp uçuran güçlü bir sevinç vardı.
Yüzleri kapkara kesilenler:
-Ahh! Ahh! diye bağrışıyorlardı. Ölüm bizim için tek kurtuluş yoluydu. Öldürülüp yok edilince kurtulacağımız ümidi vardı. Şimdi o ümit yok edildi. Ölüm sığınağımız üzerimize yıkıldı. Aç ve açıkta kaldık. Ey yok oluş nerdesin? Vah bizim hâlimize!
Yüzleri bir güneş gibi aydınlananlar ise:
-Biz Rabbimizin vaatlerini apaçık gerçekleşir bulduk. Şüphesiz ki O vaatlerini tutucudur. Ohh! Ne güzel! Cennetlerde sonsuza kadar mutluluk içinde yaşayacağız diyorlardı.
Bir koç kesimi kadar oyalandığımız yerde yine bir kaynaşma oldu ve bir nida duyuldu:
-Yükü olanlar yükü olmayanlardan ayrılsın.
Yine kısa bir kaynaşma sonucunda yükü olanlarla olmayanlar ayrıldılar, iki grup oluşturdular. Yükü olmayanlar küçük bir gruptu, sağ taraftaki aydınlık yola girip, neşeyle yollarına devam ediyorlardı.
Sol tarafa yönelen, çoğunluğu teşkil eden sırtlarında yükü olanlar ise:
-Ey günahkar kişiler! Sağ yöne dönen şu mutlu kişilere bakıp da görmez misiniz? Onlar Rabbimizin cennetlerine girecekler, sayısız nimetleriyle rızıklanacaklar. Orası daha önce bize gösterilmişti de; sırtlarımızdaki yükü, yüzlerimizdeki kiri unutup, o yolun yolcularından olmayı umuyorduk. Ummakla hak etmenin ayrı, ayrı olduğunu yeni öğrendik. Yönlendirildiğimiz, sürüklendiğimiz şu yer ise ne kötü, ne uğursuz yoldur diyorlardı.
Ben yükü olanların tarafındaydım. Derin bir hayal kırıklığı ve korku içindeydim. Ne yapacağını bilemeyenlerin şaşkınlığı, korkulu tereddüdüyle öylece donakalmıştım.
Beni bu şaşkınlığa ve tereddüde iten aynı zamanda güçlü bir ümitti. Bu ümidin annesi de kabir hayatımda gördüklerimden hayr yönünden yorabileceklerimin çokluğuydu. Sağ yöne dönenlerin arasında olacağımı bekliyor, bunu umuyordum. Sol yana dönenlerin içinde bulunmam bu ümidimi derin bir hayal kırıklığına ve ağır bir korkuya dönüştürmüştü.
Gaffar bir an acıyan bakışlarla yüzüme baktı. Daha doğrusu ben öyle zannettim. Gerçekte, gözlerinin derinliklerinde, asık suratının altına gizlenip, maskelenmiş içten bir sevgiyi gösteren, belli belirsiz fakat sıcak bir gülümsemenin yumuşak ve aydınlık ışıkları vardı. Sanki gerçek duygularını saklayıp, gizlemek ister gibiydi. Bir yerlerden bazı kıkırtılar geliyordu. Fakat umuntularımı bulamamanın şaşkınlığı ve biraz sonra geçireceğim o müthiş korku fırtınası bütün bunları yeterince ayrımsamama engel oldu.
ŞEYTAN BACAKLARIMA DOLANDI
Gaffar kısa bir tereddütten sonra sol tarafımdan o kalın, kara kaplı kitabı uzattı ve yine sol taraftaki yolu gösterip:
-Burası A’raf, iki yolun ayrıldığı yerdir dedi. Bir zaman için sol taraftaki yolun nihayetinde konaklayacaksın. Ta ki sırtındaki yükün bedelini ödeyip, kaldırıncaya kadar.
Bunun fazla uzun olmamasını dilerim. Burası ilâhi adaletin oluştuğu yerlerden sadece biridir. Bu yüzden sen Rabbinin takdirine boyun eğ. İsyan ederek kendini helak edenlerden olma. Bu yoldaki menziline ulaşıncaya kadar kılavuzun ben olacağım.
Muhlis teselli vermek ister gibi atıldı.
-Dönünceye kadar burada seni sabırla bekleyeceğim. Sonra da seni ebedi sevinç ve mutluluklar ülkesine götüreceğim. O yoldaki kılavuzunda benim dedi.
Merakla yüzümü sol yanıma çevirdim. Azgın bir alevin kızdırdığı bir yel, bir ateş yalımı yüzümü kavurdu. Sanki masallarda duyduğum bir ejder çıka gelmiş de bu da onun her şeyi yakıp kavuran alevli nefesiydi.
Dehşet ve korku içinde Gaffar’ın yüzüne bakarak:
-Ya Rabbi! Bu da ne? Diye bağırdım.
Gaffar’ın üzgün ve asık yüzü bir parça daha karıştı.
-O cehennemdir. O Rabbimin tecelligâhlarından biridir dedi. Kırk senelik uzaklıktadır ama alevlerinin sıcaklığı ve kızgınlığı buralara kadar gelir.
Duyduğum korku ve dehşetle dilim tutuluyordu.
-Yani…Yani şimdi sen beni cehenneme mi götüreceksiniz? Diye kekeledim.
-Sırtındaki yükün, yüzündeki kirin, alnındaki lekenin vebalini ancak orada ödeyebilir, ancak orada temizlenebilirsin. Bu yük ve kirle cennete girilmez. Cennet, pak ve temiz olanların yurdudur deyip devam etti.
-Cehennem aynı zamanda yüklerden kurtulma, kirlerden temizlenip, arınma yeridir. Günahkârlar için bir nimettir. Bir bakıma orası, temizlendikten sonra kullanılan cennetin kapılarından biridir. Orası kimi günahkârlar dışında ümitsizlik yurdu değildir.
Öylesine korkmuştum ki gözyaşları içinde hemen secdeye kapanarak:
-Ya Rabbi! Sırtımda günah yüküyle huzuruna geldim. Günahlara açık nefsi olan zayıf bir kulunum. Sen’se rahman ve rahimsin. Çokça Affedici’sin. Beni affet diye yalvardım.
Gaffar ellerimden tutarak cehennemin bulunduğu yönden gelen bir takım karartıları gösterip:
-Görmüyor musun? Dedi. Orası ceza yeri olduğu kadar bir rahmet yeridir de. Tahammülü çok zordur ama her şey olduğu gibi orası da yüce Rabbimin günahkâr kullarına bir nimeti, bir rahmetidir. Şüphesiz ki Rabbim zulmedici değildir. Kimseye zulmetmez. Eğer orası olmasaydı günahkâr kullar kirlerinden arınamayacak, hiç bir zaman cennete giremeyecek, o ebedi mutluluklar ülkesinden sonsuza kadar mahrum kalacaklardı.
Kaderine boyun eğ. Tevekkülün libaslarına giyin, sabrın zırhını takın. Kirin ve yükün miktarında cehennemde kal, borcunu öde ve temizlen.
Gelenlere baktım. Alınlarının ortalarında cehennemde kalış sürelerine göre büyüyüp, küçülen bir karalık, siyah bir leke vardı. Onlarda, bundan utanırmış gibi yüzlerini ve bakışlarını yere indirmişler, başları utançla yere doğru eğik acele ve telaşla gidiyorlardı. Son derece sabırsızdılar.
Cehennem tarafından esen yelin sıcaklığı öylesine güçlüydü ki saçlarımı kavlıyor, yüzümü kızartıyor, gözlerimi yaşartıyordu. Böyle bir yere gitmeye ise her insan gibi bende hazır değildim.
Bu ara birisi kahkahalarla gülmeye başladı. Sanki cehenneme girmemi çok sevinmiş gibi şen, şakrak çığlıklar, kahkahalar atıyordu. Bu son derece garipti. Bu yüzden korkularıma birde şaşkınlık eklendi. Yuvalarından fırlamış gözlerim kahkahaların, sevinçli çığlıklarının sahibini aradı.
Kahkahalar, gülüşmeler ayaklarımın altından geliyordu. Eğilip baktım. Ne zamandan beri bacaklarımı dolanıp duran, beni tökezletmeye çalışan o gölge çok sevinçliymiş gibi taklalar, kahkahalar, mutluluk dolu çığlıklar atıyor, ziller takmış, göbek atıp oynuyordu.
Onun bu hareketi öylesine gücüme gitti ki ona doğru bir tekme savurmaktan kendimi alamadım. Fakat tekmem bir gölgeye vurmuşum gibi boşa gitti. O gölge bir insan suretine dönüştü. Sanki bana benziyordu ama çok ama çok çirkindi. Paslı dişlerini göstererek yüzüme bakıp, sırıttı. Sonra dilini çıkarıp, nanik yaptıktan sonra:
-Artık çok geç. Ben seni yine kandırdım diye bağırdı. Sonra sevinçten çıldırmış gibi art ardına üç parende atarak:
-Ohh! Ohh! Rabbimin salih kullarından olduğunu zanneden birini daha aldattım dedi.
-Ey karanlık gölge! Sen kimsin? Ben sana ne yaptım ki bana böyle düşmansın? Diye sordum.
Gölge bir kez daha sırıtıp, hain bir ışığın parladığı kızıl gözlerini yüzüme dikerek:
-Sen beni tanımadın mı? Halbuki ben o geçici dünyada hep yanındaydım. Acıları tatlı, günahları güzel gösterirdim. Seni cehenneme göndermek için elimden geleni yaptım da nefsin bana bu işimde ortak oldu dedi.
-Ama neden? diye bağırdım.
Gölge yine pis, pis sırıtarak:
-Çünkü ben senin şeytanınım. Kötü olmazsa iyinin, çirkin olmazsa güzelin, cehennem olmazsa cennetin kıymetini nasıl öğrenecektin? İşte benim yaratılma hikmetim budur. Sen Rabbimin cennetlerine girmenin kolay olduğunu mu zannediyordun? Dedi.
Gölge bunları söyledikten sonra sessizce uzayıp genişledi. Bir hamlede üzerime yürüdü. Bir boya gibi vücuduma yapıştı. Üzerimdeki kar gibi ak giysim açık griye dönüştü. Bu ise paniklememe neden oldu. O an iltica edilecek tek yere sığındım.
Uzun yıllar taşıdım ömür yükünü,
Anlamadım alemin ibret sözünü,
Alarak dünyadan kendi közümü,
Yanan ellerimi üfleyip geldim.
Daha sonra bin bir pişmanlıkla:
-Ya Rabbi! Ben günahkâr bir kulunum. Sen’se Rahman ve Rahim olansın. Kullarını zulmetmezsin. Yaptıklarımdan pişmanlar oldum. Tekrar, tekrar tövbe ettim ama tövbemi de tekrar, tekrar bozdum. Sırtımdaki günahlarımla ateşimi beraberimde getirdim. Şüphesiz ki burası gerçek adaletin tecelligâhıdır. Burası ekilenlerin biçildiği hasat yeridir. Cehennemi hak ettiğimi biliyorum.
Ya Rabbi! Her ne kadar günahkâr olsam da ben Senin Habib’ini çok sevdim. Bu sevgim içten ve gönüldendi de ömrüm boyunca devam etti. Habib’inin yüzü suyu hürmetine biz günahkâr kullarını acı ve affet. Kaldıramayacağımız yükleri sırtımıza yükleme, şeytanlarımızı güldürme diye inledim.
PEYGAMBER EFENDİMİZE OLAN SEVGİM BENİ KURTARDI.
Gaffar, hadi artık gidelim der gibi elimi tutmuştu ki birden benzi sararıp, titremeye başladı. Gözleri meçhul bir yere takılı kaldı. Sonra birden secdeye kapandı. Başını kaldırdığında alnından boncuk, boncuk terler damlıyordu.
-Ey Rabbimin günahkâr kulu! Rabbim, sevdiğimizi seveni biz de severiz buyuruyor. O senin hakkında bana şunları söylememi emretti.
“-Kullarımızdan bazıları Habibimi sevdiklerini söylerlerde bu sevgi sadece dillerindedir. Gönüllerine inmemiştir. Bu ne biçim sevgidir ki sevilen hakkında hiç bir şey bilmezler.
Ancak bilinen ve tanınlar sevilebilir. Muhakkak ki sevenler, sevdiklerini çok iyi tanır ve bilirler.
Tanınıp, bilinmeyenin sevilmesi mümkün değildir.
Gerçekten kulum Habib’imizi seviyorsa O’nu Bize tavsif edip tanımlasın. Bize kendinde olan, O’ndan bir nişane, bir işaret göstersin.”
Tekrar secdeye kapanarak:
-Yerde gökte, içte dışta, her nerede ne varsa her şeyi bilen ulu Rabbim! Muhakkak ki beni benden daha iyi biliyorsun.
Rabbim! Yapmaktan aciz kalacağım bir işi sırtıma yükleme. Ben O’nu doğru olarak nasıl betimleyebilirim?
Ey yüce Rabbim! Ben ONU; gelmiş, geçmiş ve gelecek en büyük insanı dünya gözüyle görmedim. Hakkında öğrendiklerim sadece bana ulaşan bilgilerden ibarettir. ONU tavsif edip tanımlarken yanlışlara düşmekten, ONA saygısızlık etmekten, incitmekten korkarım. ONU incitir bir duruma düşmektense cehenneme atılmaya razıyım.
ONDAN bende bulunan nişane ise artık aklaşmaya başlamış şu sakallarımdır. Ben yolu üzere giderek en azından ONA benzemeye, ONU taklit etmeye çalıştım diye inledim.
Gaffar’ın yüzü tekrar sarardı ve kendini secdeye attı. Başını kaldırıp, tekrar yüzüme baktığında güzel yüzü ter içindeydi.
“-Dünya gözüyle bir kısım insanlar ONU gördüler; fakat tanıyıp, bilemediler. Onlar görür gibidirler ama gerçekte kördürler. ONU dünya gözüyle görüp, güzel sesini duyup da tanımayan ve sevmeyenlere yazıklar olsun.
Bir kısmı ise ONU dünya gözüyle gördüler, tanıdılar ve sevdiler. Biz onları Kevser havuzunun kenarında ONA şerefli yoldaşlar yaptık. Onlar Ummanlardaki dalgalar gibi onurlarıyla ümmetinin üzerindedirler.
Bazı kullarımızda dünya gözüyle görmeden, kendilerine ulaşanlarla ONU tanıdılar, bildiler ve sevdiler. Bizde onların gönül gözlerini açtık da görmelerini sağladık. İşte gerçek görenler ve sevenler onlardır.
O kullarımız ki dalgaların üzerindeki ak köpükler gibi bu ümmetin en üstündedirler. ONUN dizi dibi kapı komşuları olacaklar, ten sıcaklığını duyacaklar, mis kokulu nefesini koklayacaklardır.
Kulumuz ONU kendine ulaşanlara göre tavsif edip tanımlasın. Yanlışlara düşmekten sakınsın ama ONU tanımaya çalışmaktan korkmasın. Muhakkak ki gönül gözleri, dünya gözlerinden çok daha keskin, çok daha iyi görücüdür.”
ONUN hakkında bana ulaşanları bir araya toplamaya çalıştım. Eğer hakkında doğru ve yeterli bilgilere ulaşmışsam gönül gözlerimin açılacağını ve ONU görebileceğimi umuyordum. Şüphesiz ki Rabbim sözünü tutucu, vaadini yerine getiriciydi.
Bütün gücümle ONU düşünmeye, ONU yaşamaya, ONU görmeye çalışıyordum ki ufuklarımdan bir Nur peyda oldu. Gittikçe yaklaştı ve o Nurun içinden görmediğim güzellikle bir İnsan belirdi.
Yanında bazı yoldaşları vardı. Etrafını çepeçevre kuşatmışlar, bir şey söylediği zaman can kulağıyla dinliyorlar, verdiği emirleri yerine getirmeye koşuşuyorlardı. Hepsi de güzel insanlardı ama O içlerinde hemen belli oluyordu.
Sanki O öyle bir fidandı ki, bir fidan ormanında bitmiş de, parlaklığı ve yeşilliğiyle diğerlerine üstün gelmişti.
Gördüğüm öyle bir Zat’tı ki güzelliği ve üstünlüğü besbelliydi. O kelimelere sığmıyordu. Ama bunu gönlümde tereddütsüz biliyor ve hissediyordum.
O şüphesiz Rabbimin öğünerek yarattıklarının en üstünüydü..
Kendisinde ne karın büyüklüğü, ne de baş küçüklüğü vardı. Bütün uzuvları birbirine denk, uyumlu ve mükemmeldi. Onlarda kusur olarak gösterilebilecek en küçük bir eksiklik, ya da fazlalık yoktu.
Üzerinde güzel vücudunu boydan boya örten, yerlere kadar uzanan ak nurdan bol bir elbise vardı. Kollarını ümmetini kucaklamak istermiş gibi iki yana uzatmıştı, uçlarından pembe karışımı ak elleri görünüyordu.
Teni, elleri gibi hafif pembe karıştırılmış ak rengindeydi.
Uzuna yakın orta boyluydu. Boyu, ne hoşa gitmeyecek kadar uzun, ne de göz hâkir görerek başkasına bakacak derece kısa idi.
Sakalları sık ve karaydı. Bir tutam kadar uzatılmıştı, biçimli çenesini ve yanaklarını kaplıyordu.
Başı açıktı. Saçları da sakalları gibi pek karaydı. Saçında ve sakalında altı, yedi tane kadar ak kıl görünüyordu.
Saçları ne kıvırcık, ne de düzdü. Kulak uçlarına gelecek kadar uzatılmış ve başının tam orta yerinden ikiye ayrılmıştı.
Bütün uzuvları nurla yunmuş gibi ışıl ışıldılar.
Kendisi çok biçimli ve güzel çehreli idi.
Gözleri iri iriydi. Karası pek kara, akı ise pek aktı. Kudretten sürmeliydi. Gözlerinin akına hafifçe bir kızıllık bulaşmıştı.
Kirpiklerinde çokluk ve uzunluk vardı. Alt ve üst kirpikleri hoş kavislerle dışa dönük, dönüktü. Gözlerini kapattığında birbirleriyle uyumlu bir şekilde birleşiyor, kavuşuyordu.
Kaşlarının ucu ince, bir kaç günlük hilal şeklindeydi.
Boynu kuğu boynu gibi uzun, yüksek ve güzel, fil dişinden daha ak ve pürüzsüzdü.
Sesinde naziklik ve yumuşaklık vardı. Tek tek, ağır ağır konuşuyor, önemli gördüklerini üç kere tekrarlıyordu.
Sustuğu zaman Kendisi’nde bir vakar ve ağırbaşlılık, konuştuğu zamanda güler yüzlülük, tatlı sözlülük görülmekte, sözleri dizilmiş inciler gibi ağzından zorlanmadan tatlı, tatlı akmakta, dökülmekte idi.
Sözleri açık, hak ile batıl arasını ayırıcı olup, ne acizlik sayılacak derecede az, ne de boş ve gereksiz sayılacak derecede çoktu.
Ağzı ne çok büyük, ne de küçüktü. Bıyıkları kısa kesilmişti. İnci taneleri gibi ak dişleri tam fakat seyrek, seyrekti.
Yürürken yokuştan iner gibi başı öne eğik hızlı, hızlı yürüyor, yoldaşları O’na yetişmekte güçlük çekiyorlardı.
Fakat O ashabının ardından yürümeyi seviyor, bunu tercih ediyordu.
Başını sağa, sola çevirerek bakmıyordu. Bir yere döneceği zaman bunu bütün vücuduyla yapıyordu.
O çok iyi huylu idi. Nefsi için kimseye kınamıyor, kızmıyor, azarlamıyordu.
Fakat bir haksızlık görürse düzeltinceye kadar da onu kimse tutamıyordu.
O’nun gazabı sadece haksızlığa yönelikti.
Gazaplandığında iki kaşının ortasında bir damar kabarıyor, yumuşak bakışlı gözlerinde şimşekler çakıyordu.
O’nun yanında güçlüler zayıf, zayıflar ise güçlüydü. Ak ve kara tenliler, zayıflarla güçlüler, zenginlerle fakirler yanında denktiler.
O’nun insanlar için tek değer ölçüsü takvaydı.
O gelmiş geçmiş bütün insanların en büyüğü ve en üstünü olduğu halde büyük bir tevazu sahibiydi.
Ekşi ve asık suratlı değil, güleçti. Fakat O kahkahalarla gülmüyordu. ONUN gülmesi bir tebessüm şeklindeydi. Gülümsediğinde inci gibi ak dişleri hafifçe görünüyordu.
Uzaktan bakılınca insanların en heybetlisi idi.
Yakınına gelince herkesten daha tatlı ve çekiciydi. Görüp de yakından tanıyanlar O’na hemen gönülden bağlanıyorlar, O’ndan bir daha ayrılamıyorlardı.
O’ndan gül kokusuna benzeyen bir misk kokusu yükseliyordu. Gelişi bu misk kokusundan belli oluyor, gittiğinde ise bu koku bir müddet daha bulunduğu yerde kalıyordu.
O güzel ahlâk, iyi huy üzerineydi.
O Amine Bint-i Vehb’ten olma Abdullah oğlu Muhammed’ti. (s.a.v)
O Allah’ın Habibi, kulu ve resulüydü…..
O öyle güzel, öyle yüce bir insandı ki tavsifi kelimelere sığmıyor, Onu ifade etmekten aciz kalıyorlardı.
Onunla içim dolu, dolu olduğu halde O’nu betimleyecek, tavsif edecek kelimeler bulamıyor, hiç bir kelimenin taşıdığı manayı O’na layık bulmuyor, duygularımı söz ile ifade etmekten aciz kalıyordum.
Bütün söylediklerim ağzına kadar dolu, güçlükle akan bir testiden taşan bir kaç damladan başka bir şey değildi.
Hz. Muhammed’e (s.a.v) olan betimlemem bitmeden bitince çaresizlikle başımı eğip, bekledim.
Anlattıklarımı ilgiyle dinleyen Gaffar’ın yüzü bir kere daha sarardı ve kendini secdeye dar attı. Bir zaman sonra kaldırdığında güzel yüzü yine ter içindeydi ama bir muştunun gizlendiği bir gülücükle aydınlanmıştı. O’nun asık suratına alıştığımdan bu bana biraz garip geldi. Fakat o parlak ve içten gülümsemenin içindeki müjdeyi de hemen algıladım. İçime çılgınca bir sevinç doldurdu. Mutluluğun rüzgârları beni uçurdu.
“-Sevdiklerimizi seveni biz de severiz. Ayrıca bazı kullarımızı çok istiğfar ve tövbe eden, cömert, namazlarını ön safta kılmak için yarışan müminler olarak bulduk. Onların yüklerini indirip, esenliğe ulaştırdık.
Kulumun Habibimize olan bağlılık ve sevgisini ödüllendirmek dileriz. Kulumuz o yalancı dünyaya geri dönme dışında Bizden ne dilerse dilesin” buyuruyor dedi.
Sevinçle secdeye kapanarak:
-Önce Rabbimin rızasını, af ve mağfiretini dilerim dedim. O yalancı dünyada bir kaç sevdiğim dışında her hangi bir bağım kalmadı. Onlarda nasıl olsa buraya gelecekler. Bu yüzden o dünyaya geri dönüp, yükümü ağırlaştırmayı zaten istemem….
Bir an sevdiklerim içinde af ve mağfiret dileyecektim ama Rabbimin Habibine:
“-Bütün sevdiklerini hidâyete erdiremezsin” buyurduğunu hatırladım.
Şüphesiz ki ONUN sevdikleri, sevdiklerimden çok daha değerliydi. ONUN dünya gözüyle görmüşler, ONUN için türlü eziyet ve cefalara katlanmışlar, ONUN için acılar çekmişler, fedakârlıklarda bulunmuşlardı. Böyle kişiler için bile hidâyete ermek bir seçiş, sonuçta bir nasip, bir takdir meselesiydi.
Rabbimden böyle bir talepte bulunmam gönülden bağlı olduğum O sevgili İnsan’a bir saygısızlık olacaktı. Bu yüzden vazgeçtim.
Gaffar bir an yüzüme baktıktan sonra yine secdeye kapandı. Başını kaldırdığında yine yüzü ter içindeydi.
Yüzünü bana doğru çevirip:
“-Zamanında yapılan af ve mağfiret dileklerini, Rahman ve Rahim sıfatlarımıza sığınanların dualarını kabul edeceğimiz vaadinde bulunduk. Kulumuzsa çokça af ve mağfiret isteyenlerden idi. Elbette vaadimizi tutucuyuz. Kulum başka istesin” buyuruyor dedi.
Sevinçle tekrar secdeye kapandım.
-Rabbime hamdolsun. Resul-ü Ekrem efendimizi çeviren ummandan bir damla, ayağının altındaki tozlardan bir zerre olmayı dilerim dedim.
Gaffar’ın gözleri yine meçhul bir noktaya takılı kaldı. Rabbim, Rabbim diye inleyerek tekrar secdeye kapandı. Bir müddet sonra başını kaldırdığında yüzü suya düşmüş gibi sırılsıklamdı ama yine o gülücükle aydınlanmıştı.
“-O’na uyanlar zaten o ummandan bir damladırlar. O’nu görüp, uyan ve sevenler Kevser havuzunda yoldaşları, dünya gözüyle görmeden uyup, sevenler ise kapı dibi komşuları olacaklardır. Bu bizim ezelden vaadimizdir. Kulum başka istesin” buyuruyor dedi.
O kadar sevinçliydim ki bir an ne isteyeceğimi bilemedim. Yine aklımın en güzel ürünü olan merakım üstün geldi. Tekrar secdeye kapanıp:
-Rabbime yarattığı varlıklar adedince şükürler olsun. Hamt ederim. Tecelligâhlarını görüp, nimetlerinin kıymetini daha iyi bilen ve daha çok şükreden kulu olmak dilerim deyiverdim.
Yine bazı kıkırtılar duyuldu. İlk duyduklarımdan daha güçlüydüler ve sanki daha yakındılar ama öylesine mutlu ve kendimden geçmiştim ki bunu yeterince ayrımsayamadım.
Gaffar bir kere daha secdeye kapanıp, yüzünü kaldırdığında:
“-Kulumuzdan razı ve hoşnutuz. Kulum Habibimizin adını vererek yaptığı af ve mağfiret dileklerinde bencillikte bulunmadı. Şüphesiz biz cömert olanları, yumuşak huyluları daha çok severiz.
Kulumuzla beraber sevdiklerini de affettik. Bu yüzden kulumuz Habibimize saygısızlık yaptığını sanarak utanıp, sıkılmasın. Çünkü Rahman ve Rahim sıfatlarımızdan ancak gönüllerinde iman nuru bulunanlar yararlanabilir.
Nimetlerimizi daha iyi bilip, daha çok şükreden kulumuz olacaksa tecelligâhlarımızdan görmek istediklerini görebilir. İsterse emrine bin melek veririz” buyuruyor dedi.
Sevinçten deliye dönmüş gibiydim. Gözyaşları içinde tekrar secdeye kapanarak:
-Rabbime yarattıkları adedince, onlardan binlerce kat fazlasıyla şükürler olsun. O’na tekrar, tekrar hamt ederim. Bilirim ki Rabbim gösterişten ve şatafattan hoşlanmaz. İyiyi, temizi, güzeli ve alçak gönüllü olanları sever. Bu iki yoldaşım bana yeter dedim.
Bu ara göremediğim bir yerlerden ağlama sesleri, ağıtlar, çığlıklar, feryatlar gelmeye başladı. Birileri başına çok kötü bir iş gelmiş gibi ağlayıp bağırıyor, kendini yerden yere atıyor olmalıydı.
Ne olduğunu anlayamamanın şaşkınlığıyla öylece kalakalmış iken bir gölge vücudumdan akıp kayarak ayaklarımın dibine doğru indi. Feryatlar, ağıtlar, çığlıklar o gölgeden geliyor gibiydi.
Merakla eğilip bakınca vücudumdan akıp gelen o gölge çirkin bir insan suretini aldı. Onu hemen tanıdım. O benim şeytanımdı.
-Defol! Çabuk git buradan. Bir daha gözlerime görünme diye bağırıp bir tekme savurdum. Bu kez tekmem boşa gitmedi. Şeytanım arkasını tuta tuta, ardına bile bakmadan dayak yemiş it gibi viyaklayarak kaçıp gitti ve bir daha da görünmedi.
Şeytanım defolup gidince gözyaşları arasında tekrar secdeye varıp:
-Beni şeytanın şerrinden koruyan Rabbime hamdolsun dedim.
Muhlis tecelligâhlarda bana yoldaş olacağını öğrenince neredeyse korkudan ölüyordu.
-Oraya gitmekten Allah’a (c.c.) sığınırım. Rabbim! Sen bana acı diye bağırdı. Fakat bu bir isyandan çok güçlü bir korkunun getirdiği doğal bir tepkimeydi.
O’nun ellerinden tutarak:
-Korkma dedim. Rabbim izin verdi. Hangi şey O’nun iradesinin dışına çıkabilir? Muhakkak ki orası bizim için İbrahim’in (a.s.) ateşi olacaktır. İnşallah gül bahçelerinde gezinir gibi gezineceğiz.
Gaffar çoktan ilâhi iradeye boyun eğmişti.
Benim gibi af ve mağfirete mazhar olup, yükünden ve kirinden azade olanlar sevinçle sağ taraftaki yola koşarak giriyorlar, günahkârlar grubundan uzaklaşıyorlardı. İçlerinde bazı sevdiklerimin de bulunduğunu fark edince büyük bir sevinç ve mutluluk duydum.
Bu ara bir şey daha dikkatimi çekti. İki gurubun birbirlerinden ayrıldığı yere kadar hepimiz beyazlara bürünmüş olarak gelmiştik. Üzerlerimizde ihrama ya da kefene benzeyen iki parçalı, ak elbiseler vardı. Sağ yana dönenlerin elbiseleri kardan daha aka dönüşmüştü; üzerlerinde birer nur hâlesi gibi ışılıyordu. Sola düşen gölgeleri de o nur hâlesinden daha aktı.
Sol yana dönenlerin elbiselerinin rengi ise açık gri ile zift karası arasında değişiyordu. Sağa düşen gölgeleri de koyu ve karanlıktı. Bu renk değişimi iki cemaat arasındaki ayırımı belirtiyor olmalıydı.
merak ve heyecanla üzerimdekilere baktım. Elbisem kardan daha aktı, sanki üzerimde yokmuş gibi bulut kadar hafif ve yumuşacıktı. Öylesine aktı ki, üzerime dönen Gaffar ile Muhlis’in gözlerindeki aksimden bunu rahatça görebiliyordum.
Şeytanım üzerimden akıp gidince onun getirdiği giysilerin rengini değiştiren pislik ortadan yok olmuş, giysilerim öz rengine yani nura dönüşmüştü. Sola dönen karartılar içinde minik bir güneş gibi ışıl ışıl parlıyordum.
Cehennem yolunun bahtsızları:
-Ah! Keşke bir daha dünyaya geri gitmemiz mümkün olsaydı da, şimdi onların bizden uzaklaştıkları gibi biz de onlardan uzaklaşsaydık, giyindikleri gibi bizde giyinseydik diye bağrışıyorlardı ama son pişmanlık genelde fayda vermiyordu.
İlahi affa mazhar olup da çılgınca bir sevincin kanatlarıyla kanatlanmış, bir tüy kadar hafif sağ taraftaki yola doğru koşuşanların üzerinde gözlerim bir an kıvanç ve mutlulukla gezindi. Onlarla, daha önce kitapları sağ taraftan verilenler arasında çok açık bir yaratılış farkı olduğunu bu aralarda ayrımsadım.
Birinci gruptakiler mükemmel bir güzelliğe sahiptiler. Onlarda kusur olarak gösterilebilecek en küçük bir fazlalık ya da eksiklik yoktu. Hepsi de ilk yaratılışlarındaki o tam güzellik ve mükemmellik üzerindeydiler.
İkinci gruptakiler ise öyle değildi. Daha çok yüzlerinde, nadiren başka azalarında hemen fark edilen az ya da çok bir çirkinlik, bir eksiklik vardı. Muhakkak ki bu da bir nebze bile şaşmayan ilâhi adaletin bir gereği, bir sonucuydu. Genleriyle rast gele oynanmış garip yaratıklara benzettiklerimse sol tarafın yolcularıydı.
Tabi ki bu durum hemen dikkatimi ve ilgimi çekti. Bunu Gaffar’a sordum.
-Evet haklısın dedi. İki grup arasında ilâhi adaletin tecellisinden kaynaklanan büyük bir fark vardır. Birinci grup, yaratılışlarından gelen mükemmel güzellik üzerindedirler. Rabbim onları yarattığı ilk şekle sokmuş, varsa yüklerinden azade etmiştir.
İkinci gruptakilerin garip gördüğün halleri ise o geçici dünyadan getirdiklerindendir.
-Anlıyorum dedim. Muhakkak ki o bir an kaldığımız yerde hayatlarını iyiliklerle, tâatlarla süsleyenler ve bunu kötülüklerle bulandırmayanlarla bulandıranlar arasında ilâhi adalet gereği bir fark bulunması gerekiyordu. Aksi halde ilahi adalet zedelenmiş olurdu…
Önümde uzanıp giden bir deliğe ya da mağaraya benzeyen karanlık yola bir an yüreğim heyecanla çarparak baktım. Muhakkak ki göreceklerimde benim için çok büyük dersler, alınacak ibretler vardı.
Gaffar’ın yüzüne bakarak:
-Kılavuzumuz ve yol göstericimiz uygun görürse artık gidelim dedim.
-Elbette! İsteklerini yerine getirmek için emir olundum dedi. Yalnız yola çıkmadan önce sana bir şey vermek istiyorum.
Bir şey söylememi beklemeden elini sağ tarafındaki cebe benzer bir yere sokarak, içinden ipeğe benzeyen fakat ondan daha güzel, kardan daha ak, mis kokulu küçük bir kese çıkardı. Kese ağzından büzgülüydü ve büzgü ipi boyuna takılmaya yetecek kadar uzundu.
-Bunun içi cennet nimetleriyle doludur dedi. Onları hangi niyetle yer ya da içersen o tadı alırsın. Onlardan arta kalan ise hafif bir terlemeden başka bir şey değildir. Yalnız onları bir başkasına veremezsin. Çünkü onlar senin cennetteki kısmetindendir. Onlar senin bu uzun ve çetin yoldaki azıklarındır.
Merakla, boynuma takılı kesenin ak ibrişimden büzgü ipini gevşeterek içine baktım. İçi, inci büyüklüğünde fakat inciden daha güzel çeşitli renklerde bilyelere benzeyen bazı cisimlerle doluydu. O anda çok susadığım hatırama geldi.
İçlerinden birini besmele çekerek ağzıma atarken buz gibi bir bardak ballı şerbet içmeye niyet ettim. Mis gibi bal kokulu tatlı bir şerbetin tadını damaklarımda duyduğumu, tadını duyduklarımın serince içime akıp doldurduğunu hissedince hayretler içinde kaldım. Muhakkak ki bu da Rabbimin biz kullarına olan sayısız nimetlerinden sadece birisiydi.
Sunulan şerbeti içip bitirdikten sonra:
-Elhamdülillah! Rabbime şükürler olsun. Susuzluğumu giderdim. Artık gidebiliriz dedim.
-O halde buradan deyip bir mağara girişine benzeyen kara ve geniş deliği gösterdi.
Biz üç arkadaş sol taraftaki bir deliğe benzeyen yola girerek ilerlemeye başladık.
Sağa kıvrılan yol ne kadar aydınlık ve genişse, sola kıvrılan yol o kadar karanlık, puslu ve dardı. Ürküntülü duygular uyandıran karanlıklara doğru; kocaman, dişsiz bir ağız gibi açılmış, derin bir yarığa, çatlağa benzeyen, kıvrım, kıvrım uzayıp giden taşlı bir yoldan, dar bir geçitten; sisleri, pis kokulu dumanları yara, yara ilerliyorduk.
İki tarafımızı yüksek bir duvar gibi eğri büğrü, dik ve sarp yamaçlar çevirmişti.
Çok, çok yükseklerde, ancak başımı iyice büküp kaldırarak görebildiğim kadar yükseklerde; iki yandan uzanıp giden çarpık sarp yamaçların testere dişlerine benzeyen zikzaklı zirvelerinin sınırladığı; dar ve uzun, biçimsiz bir kurdele gibi görünen lacivert, yıldızsız gökyüzünün batı yönündeki ucunda, tan atmasına benzeyen bir kızıllık vardı.
Fakat bu kızıllık dengeli değildi. Oynaktı. Bir gelip, bir gider gibiydi. Uzaklarda; ama çok uzaklarda tutuşturulmuş, iyice harlatılmış bir ateşin oynak kızıllığına benziyordu.
İçten içe yanıyor görünen, ikide bir feri değişen alevli bir kızıllık, şeritler halinde lacivert gökyüzünü boyuyordu.
Bu oynak renk şeritleri; bulunduğumuz yerleri, ilerlemeye çalıştığımız dar geçidi bir görünüp bir kaybolan fersiz, kızıl bir ışıkla aydınlatıyordu. Fakat bu ışık çok zayıf, belli belirsizdi. Bu yüzden gitmeye çalıştığımız bu uğursuz yol bir görünüp bir kayboluyordu. Adeta zifiri karanlıkta gider, yol alır gibiydik.
Kimi yerlerinde bu dar geçit birden genişliyor; iri, kara kayalardan oluşmuş acayip şekillerde minik, çıplak tepeler önümüze geriliyordu.
Bu minik tepelerin çürük dişler gibi dikilmiş sarp ve keskin zirvelerinin ardında, onlardan daha yüksek dağ sıralarının kara siluetleri hayal meyal görünüyordu.
Onlarında ardında yine o oynak alev daha canlı, daha harlı, daha büyük olarak görülmekte, tam üzerindeki lacivert gökyüzü parçasını oynak bir kızıllıkla tutuşturmaktaydı.
Sanki o zirvelerin, o dağların ardında bütün evren alev, alev yanıyordu
Buralara geldiğimde uzun, uzun etrafa bakınıyor, batı yönünde kararsız, doğmaya çalışan bir güneşe benzeyen o Şeyin ne olduğunu anlamaya çalışıyordum.
Böyle yerlere geldiğimizde grup bir an duruyor, sonra ya önümüze gerilen tepeyi tırmanıyor, ya da yön değiştiriyorduk.
Pek belli olmuyordu ama sanki yol hafif bir meyille aşağıya, devasa bir çukura doğru döne, döne iniyor gibiydi.
İlerledikçe iki yanımızı çevreleyen sarp yamaçlar dikleşip yükseliyor, birbirlerine yaklaşıp yolu daraltıyordu. Üst tarafı yarık, kıvrım kıvrım uzanan, eğri büğrü taş bir borunun içinde yürüyor gibiydik.
Bir müddet sonra üstümüzdeki yarığa benzeyen açıklık daha da daraldı, taşlı yol bir tünele dönüştü.
Kocaman bir ağız tarafından yutulmuşuz da; aşağılara, mideye, bağırsaklara doğru ilerliyorduk. Kararıp aydınlanan kayalık ortam hafif, salıntılı bir loşluğun lekelediği zifiri karanlıklar içinde hayaletler gibi bir görünüp, bir kayboluyorlardı.
Sarp kayalıklar arasındaki yarıklar, delikler, çatlaklar; ortamdan daha koyu karalıklar olarak güçlükle fark ediliyor, üzerimizde; uyuyakalmış, her an uyanıp üzerimize atılacak canavarlar etkisi yapıyordu.
Mağaralara, inlere benzeyen oyuklardan, buhara ya da dumana benzeyen fakat onlardan daha yoğun ve pis kokulu fışkıntılar çıkıyor; gerçekte açık sarı oldukları halde kara bulutlar olarak algıladığımız sisleri üzerimize çöküyor, bu buğulu ve puslu ortamı daha esrarengiz, daha ürkütücü bir hava veriyordu.
Etrafı kesif bir yanmış kükürt kokusu sarmıştı.
Çatlaklardan deliklerden, oyuklardan ara sıra parlayan, bir görünüp bir kaybolan, kırışan alevlerin oynak ışıkları; gözlerini dikmiş aç, hırçın ve haşin bakışlı acayip ve korkunç varlıkları, hayvanları, canavarları çağrıştırıyordu.
Gördüklerimiz hayalhanelerimizi tetikliyor, bizleri olumsuz yönde etkiliyor, zihnimizde en olmadık varlıkların imgeleri beliriyor, korkuyla burulu ruhlarımızı ürpertiyordu.
Ara sıra başımı çevirip yoldaşlarıma ve diğerlerine bakıyordum.
Hepsinin de gözleri kocaman, kocaman açılmış, dehşetle büyümüşlerdi. Hepimiz engel olamadığımız ürpertili korku depremleriyle sarsılıyor, istemsiz olarak zangır, zangır titriyorduk.
Korkuyordum, bu gayet doğaldı. Rabbimin himayesinde olduğumu bilmem bir bakıma bana güven ve huzur veriyordu. Bu huzur ve güven, korku ve çekinti duygularımdan daha güçlüydü. Bir bakıma beni, koruyup kollayan kalın bir zırh içine almıştı.
Tam bir teslimiyet içindeydim. Her şeye rağmen kendimi güvende hissetmem merakımı körüklüyordu. Bir şeyler görüp, öğrenebilmek için gözlerimi dört açmıştım.
Yolun böylesine dar, korkunç ve sarp olması; bana, o bir an oyalandığım yerde getirdiklerimden bazılarını anımsattı.
Gördüklerimle anımsadıklarım arasında öylesine karşıtlık vardı ki garibime gitti; bu da benim ortamın ürkünçlüğüne rağmen hafifçe gülmeme, hatta bir parça kıkırdamama neden oldu. Bunun nedeni; bu tezadın akıl ve onun ürünü olan bilgi yönünden ne kadar yanılabilir, aldanabilir, beynimizi yanlış bilgilerle doldurabilir oluşumuzu, bu konudaki acizliğimizi bütün keskinliğiyle fark etmemdi. Bir bakıma yanılabilir, aldanabilir oluşumdan gelen acizliğimle alay ediyor, kendime gülüyordum.
Kıkırdayışımı fark eden Gaffar biraz şaşkınlık, daha çok hayretle ne oluyor der gibi yüzüme baktı.
-Özür dilerim dedim. İnsanlar oldukça gariptirler. Bazen ağlanacaklardan gülünecek şeyler çıkarabilirler. Aklımda olanlarla gördüklerim arasında öyle büyük çelişkiler var ki.
Bu da bizim gerçekte ne kadar aciz ve yanılabilir olduğumuzu gösteriyor. Bu gülüşümde bir parça alaycılık varsa o gerçekte kendime, yaratılışımdan gelen acizliğime, zayıflığımadır.
Bu sözlerim Gaffar’ın hayret ve şaşkınlığını meraka dönüştürdü. Biraz hayret, daha çok gıptayla yüzüme baktı. Yine sorar gibi gözlerini yüzümde gezdirince açıklamak zorunda kaldım.
-Aklımızla arayıp bularak, beynimize doldurduklarımızın pek çoğu zannederim yanlış deyip ilave ettim.
-Ben, o geçici dünyada bulunurken gerçek olanı merak eder, bu konuda bir şeyler öğrenmeye çalışırdım. Her zaman ilmin ve bilginin açlığı ve susuzluğundaydım.
Bende merak denen öyle bir illet var ki; bazen en olmadık yerlere burnumu sokmama, bu da beni bazen gülünç, hatta zor durumlara düşmeme neden olurdu.
Fakat ben bunu; tarlasını sürüp ekmeye çalışan bir çiftçinin temiz, masum ve asil gayretleri olarak görür, öyle nitelerdim. Bu yüzden merakım nedeniyle başıma gelenlerden hiç bir zaman pişman olmadım. Belki de bu merak hayatımı doldurup aydınlattı.
Tabi ki ilim adına öğrendiklerimden pek çoğu yalan ve yanlıştı. Aklım; doğru ile yanlışı kesin bir şekilde, karıştırmadan birbirinden ayıracak, onları tıpkı ince delikli bir elekten geçirir gibi eleyecek nitelik ve kapasite de değildi. Hatalara, yanılmalara açıktı.
Şüphesiz ki şimdi farkına vardıklarım sıkça düştüğüm yanlışlardan, hatalardan sadece bir kaçıdır.
O gelip geçici yerde cehennem yolunun düz ve rahat, cennet yolunun ise sarp ve çetin olduğunu duymuştum. Gördüklerim ise bunun tam tersidir.
-Bu söylediklerin o yalancı dünya için geçerlidir dedi. İnsanların gerçekte tercihlerini orada yaptıklarını, kaderlerinin tohumlarını orada attıklarını, kendi elleriyle çizdiklerini ayrımsıyor olmalısın.
Rabbim insanların tercihlerini evveliyattan bilir, bunu onaylar ya da onaylamaz. Bu, O’nun sonsuz ilmi içindedir. Bu takdir yalnız O’na aittir.
Gerçekte insanlar Rabbimin izni ile kaderlerini kendileri belirler, gidecekleri yolu kendi elleriyle çizerler.
Yaratan onlara akıl gibi bir kılavuz vermiştir ama insanlar bu nimeti nefislerine köle yapmışlardır da bu yüzden doğru yoldan sapmışlardır.
Nefs ise şaşıdır. İsteklerine uygun olarak sarp ve çetin yolları düzgün, düzgün yolları da sarp ve çetin gösterir.
Söylediklerin o yer için doğrudur. Dünyaya göre cennet yolu sarp ve çetin, cehennem yolu ise geniş ve rahattır.
Karınca denen o minik varlık dünya hayatının en güzel, her nimetin en bol olduğu, güneşin en iyi ısıttığı, en güzel parladığı dönemlerinde durmadan çalışır. Etrafını çepeçevre çevrelemiş o sahte güzelliklere bakmaz, onlara aldırmaz ve etkilenmez.
Bu akıllı çabalarının sonucunda elde ettiğiyse o amansız günler geldiğinde bulduğu sıcak bir yuvadır. Çünkü ona bu şekilde vahiy edilmiş, doğru yol gösterilmiştir.
İnsanoğlu çevresine bakarak çok şeyler öğrenebilirdi…
Bu konudaki söyleyişimiz uzayıp gidecekti ama gördüğüm bir şey ilgi ve dikkatimi bir başka yöne kaydırıverdi. Gördüklerim bana her şeyi bir anda unutturacak kadar ilginç olmasa şüphesiz ki bu güzel söyleşiyi devam ettirmek isterdim.
İki yönden sarp, sur duvarları gibi yüksek ve yalçın yamaçların sınırladığı, üst tarafı yarık, devasa bir boru olarak nitelediğim kıvrım, kıvrım uzayıp giden yolumuz birden genişçe bir ovaya, ya da yaylaya benzeyen, geldiğimiz yere göre nispeten düzlük bir yere çıkıverdi. Göz alabildiğine her yer; yolculuklarımız sırasında belli belirsiz, güçlükle fark edebildiğimiz o oynak kızıllıkla aydınlanmıştı ve ufkumuzda aya benzeyen bir cisim vardı.
Aya benzeyen fakat ay olmayan, ondan daha büyük, daha karmaşık görünen cisim sanki için, için yanıyormuş gibi kıpraşmakta, renkten renge girmedeydi. Alev dillerine benzeyen; kırmızılı sarılı, bir görünüp bir kaybolan oynak bir ışık veriyor, ufkumuzda bir solup bir parlıyor, önümüzde uzayıp giden ova ya da yaylayı bir aydınlatıp, bir karartıyordu. Bu oynak ışık altında loşlaşan, aydınlanıp kararan yöreyi görmeye, tanımaya çalışıyordum.
Yöre, acayip görünümlü iri kayalar, minik tepelerle doluydu. Yol yine daracıktı; kayalar, tepeler arasında kıvrım, kıvrım uzayıp gidiyordu.
Bu iri kayaların aralarında, daracık çevrenin loşluğunda kararıp aydınlanan tepelerin zirvelerinde ya da yamaçlarında çiçekleri ve meyveleri olmayan bazı bodur ağaçlar vardı.
Cılız, yapraksız dallarını kuruyup kalmış kollar gibi dimdik, göğe doğru uzatmışlardı. Yukarıdan aydınlatan o acayip kandilin bir aydınlatıp, bir kararttığı ortamda mezarlarından kalkıp dikilmiş, etrafı gözetleyen, sessiz çığlıklar atan siyah hortlaklara benziyorlardı.
Bunları Gaffar’a sormaya niyetlendim. Fakat ortam korkunç olduğu kadar da ilginçti. O an için gözlerimi dört açıp etrafı gözlemem, bir şeyler öğrenmeye çalışmam daha uygun olacaktı. Bu yüzden sorularımı erteledim.
Oldukça uzun sayılabilecek bir süre içinde genelde birbirine benzeyen, kalpleri boğazlara getiren korkunç yerlerde yürüyorduk. Zaman durmuştu. Belki durmamıştı da çarkları çok yavaş dönüyordu. Bir donup kalmışlığın içinde hareket eden tek canlılar bizler gibiydik ama yine de o donmuşluğun, zamansızlığın bir parçasıydık.
Bu donup kalmış, taş kesilmiş yerin geldiğimiz dünyadan kat be kat daha hareketli olduğunu, en az onun kadar için, için yaşadığını daha sonra görecektim.
Dört yanımızdan kuşatan kuruyup kalmış karaçalılar gibi meyvesiz ve yapraksız ağaçlarıyla; acayip, daha çok vahşi, garip görünümlü hayvanlara benzeyen iri kayaları ve tepeleriyle, sağda solda gördüğüm buhara ya da dumana benzeyen fışkıntılarıyla bir aydınlanıp bir kararan bu yerler; esrarengiz, ürkünç ve yüreklerimizi yerlerinden koparacak kadar korkunçtu.
Genelde loş göğü delip geçen paslı kazıklar gibi dik ve sarp olan, nadiren bodurlaşıp yuvarlaklaşan tepelerin üzerlerinde bu ağaçlar dev kafalar üzerindeki karmaşık, kırçıl saçlara benziyorlardı.
Nihayet yol genişçe bir boşluğa gelip dayandı. Burada yol ikiye ayrılıyordu. İnsancıklar sol yanımdaki geldiğimize benzeyen daracık yola gruplar halinde giriyor, yürüyüp gidiyorlardı.
Sağ tarafımdan ise kimi insancıklar fırından yeni çıkmış taze ekmekler gibi tüte, tüte geliyorlardı. Sol taraf cehennemin girişi, sağ taraf ise çıkışı olmalıydı.
Biz yolun sol tarafından gidiyorduk. Sağ tarafımdan öbek, öbek gelenler cehennemden azat edilenlerdi.
Daha önce gördüklerim gibi onlarında alınlarında kalış sürelerine göre büyüyüp küçülen, başları utançla eğdiren bir leke, bir damga vardı. Sahipleri bu damgaların manevi ağırlığıyla başlarını eğiyorlar, günahlarının delillerini gizlemeye çalışıyorlardı ama yine de için, için yanan ışıklı bir sevincin yüzlerini aydınlatmasına engel olamıyorlardı.
Şüphesiz ki bu, her ne sonuçla olursa olsun cehennemden kurtulmanın engel olunamaz, insan yüreklerini uçurup götüren, gizlenemeyen, zapt olunamayan sevinciydi.
Fakat bu gelenlere daha dikkat ve ilgiyle baktığımda çoğunluğunda gördüğüm o utançlı fakat coşkun sevincin aydınlığını kimilerinde bulamadım. Onlarda cehennemden çıkanların arasındaydılar ama sanki gizli bir dertle üzüntülüymüşler ya da dermansız bir derde muzdariplermiş gibi yüzleri asık ve üzgün görünüyorlar, yorgun ve ağır bacaklarını güçlükle sürüklüyorlardı. Hiç de mutlu ve sevinçli değillerdi. Öndekilerin üzerlerine abanıyorlar, sabırsız ve telaşla kendilerine yol açmaya çabalıyorlar, bir an önce oradan uzaklaşıp, kaybolmaya çalışıyor gibi görünüyorlardı.
Yüzleri mutlu fakat gizli bir gülücükle belli belirsiz aydınlanıp, sırtlarından yükleri alınmış, alınlarında bir ağırlık gibi başları eğdiren kara damgadan duydukları utançla saklanmaya çalışanların yanında; yüzleri asık, mutsuz ve sevinçsiz oldukları hemen belli olan, sanki yüklerinden kurtulup, kirlerinden temizlenmemiş bu kişilerinde bulunduğunu fark edince hayretim daha da arttı.
Bazı günahkârlar kefaretlerini ödeyenlerin arasına karışıp cehennemden kaçmayı mı başarmışlardı? Eğer öyle ise niye suratları böylesine asık ve kahır doluydu?
Yine merakım üstün geldi. Bunu hemen Gaffar’a sordum.
Başını olumsuz yönde sallayıp:
-Hayır dedi. Cehennemden, o ilâhi tecelligâhtan kaçıp, kurtulmak mümkün değildir. Kaçsan bile nereye gideceksin ki?
Gelenlerin içinde bazı günahlarından arınamamış, kirlerinden temizlenememiş olanların bulunduğu konusunda ise haklısın.
Bazı günahkârların yükleri öyle çok ve ağırdır ki onları bir defada taşımaları mümkün değildir.
Onlar; günahlarını taşıyıp, bitirinceye kadar bu yolda defalarca gelir, giderler. Kefaretlerini ödeyip, kurtuluşa erenlerin arasında onları görmen bu yüzdendir.
-Anlıyorum dedim. Peki bu kefaretlerini ödeyip, temizlenenler doğruca cennete mi gidecekler?
-Evet dedi. Cehennemde ebedi kalıcılar dışında her kul kefaretini ödeyip, temizlendikten sonra cennete gider. Bu ilâhi vaadin bir gereğidir. Bu yüzden onlar çok aceleci, maşuklarına koşan aşıklar gibi sabırsızdırlar.
-Peki ya alınlarında taşıdıkları; onları utandıran, ağır bir yük gibi başlarını eğdirten bu kara damga? Onlar onu ebediyen orada mı taşıyacaklar? Onlar cehennemde yanarak yüklerinin kefaretini ödeyip, kirlerinden arınmadılar mı?
İnsanlar genelde haset denen o kötü huyun esiridirler. Bu yüzden bu durum cennet ehilleri arasında bir ikilik nedeni olmayacak mı? Diye sorup ilâve ettim.
-Şüphesiz ki Rabbim isterse bunları silebilir.
Gaffar bir kere daha başını sağa, sola sallayarak:
-Gerçekte merak ve onun güzel çocuğu soru sorma ne güzel bir haslettir dedi. Belki de öğrenmenin en kolay yoludur. Sende bu cevheri fazlasıyla görüyorum. Fakat bazen insanlar bu hasletleri yüzünden gülünç duruma düşebilirler.
Unutma! Gerek cennet, gerekse cehennem ilâhi adaletin tecelligâhlarıdırlar. Buralarda en küçük bir haksızlık yapılmaz.
Rabbim bu damgayla günahsız kullarıyla günahkâr kullarını ayırmayı murat etmiş, layık olanları layık olunanlara vermiştir. Bu ayırım her iki yer içinde geçerli ve gereklidir.
Muhakkak ki Rabbimin Rahman ve Rahim sıfatları yarattıkları içindir ve onları çepeçevre kuşatmıştır. Gerçekte aralarında bir ayırım yoktur.
Bu, bir anne ya da babanın iyi ve kötü evlatlarını sevmesine benzer. Bir anne ya da babanın iyi evladını sevip de kötü evladını sevmediğini iddia edebilir misin? Bu da ona benzer. Şüphesiz ki iyi evlat daha çok sevilir ama kötü evlatta sevilir.
Rabbimin günahsız kullarıyla günahkârları arasında şüphesiz ki ilâhi adalet gereği fark vardır ve olacaktır. Çünkü O Rahman ve Rahim olduğu kadar âdildir de. Bu; çalışkan, iyi evlatla; tembel, kötü evlat arasındaki fark gibidir.
Burada haksızlık yapılmaz, en küçük hak bile zayi olmaz. Muhakkak karşılığı vardır ve verilir.
-Evet, anlıyorum dedim. Muhakkak Rabbim en iyi bilendir.
Gaffar’ın söyledikleri yeterince doyurucu ve açıktı. Açıktı ama ben yine cehennemden geçici olarak azat oldukları halde gizli bir dertle yüzleri asık olanlardan birisiyle konuşmak istedim. Bu büyük gerçeği birde onların ağızlarından duymayı arzu ediyordum.
Bu istek Gaffar’ın söylediklerine şüphe etmeden çok, içimi yakıp duran ve bir türlü sönmek bilmeyen bir merakın körüklediği susuzluktan, doyumsuzluktan geliyordu.
Onlardan birine yaklaşarak selam verdim ve:
-Ey cehennemden azat olmuş olanların arasında olan fakat mutsuz olduğunu zannettiğim kişi dedim. Diğer kardeşlerinin yüzleri için için, içleri serinleten bir sevincin nurlu aleviyle tutuşup aydınlanmış olduğu halde yüzünü tasalıymış gibi asık, karanlık ve üzgün görüyorum. Bu da benim dikkat ve merakımı çekti. Bu hâlinin nedenini bana söyler misin?
Bu soruyu sorduğum kişi yüzüme baktı. Yüzünde ve gözlerinde bir acının ve içten bir pişmanlığın derin izleri vardı.
Bu sözlerim ve sorum içinde bir yarayı deşelemiş gibi:
-Ahhh! Dedi. Ahhh! Hiç sorma. Bendeki öyle bir dert ki bunun umarı sende yoktur. Onun çaresi sabırda ve Rabbimdedir. Sen bana bunu hiç sorma.
Sonra yüzüme tekrar bakarak devam etti.
-Ey yüzü aydınlık kişi! Belli ki sen buralarının ehli ve bu yolun yolcusu değilsin. Buralarda ne arıyorsun diye sana sorucu değilim. Sormanın ve öğrenmenin faziletini çoktan öğrendim ama şu an benim için sormanın ve öğrenmenin zamanı değil.
Bizler sırtlarındaki ateşi bir an önce atma telaşında olanlardanız. Bu yüzden sen ne bu derdi anlayabilirsin, ne de dermanını bilirsin. Boşu boşuna bana vakit kaybettirme. Çekil önümden, yoluma gideyim de sırtımdaki ateşli yükten bir an önce kurtulayım.
Onunla daha çok konuşmak isterdim ama o bunu istemedi. Belli ki çok acelesi vardı ve bu yönden sabırsızdı. Hızla yanımdan uzaklaşıp gitti. Benden değil de sanki kendinden kaçar gibiydi. Zannederim bunun nedenleri sırtındaki yükün tutuşturduğu sabırsızlık kadar, durumundan duyduğu derin utançtı. Bende ısrar etmeyip arkadaşlarımın yanına döndüm.
Çıktığımız o yaylaya, ya da ovaya benzer yerden yine daracık, bir yanı sarp kayalıklı karanlık başka bir yola sapmış, oradan ilerliyorduk.
Bazen bir yanımızda kararıp giden, bize sonsuz derinliklermiş gibi gelen kara ve derin uçurumlar, diğer yanımızda sarp ve yalçın kayalıklar bulunuyor, döne döne bir yerlere doğru iniyorduk.
Garip denecek bir şekilde indiğimiz bu yerlerde de sarp dağlar ve tepeler karşımıza çıkıyordu. Böylece nice sarp dağlar aştık, çatlaklardan yarıklardan, mağaraya ya da uzun tünellere benzeyen deliklerden geçtik.
Önceleri sık, sık gördüğüm cehennemden azat edilenleri artık göremez olmuştum. Ağır yürüyen zamanı; gördüklerimi, duyduklarımı başlangıç yaparak ölçmeyi, algılamaya çalışıyordum.
Buralarda gece gündüz ayrımı da yoktu. Çok geçmeden karıştırmaya başlayınca zamanı ölçme arzumdan vazgeçtim. Uçsuz bucaksız bir ummanın ortasında zamansızlığın ve durgunluğun içinde yürür gibiydik.
Nice bir zaman sonra bir aydınlanıp, bir kararan ortamın ufuklarından merkeze doğru bir patlama oldu. Bir an gözleri kamaştıran bir ateş, dev bir alev topu, bütün göğü kaplayan bir yalım kütlesi görüldü. Bu ateş yalımı öylesine büyüktü ki gökteki sislerin, dumanların arasında bir görünüp bir kaybolan aya benzeyen cismi bir anda yalayıp yuttu. Belki de yalanıp yutulan sadece o cisim değil de bütün bir gökyüzüydü. Her yer bir anda aleve kesti.
Gözleri kamaştırıp, bir an kör eden bu dev alev topunun ardından kulakları sağır eden bir gümbürtü duyuldu. Sanki bir yere devasa bir yıldırım düşmüş, ardından yer küre merkezinden patlamış, dört bir yana dağılmıştı.
Göklere doğru yükselen, bütün göğü tutuşturan ateşten oynak bir dil her şeyi bir anda yalayıp yuttu, görünmez etti. Bu ateşten dil tıpkı indifa eden bir yanardağ gibi dört bir tarafa ateş parçaları fırlatıyor, patlayan maytaplar benzeri dört bir yana dağıtıyordu.
Bunlardan bir kaç tanesi bulunduğumuz yerin hemen az berisine düştü. Bazıları kalın sopalar gibi uzun uzundu, bazıları da büyükçe taşlar gibi köşeli ve yuvarlaktılar.
Gördüklerimizin dehşetiyle donup kalmıştık. Bu donup kalmışlığa neden olan dehşet duygusu öylesine büyüktü ki gördüklerimin ne olduğunu yoldaşlarıma sormayı akıl edemiyordum. Bu sağanaktan bir tutam bulunduğumuz yere gelince sağa, sola kaçıştık.
Böyle yerlere alışkın olmayan Muhlis korkuyla hemen secdeye kapandı ve:
-Rabbim! Bizleri koru diye yalvarmaya başladı.
Bende kendimi yere atarak onun gibi yaptım.
Bu yoldaki yol göstericimiz, kılavuzumuz Gaffar’ın yüzü de korkudan sapsarı kesilmişti ve engel olamadığı minik depremlerle zangır, zangır titremekteydi.
Duyduğu dehşeti hazmetmek, sindirmek istermiş gibi gözlerini bir an kapattı. Kendini toparladıktan sonra yüzüme baktı. Bakışlarımda ve yüz ifademde korku kadar bazı sorularında izlerini görmüş olmalı ki:
-Rabbim yolculuğumuz sırasında olabilecek sorularını yanıtlamamı bana emretti dedi. Bana istediğini sorabilirsin. Bildiklerimi söylerim, bilmediklerimi ise Bir Bilen’e sorarım.
Yoldaşımın bu sözleri moralimi düzelten bir doping etkisi yaptı. Güçlükle de olsa kendimi toparlamayı başarabildim.
-Rabbime hamdolsun dedim. Bizleri dehşetli bir korkunun girdabına atan, yüreğimizi ağzımıza getiren, kendimizi kendimize unutturan şu gördüklerimiz nedir?
-O cehennemden bir parça, cehennemin bölümlerinden biridir dedi. O bazen tıpkı içine taze yakıt atılan bir fırın gibi böyle kabarır ve azgınlaşır. Kırk yıllık mesafede olmamıza rağmen etkisi ve sıcaklığı buralara kadar gelir.
-Fakat biz bu sıcaklığı duymuyoruz dedim.
-Evet! Rabbim duanı kabul etti de bizim için onu İbrahim’in (a.s.) ateşine çevirdi. Fakat bu diğerleri için öyle değildir. Şüphesiz ki O her şeyi yapmaya gücü yetendir.
O ateşten top ara sıra yuvasından çıkıp gökyüzünde geziniyor, her yeri göz kamaştırıcı çiğ bir ışıkla dolduruyor, başımızdan aşağı patır patır bazı cisimler dökülüyordu.
Yoldaşlarım üzerime doğru kapanmışlar bütün bu dökülenlerden, ateş topundan ve diğerlerinden beni korumaya çalışıyorlardı. Bense korku ve dehşet içinde tir, tir titriyor, durmadan Rabbime yalvarıyordum.
Bir müddet sonra bu kocaman yangın ağır, ağır söndü. Cehennem, yuvasına döndü. Daha önce gördüğüm aya benzeyen cisim tekrar ortaya çıktı.
Yüreklerimiz biraz sakinleşince tekrar yola koyulduk. Burası yalnız yayaların yürüdüğü tek yönlü dar ve uzun bir sokağa benziyordu. Artık cehennemden çıkanları göremiyordum. İnsancıklar sırtlarında yükleri ve bu yüklerin sonucunda oluşan garip durumlarıyla karınca katarları gibi ikişerli, üçerli sıralar halinde kaderlerine doğru ağır ağır ilerlemekteydiler. Ara sıra duruyor, onlara bakıyordum.
İnsancıklar sırtlarında yükleri; bacakları, belleri kırılacakmış gibi bükülerek, kemiklerinin çıtırtısı duyularak güçlükle yürüyorlardı. Bazılarının yükleri öylesine ağırdı ki; taşıyamıyorlar, ezilerek, sürünerek yürümeye çalışıyorlardı. Altlarında kaybolup gitmişlerdi.
Fakat ne yedicileri, ne de zorlayanları vardı. Hepsinin yanında Gaffar gibi yol göstericileri bulunuyor, yol göstermekten başka bir iş yapmıyorlardı. Her insan kendi ayaklarıyla, kendi istekleriyle tecelligâhlarına doğru gidiyorlar ve bir an önce menzile varmak için telaşlanıp acele ediyorlardı.
Onların niye acele ettiklerini soracaktım ki cehennemin bile günahkâr kullar için bir nimet ve rahmet olduğunu hatırlayınca sormaktan vazgeçtim. Bu acelenin nedeni hesabı bir an önce kapatarak o ebedi mutluluk âlemine bir an önce kavuşmak isteği ve oraya olan derin özlem olmalıydı. Gerçekten de insancıkların kendi istekleriyle, kendi ayaklarıyla bir an önce cehenneme girip hesabı kapatmak için koşup gitmeleri, bunun içinde acele edip, sabırsızlanmaları ibret alınacak bir durumdu.
Ne zamandan beri dudaklarımda şekillenen soruyu Gaffar’a sormaktan kendimi alamadım.
-Ey Gaffar! Dedim. Buraları; insana kendini, annelere yavrularını unutturacak kadar korkunç ve dehşetli yerler. Sağda solda gördüğüm, insancıklara doğru uzanan bu bin kollu canavarlara benzeyen, yapraksız ve çiçeksiz ağaçlar nedir?
-Onlar ateş ağaçları, zâhillerdir dedi. Yalnız cehennem ve civarlarında yetişirler. Sizin öte taraf dilinizdeki kelimeyle zehirli zakkumlardır ve onlar buradakilere göre yetmiş kere soğutulmuş, gücü alınmış olan çeşididirler.
Gördüklerin cehennemin azgınlaşıp, kızgınlaştığı dönemlerde püskürtülerle buralara kadar gelen tohumlardan meydana gelmişlerdir de toprağını, yeterli gıdasını bulamadıklarından böyle bodur, cılız, yapraksız ve çiçeksizdirler. Vatanlarına yaklaştıkça onların çok daha büyüklerini, yaprağa ve çiçeğe durmuş olanlarını, çok daha görkemlilerini göreceksin….
Yürüdüğümüz yolun zemini insan kafalarına, kemiklerine benzeyen acayip görünümlü taşlarla ya da buna benzerlerle doluydu. Gaffar’a, yerdekileri; gıcırtılarla üzerlerini çiğneyip, geçtiklerimizi, ezdiklerimizi gösterdim.
-Peki ya bunlar nedir? Diye sordum. Sanki insan kafaları, kemikleridir de yürekleri ağızlara getirip, bu günah yolunu daha da korkunçlaştırırlar.
Gaffar; günah yolunu, günahlardan temizlenme yolu olarak düzelttikten sonra:
-Evet haklısın dedi. Şu ayaklar altında gördüklerin bazı insanların kafatasları, kemikleridir. Bazı insanlar öyle ağır ve pis günahlarla cehenneme gelirler ki o, onlardan tiksinir de tükürüp atmaya, kurtulmaya çalışır. Gördüklerin; günahlarının çirkinliği ve pisliği nedeniyle cehennemin tiksinip, tükürdüğü insanlara ait kalıntılardır. Onlar mahşere kadar burada, ayaklar altında ezileceklerdir. Bu ara öyle pis kokacaklardır ki cehennem bile burnunu tıkayacak, onları içine alıp, temizlemek istemeyecektir.
Fakat onlar bütün pisliklerine rağmen Allah’ın (c.c.) nimetlerinden ebediyen mahrum kalıcılardan değildirler. Diğer insanlar azat edildikten sonra cehenneme tekrar atılacaklar; cezalarını çekip, temizlendikten sonra en son onlar çıkacaktır.
-Rahman ve Rahim olan Rabbime hamdolsun dedim. Muhakkak ki O affedicilerin en büyüğüdür.
Günahlardan temizlenme yolunda hızla ilerliyorduk. Gaffar’ın dediği gibi ilerledikçe, cehenneme yaklaştıkça ortam daha da ısınıp korkunçlaşıyordu. Tropikal bir ormanda yürür gibiydik. Zehirli ve durgun bir hava her yeri kaplamıştı. Sanki dongun, uyuşuk, görünmez bir alevin içindeydik.
Fakat bu durum uzun müddet devam etmiyordu. Birden kendimizi sarp ve keskin kayalıklarla dolu, bir tutam otun dahi yetişmediği, hiç bir bitkinin bulunmadığı derin bir vadide ya da yüksek bir tepede buluyorduk. Burası diğerinin tam bir karşıtıydı. Bu tepenin ya da vadinin derinliklerinden hafif fakat soğuk bir yel esiyor, neredeyse tutuşacak vücutlarımız hızla soğuyor, bu soğuk ve keskin yel iç organlarımıza kadar işliyor, dişlerimiz birbirine çarptırıyordu.
Sıcak ve soğuk birbirlerinin etkilerini bileyliyor, keskin kılıçlar gibi vücutlarımızı dilimliyor, sivri dişler gibi ısırıyorlardı.
Bütün dikkatim günahlardan arınma yolunda ilerleyenler üzerindeydi. Bir şeyi farkına varınca hayret ve şaşkınlıktan küçük dilimi yutuyordum.
Gaffar şaşkınlığımı ve bu şaşkınlığımda gizli olan soruları hemen anladı. Yüzüme bakıp gülümseyerek:
-Rabbim soru sorma hakkını sana, cevap verme hakkını ise bana verdi dedi. Bana istediğini sorabilirsin. Bunun için utanıp, çekinmene gerek yok. Gerçekleri arayıp bulurken utanılıp, sıkınılmaz.
-Şüphesiz ki Rabbimin hikmetinden sual edilmez dedim. Görüp, fark ettiğimin dehşetli şaşkınlığının büyüklüğü muhakkak ki yaratılışımdaki zaafımdandır.
Bunu hiç beklememiş, ummamış olmam içimi ezen bu duygularımı daha da artırıyor, daha da güçlendirip, ağırlaştırıyor. Bunu olmamış, gördüklerimi görmemiş olmayı dilerdim.
Cehenneme doğru uzanıp giden bu yoldaki günahkâr insancıklardan çoğunun kadınlar olduklarını görüyorum.
Halbuki onlar elleri öpülesi annelerimiz, hayatlarımıza renk ve mânâ katan, bizlere evlatlar veren baş tacı eşlerimiz, reyhan kokulu kız çocuklarımız, bacılarımız ve din kardeşlerimizdir.
Biz onlardan genellikle hep iyilikler ve hayırlar gördük. Şimdi ise onları; utançla başları eğik, zayıf bedenlerine ağır gelen yüklerinin altında ezilmiş, yapayalnız, titrer ve korkmuş bir halde bu günahlardan arınma yolunda yürümeye çalışırken görüyorum. Bu nedendir ya Gaffar?
Sorumun ağırlığını Gaffar kaldıramadı. Bir an ikircik içinde kaldı. Başını eğerken yüzü sarardı. Kendini secdeye atarken ben de secdeye kapandım. Bir müddet sonra başını kaldırdığında güzel yüzü boncuk, boncuk ter içindeydi.
“-Biz kadınlara erkeklerden daha yüksek bir makama yükselme şansını, insanlığın geleceğini taşıma onurunu, anne olma şerefini ihsan ettik. Onlara, kadınlara sadece verdiğimiz nimetlerin zırhlarıyla zırhlandırıp, koruduk.
İhsan ettiğimiz o makam ki yarattıklarımızın üzerinde ve çok yücedir. Bunun içinde rahimlerine düşenler temiz olsunlar diye biz onlara iffeti verdik.
O ki inanmış kadınların alınlarında ve gönüllerinde ışılayan Ülker yıldızı gibi bir cevherdir de insanlığın geleceği ve bekâsı onda gizlidir.
O cevherin değerini bilmeyip, umursamayıp da bir kenara atan toplumları biz, yanarak kendi kendini yiyip bitiren mumlar gibi ağır, ağır yok ederiz.
İffetli kadınlarda o cevherin nurunu, sıcaklığını rahatlıkla görüp hissedersin. O, Rabbinizin kadınlara verdiği, onları yükseklerden daha yükseklere, en onurlu mertebelere çıkartan emanetidir. Bu emaneti korumakta vaat ettiğimizin karşılığı borçlarıdır.
Fakat onlardan pek çoğu bu onurlu emanetin kıymetini bilemediler de onu çok az pahaya satıp, değiştiler. İşte onlara, yüceliklerden düşüş ve çok acılı azaplar vardır. Ne mutlu iffetlerini koruyup da Rabbine kavuşanlara.
Ayrıca onlar diğerlerine göre nefislerinin ve duygularının esintilerine daha açıktırlar, kolaylıkla bunlardan etkilenirler.
Bu da onları çok konuşmaya, dil ile isyana iter ki, çok sözün içine yalan ve gıybet kolaylıkla girer. Bu da Şeytan’ın insanlar için kurduğu en büyük üç tuzağından sadece birisidir.
Cennet ehillerinden çok azı kadınlardır ama girenlerde, diğerlerinden çok daha üstün makamlardadır” buyuruyor dedi.
-Rabbime bir kere daha hamdolsun dedim. Şüphesiz ki O en büyük ilim sahibi, her şeyi bilen ve yönetendir.
Gittiğimiz yol gitgide korkunçlaştığı gibi ilgi çekici de olmaya başlamıştı. Her şey ama her şey ilgimi, dikkatimi çekiyor, dili yeni çözülmüş çocuklar gibi Gaffar’a olmadık sorular soruyor, merakımı gidermeye çalışıyordum. Gaffar’sa sorularıma sabırla yanıtlamaya çabalıyordu.
Ona sorular sorup, yanıtlar almadığım nadir zamanlarda ise bütün ilgi ve dikkatim daha önce de olduğu gibi bu günahlardan arınma yolunun yolcularındaydı. Buradakilerin her biri ayrı, ayrı dikkatimi ve ilgimi çekiyordu ama içlerinde öyle biri vardı ki o diğerlerinden çok daha farklı, onlardan ayrı gibiydi.
Çok ama çok yaşlıydı. Tam üst ortasına demir bir yumruk vurularak çökertilmiş gibi iri ve köşeli başı, enselerine yakın yerlerdeki bir tutam saç sayılmazsa tamamen çıplaktı.
Başı gibi iri ve geniş yüzündeki gök rengi gözleri tarifsiz bir acıyla ışılıyordu. Bir dağ gibi büyük ve ağır yüklü beli iki büklümdü.
Uzun, seyrek sakalları yerlerde sürünüyor; güçsüz, ak kemikleri görünen zayıf vücudunun üzerine yığılıvermiş yükünü titreyerek, güçlükle fakat sabırla taşımaya çalışıyordu.
Bu durumundan, onun çok uzun senelerden beri buralarda olduğunu rahatlıkla tahmin edebiliyordum.
Bir ara başını çevirip, bulunduğum yere baktı. Bakışlarında çokça gıpta, merak ve bazı sorular gördüm.
Yanına yaklaşarak selam verdikten sonra:
-Ey bu günahlardan arınma yolunun ihtiyar yolcusu dedim. Bana dönük bakışlarında çokça gıpta, merak ve bazı soruların ışıklarını gördüm. Zannederim benimle konuşmak, bazı sorular sormak istiyorsun.
-Evet dedi. Yüzünde diğer yöne giden mutlu insanların nurlu pırıltısı, sırtında temizliğin simgesi olan o ak giysi var. Ayrıca sırtında yükünde yok. Fakat yine de bu ateş çukuruna giden yol üzerindesin. Gıptam özelliklerine, merakımsa burada oluşunun nedenlerinedir. Sorularımda bu minval üzerinedir.
-Evet haklısın dedim. Yol ayrımına kadar bende senin gibi yükünü güçlükle taşıyan günahkâr bir kuldum da Rabbimin af ve mağfiretine sığındım. Rabbimde beni affetti. Sırtımdaki yükü indirdi. Gönlümdeki kibri, yüzümdeki kiri, alnımdaki lekeyi sildi.
Bu günahlardan arınma yolunun ihtiyar ve bahtsız yolcusunun gözlerindeki ifadelere güçlü bir şaşkınlıkta karıştı.
-Fakat nasıl olur? Dedi. Son an tövbe ve istiğfarlarının bir faydası olmaz ki. Ben bunun böyle olduğunu biliyorum.
-Evet dedim. Belki bildiğin doğru olabilir. Fakat Allah’ın (c.c) rahmetinden ümidi kesmekse daha büyük günahtır.
Ben, bir an eyleştiğimiz o yerde sıkça tövbe ve istiğfar eden, sıkça da tövbe ve istiğfarlarını bozan günahkâr bir kuldum. Fakat hiç bir zaman Rabbimin rahmetinden ümidi kesmedim de hep O’na sığınıp durdum.
Ayrıca ben Rabbimin sevdiklerini sevdim. O’da acıdı. Habib’inin yüzü suyu hürmetine beni affetti.
Ey ihtiyar! Biraz da bana kendinden bahset.
İhtiyar, güçsüz, beli bükük olduğun halde yükünü çok ağır buldum. Bütün bunları o bir an oyalandığımız, eyleştiğimiz yerden getirmiş olmalısın.
İhtiyar adam pişmanlıkla derin bir ah çektikten sonra:
-Evet, haklısın dedi. Ben o dediğin yerde muteber bir makam sahibiydim de önümde, ardımda beni çepeçevre kuşatmış talebelerim ve müritlerim dizi dizi otururlar, beni dinlerler, verdiğim emirleri yerine getirmek için koşuşurlardı.
Bense ilmimle gururluydum, her şeyi bildiğimi zannederdim. İlmin, bilmediğini bilmekle başladığını ve devam ettiğini unutmuştum. Hayırsız ilmin sırtta ateşten bir yük olduğunu bilip anlayamadım.
Dinime; kendi kafamca, o pek değer verdiğim fakat gerçekte fazlaca bir kıymetinin olmadığını gördüğüm ilmimle bazı ilaveler, çıkarmalar, değiştirmeler yaptım, bid’atler soktum. Öğrencilerimde bunlarla amel ettiler, çocuklarına öğrettiler. Hem ben, hem bana uyanlar, hem de çocukları helak oldular.Onların günahları kadar da günahlarıma ulamalar yapıldı. Dünyada amel defterim şer yönünden açık kaldı.
Seneler boyu bu yolda gider gelirim de her dönüşümde yükümü biraz daha fazlalaşmış, daha da ağırlaşmış bulurum. Korkarım ki bu hesaplaşma mahşere kadar sürecek, cehenneme ilk girenlerden olduğum halde en son çıkanlardan olacağım….
Amel defterinin şer yönünden açık kalmasının yükünü bu ihtiyar adamın durumunda bütün acılığı, ağırlığı ve dehşetiyle gördüm.
Bakışlarımdaki acımayı, merhameti gören ihtiyar adam:
-Hayır dedi. Bana acıma. Çünkü ben kendimi acımadım. İnsan bazen kendi nefsine karşı çok zalim olması gerekebilir. Merhamet etmeyene merhamet olunmaz. Bizler acınmaya ve merhamete layık olmayanlarız. Bütün bunları biz kendi aklımızla bulduk, kendi ellerimizle diktik, büyüttük ve yetiştirdik. Bütün bu gördüklerin kendi tarlamızın ürünü, ektiklerimizin mahsulüdür.
Yalnız senden bir isteğim var.
Ben ilmimle gururluydum da bu yüzden başım dik durur, bakışlarım yükseklerde dolanırdı. Bu da beni diğer insanları hor ve küçük gören kibir sahibi yaptı. Gerçekte; herkesten daha küçük, daha aşağı olduğum halde; herkesi kendimden daha aşağı, daha küçük ve değersiz görürdüm.
Kendini beğenmiş kişiliğim başkalarının söylediklerine sağır kalmama, kibrim gözlerimi kamaştırıp, kör olmasına neden oldu. Bu körlük ve sağırlık; tavsiye ve nasihatler istememe, almama engeldi.
Halbuki o; her zaman yanlışlara, kusurlara, günahlara meyilli olan bizlere bir ihtiyaç ve nimetti.
Yanlışlara, kusurlara, günahlara açık olduğu halde tavsiye ve nasihatlere kapalı kişiliğim, beni kara cehaletin o derin ve pis çukurlarına attı. Kibirle kamaşıp, körelen gözlerim bu gerçeği görmeme engel oldu.
İlmimin beni her türlü eksikliklerden, kusurlardan koruyacağını, tek nasihat edici, yol göstericinin ben olduğumu, ilmimin bana bu hakkı verdiğini sanırdım. Fakat faydasız ve sapkın ilmin sırtlardaki yükleri ağırlaştırmadan başka bir neticesinin olmadığını da görüyorum.
Ey Rabbimin mağfiretine ermiş nurlu kişi!
Gördüğün gibi, kibirle dik duran mağrur başımı ve herkesi yukardan bakan gurur dolu bakışlarımı pişmanlık ve nedametle ayaklarıma doğru eğiyor, ayaklarımın altına alıyor ve onları çiğniyorum.
Gurur ve kibrimi kirli bir elbise gibi benliğimden çıkarıyor, kişiliğimdeki bir pislik gibi fırlatıp, atıyorum. Nefsimi layık oldukları yere, ayaklarımın altına alıyorum.
Ey yüzü nurlu, sağ tarafın mutlu yolcusu olan kişi!
Şu gördüğün haldeki ihtiyar ve umarsız, ilim sahibi olduğunu sanıp da kara cahil olduğunu anlayan ve yükseklerden bir çırpıda düşüp zelil olan adama nasihatlerde ve tavsiyelerde bulun.
Muhakkak ki göstereceğin yol, o sapkın ilmimle arayıp bulduğum ve şu anda gittiğim, sonuçta o derin ateş çukuruna varandan çok daha iyi, çok daha hayırlıdır….
Nefsini ayaklarının altına alan, kirli bir çamaşır gibi sırtından çıkarıp atmaya çalışan şu ihtiyar ve bedbaht kişinin istedikleri bende yoktu.
-Sana nasihat ve tavsiyelerde bulunma gücünü ve yetkisini kendimde bulamıyorum dedim. Bunun için yeterli ilim sahibi olduğumu sanmıyorum. Fakat sana sadece şu kadar söyleyebilirim.
Aklın alameti ve hikmeti nefse galip ve hâkim olmak, öldükten sonra lazım olanları hazırlamaktır.
Ahmaklığın alameti ise nefse uyup günah işlemek sonrada Allah’tan (c.c.) af ve merhamet beklemektir.
Fakat yine de Rabbimin rahmetinden hiç bir zaman ümidini kesme. Sıkça tövbe ve istiğfar et. Şüphesiz ki Rabbim Rahman ve Rahimdir ve çok affedicidir.
Gördüğüm kadarıyla derin bir pişmanlık ve nedamet içindesin. Bunun sana faydasının olacağını umarım.
İhtiyar adam ellerimi tutup:
-Ey yüzü nurlu, insanları hayırlara yönlendiren kişi dedi. Bilmediğini bildiğini söyleyerek gerçek ilim sahibi olduğunu gösterdin.
Burada da mı? Burası ki artık hükümlerin kesinleştiği, cezaların uygulandığı yerdir. Son pişmanlıkların fayda vermediği gibi son tövbe, istiğfarlarda fayda vermeyecek değil midir?
-Evet, belki söylediğin gibidir dedim. Fakat Rabbimin rahmetinden ümidi kesmek sırtındaki yüklerden daha ağır bir yük, daha büyük günahtır. Sen yine de sıkça tövbe eden, pişmanlık gözyaşları döken, Rabbimin rahmetine sığınan ve uman kulu olmaya çalış. Sana yapabileceğim en güzel nasihat ve tavsiye budur.
-Ahh! dedi. Kör gözlerimi açtın, yanmış yüreğime su serptin. Bundan sonra her adımım da Rabbime tövbe ve istiğfar edeceğim; rahmetini umup, sabırla bekleyeceğim.
İhtiyar adamdan ayrıldıktan sonra bütün ilgi ve dikkatim yükleri ağır olan diğer insancıklara yönelikti. Yanlarına gidiyor, onlarla konuşuyordum.
Sonuçta; insancıkları günahlara iten nedenlerin başında; nefislerin zaaflarından istifade eden Şeytan’ın o üç büyük tuzağının yanında; Rabbimin biz insanlara bahşettiği o en büyük nimeti doğru ya da hiç kullanmayanlarla, ticaretle uğraşanların kantarın topuzunu doğru tutmamaları, bu yüzden kaldıramayacakları, taşıyamayacakları kadar kul hakkıyla gelmeleri olduğunu gördüm. Bu gerçekten belleri büken, bacakları kıran bir yüktü ki affedilme ihtimali de yoktu. Bir bakıma bu mekân kötü huyluların yeriydi.
Bu günahlardan temizlenme yolunda kervan ağır, ağır ilerliyordu. Yürekleri burkan, gözleri yuvalarından fırlatıp, pörtleten dehşetli yerlerden geçiyorduk.
Yolun başlangıcında; ufuklarda kızıl, kalın bir çizgi olarak gördüğüm yer yaklaştıkça kalınlaştı, daha belirginleşti. Orasının hedefimiz olduğunu bu aralarda anladım.
Gittiğimiz yolda ısınmaya başlamıştı. Yarıklardan, çatlaklardan, deliklerden fışkıran duman ya da buharların aralarından yalımların kızıl dilleri çıkmış, çoğalmıştı ve bir görünüp, bir kayboluyorlardı.
Bu loş ve korkunç dünyayı benekler halinde bir parça aydınlatıp, loşlaştırıyor; daha esrarengiz ve ürkünç bir hava veriyordu.
Sağda, solda görüp de merak ederek sorduğum zakkumlarda münbit yer bulmuş bitkiler gibi gelişip boylanmışlar; yaprağa, çiçeğe durmuşlardı.
İlerledikçe, gıdalarını doyasıya bulup, alacakları yerlere yaklaştıkça daha büyüyorlar, bin kollu ahtapotlar gibi kollarını uzatıyorlar, birbirleri içine geçiyorlardı.
Fil kulağına benzeyen koyu mavi yapraklarıyla, su küpleri büyüklüğünde çileklere benzeyen kızıl meyveleriyle ilginç oldukları kadarda korkutucuydular.
Onları ilgiyle baktığımı gören Gaffar yanıma gelerek:
-Onlara fazla yaklaşmamalısın dedi. Özellikle meyveleri salt ateşten zehirli korlardır ki onları ancak cehennem ehilleri yer. Bunlar, onların rızklarıdır.
-Böyle rızklardan Allah’a (c.c.) sığınırım dedim.
İlerledikçe orman daha da sıklaştı. Devasa boyutlara varan ağaçlar bütün ufkumuzu ve üzerimizi örttüler. Bu ürkünç dünyanın üzerinde kandil gibi asılı duran ve bir parça aydınlatan aya benzeyen şeyde görünmez oldu. Her yer zifiri karanlığa kesti. Bizi çepeçevre kuşatmış zakkum dallarının, yapraklarının arasından uzaktan uzağa bir görünüp bir kaybolan ateş yalımlarının kızıl benekleri olmasa bir zift kuyusuna düştük diyebilirdim.
Durağan bir alev gibi üzerimize çöken bungunluk bir parça daha koyulaşmış, ortam bir parça daha ısınmıştı.
Ciğerlerimize çektiğimiz hava tutuşmuş kükürt gibi yakıcı ve pis kokuluydu. Her adımda daha da ağırlaşıyor, tahammül edilemez düzeylere geliyordu.
Kervandakiler büyük sıkıntı ve acı içindeydiler ama sabırla yollarına devam etmeye çalışıyorlardı. Sinirler bir keman teli gibi gerilmişti. Gitgide ağırlaşan bu atmosfere ne kadar dayanacakları şüpheliydi.
Nihayet bir kaçı daha fazla dayanamadı. Gerilen sinir tellerinden bir kaçı koptu. Kendilerini kaybetmişçesine sırtlarındaki yükleri atıp, zakkum ormanlarına doğru kaçmaya başladılar.
Birden nereden çıktıklarını, nereden geldiklerini göremediğim ve bilemediğim kadın ve erkek kıyafetlerinde fakat normal insanlardan çok daha uzun boylu, iri yapılı, güçlü kuvvetli bazı kişilerin ortaya çıktıklarını ve zakkum ormanlarına doğru kaçışanların peşinden gittiklerini; onları yakalayıp, sürükleyerek getirdiklerini, boyunlarına prangalar, ayaklarına bukağılar, ellerine zincirler vurduklarını gördüm. Bu da muhakkak ki ilahi vaadin tecellisiydi.
Dehşet içinde kalmıştım. Bir ara Gaffar’la göz göze geldik.
-Rabbimin hikmetinden sual olmaz dedim. Muhakkak ki bu da ilâhi adaletin tecellisi ve gereğidir.
Fakat ben Rabbimin şimdiye kadar kimseye zulmetmediğini, zorlamadığını, kaderlerine doğru her insanın kendi ayakları, kendi istekleriyle gittiklerini görüyordum. Muhakkak ki gördüklerimde de sonsuz hikmetler vardır. Fakat ben bu hikmetleri şu dar aklımla bulup, kavramaktan aciz kaldım.
-Evet haklısın dedi. Şüphesiz ki Rabbimiz kullarına zulmetmez. Zulmü insanlar yapar. Ne gariptir ki bu zulümlerde genelde hep kendi nefislerine yöneliktir.
İnsanlar en büyük kötülükleri kendilerinden görürler. İnsanların kendilerine yaptıklarını başkaları onlara yapmamıştır. Akıl her zaman doğru yolu göstermez.
Olayları yüzeyinden bakıp da, yanılanlardan olma. Gözlerini daha derinleri görmeyi, aklını daha ilerdekileri kavramayı öğret.
Bu olayların içinde de şüphesiz ki gözlerinin göremediği, aklının kavrayamadığı bazı nimetler, hikmetler, Rabbimin günahkâr kullarına yönelik rahmetleri vardır.
Bu gördüklerin ise gerçekte zulüm değil, Rabbimin kullarına yönelik bir nimeti, bir rahmetidir.
-Muhakkak ki öyledir dedim. Fakat bu dar aklımla bu nimetleri, rahmetleri yine de arayıp, bulamıyorum.
-İnsanlar akıllarını çoğunlukla doğru yolda kullanamazlar. Bu yüzden de gerçekleri, doğruları bulamazlar.
Söylediğim gibi gerçek zannettiklerinizin yüzeyinde dolaşan aklınızın gözleri, toprak altındaki defineleri görememesi gibi gerçeklerin derinliklerinde gizli olan rahmetleri ve nimetleri görüp, bilemez, arayıp bulamaz.
Bu sağa, sola kaçışanlarda; nefislerine gelenin tesiri altında kalan, bu yüzden o büyük yanlışın içine düşen, içinde olanlardır.
Zayıf akılları yedip götüren, onu istediği gibi kullanan bir nefis, gerçekte boyunlarda bir tasmadır ki sonuç tam bir hüsran olur.
Nefislerine gelenden panik halinde kaçmaya çalışan şu aptallara bir bak. Onların akıllarını da doğru yolda kullanamadıklarını göreceksin. Buradan kaçılamayacağını dahi düşünemiyorlar.
Onlara düşen, doğru akılların gösterdiği müstakîm yol olarak kaderlerine boyun eğip, Rabbimin rahmetine sığınmak olmalıydı ama her zaman olduğu gibi bu hareketleriyle nefislerine uydular da onun gösterdiği çıkmaz sokağa saptılar. O’na yine isyan ettiler.
Halbuki onlar için tek kurtuluş yolu nefislerine gelenden dolayı istemedikleri, kaçıştıkları, ayrıldıkları bu yoldu. Onlarsa, genelde her zaman olduğu gibi nefislerine uyup, bu müstakîm yoldan ayrılarak kendilerine yine kendileri zulmettiler.
Eğer Rabbim zebanilerini gönderip onları yakalatmasa, doğru yola çevirmeseydi bu zakkum ormanlarında yollarını, yönlerini şaşırıp, kaybolacaklar; kurtulma şansını yitirecekler, ebediyen acılar içinde kalacaklar, helâk olup gideceklerdi.
-Evet anlıyorum dedim. Şimdi ise getirdiklerinin karşılığını görerek, belki cehennemde bir müddet azap çekecekler, fakat kirlerinden arınıp, temizlendikten sonra sonsuz saadet âlemine, cennetlere gitme şansları olacak. Zaten Rabbimin kullarına zulmetmediği konusunda her hangi bir şüphem yoktu.
Ben de olan sadece aklımın bir ürünü olan meraktan ibarettir. Verdiğin bilgiler için teşekkür ederim…
Bu yola gireli ne kadar zaman olmuştu tam olarak bilemiyordum. Burada zaman durgundu, böyle bir mefhum yok gibiydi. Aradan yıllar, hem de uzun yıllar geçmiş olmalıydı.
Ne zamandan beri bir bayırdan iner gibi devamlı iniş halindeydik.
Nihayet bu iniş bitti. Düzlük bir yerde bir müddet yürüdükten sonra sarp, keskin kayalı bir yokuşa vurmuş, güçlükle ilerliyorduk. Her adımda cehenneme bir parça daha yaklaştığımızın belirtisi olarak ayaklarımızın altındakiler, başlarımızın üzerindekiler iyice ısınmışlar, neredeyse korlara dönüşmek üzereydiler.
Ufkumuzu kaplayan aya benzeyen fakat ay olmayan o Şey’de biraz daha büyümüş, biraz daha parlamış olarak ortaya çıkmıştı. İçinde kırpışan, yanıp sönen ışıklar belirgindiler.
Sık sık ortamı kaplayan sisler, dumanlar arasında kaybolmasa onu daha iyi görebilecek, daha iyi irdeleyebilecektim. O Şey’in cehennemle yakın bir ilgisinin olduğunun farkındaydım.
Zakkumlar ise inanılmaz boyutlara ulaşmışlardı. Uzun ve kalın kollara benzeyen dallarından oluşmuş daracık geçitlerden geçiyor, konaklarda ya da saraylardaki dev avizelere benzeyen salkımlar halinde uzanan meyvelerinden sakınmaya çalışıyorduk.
Devasa boyutlardaki zakkum gövdelerine sarılmış; iri, mor yapraklı; kalın, karayılanlar gibi karmakarışık sarmaşıklar dört bir yanımızdan sarmışlardı.
Ara sıra rastladığımız pis kokulu bataklıklar daha da çoğalmıştı. İçten içe kaynayan, içinde pis bir şeyler pişen kocaman kazanlar gibi köpürüp fokurduyorlar, altlarındaki ateş birden harlatılmış gibi kaynaması çoğalıyor, içindekiler taşıyor, bir kısmını üzerimize fırlatıp sıçratıyorlardı.
İlerledikçe; yer ısındıkça, bitkilerde çeşitlenmeye başlamıştı. Daha doğru bir ifadeyle bu çeşitlilik daha önceden de vardı. Fakat cılız, yeterince büyüyüp gelişmemiş olduklarından pek dikkat çekmiyor, fazla görünmüyorlardı. Onlarda zakkumlarla beraber büyüyüp, geliştikçe daha çok göze çarpar olmuşlardı. Ben de onları yeni yeni görüyor, yeni yeni ortaya çıkıyor, çeşitleniyor zannediyordum.
Bu bitkiler her renkte ve her rengin her tonundaydılar ama sıcak renkler daha çoktu ve inanılmaz derecede canlıydılar.
Bu renklerdeki canlılık onlara bitkiden çok bir hayvan görüntüsü veriyordu. Sanki garip görünümlü bazı yaratıklar etrafımızı kuşatmışlarda gözlerini merak ve şaşkınlıkla açıp bizi seyrediyorlar, sessiz bir dille konuşuyorlar, birbirlerine kim ve ne olduğumuzu soruyorlardı.
Aralarında ışıltılı gözler vardı. Bu garip; bir aydınlanıp bir kararan korkunç ve loş dünyada hayaletler gibi bir görünüp, bir kaybolan bu yaratıklar ortama daha da gizemli bir ürküntü katıyorlardı.
Otlara benzeyen fakat ot olmayan, genelde kızıl ya da mavi renklerde bazı bitkilerde etrafımızı sarmaya, çevirmeye başlamışlardı. Bu otların ya da bitkilerin içlerine girenler ısırgan otlarının ısırması, dalaması gibi ısırılıp dalanıyorlar, acılar çekiyorlardı.
Bu acılarının gücünü ve şiddetini maruz kalanların yüz ifadelerinden, kendilerini yerden yere atışlarından, bu atışların şiddetinden ve yılanlar gibi eğilip bükülerek yaptıkları ıstıraplı kıvranışlarından rahatlıkla görüp, anlayabiliyordum. Bu bitkilerde zakkumlar gibi zehirli ateşten yaratılmış olmalıydılar.
Bu aralarda bu ateş ormanlarında yaşayan bazı hayvan türü canlıların varlığını yeni, yeni farkına vardım. Muhakkak ki bu canlılar dört bir yana kaplayan bu ateş ormanlarının her yerinde vardılar ve buralarda yaşıyorlardı ama nedense buraya kadar geldiğim halde farklarına varamamış, daha doğru bir ifadeyle onları görememiştim.
Gerçi uzaktan uzağa ulumalara, cıyaklamalara benzeyen ürkünç bazı sesler duyuyordum ama bunları sık, sık sağda, solda gördüğüm garip sesler çıkaran fışkıntılardan geldiğini zannediyor, bu ateş dünyasında hayvanların yaşabileceğini ummuyor ve beklemiyordum.
Belki de onları farkına varamamış olmamın nedeni bu tür hayvanların yaşayabilecekleri en uygun yerlere yeni, yeni ulaşmaya başlamamız olmasından, daha önce geçtiğimiz yerlerde bulunmamalarından, ya da sayıca az olmalarındandı.
Bu ateş ormanlarından ilerledikçe, hedefe daha yaklaştıkça bu hayvanların varlıklarını daha yakından hissedebiliyor, onları daha yakından görebiliyordum.
Her adım atışta yılanlara, akreplere benzeyen bazı canlıların ayaklarımızın altından kayıp gittiklerini, devasa boyutlara ulaşmış, dört bir yanı kuşatmış zakkumların, onları yılanlar gibi sarıp sarmalamış sarmaşıkların ya da hayvan görünümlü diğer bitki dallarının, yapraklarının arasında bir kısmının uçuştuklarını, bir görünüp bir kaybolduklarını görebiliyor, kanatlarından çıkan hışırtılı sesleri duyabiliyordum.
Fakat onlar hayaletler gibiydiler. Bu loş, aydınlanıp kararan gizemli ortamda bir an görünüp, kayboluyorlar; niceliklerini, niteliklerini yeterince görüp, anlayabilmem mümkün olmuyordu.
İçinde ilerlemeye çalıştığımız bu dev ateş ormanında üzerine taze yakıt atılmış harlı ateşlerden çıkan minik kıvılcımlara, ışıltılar saçan arılara ya da sineklere benzeyen bazı canlıların uçuştuklarını, ilerledikçe daha çeşitlenip, çoğaldıklarını bu aralarda ayrımsadım.
Bu canlılarda diğer yolcular gibi bizimde her yanımızı sarıyorlar fakat sanki etrafımızda görünmez bir perde ya da zırh varmış gibi etrafımızda dönenip durdukları halde yaklaşamıyorlardı. Bu yüzden onlardan etkilenmiyor, rahatsız olmuyordum.
Fakat diğer yolcular bizim durumumuzda değildiler. Bu kıvılcımlara benzeyen minik canlılar üzerlerine çokuşuyor, arı gibi sokuyorlardı. Bu son derece rahatsız edici bir şey olmalı ki bu kişiler bir elleriyle sırtlarındaki yüklerini tutmaya çabalarken diğeriyle onları kovmaya, uzaklaştırmaya çabalıyorlar, genelde muvaffak olamıyorlar, üzerlerine değdikçe bir arı tarafından sokulmuşlar gibi ağızlarından minik feryatların çıkmasını engel olamıyorlardı.
Boyunlarında prangalar, ayaklarında bukağılar, ellerinde zincirler bulunanların durumları ise daha zor, daha feci görünüyordu.
Bukağılar, zincirler, prangalar rahat hareket etmelerine engel oluyor, üzerlerine çokuşan sineklere ya arılara benzeyen hayvanları uzaklaştıramıyorlar, kovamıyorlardı. Sanki bu, daha önce yaptıkları isyanın bir cezası gibiydi.
İçinde ilerlediğimiz ateş ormanının daha da sıklaştığı; buğuların, zehirli dumanların arasında güçlükle ilerlediğimiz bir sırada bir tıslama, ardından bir çıngırak sesi duyuldu.
Günahkârlar kervanı panik halinde dört bir yana dağıldılar. Görevli zebaniler kervandan ayrılmamaları konusunda uyarmalarına rağmen kimse onları dinlemiyor, kendilerini nelerin beklediklerini bilmedikleri ormanın derinliklerine atılıyorlar, panik hâlinde sağa sola kaçışıyorlardı.
İnsanoğlu bir kere daha kendilerini doğru yola iletmeye çalışanları dinlememiş, nefislerinin dürtüsüyle kendilerini bir kere daha bilmedikleri tehlikelere atmışlardı.
Ne olduğunu anlamak için gözlerimi dört açmış bir kaç adımda ileri gitmiştim.
Bir kaç adım öne çıktığımı fark eden yoldaşlarımdan birisi önüme, diğeri ardıma geçti. Önde Gaffar vardı ve yüzü bana dönüktü. Her ikisi de kollarını açarak beni koruyan bir halka oluşturdular. İşte o zaman çıngırak sesinin ve tıslamanın sahibini gördüm. Bu dev bir çıngıraklı yılandı. Dalsız budaksız, kalın, kara bir ağaç gibi boynunu yukarı doğru kaldırmıştı. Bir mağara gibi açık ağzında içe dönük sivri dişleri, ara sıra dışa doğru fırlayan kalın kara bir kayışa benzer çatallı dili açıkça fark ediliyordu.
Dev yılan ağır, ağır salınarak boynunu sağa sola oynattı. Kocaman, kızıl ışıklı fenerlere benzeyen çekik gözleriyle çevreyi taradı.
Orada öylece donup kalmıştım. Tam önünde olmamıza rağmen bizi görmemiş gibiydi. Bu dev baş ve boyun tıslayarak bir ok gibi ileri doğru atıldı. Geri çekildiğinde ağzında feryatlar eden, çırpınan bir günahkâr vardı. Dev yılan bir iki yutkunma hareketiyle gözlerimizin önünde yakaladığı günahkârı yuttuktan sonra boynunu ileri doğru uzattı ve ateş ormanlarının derinliklerini doğru sessizce süzülüp gitti.
Tam her şey bitti diye düşünürken ormanın derinliklerinden hançereleri yırtılmış boğazlardan çıkan, kanları donduran ümitsiz çığlıklar, feryatlar duyulmaya başladı. Sonra ağır, ağır bu feryatların, çığlıkların gücü azaldı daha sonra da tamamen kesildi. Her şey olup bitmiş olmalıydı.
BÖLÜM -4/7
CEHENNEME VARIŞ-2
Bütün kervan gibi bende öylece dehşet içinde donup kalmıştım. Bu uğursuz ormanların derinliklerinde miteolojilerin derinliklerinden kopup gelmiş gibi bazı iri cüsseli vahşi hayvanların yaşadığını bu aralarda öğrendim. Nitekim ormanların içlerine doğru ilerledikçe ulumalar, kükremeler daha güçlendi, daha da arttı.
Puslu ortamda bazı uğursuz gözler bizleri dikkatle takip ediyor, peşimizden ayrılmıyorlardı. Bazen ormanın derinliklerinden gelen bu kükremelere, ulumalara umutsuzca atılan feryatlar, çığlıklar; yardım isteyen canhıraş insan sesleri karışmaya başlamıştı. Artık bunların ne olduğunu, neyi ifade ettiğini çok iyi bildiğimden orada öylece çaresiz kalakalmıştım. Bir bakıma korkudan kanım donmuştu.
Bu durum doğal olarak içine düştüğüm dehşet duygularını daha da artırıyor, koruyucularımın yanından pek ayrılmamayı özen gösteriyordum.
Karşımıza dev zakkum ağaçlarıyla tıka basa dolu ağzı açık bir ejderhaya benzeyen büklüm, büklüm uzayıp giden korkunç görünümlü bir tepeler dizisi çıktı. Ağır, ağır en öndeki tepeyi tırmanmaya başladık.
Tepenin yarısına kadar ancak tırmanmıştık ki birden:
-Herkes bir yerlere gizlensin diye nida edildi.
Karınca katarlarına benzeyen ve ağır, ağır ilerleyen kervandaki günahkârların yüklerini bir tarafa fırlatıp atarak panik halinde kaçıştıklarını, küp büyüklüğünde çileklere benzeyen, gerçekte zehirli korlardan oluşmuş meyvelerine aldırmadan zakkum ağaçlarının altlarına, dalları arasına gizlenmeye çalıştıklarını fark ettim.
Daima önümde yürüyen Gaffar bana doğru dönüp kolumdan tutarak:
-Gel dedi. Hemen biz de bir yerlere gizlenelim.
Neden, niçin gizlenmemiz gerektiğini soracaktım ama Gaffar’ın telaşlı hareketlerinden bu tür sorularla zaman kaybetmenin uygun olmayacağını anladığımdan sessizce onu takip ettim.
Koşarak aşağı doğru sarkmış bir zakkum ağacı dalının altına girip, gizlendik. Meraktan biraz daha açılıp, irileşmiş gözlerim etrafta geziniyordu ama bizi buraya böylesine bir korkuyla iten nedeni bulamıyor, göremiyordum.
Artık beni yakından tanıyan Gaffar durumumuzla ilgili bir soruyla karşılaşacağını, bunu ona soracağımı tahmin etmiş olmalı ki, biçimli, zarif, ak ellerini ileriye doğru uzatarak:
Hemen on metre kadar önümüzde; yüksekçe, garip görünümlü, piramitler gibi üst üste yığılı kayalardan oluşmuş küçük bir tepe daha vardı. Üzerinde ilerlediğimiz büklüm, büklüm uzayıp giden korkunç görünümlü tepenin üzerinde bir hörgüce benziyordu. Bu tür tepeleri sıkça rastlar olduğumuzdan artık kanıksamış, eskisi kadar ilgimi çekmemeye başlamışlardı.
Merakın ateşiyle aydınlanıp, daha da keskinleşmiş gözlerim Gaffar’ın ak ve güzel ellerinin gösterdiği yöne döndü, bu taraftaki kayalık tepenin yamaçlarında gezindi ve tepenin zirvesine yakın bir yerde garip, garip olduğu kadar da korkunç görünümlü iri bir yaratık bulmakta gecikmedi. Daha önce böyle bir yaratık görmemiştim.
Bu yaratık daha çok, kıvrılıp yanlarına doğru toplanmış kanatlarıyla bir kuşa benziyordu ama gagası ve kafası sanki bir timsah kafasıydı. Eğer ucu hafifçe aşağıya doğru kıvrık, bir parça sivri olmasa bunun bir timsah kafası olduğunu rahatlıkla söyleyebilirdim. Rengi de siyah, koyu yeşil, koyu mavi karışımı bukelamun gibi ikide bir değişen, ortamın loşluğunda menevişlenip duran garip bir renkti. Tepenin üzerinde kocaman, sarp bir kaya gibi sessiz ve hareketsiz duruyordu.
Tüysüzdü. Bütün vücudu su aygırlarınki gibi kıvrım, kıvrım kalın bir deriyle kaplanmıştı. Bu koyu mavi, yeşil timsah kafalı kuşun boyunlarına yakın yerleri minik üçgenlere benzeyen daha çok kırmızı, parlak sarı fakat her renkten ışıl, ışıl parlayan, karışıp menevişlenen bazı beneklerle süslenmişti. Başının en yukarısında kan renginde tuğlara ya da horoz ibiklerine benzeyen üç deri çıkıntısı vardı. Bu çıkıntıların altlarında koyu kırmızı, iri, keskin ve sert bakışlı gözleri vahşi bir ışıltıyla parlıyor; başını döndürmeden dikkatle sağda solda gezinerek avını arıyordu.
Yana doğru kıvrılan kanatlarıyla tepenin zirvesine konulmuş iri bir kaya gibi görünüyordu. Kat kat bir derinin örttüğü iri gövdesinin altındaki kısa fakat kalın ayakları ve bu ayakların uçlarındaki iri ve keskin pençeler üzerinde bulunduğu kayayı parçalayacakmış gibi sıkı tutuyor görünüyordu.
Birden timsah kafalı iri kuş kafasını bulunduğumuz yere doğru uzattı. Kafası bir kaç kere sağa sola hafifçe oynadı, ileri geri gidip geldi. Sanki bir yere ya da bir şeye odaklanır gibiydi.
Aniden, bir baykuş gibi sessiz fakat iri gövdesinden umulmayan, inanılmaz bir hızla yerinden fırladı. Yarasa kanatları gibi bölme bölme, uçları kavisli kanatları bir an ufkumuzu kapattı. Tıpkı traplenden atlayan usta bir yüzücü gibi bir miktar havalanıp yükseldikten sonra dik bir eğimle içimize doğru daldı. Bu, o büyük gövdesiyle öylesine uyumlu ve güçlüydü ki rüzgârı saçlarımı dağıttı, vınıltısı kulaklarımı doldurdu. Bir kaç saniye sonra timsah ağzına benzeyen gagalarının arasında çırpınan, canhıraş feryatlar koparan bir kaç günahkâr olduğu halde sessizce uçarak gözden kayboldu.
Bütün kervandakiler gibi bende dehşet içinde kalmıştım. Korkuyla açılmış gözlerim Gaffar’a doğru döndü. Onunda benim gibi benzi sararmıştı. Gözlerimdeki korku ve dehşet dolu ışıkta ifade bulan sorumu hemen anlayarak:
-O ateş kuşudur dedi. buradaki yaratıkların en vahşisi, en acımasız olanıdır. Her şey olduğu gibi o da Rabbimin yarattıklarından bir yaratıktır. Her yaratığa olduğu gibi ona bazı ilahi görevler vahiy edilip, yüklenmiştir. Bu gördüğün ateş ormanında buna benzeyen ya da benzemeyen binlerce yaratık daha vardır ama bu onların en vahşisi, en yırtıcısı, en korkuncu ve en büyüğüdür. Bir defa da üç beş günahkârı kapıp alabilecek güçtedir.
-Bunu anlıyorum dedim. Şüphesiz ki bitkilerin, ağaçların olduğu yerde hayvanlarda olacaktır. Bunlar, kurulu olan ilahi düzenin bir parçası, onlarda bu düzende bir görev sahibidirler.
Hiç bir canlının boşuna yaratılmadığını biliyorum. Anlayamadığım, buraya niye gizlenme ihtiyacı duyduğumuzdur? Biz Rabbimizin himayesinde değil miyiz?
Şüphesiz ki Rabbimin himayesinde, koruması altında olanlara; onun iradesi, izni olmadan bir fenalığın, bir kötülüğün isabet etmesi, erişmesi mümkün değildir.
-Elbette sözlerin doğrudur dedi. Fakat unutma. Rabbimiz biz kullarına her zaman tedbirli olmamızı emreder, tedbirli kullarını daha çok sever. Ayrıca, gördüğün gibi burada bir toplumuz. Liderlerin emirlerini dinlememiz, uymamız gerekir…
Şüphesiz ki bunu ben de biliyordum. Bu ilahi kuralı o kısacık ömrüm boyunca defalarca uygulamıştım ama nedense ilk defa duyuyormuş, ilk defa öğreniyormuş gibiydim. Ve yine şüphesiz ki biraz önce canhıraş feryatlar kopararak dev kuşun gagasında çırpınan günahkâr insancıklarda bu ilâhi nizamın bir parçasıydı ve bunda da henüz keşfedemediğim nice hikmetler vardı. Bunu biliyordum ve yürekten inanıyordum ama yine de bir sorunun kancası beynime takılmıştı. Bunu Gaffar’a sormaktan kendimi alamadım.
-Muhakkak ki bu gördüklerim ilahi adaletin tecellisidir. Bu konuda en ufak bir kuşkum, şüphem yok. Biliyorsun ki sana olan sorularım sadece merak denen dürtünün sonucudur. Peki ya Gaffar, lütfen bana söyler misin?
Bu yolun yolcuları olanların hesapları kesilmiş, kesinleşmişti ve ilahi tecelligâha borçlarını ödemek üzere gitmiyorlar mıydı?
Az önce ateş kuşu tarafından kapılıp alınan günahkâr kişiler gördüm. Onların cezası kapılıp alınarak takdir edilenden daha çok olmayacak mıdır? Bu bir haksızlık ve zulüm değil midir? Şüphesiz ki Rabbim murat etse kapılıp alınmalarına engel olur, buna izin vermezdi.
Gaffar yüzüme bakıp gülümseyerek:
-Evet dedi. Dar ve kısıtlı aklınla doğru düşünmeye, gerçekleri bulmaya çalışıyorsun. Fakat bir gerçeği unutmuş ya da atlamış görünüyorsun.
İnsanlar her şeyden önce toplumsal yaratıklardır. Toplumlarda ise o toplumun selâmeti için bazı yasalar, kurallar konulur. İnsanlara düşen bu kurallara, yasalara uymaları ve liderleri tarafından verilen emirleri yerine getirmeleridir.
Fakat insanoğlu her zaman az ya da çok isyankârdır. Her toplumun içinde bu tip insanlar çıkar. Bu kurallara, yasalara uymayanlar genelde mensup oldukları toplumlar kadar kendilerine de zarar verirler.
Dikkat edersen herkesin bir yerlere gizlenmesi bildirildiği, emredildiği halde o acıdığın kişiler bu emre uymadılar, ateş ağaçlarının altına gizlenmek nefislerine zor geldi ve kendilerini açıkta bıraktılar.
Eğer emre uysalardı gizlendiği yerden ateş kuşunun onları bulması ve kapıp alması mümkün olmayacaktı. Bir bakıma sonuçta o kişiler kaderlerini kendileri çizdi, ettiklerini buldular.
Gaffar haklıydı. İsyan etmek, yasaları, kuralları uymamak insanoğlunun hamurunda olmalıydı. Akıl tarafından denetlenemeyen nefsin ne kadar büyük kötülüklere neden olduğunu daha önce de görmüştüm. Muhakkak ki Gaffar bizim için gerek olmadığı halde bu emri uyarak bir örnek olmak istemişti.
Bir müddet sonra oraya buraya kaçışıp, saklanmış insancıklar bulundukları yerlerden başlarını uzatarak etrafı kolaçan ettiler. Bir tehlikenin olmadığını anlamışlardı ama yine de korkularından ortaya çıkamıyorlar, ikinci bir emrin verilmesini bekliyorlardı. Muhakkak ki bu da az önce yaşananın insanoğlu için unutulmaz bir ders, tecrübe olmasındandı.
Nihayet beklenen nida duyuldu.
-Herkes gizlendikleri yerden çıksın, yüklerinin başına gelsin. Artık tehlike kalmadı.
İnsancıklar bulundukları yerlerden çıkarak yüklerinin başına geldiler ve bu büyük kervan tekrar yola koyuldu.
İlerledikçe, cehenneme yaklaştıkça ortam daha da korkunçlaşıyordu. Artık sağda, solda gezinen hayvanları, zakkum ağaçlarının dallarına sarılmış kobralara benzeyen kalın ve şişkin boyunlu yılanları, tren katarları gibi upuzun; sağa, sola kaçışan kırkayakları, içe dönük kuyruklarıyla kepçeli buldozerlere benzeyen devasa akrepleri açıkça görebiliyorduk.
Bu hayvanlar genelde dünyada gördüklerimize benziyorlardı. Oraya buraya uçuşan kıvılcımlardan sinekleri, acayip görünümlü kuşları ve sürüngenleriyle buradaki hayvanlarda en az dünyadakiler kadar çok, çeşitli ve ilgi çekiciydiler.
Renkleri genelde koyu mavi ile kızıl arasında değişiyordu. Fakat bazı türleri de tıpkı papağanlar gibi rengârenktiler ve hepsi de ateş ya da ona benzeyen bir maddeden yaratılmış olmalıydılar.
Sık, sık karşımıza kaynar su çavlanları çıkıyordu. Yarıklar, delikler, çatlaklar çoğalmış, aralarında görünen yalım dilleri büyümüştü.
İlk dönemlerde gördüğüm göğün loş siyahlığı kızıl bir renkle değişmişti. Her yer, her şey kıpkızıldı. Etrafımızı inatla saran duman ya da sis daha da kalınlaşmış, kan rengini almıştı. Biz de bu kızıl dünyada sabır ve metanetle ilerlemeye çalışıyorduk.
Ne zamandan beri uzaktan uzağa, artık sık, sık rastladığımız fışkıntılardan çıkanlardan değişik, daha sert ve şiddetli bazı homurtular, fokurtular duymaya başlamış, bunun ne olduğunu Gaffar’a sormuştum. O da bunun cehennemin sesi olduğunu, buralara kadar geldiğini söylemişti. İlerledikçe, hedefimize yaklaştıkça bu homurtu ve fokurtular daha da güçlenmişti. Tırmanmakta olduğumuz tepenin, ya da dağın ardından gelir gibiydi. Sanki iyice harlatılmış bir ateşin üzerine oturtulmuş devasa bir kazan kaynamakta, altındaki harlı ateşin çıtırtıları duyulmaktaydı.
Zakkum ve diğer bitkiler çevremizi sarmış, ufuklarımızı örtmüşlerdi. Her yerde onlar vardı ve her yer koyu bir mavilik ve kızıllık içindeydi. Yüreklerimizi ağızlarına getiren irilikte ve korkunçlukta hayvanlara rastlıyor, engel olamadığımız bir korkunun körüklediği paniklemeyle sağa, sola kaçıyor, korunmaya çalışıyorduk.
Her toplumda olduğu gibi içimizde de gördüklerinden ders alamayanlar, ihmalkârlar, üşengeçler vardı.
Bütün ihtarlara, ikazlara rağmen içimizden bir kaçının bu hayvanlar tarafından kapılıp alınmasına, kaçırılmasına engel olamıyor, bu günahkârların zakkum ormanının derinliklerinden gelen canhıraş feryatlarını duyuyor, tüylerimiz diken, diken oluyordu.
Zaman mefhumunu artık tamamen yitirmiştim. Bu günahlardan arınma yoluna gireli seneler geçmiş olmalıydı. Biz hâlâ ilerliyor, artık iyice yaklaştığımızı zannettiğim hedefimize ulaşmaya çalışıyorduk.
İlerlemeye çalıştığımız bu dar yol iyice sarplaşmış ve dikleşmişti. Ayaklarımızın altındaki kayalar, taşlar jilet gibi keskinleşmişti. Her adım atışımızda bir yerlerimizi kesiyor, kanatıyordu.
Bir dağa tırmanır gibi döne döne, zikzaklar çizerek tırmanıyorduk. Etrafımıza çepeçevre kuşatmış bin bir çeşit bitkiler arasından ve onların meydana getirdiği bitmek, tükenmek bilmeyen dehlizlerden, tünellerden geçiyorduk.
Çok uzun seneler süren, çileli ve zorlu bir yolculuktan sonra nihayet etrafımızı çevirmiş bitkiler seyreldi ve karşımıza geniş bir meydana, stada arenaya benzeyen bir düzlük çıktı.
Bu düzlük, iki yanımızdan kuşatan yüksek surlara ya da duvarlara benzeyen sarp ve dik yamaçların kendi içlerine doğru hafif bir kavisle kıvrılması sonucu ortaya çıkmıştı ve oldukça genişti. Ulu iki dağın yamaçları arasında oluşmuş geniş bir yaylaya benziyordu.
Bu düzlüğün en ucunda, ucu ufuklara kadar ulaşan çok yüksek bir duvar ya da sur vardı. Aynı suru ya da duvarı arka tarafımda da gördüm. Sanki cehennem simetrik olarak tam ortadan ikiye bölünmüş, iki parçaya ayrılmıştı.
Bulunduğumuz yer biraz yukarı da bir yerdeydi ve gide gele açılmış; kalınca, ak bir çizgiye benzeyen bir patika hafif bir meyille soldaki duvara doğru uzanıyordu. Bu patikada ilerlerken Gaffar’a sordum.
-Ben burada oldukça şaşırtıcı bazı şeyler görüyorum dedim. Sanki şu gezindiğimiz ve ulaşmaya çalıştığımız yerler tam ortadan ikiye bölünmüş de, her iki tarafından kapılar açılmıştır. Yoksa cehennem iki tane mi?
-Bir bakıma öyle sayılır dedi. Bunun yanıtını biraz düşünürsen bildiklerinin içinde bulabilirdin. Fakat ben yine de söyleyeyim.
Bildiğin gibi Hz. Muhammed (a.s.) Hatem-ül Enbiya olup; ins ve cinlere, bütün beşere gönderilmiştir. İnsanlarda olduğu gibi cinler içinde de günahkâr olanlar vardır. Cinler saf alevden yaratıldıklarından insanlar için büyük azap kaynağı olan ateş onlara tesir etmez. Bu yüzden onların cehennemi diğerlerinin tersine soğuktur. Cinler ateşle değil, soğukla azaplandırılır. Dumansız alevden yaratıldıklarından soğuk onlara ateşin verdiği azabı verir. Sağ tarafında gördüğün yer onlar içindir.
-Evet dedim, anlıyorum. Verdiğin bilgilerle zihnimi aydınlattığın, merak denen susuzluğumu giderdiğin için teşekkür ederim.
-Bunun için teşekküre gerek yok. Biliyorsun Rabbim sana soru sorma, bana da cevap verme hakkını verdi. Sorularını yanıtlamak aynı zamanda görevimdir.
-Olsun dedim. Görev olsa bile yapılan hizmetleri, iyilikleri teşekkürle karşılamak gerekir. Bu, en basit nezaket kuralıdır.
Beraberce hafif bir meyille aşağıya inen patikayı takip etmeye başladık. Bu duvara ya da sura yaklaştığımızda onu daha yakından görme fırsatım oldu.
Bu duvar ya da sur; açık gri, duman renginde, granite benzeyen fakat ondan çok daha sert ve sağlam bir çeşit kesme taşlardan üst üste konularak yapılmıştı.
Uzaklardan bakıldığında; ufuklara, göğün derinliklerine kadar uzanıp yükselen, yekpare kesilmiş gibi eklemsiz, bir çeşit koyu duman renginde görünüyor, onu andırıyordu.
Yapılış öylesine görkemli, öylesine uyumlu ve güzeldi ki; gözlerim onun ululuğuna, mükemmelliğine, yapılışındaki sanatın güzelliğine takılı, hayranlıkla ağzım bir karış açık öylece bakakalmıştım.
Duvarın ya da surun tam alt ortasına isabet eden yerinde tek kanatlı bir kapının olduğunu bu aralarda güçlükle fark ettim. Kapı sanki duvarın malzemesinden yapılmıştı ve onunla son derece uyumluydu. Eğer kanadı ardına kadar açık olmasa ve aralıktan karıncalar gibi bazı günahkâr insancıkların girdiklerini görmesem fark edemeyecektim.
Kapı kanadı dışa doğru olabildiğince açılmıştı. Kapı, bu görkemli, devasa duvarın heybetiyle karşıt teşkil edecek, yadırganacak kadar dar ve küçüktü.
-Burası şanı yüce Allah’ın (c.c.) kahhar sıfatlarının tecelligâhıdır. Yüreklerin ağızlara geldiği, ümitlerin ümitsizliğe dönüştüğü; ölümün, yok edilmenin özlenildiği yerdir. Burası kötü huylular içindir. Cehennem cebbar ve mütekebbirlerin yurdudur.
Burası Rabbimin azabının tecelli yeridir. Rabbim zalim ve mütekebbirlerden burada intikam alır yazılıydı.
Kapı öylesine dar ve küçüktü ki sanki bu sarp yamaçlı ulu dağın eteğinde minicik bir fare deliğiydi. Sırtında yükü olan bir günahkârın, o da iki büklüm olma şartıyla ancak sığabileceği kadardı. Günahkârlar kapının önünde tek sıra halinde, girme için sıranın kendilerine gelmesini bekliyorlardı.
Kapının yanına gelince Gaffar durarak yüzüme baktı ve:
-Buradan sonrası bizim için haram olan yerlerdir dedi. Biz bu kapıdan öteye gidemeyiz. Buradan sonra yapacağın yolculukta cehennemin bekçisi ve hadîmi olan Malik yol ve yön göstericin, yoldaşın olacaktır.
Ellerini tutarak muhabbetle sıktım.
-Bu uzun yolculukta sizleri iyi bir arkadaş, iyi bir yoldaş olarak buldum dedim. Sizlerden Allah (c.c.) razı olsun. Çok teşekkür ederim. Yalnız izin verirsen ayrılmadan önce son bir kaç soru daha sormak istiyorum.
-İzin sadece Rabbimizden alınır dedi. Daha önceden söylediğim gibi bana soru sorman için izin alman gerekmez. Sorularına cevaplandırmaya emir olundum. Bana her istediğini sorabilirsin. Bildiklerimi söylerim, bilmediklerimi Bir Bilen’e sorarım.
-Rabbimin izin ve inayeti olmadan bir işe başlanıp, bitirilemeyeceğini elbette biliyorum dedim. Fakat benim için sizler de çok değerlisiniz. Bu sözlerimle sizlere değer verdiğimi, sizleri saydığımı göstermek istedim.
Gaffar onlara verdiğim değerden memnun gülümseyerek:
-Allah (c.c.) senden de razı olsun dedi. Verdiğin değere lâyık olmak isteriz.
-Bu ne güzel temenni dedim. Şüphesiz ki Rabbimizin rızası en büyük ödüldür. Allah (c.c.) sadece benden değil, cümlemizden razı olsun.
Sana olan son sualime gelince; o yol ayırımından ayrılalı oldukça uzun bir zaman geçti. Çok çetin bir yol kat edip, bu günahlardan arınma ve temizlenme yerine geldik. Şüphesiz ki Rabbimin hikmetinden sual olmaz. O kullarına zulmedici, yollarını zorlaştırıcı, sarplaştırıcı değildir. O’nun; rahmetini bol, bol kullarına ihsan ettiğini, üzerlerine serpiştirdiğini gördüm ve yaşadım.
Fakat ben, geçtiğimiz bu uzun yolu gerçekten son derece zorlu ve çileli buldum. İnsancıklar bu sarp yolu sırtlarında yükleriyle geçerlerken oldukça zorlandılar ve çok çile çektiler.
Merak ettiğimse bu yolun niye bu kadar sarp, çileli ve uzun olduğudur. Şüphesiz ki Rabbim bu uzun ve çileli yolu kısaltıcı, gücü buna yeticidir.
İkinci soruma gelince zannederim gördüğüm bu yer cehennemin girişidir. Dikkat ediyorum, nice uzun zamandır o ilahi tecelligâhtan azat olunan mutlu kişileri göremedim. Bundan da cehennemin çıkışından uzaklaştığımızı anlıyorum. Cehennemin girişi burasıysa, çıkışı nerededir?
-Birinci sorunla ne demek istediğini anlıyorum dedi. Rabbimin hiç bir zaman kullarına zulmetmediğini, her yaptığında bin bir hikmetin ve rahmetin olduğunu biliyorsun da yine de bu uzun ve çileli yolu kullarına yapılmış bir zulüm olarak görüyorsun öyle mi?
-Evet dedim. Bir bakıma öyle sayılabilir. Şüphesiz ki bu; her şeye erişip, yetişemeyen, her şeyi kavrayamayan, her zaman kusurlara, hatalara açık, dar ve sınırlı aklımın bir yanılgısıdır. Yoksa Rabbimin Rahman ve Rahim sıfatlarına olan bir şüphe değildir. Sadece bu uzun ve çileli yola gizlenmiş aciz kullara yönelik hikmet ve hayırları merak ediş, onları görüp, bilmek isteyiştir.
Gaffar tekrar gülümseyerek:
-Evet biliyorum dedi. Rabbimizin sıfatlarıyla ilgili içinde her hangi bir şüphe olsaydı zaten yüzündeki o arınıp, temizlenmişlerin nuru olmayacak, buraya günahkâr ve yükü ağır bir kul olarak gelecektin.
O yolun son derece çetin, çileli, sarp ve uzun olduğu doğrudur. Bu azap yolu ne kadar uzunsa, ebedi mutluluk yolu o kadar kısadır. Bu yüzden cehennemin çıkışı cennetin hemen yanındadır.
Hatırlarsan; günahsızlar ve affedilenlerle günah yükü olanların ayrıldığı o yol ayırımında sana, cehennemin; bu pisliklerden, günahlardan arınma, temizlenme yurdunun kırk yıllık mesafede olduğunu söylemiştim.
Kırk yıldan beri bu uzun ve çileli yolda yürüdükte, sonuçta bu arınma ve temizlenme yerine gelebildik. Bu ara, bu uzun yolda Rabbimin günahkâr kulları yüklerini taşıyıp, getirdiler. Bir kısmını ise yollarda döktüler. Yükleri, günahları azaldı.
Ayrıca insanoğlu; içinde bulunduğu, düştüğü şartlara alışma gibi bir meleke, bir silahla donatılmıştır.
Bu Rabbimin Ademoğullarına verdiği sayısız nimetlerden sadece birisidir. O öyle bir nimettir ki; eğer olmasa, hiç biriniz bu tecelligâhın azabını katlanamaz, buna dayanamaz, tahammül edemezdiniz.
O çetin yol bir bakıma onları az sonra girecekleri bu zorlu yere alıştırdı. Bu da onların azabı daha az duyacakları anlamına gelir.
Hayret ve şaşkınlıkla Gaffar’ın yüzüne bakıp:
-Yani insanlar yanmayı, yanma azabına da mı alışırlar? Diye sordum.
-Evet dedi. İnsanlar her şey gibi yanmayı da alışırlar. Bu onlara verilmiş en büyük nimetlerden biridir.
Şüphesiz ki Rabbim, günahkâr kullarının perçemlerinden tutup, doğruca cehenneme atmaya gücü yetendir. Nitekim bazıları bu şekilde tutulup cehenneme atılmışlardır. Bunu, ilk günlerinde bütün dehşetiyle görmüş olmalısın…
Gaffarın bu sözleri bana kabir hayatımın sonlarına doğru kabrimde açılmış gitgide büyüyen ve bir kuyuya benzeyen o deliği ve delikte gördüğüm o Şey’i hatırlattı. Bir an o dehşet dolu anları bir kere daha yaşadım. Tüylerim diken, diken oldu. Soğuk, soğuk terlemeye başladım. Fakat Gaffar bendeki bu değişikliğin farkına varamadan devam etti:
-Cehenneme doğruca açılan o deliklerden düşenler; O’nun varlığını tanımayanlar, O’na şirk koşanlar, münâfıklar ve masum bir canı haksız yere alanlardır.
Onlardan bir kısmı Rabbimin Rahman ve Rahim sıfatlarına sığınmaktan, O’nun rahmetinden mahrum olanlardır ki cehennemde ebediyen kalıcıdırlar.
Getirdikleri yüklerini kendi ayaklarıyla taşıyarak bu tecelligâha gelen Rabbimin diğer günahkâr kullarına gelince; eğer bu sarp yolu aşmayıp, diğerleri gibi doğruca cehenneme atılsalardı; hem günah yükleri daha fazla, hem de yeterince alışmadıklarından çektikleri azap tahammül edilemeyecek kadar büyük olacaktı.
Bu çetin yol bir bakıma; rahmetinden mahrum olanlarla, olmayanların ayrıldığı, her zaman olduğu gibi en küçük bir haksızlığın yapılmadığı bir tecelli ve rahmet yeridir.
Ayrıca hatırla da; kabirlerinizden azat edildikten ve kul haklarından arındıktan sonra yine böyle çetin bir yola vurulmuştunuz.
Gerçekte bu yolda sizin için Rabbimin bir nimeti ve rahmetiydi. Ve sen bana bu çetin yola sürülmenizde gizli olan nimeti sorup, durmuştun da; ben sana bu konudan Rabbim izin verirse, daha sonra bahsedeceğimi söylemiştim. İşte şimdi onun vakti ve zamanı geldi.
Hepiniz; hiç bir ayırım yapılmadan, gözetilmeden o çetin yola sürüldünüz de o yol nefislerinize çok zor ve güç gelmişti. İçinizden pek çoğu Rabbimin Rahman ve Rahim sıfatlarına sığınmak, af ve mağfiret dilemek yerine; ağlayıp, sızlanmayı ve şikâyet etmeyi yeğlemişti. O’nun rahmetinden ümit kesmiş gibiydiler. Halbuki tek sığınılacak, tek yardım istenecek yer O’ydu. O’na sığınıp, af ve mağfiret dilemek en akılcı, en doğru yoldu ama içinizden pek azınız bunu düşünüp, akıl edebildi.
-Söylediğin gibi muhakkak ki bu da Rabbimin bir hikmeti, rahmeti, nimetidir. Rabbime hamdolsun dedim.
Bu sözlerin ve verdiğin bilgiler gönlümü bir parça daha ısıtıp, aydınlattı. Rabbimin biz Ademoğullarına bahşettiği en büyük nimeti olan aklımın en güzel ürününü, dinmeyen bir susuzluğa benzeyen merakımı tekrar giderdin. Aklımın bu en güzel çiçeğini sulayıp, doyurdun. Sana bir kere daha teşekkür ederim.
Biz Gaffar’la bunları konuşurken cehennemin dışa açılan kapısından uzun boylu, iri cüsseli, uzun ve siyah saçları başının tam orta yerinden ayrılıp iki yana salınmış bir kişi çıktı ve yanımıza geldi.
O kadar uzun boylu ve iri cüsseliydi ki yüzünü görmek için yüksek bir ağacın en tepesine bakmak isterken yaptığım gibi başımı iyice kaldırmak, enseme doğru bükmek zorunda kalmıştım. Eğer başımda bir kasket olsaydı şüphesiz ki bu hareketimle düşecekti. Böylesine uzun boylu, iri yarı ve heybetli birisinin o küçücük kapıdan nasıl çıktığı, oraya nasıl sığdığı konusu ise benim için o an çözmem mümkün olmayan bir bilmeceydi.
Yüzü, gördüğüm diğer görevli melekler gibi son derece biçimli ve güzeldi ama içten bir mahzunlukla biraz durgundu. Sanki bir şeylere üzülmüş, yaptıklarından memnun değilmiş gibiydi.
Üzerinde kalın meşinden yapılmış, omuzlardan bele doğru inen, kollarını açıkta bırakan bir giysi vardı. Adaleli, kalın pazılı kollarının çeşitli yerlerine hafif bir islik, karalık bulaşmıştı ve hafifçe is kokuyordu. Belinden dizlerinin altına kadar inen yine kalın meşinden yapılma önlüğü, kollarına ve yüzüne bulaşan is lekeleri; onu, işini yeni bırakmış bir demirci ustasına benzetiyordu.
-Rabbimin tecelligâhını merak edip, görmek isteyen, bu yüzden bütün melekût aleminin gülüşmesine neden olanla, onun yoldaşları olan misafirlerimiz! Hoş geldiniz, sefalar getirdiniz. Ben buralarının bekçisi ve hadîmi Malik’im dedi.
-Hoş bulduk ya Malik diye bağrıştık.
Malik’in sözleri dikkatimi çekmiş, duyduğum bazı kıkırtıları anımsatmıştı ama bunun nedenini bilemiyordum. Bunu daha sonra Malik’e sormayı düşündüm. Fakat daha sonra görüp yaşadıklarım kendimle ilgili bu konuyu unutturuverdi.
Malik’in sıkmak için uzanmış iri elinin arasında hayli küçük kalan elim kaybolup gitti. Eli iri ve güçlüydü ama içten bir dostlukla da sıcacıktı.
Gaffar ve Muhlis’in yüzlerinde görevlerini gereğince yerine getirenlerin mutlu ve huzurlu gülümsemesi vardı.
Gaffar yüzüme bakıp, Muhlis adına da konuşarak:
-Artık bize müsaade etseniz dedi.
Onunla sarılıp, sarmaştıktan sonra:
-Elbette. İzin önce Rabbimin, sonra sizlerindir. Sizleri çok iyi, hayırlı yoldaşlar, arkadaşlar olarak buldum. Yolumu, yönümü gösterip, aydınlattınız. Yüce Rabbim sizlerden razı olsun, mükâfatını versin dedim.
-Allah senden de razı olsun. Rabbimin rızası bize yeter dedi.
Muhlis’le de sarılıp, sarmaşırken kulağıma şunları fısıldadı.
-Unutma! Seni o ebedi mutluluk âlemine götürmek, yol ve yön göstermek, yine arkadaşın, yoldaşın olmak için cennetin kapısında sabırsızlıkla bekliyor olacağım. Beni çok bekletmeyeceğini umarım.
-Bunu ben de diler ve umarım dedim. Rabbim izin verirse merak denen susuzluğumu yeterince giderince hemen yanına koşacağım.
Muhlis ile Gaffar’ı uğurladıktan sonra Malik, ardına kadar açık duran cehennemin kapı kanatlarını göstererek:
-O çok merak ederek görmek istediğin tecelligâhın girişi burasıdır dedi. Ne zaman istersen girebilir; istediğin yerlerini gezip görebilirsin. Rabbimin izin ve rahmetiyle tek kılına dahi zarar gelmeyecektir.
-Eğer mümkünse cehennemi, Rabbimin o en büyük tecelligâhını önce bir bütün olarak görmek isterim dedim.
Malik ilgiyle yüzüme bakarak:
-Elbette dedi. Yalnız bir konuda yanılıyorsun. Cehennem, Rabbimin en büyük tecelligâhı değildir. O ebedi mutluluklar ülkesi ondan çok ama çok daha büyüktür. Çünkü Rabbimin Rahman ve Rahim sıfatları, kahhar sıfatlarından çok daha fazladır.
Burası Rabbimin bazı günahkâr kullarının bir müddet oyalandıkları, kirlerinden, pisliklerinden arınıp, temizlendikleri yaratılışlarındaki özlerine dönüştükleri yeridir ki o, cennet köşklerinin hamamı gibidir. Burası konuklarının az ya da çok eğleştikleri, konukladıkları kocaman bir han gibidir. Çok azı dışında buradakilerin hepsi o ebedi mutluluklar ülkesine giderler.
-Evet dedim. Muhakkak ki doğrulardansın. Yanılma ve hata yaratılışından eksik olan aklımdandır. Biz onu her şeyi kavrayabilir, her şeye erişebilir zannederiz ama gerçek öyle değildir. Biz doğrular kadar hatalara, yanlışlara da açığız. Kolaylıkla aldanıp, yanılabiliriz.
Fakat aklını doğru olarak kullanabilen insanlar için hata da iyi bir öğretmendir. Çünkü hatalardan, kusurlardan tecrübeler doğar. Yanlış yönlerden doğru yönlerde bulunabilir. Biz, hata ve kusurlarımızdan çok şeyler öğrendik.
-Eksiklerden eksiklikleri tamamlayıp bütünü, çirkinlerden çirkinlikleri arıtarak güzeli bulmak ne kadar hoş dedikten, eliyle heybetli duvarı gösterdikten sonra:
-Burası Sürâdik’tir dedi. Bu gördüğün duvarlar bütün cehennemi boydan boya kuşatır.
Malik yüzüme baktı. Sonra bir an durakladı. Sanki tereddüt eder gibiydi. Fakat ikirciği uzun sürmedi. Tekrar elini uzatıp; minik kapının hemen yanından başlayan ve zikzaklar çizerek o büyük duvara ya da sura tırmanan, merdivene benzeyen yeri göstererek devam etti.
-Eğer gerçekten cehennemi bir bütün olarak kuşbakışı görmek istiyorsan, bu merdivenlerden başlayıp devam eden çetin yolu aşmak zorundasın.
Gözlerimle gösterdiği merdiveni takip ettim. Dibinde durduğumuz devasa duvar ya da surun kenarında başlıyor; kıvrım, kıvrım yukarılara doğru uzuyor; bulutların, sislerin arasında kaybolup gidiyordu. Sanki sonsuzluklara kadar uzanıyor gibiydi. Bir an tereddüt ettim ama bu kararsızlığım uzun sürmedi.
-Dediğin gibi bu yolculuğum çok çetin olacağa benziyor dedim. Sanki bu merdiven sonsuzluklara uzanıyor gibi.
Malik acıyan bakışlarla yüzüme bakıp:
-Seni bu uzun ve çetin yol için biraz zayıf ve güçsüz buluyorum. İstersen bir kaç zebaniye emredeyim de seni bir çırpıda yukarıya, duvarın üzerine çıkarsınlar dedi.
-Hayır dedim. Özden gelen emek ve çabalarla elde edilenin daha değerli olduğunu biliyorum. Dediğin gibi bu yol oldukça çetin ve zorlu. Ve yine dediğin gibi bu yolda çok zorlanıp, yorulacağım. Ama bu uğurda akacak olan terimin tuzu, bu çabalarım sonucunda elde ettiklerime tat katacaktır.
Malik’le beraber sonsuzluklara doğru uzayıp giden merdiveni tırmanmaya başladık. Güneye doğru oldukça dik bir tırmanmadan sonra merdivenin kuzeye doğru dikine kavis yaptığı birleşim yerinde, zannederim dinlenmek için yapılmış odacıklar vardı. Buraya ulaştığımızda nefes nefeseydim; oturup, dinlenmek en akıllıca yoldu ama yine merak denen dürtüm beni rahat bırakmadı.
Odacığın dışa bakan yönündeki minik pencereye doğru giderek, dışarıya baktım. Nice uzun zamandan beri gördüğüm yerlerde olduğu gibi her yanı zakkumlar kaplamıştı ve bütün ufkumu örtüyorlardı. Cehennem’e yaklaştıkça inanılmaz boyutlara ulaşmışlardı ve bunların bir kısmı bu ucu bulutlara değen devasa duvarın neredeyse yarısına kadar geliyordu.
Malik’e onları göstererek:
-Evet haklısın ama onlara sen yine Maşallah de. Çünkü onlarda Rabbimin yarattıklarından sadece bir kaçı.
Yaptığım bu büyük gaftan utanarak:
-Eğrimi doğrulttuğun için Allah (c.c.) razı olsun dedim. Bu davranışının devamını ister ve beklerim. Maşallah, şüphesiz ki onlarda Rabbimin yarattıklarından ve en güzellerinden.
-Cümlemizden Allah (c.c.) razı olsun dedi. Bizler yaratılış itibariyle hatalardan, kusurlardan, günahlardan arınmışızdır, onlardan beriyizdir ama hatalarını kabullenip, düzeltmeye çalışmanın da çok büyük erdem ve olgunluk olduğunu biliyorum.
Bizler olabileceğimiz en yüksek yerdeyiz. Bulunduğumuz yer Rabbimizin takdiriyledir.
Sizler ise; Rabbimin sizlere bahşettiği o büyük nimeti doğru yönde ve yerde kullanarak hatalara, kusurlara, yanlışlara ve günahlara açık nefisleriniz nedeniyle bizlerden çok daha yükseklere ulaşma şansına sahipsiniz.
-Evet! Bir bakıma haklı sayılabilirsin dedim. Hatalara, kusurlara, yanlışlara ve günahlara açık nefsimiz bizleri sizlerden daha yukarı, daha hayırlı bir mertebeye yükselttiği gibi, hayvanlardan da daha aşağı bir seviyeye indirebilir.
Yeterince dinlendikten sonra tekrar yola koyulduk. Malik’in dediği gibi hedefe ulaşmamız oldukça zor ve yorucu oldu.
Oldukça uzun zaman geçmiş olmalıydı ama burada zaman kavramına bir ölçü olmadığından geçen zamanı tam olarak bilemiyordum. Nihayet, çok ama çok geniş bir düzlüğe çıktık. Orada gördüklerimin şaşkınlığından az kalsın küçük dilimi yutuyordum.
-Burası Sürâdik’in üzeri, tepe noktasıdır dedi.
Geldiğimiz yer sanki kalın ve heybetli bir duvarın üzeri değil de en küçük bir girintisi çıkıntısı olmayan ve ufuklarımı dolduran devasa bir ovaydı. Bu da Sürâdik’in kalınlığı konusunda bir fikir verebiliyordu.
Bakışlarımın erişebildiği, sislerin, bulutların içinde kaybolmuş gibi görünen tam karşı yönümde dünyalar kadar büyük, ufukları sarmış dev bir ateş kütlesi yanıyordu.
Fakat o salt alevden değildi. Yer yer tüten, buğulanan, gizli bir fırtınayla uğuldayıp içten içe kaynayan oldukça geniş bir bölümün ardında; rengârenk alev dillerinin gökleri ve ufukları yalayıp tuttuğu dev bir meşaleydi.
Bu meşalenin alevleri daha çok pembe, kızıl, mavi renklerdeydi ama her rengin her tonunu da taşıyor, bin bir renkte menevişleniyor; içinde hafif bir rüzgâr gezinir gibi kıpır, kıpır oynuyordu.
Bu dev meşaleden fışkıran alevler bütün gökyüzünü örtmüştü ve onu kendi oynak rengine boyamıştı. Sanki ben bu tüten, buğulanan dev meşalenin alev kutusunun dış kenarında minik bir karınca, ya da ak bir toz zerresiydim ama şaşkın ve hayran öylece bakakalmıştım.
O dev meşaleye dönük ön yüzümü çok uzaklarda olduğunu gördüğüm alevlerin kavurucu sıcaklığı vuruyordu ama aynı zamanda diğer yönümü; sırt tarafımı, güçlü bir zemheri yeli de dondurmaktaydı. İkisi arasında etkilerini güçlendirip çoğaltan ağır fakat güçlü bir akım vardı.
Gerçi ilahi rahmetin özel zırhıyla korunmaktaydım ama yine de ön tarafımdan gelen alevlerin sıcaklığıyla, ardımdan gelen zemheri yelinin soğukluğunu duyup, hissedebiliyordum.
Merak ederek ardıma döndüğümde az öncekine benzeyen bir manzarayla karşılaştım. Üzerinde bulunduğumuza benzeyen bir başka duvar az ilerimizdeydi ve aramızdaki derin bir yarığa benzeyen yer dışında bütün manzarayı kuşatıyordu. Sanki bu derin yarık, bu garip ve ürkünç dünyayı tam ortasından ikiye bölen devasa bir çatlaktı. Sanki her iki tarafta birbirinin eşiti, simetriği gibiydiler. Fakat bütün göğü ve ufku kaplayan alevler bu tarafta yoktu. Burası da diğer taraf gibi buğu tütüyordu ama bu buğular diğerine göre çok daha kalın, biraz daha yoğun ve durgundu. Sanki her yeri buzdan ak bir yorgan örtüp, kaplamıştı da altında bir şeyler kıpraşıyordu.
Bu her yeri örtüp kaplamış ak yorgan ufuklara doğru ilerledikçe rengi değişen, ak renkten çok açık maviye dönüşüp ağır, ağır salınan kalın bulutlar gibiydi. Bu bulutlar, büyük ve derin bir ummanda durgun havalardaki dalgalar gibi ağır, ağır buruşup, salınıyorlardı.
Orasını öyle görünce Gaffar’ın sözlerini hatırladım. Aktan açık maviye dönüşen ve her yeri kaplayan ve ağır ağır salınan bu kalın bulutlar cinlerin cehennemine ait olmalıydılar. Koruyucu zırhıma rağmen bütün şiddetiyle algıladığım zemheri soğuğu da oradan geliyordu.
Fakat benim o anki ilgi noktam ilk gördüğüm, alev alev yanan dev meşalenin bulunduğu taraftaydı. Çünkü orası gerçek menzilimdi.
Cinler cehennemiyle ilgili soru hakkımı saklı tutarak yüzümü ve ilgimi tekrar o alevli tarafa, insanlara ait olana döndürdüm.
Üzerinde, dış kenarına yakın bir yerde bulunduğumuz iki tarafımızdan uzayıp giden devasa duvar; ufuklara yaklaştıkça görünüş olarak küçülüyor, sonuçta bir hilal şeklini alıp, cehennemi iki yönden kucaklıyor; dumanların, sis bulutlarının, buğuların ve yalımların içinde kayboluyordu. Duvarın tam karşıma gelen kenarı bu dev meşalenin bana en yakın olan yeriydi.
Başımı kaldırıp; bu puslu ve alevli ortamın bir aydınlatıp, bir kararttığı, yalımların oynak rengiyle boyanmış gökyüzüne baktım. Ve burada bir gerçeği fark edince şaşkınlığım ve hayranlığım bir kat daha arttı.
-Aman ya Rabbi! Diye bağırdım. Yolculuğumuza ilk başladığında gördüğüm aya benzeyen şey meğerse cehennemin gökyüzüne vuran aksiymiş.
Bu hayret ve şaşkınlık dolu bağırışım yoldaşımın da dikkatini çekmiş olmalıydı.
-Eğer onu daha yakından görmek istersen karşı kıyıya kadar gitmemiz gerekecek dedi.
Hayran ve şaşkın gözlerim o garip cisimde olduğu halde:
-Evet dedim. Cehennemi daha yakından görmek istiyorum.
Yolumuz oldukça uzun fakat zemini düzdü. Bu yüzden uzunluğun getirdikleri dışında pek sıkıntım olmadı.
Ayaklarımın altında büyük bir selden arta kalan çerçöpler gibi üzerlerine gıcırtılarla basıp geçtiğimiz bazı artantıları görüyordum ama onların ne olduğunu bildiğimden bu konuda soru sormadım.
Malik onlara ilgi ve merhametle baktığımı fark edince:
-Cehennem bazen gadaba gelir de azgınlaşır ve yuvasından taşar dedi. Gördüklerinde bu taşkınlardan kalanlar, onun çıkarıp attıklarıdır. Cehennem en son silinip, süpürülürken bunlarda temizlenecektir.
-Evet dedim. Bu uzun yolculuğa başladığımızın ilk anlarında cehennemin azgınlaşıp, gadaba geldiğini görüp, şahit olmuştum. Kırk yıllık mesafede olmamıza rağmen püskürtüleri bulunduğumuz yere kadar gelmiş, yağmur gibi üzerimize yağmıştı.
Bütün bu kemik parçaları, kafatasları ayaklarımızın altında gıcırdıyor, çıtırdıyor, ara sıra beni tökezletiyor, yürümemi güçleştiriyordu. Fakat bana olan sıkıntısı bir başka yöndendi. Yürümemi güçleştirmesini gerçekte pek aldırmıyordum. Bu yürüyüşün üzerlerinde olması son derece moral bozucuydu. Üzerimde sanki insan cesetleri üzerinde yürüyormuşum gibi dehşet ve iğrentiler veren ağır bir duygu uyandırıyordu.
Üzerinde bulunduğumuz o devasa duvarı enine kat etmemiz de oldukça uzun sürdü. Çok geniş, üzerinde en ufak bir girinti çıkıntı olmayan düz bir ovada ilerler gibiydik. Diğer uca varış için harcadığımız zamanın miktarını tam olarak bilemiyordum ama yine de günler hatta haftalar sürmüş olmalıydı.
Etrafını çeviren duvarın ya da surun kalınlığı bu kadarsa cehennemin büyüklüğünü tasavvur etmeye çalıştım ama başaramadım. Bu büyüklük benim düşünme ve hayal gücümü aşıyordu.
Sürâdik’in kenarına varınca iyice yanaştım. Önce, çok yükseklerden engin bir denize bakar gibi bir hisse kapıldım, bir parçada başım döndü.
Önümde uzanan öylesine büyük ve görkemliydi ki bakışlarıma sığmıyor, başımı sağa sola çevirmek, gözlerimi üzerinde gezdirmek zorunda kalıyordum. Fakat sonra gözlerime öyle bir meleke geldi ki bakışlarıma sığmayan bu yerler sığmaya, onu bir bütün olarak görmeye başladım. Çok yüksek bir yere çıkarılmıştım da oradan her yeri kuş bakışı görebiliyor gibiydim.
Cehennemi olanca görkemiyle ilk defa bir bütün olarak orada görebildim. İnanılmaz derecede büyük ve haşmetliydi ve ufuklardan taşıp, gidiyordu.
Gördüklerimi betimlemem gerekirse şöyle diyebilirim.
Orta yeri çukur; menevişlenen, fokurdayan, buharlar sisler içinde tüten bir sıvıyla dolu dev bir çanak düşününüz. Bu çanağın tam ortasında bu dev çanağa göre çok daha küçük, kıpkızıl yanan ters konulmuş bir huni olsun. Bu huninin göğe doğru uzanan sivri ucu bu sıvıdan dışa çıksın ve sanki üzerine bir bomba düşmüş de bu bombanın etkisiyle yarılmış, dört bir yana dağılmış, bu yüzden biraz genişlemiş bulunsun.
Ucu dağınık bir bacaya benzeyen bu yerden göz kamaştıran amansız yalımlar fışkırıyordu ki bu alevler bütün gökyüzünü tutuşturuyor, bu garip ve o kadar ürkünç dünyanın dört bir yanına yayılıyordu.
Bu dev çanak, ağzına kadar dumanlarla, alevlerle, buğularla, sislerle öyle doluydu ki dikkatli bakınca bunların altında siyahlı morlu bazı karartılar görünüyor, kulakları sağır eden bir uğultu duyuluyordu. Sanki cehennemin altında çok güçlü bir kasırga esmede, altını üstüne getirmedeydi.
Üzerinde bulunduğumuz devasa duvar bu dev çanağı iki yönden kucaklıyor, iki taraftan uzayıp gidiyor, dev bir hilal şeklinde çepeçevre kuşatıyordu.
Bu duvar ufuklara yaklaştıkça küçülüp inceliyor, bir ayça gibi hafifçe kavis yaptıktan sonra sislerin, bulutların, dumanların içinde kayboluyordu.
Sanki çok yüksek bir yerden uçsuz bucaksız, rengârenk kaynayan dev bir kazanı, kıpır kıpır kıpırdayan; canlı ve oynak, sislerin dumanların, bulutların ve yalımların arasında yitip gitmiş bir ummanı bakar gibiydim.
Duvarın cehennemi kucaklayıp, kavis yaparak kaybolup gitmesi, onu; üst tarafından kesik dev bir yarım küreye, ya da alta doğru daralan yuvarlak ağızlı çok derin bir kuyuya benzetiyor, bunu düşündürüyordu.
Önümde kaynayan, fokurdayan, renkten renge giren bu dev kazanı ilgi ve korkuyla bakıyordum.
Bu dev kazan daha çok kızıllı, mavili rengârenk bir sis bulutuyla tüllenmişti de sanki için, için tütüyordu.
Bu sis cehennemin diğer tarafındaki gibi dongun ve ağır değildi. Sanki içinde hafif bir yel geziniyor, oradakileri birbirlerine karıştırıyor, bu karıştırmada cehennemin bu bölümünü diğerine göre bir hafiflik ve canlılık getiriyordu.
Bakışlarıma güçlükle sığacak kadar uzak, fakat ihsan edilen melekeyle net olarak görebildiğim bu devasa kazanın merkezi ya da ortası olabilecek bir yerinde, kalın bir çizgi halinde; pembe, kızıl ve mavi renklerin iç içe geçtiği, derinliklerine bakıldıkça renkten renge giren, menevişlenen, gözleri kamaştıracak kadar parlak bir şey vardı. Bunun ateşin özü olduğunu anlamam için oralara kadar uzanan; içindekileri köpürterek fışkırtan, gökyüzünü yalayan devasa alev dillerini görmem yeterliydi.
Burasının cehennemin en alt bölümünün üzeri, damı olduğunu düşündüm. Bu düşünce bile içimin korkuyla ürpermesine yetti.
Çok uzaklarda kalın bir çizgi olarak görebildiğim ateşin özü bir bütün gibi görünüyordu ama yine de melekelerle silahlandırılıp, keskinleştirilmiş dikkatli bir göz onun; kademe, kademe aşağılara doğru indiğini, birçok tabakalara ayrıldığını rahatlıkla fark edebilirdi.
Bu tabakanın en üstteki olanı kırmızıya yakın pembe rengindeydi. Bu renk hemen altındaki daha açık bir pembelikle incecik bir sınırda kaynaşıp, birleşiyordu.
Bu pembeliğin altında da daha açık, hafif bir kızıllığın karıştığı açık mavi bir tabaka vardı. Onu biraz daha koyu mavi bir tabaka takip ediyor, bu mavi renk koyulaşa, koyulaşa merkezde siyaha benzeyen laciverde dönüşüyordu.
Bütün bunların gökkuşağı gibi tabaka, tabaka olduğunu görebiliyor, çok uzaklarda olmama rağmen rahatlıkla fark edebiliyordum.
Gözlerim kaynayan bir kazan gibi fokurdayan cehennemin en üstündeki oynak bir buluta, sise, dumana benzeyen tabakada gezindi. Bu tabaka genelde duman rengindeydi ama dikkatli bakınca; biraz içlerinde bu renkten farklı, koyu maviye ya da siyaha benzeyen, sanki bir rüzgârla salınan, dalgalanan ağaç dalları gibi bazı cisimlerinde olduğu fark ediliyordu.
Onların niteliklerini, niceliklerini bulunduğum yerden ayırt edebilmem mümkün değildi. Şüphesiz ki bunu Malik’e sorsam yanıtlayacak, merakımı giderecekti ama buna gerek görmedim. Nasıl olsa bir müddet sonra cehennemin içine girerek kendi gözlerimle görecektim. Şüphesiz ki görmek; dinleyip, hayal etmekten çok daha güzel, çok daha çekici, çok daha öğreticiydi
Oynak bir sis, bir duman bulutuyla kaplanmış; fokur, fokur kaynayan, bütün azametiyle önümde uzanıp giden cehenneme bakarken bir kere daha başım döndü, midem bulandı.
Başımın dönüp, midemin bulandığını, bir an sendelediğimi fark eden Malik kolumdan tutup, beni kendine doğru çekti. Güçlü kollarının koruması altında başımın dönmesi, midemin bulanması geçinceye kadar gözlerimi kapatmak zorunda kaldım.
Bir müddet sonra gözlerimi açıp:
-Zannederim cehennemi yeterince gördüm dedim. Fakat gitmeden önce sana bir soru sormak isterim?
-Elbette! Rabbim sorduklarını yanıtlamam için bana emretti dedi.
-Rabbime hamdolsun dedim. Sonra Sürâdik’i gösterip devam ettim:
-Bu ulu duvarlar bütün cehennemi kuşatır, çevirir gibidir. Gerçekten öyle midir?
Malik yüzüme ilgiyle bakıp:
-Evet! Doğru düşünüyorsun dedi. Bu gördüğün duvarlar bütün cehennemi çepeçevre kuşatırlar. Bunun gibi dört tane daha vardır.
-Dört tane daha mı? Diye sordum.
-Evet dedi. Dört tane daha. Cehennem gerçekte yedi bölüme ayrılmıştır da bazılarının arasında bu gördüğünden daha ulu, daha büyük duvarlar vardır.
Malik’in yüzüne tekrar bakıp:
-İzin verirsen bir soru daha sormak istiyorum dedim.
-Bunun için izin alman gerekmez dedi. Bu, Rabbimin sana verdiği bir haktır. Bana istediğini sorabilirsin. Bildiklerimi söylerim. Bilmediklerimi de Bir Bilen’e sorarım.
-Gördüğüm kadarıyla cehennem oldukça büyük ve ulu bir yer. Buranın bekçiliğini yapmak oldukça zor olmalı. Bu konuda yardımcıların var mı?
-Evet! Cehennem hayal ettiğinden çok daha büyük ve geniştir. Öyle büyük ve geniştir ki gözlerin ufuklarına sığmaz. Senin onu bir bütün olarak algılayışın Rabbimin ihsan buyurduğu bir meleke iledir. Bu tıpkı bulutsuz bir gecede gökyüzündeki yıldızları gören fakat aralarındaki akıl almaz uzaklıkları fark edemeyen bir insanın bakışı gibidir.
Biz cehennem bekçileri olarak on dokuz kişiyiz. Her birimiz onun çeşitli yerlerinden sorumluyuz. Fakat onların başı benim.
Malik başka sorumun olup, olmadığını anlamak ister gibi bir müddet bekledikten sonra:
-Onu yeterince görüp, sorularınla merakını giderdin ise ve başka sorun yoksa istersen artık dönebiliriz dedi.
-Evet! Bu konuda verdiğin bilgiler için teşekkür ederim. Artık burada daha fazla kalmanın gereği ve anlamı kalmadı.
-Bunun için teşekküre gerek yok. Dedim ya bu benim görevimdir. Hadi o zaman, Allah’ın (c.c.) adıyla yola koyulalım.
Malik’in geldiğimiz yola doğru yöneldiğini görünce:
-Gördüğüm yerleri tekrar görmek için zaman harcamak o ebedi mutluluklar ülkesine dönüşümü geciktirecektir dedim. Onun yolu üzerinde bekleyen dostlarımı da bekletmek istemiyorum.
Burada ebediyetin içindeyiz, gerçekte bir şey kaybetmeyiz ama yine de zamanı en uygun, en değerli şekilde kullanmamız, harcamamız gerekir.
Eğer sende uygun görürsen zebanilerden bir kaçına emret de bizi aşağıya indirsinler.
Malik yüzüme bakıp, gülümseyerek:
-Bu söylediklerin; hiç kurumayan, suyu azalmayan coşkun bir ırmak kenarında suyu tasarruflu kullanmak gibi bir şey olmalı. Muhakkak ki Rabbim israf edenleri sevmez.
Peki! İstediğin gibi olsun. Gözlerini bir an kapat ve aç dedi.
Gözlerimi bir an kapatıp, açtım ve kendimi insancıkların katarlar halinde sıralarının gelmesini bekleştiği o minik kapının kenarında, cehennemin girişinde buldum. Malik de yanımdaydı. Dışa doğru alabildiğince açılmış olan kapı kanadını gösterip:
-Eğer cehennemi içeriden, daha yakından görmek istersen buradan girmen gerekiyor. Burası cehennemin birinci kapısıdır dedi.
-Evet! Rabbimin bu ibret verici, gazabının tecelligâhını daha yakından görmek ve tanımak isterim dedim. Belki de bu yüzden nimetlerini daha iyi bilici, O’na daha çok şükredici bir kulu olurum.
Sonra merakla Malik’in yüzüne bakarak:
-Maşallah dedim. Oldukça iri cüsselisin. Bu minik kapıdan girmenin mümkün olmadığını görüyorum. Yoksa bu yolculuğumda bana eşlik etmeyecek misin?
-Rabbim cehennemde yapacağın yolculuğun boyunca sana tabi olmamı ve istediklerini yapmamı bana emretti dedi. Elbette seninle birlikte geleceğim. Kapını küçük olması benim için sorun değil.
Karınca katarları gibi sıralar halinde bekleşen insancıkların yükleri sırtlarında sırayla girdikleri bu minik kapıdan bende girdim. Yoldaşımda yanımdaydı ve gayet rahat görünüyordu. Kapı ve onun açıldığı dehliz mi büyümüştü yoksa biz mi küçülmüştük? Merakla hem yoldaşımı, hem de etrafı inceliyor, bu sorunun yanıtını arıyor fakat bulamıyordum. Muhakkak ki bu da aklıma sığmayan, yol boyunca sık, sık görüp, rastladığım garipliklerden biri olmalıydı. Bir kere daha ne kadar aciz ve güçsüz olduğumu anladım.
Kapıdan içeriye girip önümde açılan dehliz ya da mağaraya benzer bir yere adımlarımı attığım ilk andan itibaren kalbim delice atmaya başlamıştı. Engel olamadığım bir heyecan ve korku tüm benliğimde fırtınalar, kasırgalar oluşturmuş iç dünyamda geziniyor, kanımı hem soğutuyor hem ısıtıyordu.
Dışarıya göre ortam serin olmasına rağmen boncuk, boncuk terlediğimi hissediyordum.
Rabbimin koruması altında olduğumun bilincindeydim ama yine de biraz korku duyuyor, daha çok heyecan içinde kalbim göğüs kafesimden fırlayıp çıkacak gibi şiddetle çarpıyordu.
Girdimiz yer dar, uzun ve karanlık bir tünele, dehlize benziyordu. Sisler, buharlar arasında kaybolup gitmiş, göz gözü görmeyen bu yerde yürüyüp, gidiyorduk.
Günahkârlardan kimilerinin ellerinde bol is çıkaran, pis kokulu meşaleler vardı. Meşalelerin oynak, kızıl ışıkları altında ilerlediğimiz dehliz bir görünüp bir kayboluyordu.
Nice bin yıllardan beri günahkârlar bu yolda gidip geliyor olmalılar ki dehlizin sarkıtlarla eğri büğrü tavanı kapkara ise bulanmıştı.
Çok ama çok uzaklarda, sislerin dumanların puslandırdığı, gölgelediği iri, kırpışan bir yıldıza benzeyen bir parlaklık görünüyor, buradan gelen bir tutam ışık yolumuzu tan ağartısına benzeyen bir loşluk katıyordu.
İçinde ilerlediğimiz dehliz sağa sola, yukarıya aşağıya pek çok kollara ayrılıyordu. Aşağıya doğru inen kimi kolların eğimi öylesine dikti ki derin bir çukurun yada bir kuyunun kenarında ilerler gibi oluyorduk.
Kimi günahkârların ellerindeki meşalelerin zayıf ışıkları bu kuyuların, çukurların diplerini aydınlatamadığından buraları koyu laciverde dönüşüyor, bu renk buralara hayalhanelerde korkulu dürtüler uyandıran bir esrarengizlik katıyordu.
İçinde ilerlediğimiz dehlizin derinliklerinden homurtulara, tıslamalara, kükremelere, ciyaklamalara benzeyen bazı esrarengiz seslerin geldiği pek çok kollara ayrılması ve bu kolların denetlenemeyecek kadar çok olması hemen dikkatimi çekti.
Bu günah yolu üzerinde ilerlemeye çalışan günahkârlardan en azından bir kısmı bu yollara, dehlizlere kaçıp gizlenebilir, kendilerine bekleyen akıbetten kurtulmaya çalışabilirlerdi.
-Cehenneme giden bu yolun pek çok kollara ayrıldığı ve denetlenmediği doğrudur dedi.
Denetlenmemesi Rabbimin acizliğinden değildir. Her şeyin olduğu gibi bu da Onun hikmetlerinden bir hikmettir. Bu hikmeti kavrayanlar son anda da olsa doğru yolu bulanlardır.
Dediğin gibi günahkârlardan bir kısmı buralara kaçıp gizlenebilirler. Rabbimin kendileri için takdir ettiği tecelliden kaçmaya çalışabilirler. Fakat şunu iyi bil ki gittikleri yer, varacakları yerden daha hayırlı değildir.
Fakat bundan şaşacak ne var ki? İnsanların bir kısmı o geçici dünyada da aynı şeyi yapmıyorlar mıydı?
Kendilerine doğru yola kılavuzlayan Kılavuzların gösterdiği yolu çetin ve zor buluyor, onları inkâr ve reddedip nefislerinin doğru gösterdiği fakat gerçekte eğri olan yola sapmıyorlar mıydı?
Malik yerden göğe kadar haklıydı. İnsanlar var edildikleri andan beri bu büyük yanlışın içindeydiler.
Malik’in verdiği yanıtta; özellikle, gittikleri yer varacakları yerden daha hayırlı değildir sözü dikkatimi ve ilgimi çekmişti. Malik bu sözüyle onların gözleri kapalı gittikleri yerin varacakları yer olan cehennemden daha kötü, daha hayırsız olduğunu belirtmek istemişti. Cehennemden daha kötü, daha hayırsız olan o yer ne ve neresi olabilirdi?
Gözlerim bu yollardan birine takılı kalmış, düşüncelere dalıp gitmiştim. Malik ne istediğimi hemen anladı.
-İstersen gözlerinle gör dedi.
Kabul ettiğimi belirten bir işaret yapınca Malik beni sağa sola ayrılan kolları rahatlıkla görebileceğimiz bir yere çekip, gizledi. Sindiğimiz yerde uzun müddet beklememize gerek kalmadı. İki erkek, bir kadın günahkâr önce kendilerini gören, gözetleyen var mı diye sağa sola dikkatle bakıp kontrol ettikten sonra ellerindeki meşaleleri bir hamle de söndürdüler. Sırtlarındaki yükleri bir kenara fırlatıp kollardan birine daldılar. Onların yaptıklarını gören bir başka kadın günahkâr da aynı şeyi yaptı. Böylece ikisi kadın, ikisi erkek dört günahkâr görmedikleri, bilmedikler meçhullere doğru giden karanlık bir yola saptılar. Bizde peşlerinden gittik.
Her yer göz gözü görmeyecek kadar zifiri karanlıktı. Rabbim bize bu karanlıkta onları görme melekesi vermişti. Bu yüzden onları rahatlıkla görebiliyor, yaptıklarını izleyebiliyor, rahatlıkla takip edebiliyorduk.
Ortam öylesine karanlıktı ki günahkârlar ancak emekleyerek, el yordamıyla ve güçlükle ilerleyebiliyorlardı.
Nihayet yeterince uzaklaşmış olduklarını kanaat getirmiş olmalılardı ki içlerinden birisi diğerlerine:
-Artık yeterince uzaklaştık. Bizi burada görmeleri mümkün değil. Şu meşalelerden birini yakalım dedi.
İki çakmak taşının birbirine vurma sesini duydum. Bir an ateş böceği gibi bir ateş çakıntısı görünüp kayboldu. Bunu diğer sesler ve çakıntılar takip etti. Günahkârlar oldukça uğraştılar ama sonunda meşalelerden birini yakmaya muvaffak oldular. İsli, cılız bir alevin kızıl ve oynak ışıkları ortamı aydınlattı.
Dik sarkıtların asılı keskin kılıçlar gibi göründüğü yamru yumru, oldukça dar bir dehlizdeydiler. Erkeklerden en cesur olanı öne geçti, nereye gittiğini bilmeden rast gele yürümeye başladı. Diğerleri de şuursuzca onu takip ettiler.
Dehliz başka kollara ayrılıyordu. Lider erkek hiç düşünmeye gerek görmeden körü körüne kollardan birine dalıp ilerledi. Gözü kara biri olmalıydı. Gözü karalıkla cesaretin ayrı, ayrı şeyler olduğunu buralarda öğrendim.
O kolda başka kollara ayrılıyordu. Liderleri sağa sola, yukarı aşağı ayrılan kollara rast geldikçe birine dalıyor, diğerleri de onu şuursuzca takip ediyorlardı.
Anladığım kadarıyla cehenneme giden kafileden mümkün olduğunca uzaklaşmaktan başka bir şey düşünmüyorlar, panik hâli denebilecek bir düşüncesizlikle önünü arkasını hesaplamadan, ilerliyorlardı.
Dehliz kollarının hafif bir meyille devamlı aşağıya doğru indiğini bu aralarda fark ettim.
Bir labirentten farksız bu dehlizlerde ilerledikçe uzaktan uzağa duyduğum ulumalara, tıslamalara, ciyaklamalara benzeyen o garip seslerde güçlenmeye başlamıştı.
Günahkârlar grubu bu sesleri duydukça bir an oldukları yerde donup kalıyorlar, derinden gelen bu ürkünç sesleri dehşet içinde dinliyorlardı.
Nihayet kadınlardan birisi ortamın dehşetli ağırlığını daha fazla dayanamadı.
-Gidelim. Buradan kaçalım diye bağırdı.
Onun bağırması tam bir panik havası yarattı. Her günahkâr düşünmeden önüne çıkan ilk dehlize daldı. Birbirlerinden kopup ayrıldılar. Bizde; gidelim, buradan kaçalım diyerek paniği tetikleyen kadının peşinden gittik.
Kadın dehşetten aklını yitirmiş gibiydi. Bu yüzden gitgide güçlenen bir tıslama sesine doğru gittiğini, görünmeyen bir hayvana doğru yaklaştığını fark edemiyordu.
Nihayet elindeki meşalenin cılız ışığı önünde yükselen kara bir boynu, boynun ucunda iri bir başı aydınlattı. Bu başta olabildiğince açılmış bir ağız, bu ağızda bir hançer gibi içe doğru kıvrık sivri dişler görünüyordu.
Şişkin boyun ve baş bir ritimle hafifçe sağa sola sallandıkça açık ağızdan çatallı bir dil fırlıyor sonra da çabucak geri çekiliyordu. Bu ağzı açık baş ileri geri, öne arkaya sallanıyor, üstlerindeki bir çift çekik göz hain, hain parlıyordu.
Kadın dehşet içinde donup kalmıştı. Gördüğünün ne olduğunu anlayınca dehşet dolu ümitsiz bir çığlık attı. Fakat çok geçti. Dikilmiş, salınıp duran kara boyun bir ok gibi fırlamasıyla kadını kapıp alması bir oldu. Kadının kolları dehşetle ileri doğru olabildiğince açılmıştı.
Yılan boynunu yere doğru uzatarak kadının çığlıklarına, debelenmelerine aldırmadan onu ağır, ağır yutmaya başladı. Bir müddet sonra günahkâr kadın açık ağzın içinde kaybolmuştu.
Gördüklerimin dehşetiyle tir, tir titriyordum. Malik beni kendine doğru çekti. Bende ona sarıldım. Sarılırken:
-Rabbim! Sen bizleri koru dedim.
Malik sakinleşmem için biraz bekledikten sonra:
Peşinden gittiğimiz ikinci günahkâr son onda onlara katılan diğer kadındı.
O da diğerleri gibi panik halinde nereye gittiğini bilmeden var gücüyle koşuyor, ara sıra tökezliyor, keskin kayaların üzerine düşüyor, orasını burasını kesiyor, yaralıyordu. Kan revan içinde kaldığını fark etmemiş gibiydi.
Kadın öylesine şaşkın ve panik halindeydi ki dönüp dolaşıyor, aynı dehlize tekrar giriyor, aynı yere tekrar geliyordu.
Kan kokusu oradaki başka canlıları tetiklemişti. Kadının bulunduğu yere doğru bazı canlıların yaklaştığını fark etmekte gecikmedim. Ayak tıpırtıları, keskin soluk alış verişleri rahatlıkla duyulur bir hâle gelmişti.
Nihayet bir araba büyüklüğünde iki fare göründü. Uzun bıyıklı, yonca kulaklı başları oynuyor, nemli burunları sağa solu kokluyor, avlarını arıyorlardı.
Kadın son anda onları fark etti. Görünce bir çığlık attı. Geldiği yöne kaçmaya çalıştı. Fakat kaçtığı yol onu döndürüp dolaştırıp aynı yere getiriyordu. Bir kaç dakika sonra kendini biraz arkada duran ikinci farenin yanında buldu.
Öndeki fare onun orada olduğunu fark etmiş, birden geri dönmüştü. İkisi birden aynı anda kadının üzerine atıldılar. Her biri ondan birer parçayı kapıp aldı. Bir hamlede yuttuktan sonra kadından kalanlar için birbirleriyle kavgaya tutuştular.
Bütün bunlar olurken içlerinde en cesurları olan lider erkekte karşısına çıkan tren katarları gibi bir kırkayaktan kendini korumaya çalışmaktaydı. Yanına geldiğimizde ortada görünmüyor fakat çığlıkları duyuluyordu. Kırkayak bir şeyin üzerine tortop olmuştu. Kısa bir süre sonunda çığlıklar boğuk iniltilere dönüştü ve ardından da kesildi. Ortam derin bir sessizliğe büründü. Kırkayakta avını sindirmek için boylu boyunca uzanarak bir parça gerindikten sonra karanlıklar içinde kayboldu.
Son günahkârı bir örümcek ağına takılmış hâlde bulduk. Bir kamyon büyüklüğündeki örümcek yanına yanaşmış, onu diri, diri emiyordu. Günahkârın bir çığlık atacak kadar mecali kalmamıştı.
Gördüklerimden çok etkilenmiş zangır, zangır titriyordum. Malik ellerimden tutarak:
-Göreceğini gördünse artık gidelim dedi.
Diğer günahkârlar gibi bizimde yolumuzu kaybetmiş olabileceğimizden korkuyordum.
-Yolumuzu nasıl bulacağız? Diye sordum.
-Yolumuzu kaybetmedik ki bulalım. Sen merak etme. Sadece gözlerini bir an kapat dedi.
Gözlerimi kapattım, bir an sonra kendimi günahkârları takibe çıktığımız yerde buldum. Üzerimdeki dehşet duygusu hâlâ geçmemişti. Rabbimin adını dilimden düşürmüyordum.
Biraz sakinleşip kalp atışlarım normale dönünce aklıma takılı kalan soruyu Malik’e sormaktan kendimi alamadım.
-Ey Malik! Dedim. Az önce gördüğümüz günahkârlar muhakkak ki kendi ektiklerini kendileri biçtiler. Bununda ilahi adaletin bir gereği olduğunu biliyorum.
Yalnız şunu merak ediyorum. Günahkârlar bazı hayvanlar tarafından yenilip yutuldular, ortadan kayboldular. Onların azabı bitti mi?
Malik yüzüme hayretle bakarak:
-Elbette hayır dedi. Yoksa burada ölümün öldürüldüğünü unuttun mu?
-Hayır unutmadım dedim. Onlar yenilip yutularak ortadan kayboldular. Merakımın kaynağı budur. Bu durumda azapları o hayvanların içinde mi devam edecek?
-Hayır dedi. Onlar dışkılardan yeniden yaratılacaklar, başka hayvanlar tarafından tekrar yenilip yutulacak, azapları böyle devam edip duracaktır. Bu durum cehennem dürülüp kaldırılıncaya kadar devam edecektir. Azaplarının sonsuza kadar sürüp sürmeyeceği ise Rabbimin takdirindedir.
Bu yanıt benim için yeterliydi. Rabbime bir kere daha hamt ettim.
Her şey normale dönünce tekrar yola çıktık. O devasa duvarı bir kere daha enine kat etmem gerektiğini biliyordum. Uzaklarda, ama çok uzaklarda güçlükle görünen iri bir yıldıza benzeyen parlak ışıklı delik buranın çıkışı, diğer bir ifadeyle cehennemin girişi olmalıydı.
Günler, haftalar boyu çıtırtılarla yanan meşalelerin oynak ışığında ilerledik.
İlerlediğimiz yol zikzaklıydı, bir daralıp bir genişliyor, sayısız kollara ayrılıyordu. Bazen göz gözü görmeyen zifiri karanlıklara dalıyor, iç organlarımızı donduran buz gibi esintilerin olduğu yerlerden geçiyorduk.
Buraya adım attığım ilk anlardan beri uzaktan uzağa gördüğüm o ışıklı delik yaklaştıkça büyüdü ve belli belirsiz yolumuzu aydınlatan loş ışığı da pembe bir renge büründü. Sağa sola döndükçe bu ışık bir ara kayboluyor, sonra tekrar ortaya çıkıyordu.
Güçlü bir yelin bacalardan çıkardığına benzeyen bazı homurtular, uğultular da uzaktan uzağa duyulan hayvan seslerine karışmaya başlamıştı. Bu uğultulara, homurtulara fışkıntılardan çıkan ve bir çığlığa benzeyen tiz seslerde karışıyor, duyduklarımı daha korkunçlaştırıyor, daha da uğursuzlaştırıyordu.
Bütün bunlar bende, çağrışımlarla; zihnimde at koşturan çılgın, ürkünç hayallerin oluşmasına, kalbimi deliler gibi attıran, boncuk boncuk terleten kızgın fırtınaların esmesine neden oluyordu. Zihnime takılı kalan bir merakın körüklediği yanıtlayamadığım bazı sorularda bu çağrışımları güçlendiriyor, içimdeki fırtınayı azdırıyordu.
Çılgın bir ateşin köpürdüğü devasa bir fırının içine doğru mu gidiyorduk? Ellerinde tırpanlara benzeyen mızraklarıyla; uzun kuyruklu, vücutları kıllı, başlarında minik boynuzlar bulunan çirkin yüzlü zebaniler; sessizce yürüyen, boynu bükük bir mazlumlukla kaderlerine teslim olmuş gibi görünen şu günahkârları bir, bir tutup bu amansız fırına mı atacaklardı?
Uzaktan uzağa sislerin, buğuların ardında görünen oynak ışıltılar o azgın alevlerin yalımları mıydı?
Gitgide büyüyen ve pembeleşen o deliğe yaklaştıkça yüreğimin çarpıntısı daha da çoğalmıştı. Bunun nedeni korku kadar duyduğum o büyük meraktı. Her şeye rağmen korkunun buzlu yelleri içimde geziniyor, beni ürpertiyordu. Bu öylesine güçlü bir duyguydu ki bir ara cehenneme girmekten vazgeçmeyi düşündüm. Fakat..
Ve yine merakım, korkuma üstün geldi. Delicesine atan kalbimin çarpıntısını duyarak korku ve heyecandan betim benzim solmuş bir halde o kocaman deliğe doğru yürüdüm.