sen bu işi nasıl başardın sırrı abe?
vay be. en son babaannem öldüğünde yazmışım buraya bi’ şeyler. sen gidince de benzer bi’ acı hissettim. hani o seni yiyip bitiren cinsten düşünceler, kelimeler, cümleler, sorular gelip taşar ya, insanın içini eze eze taşar hani, hah işte ondan oldu. sonda soracağımı başta sorayım o zaman: sen bu işi nasıl başardın sırrı abe?
bu yazı seninle olduğu kadar benimle de ilgili. bana öyle şeyler düşündürdün ki, ardından sadece gözyaşı dökmedim, bir de üstüne seni çok ama çok kıskandım abi. bu ülke için yaptıklarını, cezaevlerini, işkenceleri, vazgeçmeyişini, barış mücadeleni, bir kez olsun mağdurun ve mazlumun yanından ayrılmayışını... hadi kendi temas ettiğim anları da sayayım: gezi’de yan yana biber gazı ve toma’nın suyunu yiyişimizi, beni polislerin elinden aldığını, gözaltından çıkardığını nasıl unuturum abi? bunca şeye dayanamayan o güzel kalbini, bu ihtişamlı mücadeleyi kızın o kadar güzel anlattı ki... biz daha ne diyelim üzerine?
yok ama benim sorularım var, dayanamıyorum abi. yoksulluktan ve işkenceden başka bir şey görmediğin şu ömründe nasıl bu kadar güldün, nasıl bu kadar güldürdün, arkanda gerçekten her cenahtan böyle seni seven bir topluluk bırakmayı nasıl başardın abi? kâğıt toplayıcı çocuk da oradaydı, işletme sahibi de, solcusu da (e zaten) ama sağcısı da, sanatçısı, esnafı, işçisi, zengini, yoksulu, kürdü, türkü, alevisi, lgbtisi, ermenisi, rumu… saydırma bana işte, biliyorsun hepsini. evet, herkes oradaydı abi. ya sırrı abe, sen bu işi nasıl yaptın abi?
şu ülke için yaptıklarına kıyasla bir toz zerresine dahi dokunmamış kişiler, “ben bu cumhuriyetin ne hıyrını (o ne güzel bir 'h'dir) görmüşüm” sözlerini anlarlar mı? anlamadılar, anlamayacaklar, çünkü dinlemiyorlar. sen 16 yaşında türkmen ve sünni bir çocuk olarak nasıl katliama uğrayan alevilerin acısını bu kadar içselleştirdin de onlar için yapılan yürüyüşte hapislere düştün? kürt değil, alevi değil, ermeni değil, gay değil, kadın değilsin... ama sen bütün bu mücadelelerin parçası nasıl oldun, dokunmadığın hiçbir kesim bırakmadan nasıl yaşadın, bunları yaparken kızını torununu ihmal etmemeyi nasıl başardın abi?
yapamıyorum, yapamıyoruz abi. başkasının hikâyesini merak etmeyen, içine doğmuş olduğu ayrıcalıklardan ve konforundan bir parça taviz vermeyen, ‘başkası’nın yanında olmayı kendine zül gören, kendisinden başka hiçbir canı gerçekten dert edinmemiş, uykuları kaçmamış, bedel ödememiş, bunun kıyısından geçmediği gibi bir de bu mücadeleye üstten bakmış insanlarla çevriliyiz. e sen de öyleydin. değil miydin? arkandan taziye mesajlarında bile senin barış mücadelenden hiçbir şey anlamamış ‘yakınlar’ını gördük. gelgelelim, ölümün onları da üzdü. sen onların da arkadaşıydın.
yok muydu hâlâ 5 yaşındaki çocuğun şımarıklıklarıyla kendilerini sana ve etrafına yük eden, hadi susayım tadımız kaçmasın dediklerin? doğuştan kazandığı ya da çalışarak edindiği ayrıcalıklarına sıkı sıkıya sarılıp senin varoluşunu, içinde yanan ateşi görmeyen, mücadelenin parçası olmayı bırak, bunu merak bile etmeyen, hatta alay eden, “sana mı kaldı sırrı?” diyenler? bu hayatı sadece daha az çalışıp daha fazla kazanmak, mal mülk edinmek, kolay yaşamak, yorulmamak olarak gören; sevgilisini bile bazı kapıları daha kolay açabilmek için veya ‘yanımda iyi görünür’ diye seçen; toza, kana, acıya, hayal kırıklıklarına karışmayan arkadaşların olmadı mı abi? ya allahın aşkına bir kere daha yazacağım: sadece bir filmde dahi bile olsa kendisinden ışık yılı uzağa düşen bir insanın derdine ortak olup gözyaşı dökemeyene olan öfkeni nereye sakladın abi? sanki bunları yaparken gülemezmişsin, kahkahalar atamazmışsın, bir gün türkülerle ağlayıp ertesi gün bir partide dans edemezmişsin gibi. en güzel kahkahaları da sen attın ve attırmadın mı?
yapamıyoruz abi, yapamıyorum. kırmaktan ve kırılmaktan bu kadar korkan, gerçek bir sevinç, hüzün, yas, çaresizlik, toplumsal bir olay veya mücadele karşısında öylece duran, bir an olsun sarsılmayan, kıpırdamayan insana biraz da olsa nasıl gönül koymayalım abi? yav, sanki böyle anlatınca duyan da bizi bu mücadeleye senin gibi hayatını adamışız sanır. geldik, yedik, içtik, geçiyoruz. a ha, senin gibi gideceğiz bu dünyadan. seninki biraz destansı, bizimki bakkal defteri gibi ama sonuçta kapanıyor işte hesap. işte tam burada bir amacı ve yolu olmayan, sana yoldaşlık etmeyi bırak, o beyaz götünü kaldırmadığı yerden sana öfke kontrol yöntemleri tavsiye edenleri ne yaptın, hatırım için söyle. konuşmanın, kendini anlatmanın bir hıyrını (h’si gırtlaktan abi) gördün mü, yoksa sessizce uzaklaştın mı? değişmeye ve dönüşmeye bu kadar uzak, okumayı, dinlemeyi, kalpten bir şeyler paylaşıp hissetmeyi kendine eziyet göreni... bu kadar yakın ama bir o kadar da uzaktakileri de bastın mı bağrına?
içine doğduğumuz bu ‘öteki’nin hikâyesinde bizim için anlamak, dinlemek, öğrenmek kaçınılmazdı da biz bile ne kadar diğerinin yanında olduk? kürt, alevi, lgbti olmayanların mücadelesine ne kadar omuz verebildim? kadınların, işçilerin, hayvanseverlerin, yanı başımdaki komşumun, hapse düşen, gözaltına alınan, hastalıklarıyla boğuşan, sevgilisinden ayrılan, yakınını kaybeden arkadaşlarımın ne kadar yanında oldum? malum sebeplerden dolayı 1 yılı geçkin bir süredir yetim gibi hissettiğim şu hayatta, canımdan kanımdan olan insanları ne kadar anlayabildim? dibimdeki ağaca ne kadar su verebildim? onları ne kadar sevebildim ve bunu gösterebildim?
sırrı abi, sen bütün bunları nasıl başardın abi? kızına baba, torununa dede, faşistler hariç herkese ama herkese nasıl arkadaş ve yoldaş oldun abi? sen, o omzundaki yüklere, sırtındaki heybeye rağmen hep esprili dilinle kendini anlatmanın, karşıdakine dokunmanın, bir şeyleri dönüştürmenin yollarını buldun. biz uzlaşamıyoruz abi. elifimin de dediği gibi: elimizde kibritler, yakılmaz denen köprüleri yakıyor; bu şımarıklıklarla anlaşmanın bir yolunu bulamıyoruz. bir zamanlar bir açıdan sana iyi gelmiş ama bundan başka da bir meziyeti olmadığını anladığında bütün pulları dökülen, bu hayata dair gerçekten hiçbir gerçek derdi olmayan ve senin yaşadıklarının binde biriyle sınanmamış ve bunun üzerine de bencilliğinde çırpındığını gördüklerini tam olarak ne yaptın abi? birbirinin aynısı olan bu çiçekleri o bahçede bırakıp kendini kurtarmadın mı? hem de o bahçeler artık plastik gibi kokarken, toprağını bile unuturken. yolun bahtın açık olsun deyip, aynıları ve aynı yerde kalmak isteyenleri birbirine emanet edip vedalaşmadın mı? kalpler kırıp, kalbinin de kırılması sonrasında ferahlayıp, özgürleşip, gösteriş derdi olmadan, sessizce yoldaşların arasında yeniden nefes alıp kendin olabilmenin mutluluğunu yaşamadın mı? ya sen hiç köprüleri yakmadın mı sırrı abe?
bu mücadeleyi kimsenin gözüne sokmadan, gösterişsiz ama yeri geldiğinde de kendini dozerin önüne atarak yapmayı nasıl becerdin? artık senin de hiçbir destek ve anlayış beklemediğin, yaptıkları veya yapmadıkları hiçbir şey için yargılamadığın, sadece arkadaşlıklarına sarıldığın, “kardeşim, artık geldik gidiyoruz, kalp kırmaya ne gerek var?” dediğin insanlar olmuştur. peki, en azından ona da, ‘öteki’ olmadığı için bu ülkede yaşamanın, var olmanın, nefes almanın, uyumanın ve uyanmanın bile politik olduğunu, bizim için bundan bir kaçış olmadığını haykırmak istemedin mi? ortamın tadını kaçırmadın mı? kafa açmadın mı? uzun sessizliklere neden olmadın mı? ah abi, sen orada öyle bir şey söylemişsindir ki hem güldürüp hem karşındaki usulca hizaya çekmişsindir. biz bu dilini, hazır cevaplarını, kalp kırmadan derdini anlatışını nasıl kıskanmayalım?
sırrı abe, gördüğün gibi bu bir veda yazısı da ve değil de... konu hem sensin, hem benim. konu aslında ne sensin ne de benim. konu hep senin anlamak için mücadele ettiğin ve uğruna bedel ödediğin bu ülke, bu halklar, bu birbirinin aynısı kendi fanusundakiler. yoksullar, ayrıcalıklılar, imtiyazlılar, ötekiler, berikiler... gidişinle birlikte bize yine neler düşündürdün. başımızda dikilen bir öğretmen gibi değil de yanımızdaki yoldaşımız olarak, kızmadan, bağırmadan bize neler öğretiyorsun yine abi? babalık görevini fazlasıyla yaptığın kızın ceren, “dostluğuna doyamadım. o dostluğa doyulur mu?” dedi. nasıl bir dostluk bu seninki? cihangir’deki -kusura bakma, ahmak diyeceğim- oyuncunun da, inşaat işçisinin de, kızının da, bizim de doyamadığımız bu dostluk. bu her renkten ve cinsten çiçekli bahçe nasıl bir şey abi? ahdım olsun, bunu anlayabilmek için elimden geleni yapacağım ama bizde o kudret var mı? sanmam. bu yüzden şimdilik; "askerleri topla manuel, geri çekiliyoruz."
sırrı abe, kalbimde seni hiç hudâyinâbit görmedim. her ismini duyuşumda, her yüzünü görüşünde kalbim hep sevgiyle doldu. eleştirdiğim de oldu ama sana hiç burun kıvırmadım, yüz çevirmedim. bir gün gideceğini ve seni çok özleyeceğimi hep bildim. şimdi geriye, hayalini kurduğun ve belki de uğruna canından olduğun barış için işte bize düşenleri yapmak kaldı. ceren yine çok güzel bir şey yazmıştı mektubunda: “bir tür barış mıydı bilmiyorum ama hastane koridorlarındaki sınıfsız, bayraksız, hüzünlü, umutlu kalabalıkta barışa benzer bir şey gördüm ben...” giderayak yine neler yaptın abi? benim güzel abim, devrin daim olsun.
peki, o değil de... sen bu işi nasıl başardın sırrı abe? vay be.








