Erkan Yücel “Sanatçı yeteneği gökten inmez; ancak kitlenin derdini benimseyerek, onun bir parçası olarak kazanılır.”
13 Mart 1944 yılında Ankara’da doğdu. Liseyi yarıda bırakıp tiyatroya başladı, İlk olarak 1959 yılında Ankara Deneme Sahnesi'nde ve sonrasında Meydan Sahnesinde çalıştı. Bir yandan Halkevleri'nin tiyatro kurslarına devam etti. 1962 ve 63 yıllarında, iki kez konservatuara başvurmasına karşın, 'ağız yapısı uygun değil' diye alınmadı. Daha sonradan Devlet Tiyatroları'ndan gelen oyunculuk teklifini de o kabul etmedi. Deneme Sahnesi'nden sonra yeni kurulan Ankara Sanat Tiyatrosu'na girdi. 1964-1971 yılları arasında AST’da oyunculuğun yanı sıra reji asistanlığı, grup yöneticiliği gibi görevler de üstlendi. Ayak Bacak Fabrikası ve Klimanjaroya Tek Başına Tırmanmak adlı oyunları ile dünya çapında tanındı. 12 Mart'ta sergiledikleri Hitler Rejimi'nin Korku ve Sefaleti oyunu nedeniyle sıkıyönetim tarafından tutuklanarak yargılandı ve 15 yıl ağır hapis cezasına mahkûm edildi. İki yıl yatıp çıktı. İdeolojik ayrışmalar nedeniyle AST'tan ayrılarak 15 Temmuz 1975’te Devrimci Ankara Sanat Tiyatrosunu, (DAST) kurdu. Adı daha sonra Ankara Halk Tiyatrosu olacak topluluğuyla Anadolu’nun birçok şehrini, kasabasını, köyünü kapsayan uzun turnelerde onlarca oyun sergiledi. O dönemde sinemada da rol aldı. 1975'te San Remo Film Şenliği'nde En iyi erkek oyuncu ödülünü alarak uluslararası alanda ödül alan tek sinema oyuncusu oldu.
12 Eylül 1980 Darbesi'nde de baskılarla karşı karşıya kaldı. İzmir turnesinde Sıkıyönetim komutanlığı oyunu serbest bırakmış, ama Erkan Yücel'in sahneye çıkmasını yasaklamıştı. (Bu, Türkiye’de bir oyuncuya verilen ilk ve tek sahneye çıkmama cezasıdır.) 12 Eylül'den sonra da pasaport verilmeyip, yurtdışına çıkışı yasaklandı. Tiyatro çalışmalarına Devrimci Ankara Sanat Tiyatrosu’nun ardından kurduğu Ankara Halk Tiyatrosu’nda devam etti. Ankara’da yerleşik bir sahne kurdu. Politik oyunların yanı sıra çocuk oyunları da hazırladı. Erkan Yücel 9 Eylül 1985 günü Lorca'nın Kanlı Düğün oyunundan uyarlanan Sevda isimli filmin çekimi için gittiği İzmir’de, Selçuk-Kuşadası yolunda geçirdiği trafik kazası sonucu 41 yaşındayken aramızdan ayrıldı.
Kendi Ağzından Erkan Yücel
"1944 Ankara doğumluyum. 18 yaşıma kadar Ankara'nın Hacıdoğan mahallesinde oturdum. Hayat şartlarımız vasatın altındaydı. Atatürk Lisesi'nde okudum. Lise döneminde gelişen tiyatro hevesi nedeniyle tahsilimi yarıda bırakarak tiyatrocu oldum.
Nerden geliyor bilmiyorum, daha küçük yaştayken sinema ve tiyatronun hastasıydım. On yaşlarımda falan mahallede çocuklara kukla ve tiyatro gösterileri yapardım. Cam parayla oynardım. Onlar bana topladıkları kırık camları getirirler, ben de onlara oynardım. Biriktirdiğim camları hurdacıya kilosu beş kuruştan satıp sinema parasını denkleştirirdim. Duhuliye 50 kuruştu. Param olmadığı zaman arka kapıdan kaynardım. O zamanlar hiçbir düğünü kaçırmazdım. Geline atılan birer kuruşları toplayıp sinema parasını denkleştirirdim. Elli tane bir kuruşu gişecinin önüne koyduğumda, hep gülerdi bana gişeci. Gençlik Parkı, açık hava tiyatrosundaki oyunları hiç kaçırmazdım. Ya duvardan atlayarak, ya da minder satma bahanesiyle içeri girerdim. Muammer Karaca, Naşit, Muzaffer Hepgüler, Toto Karaca'nın oyunlarını hiç kaçırmaz, her birini defalarca izlerdim. Bir kez gazetecilere tiyatronun serbest olduğunu duymuştum, gündüz satamadığım iade gazeteleri koltuğumun altına sıkıştırıp Küçük Tiyatro'ya gittim. Bilet sordukları zaman çok şaşırdım ve "gazeteciyim" dedim. Güldüler ve durumu anladıktan sonra, balkonun arkasından oyunu seyrettirdiler. Bizim mahallede bir Karyağdı Türbesi vardır, arada bir oraya gidip tiyatrocu olmayı dileyerek mum dikerdim. Okulda bir amatör grup Cevat Fehmi Başkut’un “Küçük Şehir” adlı oyununu oynuyordu, oradaki bekçiye gülmekten bayıldım. Ben de böyle güldürebilirim diye düşündüm. Okulda düzenlenen bir monolog yarışmasında Zeki Müren ve Sıkışan Kekeme taklitleri ile birincilik alınca iyice güvenmeye başladım kendime. Boş derslerde hep taklitler falan yapar, sınıfı eğlendirirdim. Sonra okulda tiyatro kolu kurduk. “Cimri, Vatan Yahut Silistre, Pusuda”adlı oyunları sahneledik. Müdürümüz bana "seni konservatuara verelim" dedi. İki kez konservatuar sınavına girdim, kazanamadım. 27 Mayıs sonrası Refik Koraltan'ın evi Halkevi olarak kullanılıyordu. O evin salonunu da tiyatro sahnesi yaptık. Burada iki yıl boyunca çok kapsamlı bir kurs düzenlendi, birçok oyunlar oynadık. Tiyatro Sevenler Gençlik Cemiyeti'ne üye oldum, oynadım. Sonra Meydan Sahnesi'nde profesyonel oldum. Artık ekmeğimi tiyatrodan kazanıyordum. Asaf Çiyiltepe beni AST'a aldı ve önemli roller verdi. Oynadığım oyunlar ve bu yeni çevre dünya görüşümü belirlememe de yol açtı. Özellikle Anadolu turneleri nasıl bir sanat yapılması gerektiğini kavrattı bana. O zamandan bu yana toplumcu bir çizgi izliyorum."
Adalet Ağaoğlu: “Erkan Yücel’de müthiş bir sahne cazibesi vardı. İlle kapı gibi, fazla parlak ‘jön”ler dışında her rolün altından başarıyla kalkmıştır. Ezilmiş, avurtları çökük köylüyü de, kayış çeken ‘Fransız İşçisi’ni de, küçük burjuvadan kentli ve içine saklı genç adamı da, mahpushanelerin vesvese kumkuması, hem duyarlı, hem lümpenliğe meyyal ‘saftirik’ tutuklularından birini de su içer gibi oynayıp geçmiştir.”
Levent Ersin: “1974 yılıdır, Yılmaz Güney Endişe filmini çekecektir fakat yaşanan talihsiz olay sonrası cinayet suçlamasıyla hapse atılır. Filmi, Şerif Gören’in yönetmesine karar verilir. Yılmaz Güney’in yarım kalan rolünü de Erkan Yücel oynayacaktır. Ankara Sanat Tiyatrosu’ndadır ve bu Erkan Yücel’in ilk film deneyimi olacaktır. Benim yanımda gelmişti telefon. Hatta aynen şöyle demişlerdi; ‘bıyığın var mı?’ ‘var’, ‘sakalın var mı?’, ‘var.’ ‘Saçını, sakalını, bıyığını katiyen kesme hemen filme başlıyorsun’. Sanıyorum 10-12 gün sonra Ankara Sanat Tiyatrosu’ndan ayrılıp film çekimine gitti. Bir ara mola verilmişti, döndü, geldi. ‘Nasıl gidiyor?’ dedim, ‘ben kamerayı bilmiyorum ki, bir şeyler yapıyorum, onlar oldu diyorlar. Hâlâ olayı çözemedim’ dedi. Tekrar gitti, sanıyorum gene 1-2 hafta sonra bir daha geldi; ‘bu iş bitmiştir, ben bu işi çözdüm, ne yapıldığını anladım. Artık kamerada da mercek mantığını kavradığımı bile söyleyebilirim’ demişti. Gerçekten her şeyi kısa sürede çok doğru öğrenebilen bir insandı.”
Erden Kıral: “Erkan hem yönetmeni hem de seyirciyi etkileyen bir oyuncuydu. Onunla çalışmak ayrı bir keyifti. Sette çok güzel ve yakın arkadaşlıklar kurabilen biriydi. Beni etkileyen şeylerden biri de çok dramatik bir sahneden çıkar çıkmaz gülebilen, kamera çalıştığı zaman da o karakterin içine girip isteneni en ince ayrıntısına kadar verebilen o kadar özel bir oyuncuydu. En zor durumlarda bile bir şaka yapar olayı toparlardı. Bizim bir nevi moral hocamız olurdu.”
Fikret Hakan: “Üç tane de güzel film bıraktı. Tüm hayatı boyunca sinemada olup da yarım tane bile film bırakamayan insanlar varken rahmetli kısacık yaşamı içinde üç tane sahici film sığdırmışsa bu alkışlanması gereken bir şeydir öyle değil mi?
Tunca Arslan: “Üç sinema filminde beyazperdeye bıraktığı iz belki 300 filmle başka aktörlerin yakalayabileceği tarzda bir başarı. Endişe’yle gerek Altın Portakal’da kazandığı ödül gerekse San Remo’da kazandığı ödül de bir anlamda bunun kanıtı niteliğinde zaten.”
Nur Sürer: “Türk sinemasının, Türk sahne sanatının bir Charlie Chaplin’i olduğunu düşünmüşümdür hep.”
Ayşegül Yüksel: “Şarlo değerinde bir oyuncudur. Şarlo değerinde bir oyuncu olmak benim için oyunculuğun son noktasına ulaşmış olmak anlamına gelir.”
Sinan Bengier: "12 Mart ya da 12 Eylül işkence rejimindeyiz. Erkan'ı Filistin askısına almışlar. Arkadaşlarının moralini bozmak için de işkenceye götürdükleri insanları, Erkan'ın önünden geçiriyorlar. Fatmagül Berktay'ı işkenceye götürürlerken Erkan'ın Filistin askısına asılı olduğu odanın önünde durdurup gözlerini açıyorlar. Kan revan içindeki bitik Erkan, Fatmagül'ü görünce askıda maymun taklidi yapıyor!"
Onat Kutlar: “Erkan Yücel’de, birçok çağdaşı gibi, sanatı sadece sınırlamalar, baskılar, ilgisizlikler, mahpusluklar, yokluklarla karşılaşmayı seven bir dönemde yaşadı. Bütün bu acılardan payını bol bol aldı. Tüm yaşam tutkusuna, mizah duygusuna karşın, bu acıların hepsini çekti. Gene birçok çağdaşı gibi umutla direndi olumsuzluklara. Işıyarak, çevresini ışıtarak. Bu anlamda, onun yaşam çizgisi, tutarlı bir grafik oluşturur. Işırken sürekli kendinden verdi ve bir gün yok oldu. Şimdi bizlere düşen, en azından bu ışıklı anıyı, unutuşa terk etmemektir.”
Mesut Kara: “DAST döneminde Doğa Anadolu'da turnedeler. Bir ilçede Emniyet, tüm ekibi gözaltına alıyor. Ancak yaklaşık 20 kişilik kalabalığı koyacak nezarethane olmadığı için, grup Emniyet binasının en üst katındaki terasa dolduruluyor. Yaz, gece hava sıcak. Ancak Emniyet Müdürünün lojmanı da bu terasın yanında ve Müdür akşam evine gidebilmek için gözaltındakilerin bulunduğu terastan geçmek zorunda. Akşam saat 8 filan. Müdür, bizim gözaltındakilerin arasından geçip evinin kapısından girecek. Erkan bağırıyor:
- Ahmet Bey merhaba yahu nasılsın?
Müdür Ahmet Bey hayretle kalabalığa bakıyor. Erkan el ediyor.
- İyiyim valla sağol da, çıkartamadım seni!
- Nereden çıkaracaksın yahu, günde 50 kişiye işkence yapınca insan unutur tabii yüzleri!”
Erkan Yücel’in çocukları Doğu ve Fırat’a, eşi Şükran’a “Hakkari’de Bir Mevsim” filminin setinden gönderdiği mektup:
Sana birkaç keçi resmi yaptım. Benim sinemacılık yaptığım yerde keçiler var, kuzular var. Dağlarda kar var. Ben karda yürüdüm. Köyde dere akıyor. Derenin sesi şırıl şırıl. Bu köyde hava çok soğuk. Üç tane kazak giyindim. Seni ve Fırat’ı çok özledim. Hep sizi düşünüyorum. Film bitince sizi görmeye geleceğim. Bu filmi de beraber seyrederiz. Sen beni filmde görünce hep gülüyorsun. Ama film çevirmek çok zor. Sen görmüştün ata bindiğimi. Bu filmde de kakamı yapacak yer bulamıyorum. Karnım balon gibi şişiyor. Anneniz olsaydı ne yapardı kimbilir. Sevgili oğlum bana mektup yazınca çok seviniyorum. Çünkü sen artık okuma yazma öğrendin. Şimdi Fırat’a da yazıyorum. Ona sen oku.
Sevgili oğlum Fırat, sana çiçek resmi yaptım. Yaz gelince çiçekler açar. Biz de elele tutuşup kırlarda koşarız. Denizde yüzeriz. Balık tutarız. Sen de balık resmi yap. Çok kolay. Seni çok seviyorum. Sende okuma yazma öğrendin mi? Bocuku üzme. İyi bir çocuk ol. Annenin verdiği mamaları ye. Şimdilik hoşça kal. BABA
Sevgili Şükran, çekim anında bir boşlukta yazdım bu mektubu. Aceleyle ifade edilmiş bir ton duygu ürünüdür. Size hasretim. Hep bir yanımı boş gibi hissediyorum. Çocukların mektuba çok sevineceklerini biliyorum. Bu beni bir süre mutlu eder. Onların sevinç görüntüsü bir süre dolaşır hayalimde. Askere gitmedim ama hep tezkere bekleyen asker gibi hissediyorum kendimi. Vakit bulursan biriki bir şey yaz. Sevgilerle. ERKAN
Bir insan düşünün, adının geçtiği her ortamda kendisinden tebessümle, sevgiyle, hasretle, özlemle ve dostlukla bahsedilsin. Gerek insanlığıyla, gerek politik duruşuyla, gerekse oyunculuğuyla yol gösterdiği bizler; sadece onun gibi olmaya, onun gibi yaşamaya ve onun gibi anılmaya çalışıyoruz. Bunu ne kadar başarıyoruz bilemem ama en azından Erkan Yücel gibi bir ustanın yolumuzu ve sahnemizi aydınlattığını biliyoruz. Birçok usta tiyatro ve sinema ustaları gibi onunda vakitsiz ve talihsiz ölümünün üzerinden geçen yirmi sekiz yılda, yokluğunu çok fazla hissettiğimiz isimlerin başında geldi hep. Sahnede devleşen bir aktör, iyi bir mizahçı, iyiliklerin, güzelliklerin ve başka bir dünyanın izini süren, inançlarından hiç bir koşul altında ödün vermeyen bir dava adamı. 72. Koğuş’un İzmirlisi, Endişe’nin Cevher’i Bereketli Topraklar Üzerinde’nin Yusuf’u, Hakkâri’de Bir Mevsim’in Kaçakçı Halit’i, Yorgun Savaşçı’nın Kör Şaban’ı. Çağdaş Nasrettin Hoca Erkan Yücel, sınırlarla tanımlanamayacak bir dünya sanatçısıydı. Onu sahnede izleyenler Kavuklu’yla, Dümbüllü’yle olduğu gibi Charlie Chaplin’le de birlikte anıyorlardı adını. Kısa sayılabilecek bir sürede önemli izler bırakmış, bir anlamda örnek oluşturmuş bir sanatçıydı.
Bazı insanlar tarih yazmaya, tarih yapmaya gelirler dünyaya. Yaşam biçimleriyle, yaptıkları işlerle, söyledikleri sözlerle, duruşlarıyla örnek olurlar. Dünyayı güzelleştirir, tarihin akışını değiştirirler. Erkan Yücel de, tarih yazan büyük sanatçılardandı.
Işıklarla yat büyük usta…
Rol aldığı tiyatro oyunlar:
Fehim Paşa Konağı : (Turgut Özakman) Ankara Halk Tiyatrosu - 1980
Ana : (Maksim Gorki) - AST - 1974
Hamdi : (Mehmet Keskinoğlu) - AST - 1970
Birinci Kurtuluştan (Ergin Orbey) - AST - 1970
Nafile Dünya: (Oktay Arayıcı) - AST - 1970
Tozlu Çizmeler: (İsmet Küntay) - AST - 1970
Linç : (Kerim Korcan) - AST - 1969
Sınırdaki Ev : (Slawomir Mrozek) - AST - 1969
Simavnalı Şeyh Bedreddin : (Orhan Asena) - AST - 1968
Eskici Dükkanı : (Orhan Kemal) - AST - 1968
Victor Ya Da Çocukların İktidarı : (Roger Vitrac) - AST - 1968
Mayın : (Fikret Otyam) - AST - 1967
Sarıpınar 1914 : (R.Nuri Güntekin) - AST - 1967
Müfettiş : (Nikolai Gogol) - AST - 1967
Zenginin Maceraları : (Tunca Yönder ve Birkan Özdemir) - AST - 1966
Alis Harikalar Diyarında : (Carrol) - AST - 1966
Durdurun Dünyayı İnecek Var : (Anthony Newley ve Leslie Biriousse) - AST - 1966
72.Koğuş : (Orhan Kemal) - AST - 1966
Pazar Gezintisi : (George Mitchele) - AST - 1966
Kuyruklu Yıldız Altında Bir İzdivaç : (Hüseyin Rahmi Gürpınar) - AST - 1965
Keloğlan : (Birkan Özdemir) - AST - 1965
Saf Adam ve Kundakçılar : (Max Frisch) - AST - 1965
Bozuk Düzen : Güner Sümer - AST - 1965
Ayak Bacak Fabrikası : (Sermet Çağan) - AST - 1964
Sultan Gelin : Çahit Atay - AST - 1964
Yosma : (Ruzante) - AST - 1964
Hakkari'de Bir Mevsim - 1983
Bereketli Topraklar Üzerinde - 1979
-Nafile Dünya, Hitler Rejiminin Korku ve Sefaleti, Linç, Sarı Pınar 1914 ve 72. Koğuş'taki oyunları ile övgüye değer erkek oyuncu.
-Tiyatro 72 Dergisi tarafından da yılın en iyi erkek oyuncusu ödülü.
-1974'te Endişe filmindeki oyunuyla 12. Antalya Film Festivali’nde En İyi Erkek Oyuncu Altın Portakal Ödülü.
-1977'de Endişe filmi İtalya'da San Remo Film Festivali’nde en iyi erkek oyuncu seçildi.
-Müfettişler Müfettişi, Düş ve Gerçek adlı oyunlardaki başarısı ile 1980'de Sanat Sevenler Derneği tarafından yılın sanatçısı seçildi.
Kaynak: (Mesut Kara) Işıyarak Yok Olan Aktör, Erkan Yücel: Şimdi Geçti Buradan, (Gün Zileli-Şule Ayaz)Dünyanın Her Yeri Sahne
Pazarcık ovasında Eğlen köyünde römork üzerine,
Egenin Kızılcaavlu köyünde muhtarın ahırına
Tuncelinin dağ köyü Körtanda iki ağaç arasına kurulan,
Gezginciliğimizin iptidai ama ana kucağı kadar sıcak sahneleri
Bir lüks lambasının umulmadık aydınlığı,
Rüzgarla yıkılan fon perdesi,
Bir jeneratörden gelen hesapta olmayan fon müziği,
Köy köy, kasaba kasaba, il il,
Anadolu’da coşku ve endişeyi iç içe yaşadığımız anılar
Menekşe
Eti
Ve çağdaş sahne...