Hannibal Lecter Üçlemesine Methiye
Hannibal Lecter Üçlemesine Methiye
Kuzuların Sessizliği (1991)
Bu filmlerden birinin ismini muhakkak duymuşsunuzdur. Ya da mutlak kulağınıza çalınmıştır bir yerden; Doktor Hannibal Lecter’in adı. Bana göre çağın bilgisini çok kısa özetlemesiyle; korku öğesi olmaktan çok bir öğretmen edası taşıyan doktor, her üç filmde de akıl hastanesinin en kuytu hücresinden dupduru aklının inzivayla sınanmış bilgisini ulaştırır bize. İlk filmi sinemada ilk kez izlediğimde gerçekten koltuğuma çivilenip kaldığımı hatırlıyorum. Tüm yamyamlık hikayeleri ve katili bulma çabasının gerisinde; Ajan Starling ve Dr. Lecter’in ikili konuşmalarında; en ufak bir detayı dahi kaçırmayan, karşısındakinin zihninin içine usulca süzülüp en derindeki gizini yakalamayı başaran doktorun gözleri çivilemişti beni koltuğa. Filmde Antony Hopkins ve Judie Foster’ın büyük oyunculukları yanında hastanenin başhekimi Dr. Frederick Chilton rolünü başarıyla canlandıran Anthony Heald da filmin atlanmaz karakterlerindendi bana göre. Çok iyi bir film diyerek çıkarken sinemadan, filmin ikincisinin muhakkak çekileceği müjdesini de almış ve rahatlamıştım. Çünkü doktor, asla gündelik yaşamda tanışma şansınız olmayan bir bilgeydi ve ben aslında henüz onun anlaması ve anlatmasına doyamamıştım. Filmin başarısı ise “En İyi Erkek Oyuncu”, “En İyi Kadın Oyuncu” ve “En İyi Yönetmen” ödüllerinin de dahil olduğu 5 Oscar’la da tescillenmiş oldu.
Uzun bir aradan sonra 2001’de gösterime giren Hannibal filmi; yine oyunculuklarıyla büyük performanslar vaat ediyordu fakat sanki ikinci filmde şiddetin dozu biraz kaçmış gibiydi. Ama yine de kendisini yıllarca hapsedenlerden intikamını alan doktorun zaferi, kanlı bir madalya olarak filmin sonuna imzasını atıyordu. Fakat yine de ikinci filmde aslında tam da çözemediğim bir duygu yaşadım. Daha sonrasında Radikal 2’de Fatih Özgüven’in yazısını okuduğumda aklımda kalan soruyu da yanıtlamış oldum. Filmin gerçek anlamda beni ilgilendiren yanıyla ilgili olarak şunları söylemişti:
“Seçkin, incelmiş insan kimdir? Günümüzde bir kullanımı var mıdır?
'Hannibal' filminin cevabı net ve açık; Dante'den uluorta alıntı yapan,
Floransa'da bir kütüphanenin müdür namzedi olan biri, bugünkü günde, bir tür Borges değil, daha ziyade bir yamyam olur. Ya da tersi; bu özellikleri haizseniz, bugünkü günde size uyacak tek 'meslek tarifi' yamyamlıktır, ya da ona benzer bir şey. Böyle insanlar sakit olmuş değerler koleksiyoncusudurlar ve eğer Anne Rice'ın Lestat'ı gibi vampir değillerse yamyamdırlar. Denebilir ki, sahip oldukları bilgilere bugün bu biçimde vakıf olmak, -eski kitaplardan okuyarak kan içmek ya da insan eti yemek kadar ayrıksı -biraz da ürkütücü bir şeydir. Bu gibilerden her şey beklenir; Floransa'nın eski ailelerinin tarihini ezbere bilen biri, Ray Liotta'nın beyninin ön taraflarını fondü etmeyi de bilir (nefis bir sahne), güzel bir kadına nasıl davranılacağını da... Kitaplarla içli dışlı, incelmişliklere vakıf insan, şu enformasyon çağında, antikacılık, müze küratörlüğü, 'yemek yazarlığı' gibi 'uygun' bir iş yapmıyorsa, kendine uygun bir 'slot' bulamamışsa, yalnızca bir canavardır.”
Konumuz bu olmamakla beraber aslolan bu filmlerde “piskopat katil” kimliğinde gördüğümüz karakterlerin bir sınırı hangi eşikte geçtiklerine tanık olmamızdır. Ki çok bilgili, zevk sahibi ve kalite konusunda yeterliliğini ispatlamış olan Doktor’u bu noktaya getiren de; belki pek çokları bunu “çocukluk” diye özetleyebilirken; bence bir noktada sıradanlıktan olabildiğince uzaklaşmış olmasıdır. Bazı şeyleri gerçek zamanları yaşamayan, çok önce öğrenen ve sonrası hayatı bir tür tekrara dönüşen bu karakterlerin heyecan aramaları, bir çocuğun macera aramak için arka bahçeye gitmesi kadar normal geliyor şimdilerde bana...
Duyarlılığın deliliğe çok yakınlaştığı ve herhangi bir noktada itiraz hakkını kullanan insanlara “yazık” ifadesiyle bakıldığı günümüzde; bu insanların bunca detayın içinden sağ çıkabilmesi gerçekten mucizeydi, mucizedir. Yere tükürmeyen değil ama yere tüküren insanı uyarıp da kendi zihnini gelecek olan cevapla kirletme riskini göze alan bu insanlar gerçekten de üçüncü sayfa haber oldular çoğu zaman üzüntüyle. Uyardıkları insanlar tarafından bıçaklandılar ya da dövüldüler ve küçük bir vesikalık fotoğrafla hatıralarımızdan uçup gittiler kısa bir zaman sonra...
Hannibal’dan bir sene sonra gösterime giren üçüncü film Kızıl Ejder ise ilk iki film kadar ses getirmemekle birlikte üçlemenin tamamlanması açısından büyük önem taşıyor. Yine Dr. Lecter hayranları tarafından büyük ilgiyle karşılanan filmi sinemada izlemeye fırsat bulamadığımdan yakın zamanda vcdden izledim ve sinemada izlememekle ne büyük bir heyecanı kaçırdığımı anladım. Öykü yine Doktor Hannibal Lecter’in bir davanın çözümüne dolaylı yoldan katkısı üzerine kurulu fakat aslında üçleme içinde ilk kitap olan Kızıl Ejder; diğer iki filmin çok ses getirmesi üzerine bir kez daha çekilmiş ve bu sefer başrollerden birine sinemanın gerçekten çok yetenekli isimlerinden Edward Norton getirilmiş. Fakat Antonhy Hopkins ve Edward Norton’un yanında asıl olarak burada oyunculuğu gerçek anlamda içimize işleyen iki oyuncu daha var. İlki; filmin ana karakteri olan, İngiliz Hasta ve Schindler’in Listesi’ndeki çok başarılı performanslarıyla tanıdığımız Ralph Fiennes ve Dalgaları Aşmak filmindeki çok iyi performansıyla izleyiciyi gözyaşlarına boğan Emily Watson…
Kızıl Ejder’de katilimiz diğer, iki filme göre çok daha beklentilere uyan bir karakter ve hatta bana göre Francis Dolarhyde’ın kişilik problemi ve monologları biraz Sapık filmini andırıyor. Çocukluk ve ergenlikle ilgili problemleri tam olarak yansıtan karakter; trajik sonuyla bir grup izleyiciyi rahatlatırken az da olsa bir kısmına “kaybetmek nerede başlar” sorusunu sorduruyor.
Film boyunca etkisinden kurtulamadığınız bu dövmeli adam kovalamacasının sonunda yine film Doktor’un genç ajana yazdığı bir mektupla bitiyor ve tüm hikayenin ötesinde; hepimizin akıllarının içine sorular soran gözleriyle bir kez daha tepeden tırnağa ürpertiyor bizi:
“Sana en iyi yaranı kimin verdiğini asla unutma ve minnettar ol. Yaralar bize geçmişin gerçek olduğunu hatırlatır...”
Bunun yanında yine bu mektupta kendisine dair yazdığı şu satırlar da akıldan çıkacak gibi değil:
“İlkel bir zamanda yaşıyoruz değil mi? Ne vahşi ne de bilge… Yarım önlemler da çağın laneti. Herhangi mantıklı bir toplum beni ya öldürür ya da bir yerlerde kullanırdı...”
Filmin neredeyse beklenen sonunda ise Doktor’a Ajan Starling’in geldiği haber veriliyor ki aslında ilk film olan Kuzuların Sessizliği’nin aslında 2. bölüm olduğu bir kez daha izleyiciye hatırlatılıyor.
Antony Hopkins’in oyunculuğuyla tüm izleyicilerini büyülediği bu üçleme; gerçekten hiçbir masraftan kaçınılmamış bütçesi, değerli oyuncu kadrosu ve klasik gerilim filmlerinin çok ötesinde taşıdığı içsel mesajlarıyla benim “en iyi filmlerim” listemde ilk sıralarda yer alıyorlar. Kuzuların Sessizliği pek çok televizyonda gösterildi fakat diğer iki film henüz gösterilmedi ve gösterileceğini de zannetmiyorum. (ki ilk filmin de sansürlü olarak yayınlandığını, filme bir Alman kanalında rastladığımda ve konuşmaları anlamasam da izlediğimde fark ettim. Aslında filmde sansürlenen kısımlar çok da önemli değildi ama zamanında Derinlik Sarhoşluğu’nu da sansürleyen ve Aman Tanrım filmini 16 yaşından küçük izleyicilere yasaklayan bir anlayışın devamı olduğunu bildiğim için rahatsız etti beni.)
Bu filmleri izlemenizi tavsiye ediyorum size. Şimdiye kadar izlemediyseniz, ilk izleyişinizde gerilim filmi tadında büyük heyecan duyacağınızı düşünüyorum. Fakat filmleri ikinci izleyişinizde bambaşka bir derinlik, bir giz bulmanızı umuyorum. Sonuçta filmlerden zerre kadar zevk almaya da bilirsiniz ama filmdeki oyunculuklara ve özellikle Antony Hopkins’in oyunculuğuna büyük saygı duyacağınıza yürekten inanıyorum...