
titsay
taylor price
KIROKAZE
todays bird
𓃗

pixel skylines

gracie abrams
One Nice Bug Per Day

Jimmy Eat World
Doug Jones

if i look back, i am lost

Jar Jar Binks Fan Club
Lint Roller? I Barely Know Her
RMH
$LAYYYTER
d e v o n
sheepfilms
Aqua Utopia|海の底で記憶を紡ぐ

oozey mess
cherry valley forever
seen from United Kingdom
seen from United States
seen from United States
seen from Russia
seen from Finland
seen from India
seen from United States
seen from Türkiye

seen from France
seen from Ecuador
seen from Indonesia
seen from Albania
seen from Chile
seen from Taiwan
seen from Singapore
seen from United States

seen from Türkiye
seen from Indonesia

seen from United Kingdom
seen from Malaysia
@dramatik-buluntular
sonra birden, birden değil tabii biriktirdiğim riskli sözcüklerden aklımda direniş, ekmek, şarap, karanfil masamda huzursuz kitaplar o kitaplardan birinin ilk sayfasına “kitapları olanın yenilgisi olmaz” diye yazmıştın hüzünleri olur ama yenilgisi olmaz
her yer iktidar, her yer ordularca kin bozulmasın diye soğutucuda sakladıkları “ezmek” fiili büyük laflar ederler büyük masalar etrafında tanrının onlara lütfudur arabalar, mevkiler, korumalar ne de olsa her yandan kuşatılmıştır halk ne de olsa onların en sevdiği oyuncaktır halk canları sıkıldığında dipsiz bir çukura ittikleri
en sevdikleri anayasa: kan, korku, kargaşa, bulanık su, örgütlenmiş toz, uyku hapları çünkü insanın düştüğü kesinleşmiştir
en sevdikleri konuşma: yoksulların cenaze törenlerinde ölmeyi yücelterek “ezanı susturamayacaklar” nutukları çekmek asıl anlatmak istedikleri “ezeni susturamayacaklar” dır
en başarılı oldukları şey: her sokağa trajedi dükkanları açmak çıkarttıkları savaşlara çiçek ve kuş isimleri koymak ötekini yok saymak ve sahte vatan sevgisiyle konforlu localardan milli açları izlemek
en sevdikleri insan tipi: eğilip bükülebilen, sonsuza kadar bozulmuş, bayrakları seven ama insanları sevmeyen
en sevdikleri tiyatro: vanaları kapatıp yangınlar çıkartmanın barbarlığı ve yalan; kuşkusuz en doğru yaptıklarıdır
(zihnim isyankâr, belleğim yeryüzünün en kalabalık caddesi. içim ise yirmi dokuz çeken şubatın yalnızlığı ve ben az sonra bu parantezin içinden çıkıp bazı sevimsiz cümleler bırakacağım kent meydanına. sonra bir karahindiba çiçeğine üfleyip uçuşan tohumlarının arkasından gideceğim.)
Konuşulması gereken zamanlarda dudaklarını askıya asanların çıldırtan gürültüsü ve birer birer yıkılırken dürüstlük istasyonları ah! şu yüzünden kalkan imkansız trenler artık kullanılmayan korkunç anılar deposudur
Toplu olarak amnezi halindeyken toplum her an hatırlama tehlikesi geçirmek ve havalanabilen sözcüklerden uçaklar yapıp uzaklığa övgüyü başlatmak yok oluşlar yokuşunda bilirsin, şiire böyle davranılmazdı eskiden “keşke yalnız bunun için sevseydim seni” dediğinde şair; tadı bile başka olurdu ayrılığın yok ki bir “ihtimalleri düzeltme makinesi” ah! cümle sonlarında tükenerek baktığın o gözler o hikâyelerin başladığı yeri telaşla ovarak silme eylemi aşk denen anayasayı cebren yıkma girişimidir
İfadeye çağırıp ha bire gülümsemeyi tutukluyor sayın devlet oysa kimseye söylememiştim mutlu son kutucuklarının yerini oysa biraz daha sevişseydik biraz daha yalansız öpüşseydik belki de iktidar devrilecekti
"Meryem elleri dizlerinin arasında, kanepede yattı, camın önünde girdap gibi dönen, çevrilen tipiyi seyretti. Aklına Nana’nın bir keresinde söylediği şey geldi; her bir kar tanesinin, dünyanın bir yerinde haksızlığa uğrayan bir kadının ağzından dökülen bir ah olduğunu. Bütün bu iç geçirmeler gökyüzüne yükseliyor, bulutlar halinde toplanıyor, sonra minicik parçalara bölünüp sessizce aşağıya, insanların üstüne yağıyordu.”
Khaled Hosseini, Bin Muhteşem Güneş
Sonra arkama baktım; kim kalmış hüzne inanan kim karşı duran metal yağmuruna kim reddeden kan ve kılıç yasalarını, kim? baktım ki kuş gölgeleriymiş o kocaman gürültü baktım ki karşıdan el sallıyor boşluk gülümsüyor ve üstelik hiç yenilgisi yok çünkü dünya öpücük ölülerinden yapılmıştır her öpücük ölüsü bir coğrafyaya aittir ve haritalardaki çığlığı duymayanlar için sonsuzluk masanın üzerine bırakılmış kirli bir bardaktır sadece sonsuzluğu değil içilmiş zamanı gösterir o bardak
Yorgun sular geçiyor yanı başımdan külden düşünceler, veda ustaları yeni zindanlar için götürülen tel örgüleri ağlatılacak yeni bölge isimleri hafızanın uykusuz sürücüleri geçiyor son hızla içinde annem olan o evde uyanıyorum annemin yüzü dünyanın en tenha ülkesi aynaya bakıyorum, aynadaki bilgiye yolu hatırlatıyor yeniden bilgideki buz yol hiç yasal değil sayın anlam, çok kırıcısınız yol ki henüz uyanılmamış düşler içeriyor yol ki yanıtlanmamış taşların öyküsü neydi gök gürültüsü etkisi yapan o sözcükler neydi, bildin mi sen? yoksa çarpıp duran bir kapı mıydı?
Sonsuzluk yasal değil, çok kırıcısınız sayın anlam susuzluk hissi veriyor içinde fazla dolaşınca ama hayal kuraklığına iyi geliyor sonsuzluk ne zaman ihtiyacım olsa ay ışığında yıkanmış bir duygu havalanıyor çalılıktan aniden bir yol çıkıyor karşıma; daha önce incinmiş biri tarafından gidilmiş bir yol uzun mesafeli sesler takılıyor peşime yakılmayla tehdit edilmiş ağaçların geçmişi kırışmış köylerin iyileşme ihtimali eşlik ediyor umutlanıyorum, dönüp sesleniyorum coşkuyla: “hüzne inanmayan yola çıkmasın benimle!”
ATILMIŞ
(Biraz Gülistan Doku, biraz da diğer öyküsü elinden alınanlara… Ne bileyim, belki de şiir sözcüklerin ağlamasıdır)
Şehri içine alıyor genişleyen gülümseme dışında kalmışım huzurlu kalabalığın atılmışlar listesinin en başında yazılı ismim, gördün mü? susuyor genişlik birkaç adım sonra insan yüzünü andıran kapılar açılıyor ruh dinginliğine günah sayılır mı ki yıldızların söyleşisini dinlemek buradan
daha önce de görmüştüm bunu, rengi sis grisiydi belki de rüya grisi, yarı mutluluğa benzer bir şeydi ama mutluluk değildi; konuşulmasına izin verilmeyen anlam damlacıklarıydı alnımda gezinen; pıt, pıt, pıt! şimdikinin rengi ise fümeye çalıyor, akşamüstü fümesi
herkesin sana benzemeye çalıştığı o caddeydi bu bir gölge yanaşıp buğday taneciklerini üzerime fırlattı birden irkildim ve yaşam sandım onları oysa ayrı ayrı gizli kurşunlarmış her biri yazmak için doluşmuşlar kafamın içine, kuşlar gibi giyinip
ben duvarları da anlatmayı başaramamıştım daha önce üstüme yıkıldılar sonra o asık yüzlü duvarlar bilinmeyen bir dili sürmüşlerdi yüzlerine şehri içine almıştı genişleyen işkence, duydun mu hiç? oysa ben sadece öpüşmeyi biliyordum o çağlarda nereden bilebilirdim, nereden bilebilirdim bunun sesleri boğan bir şey olduğunu
hissettin mi listenin başındaki o atılmış ömrü? az öncesine göre şimdi biraz daha okunaklı, yakından bak listenin en başına konulması azılı bir asi olmasından kalpten dinlenildiğimde anlaşılamayan biri değilim ağzımın içi çakıl taşlarıyla dolu sadece çakıl taşları… seslere dönüştürüp fırlatıyorum onları; sevda katillerine, haksızlıktan kurumuş yaşamlara, gittikçe genişleyen işkenceci hükümetlere
beni atılmış biri olarak hatırlayacak tanıdığım herkes sen öyle hatırlama ama, öyle hatırlama kusursuz fırtınam düşün o asi taşlara neden senin adını verdiğimi mesafelerin geveze tanrısını susturmak için o şölenler şöleni yıldızların söyleşisinden neden ayrıldığımı ve yukarı doğru damlayıp açığa çıksın diyeydi karanlık nehirlere atılan öykü cesetleri; pıt, pıt, pıt!
"ISSIZLIĞIN KÖKENİNE YOLCULUK" TANITIM
Bir kitabı yazmaya hemen başlayamıyorsun.
Önce bir şey kırılıyor içinde; çıttt! diye bir ses çıkıyor. Ses ruhunda yürümeye başlıyor. Yayılıyor zihnindeki evrende. Biri bağırmaya başlıyor içinde çılgınlar gibi: “Ben herkesin kırılışıyım!” Sonra bir bulut konvoyu gelip yerleşiyor üzerine. Sırtüstü uzanıp söyleşiyorsun onlarla. Bulutların diliyle konuşuyorsun. Bulutların dili; şiirin, hiçliğin ve el değmemiş sözcüklerin serpildiği düşsel bir ülkedir. Serpiliş: Renklerin imparatorluğu… Roman ve şiir, farklı yönlere uzaklaşan iki tren olsa da geniş bir daire çizip aynı istasyonda buluşurlar. Bulutlar bilir bunu, çünkü bulutlar o iki trenin ölümcül yakıtı olan “Anlam” ihtiyacını karşılar.
Issızlığın Kökenine Yolculuk, felsefi bir çığlıktır.
Başka bir gezegenin cehennemi olduğu iddia edilen (Aldous Huxley demiştir) bu dünyada, her şey akıl, felsefe, mantıkla çözülemediği için -parçalanmış gerçekliğin- saldırısına karşı insanın çaresizliğidir. Duyul-ma-ma-nın tarlasıdır Issızlığın Kökenine Yolculuk. Ölüm, yaşam, varoluş ve uçurum tadında bir aşkı barındırıyor içinde. Duyguların toplantı salonunda alınıyor bütün kararlar.
Sonra bulutların işaretiyle yolculuk başlıyor.
Yolculuğun sadece bir yerden başka bir yere gitmek olduğunu zannedenler yanılırlar. İnsan zihninin en ücra yerlerindeki hareketlilik, bir yerden çok yere, sonsuzluğun içinde güç oluşturan ANLAR topluluğuna götürür insanı. İmge, tanrıdır orada. İmgen yoksa anıların da yoktur, anıların yoksa bugünün ve geleceğin düşsel ülkesinde hislerin en yoksulusun.
Ey Adalet, ne kadar kolay kuşatıldın!
Haksızlığa ve adaletsizliğe karşı verilmeyen her mücadele insanın yenilgisidir. Kırılan başka bir şey daha yayılmaya başlar birden. Yükselir acının sanatı. Genişler kırılışlar atölyesi. Tınnn’ diye metalik bir ses duyulur yine: “İnsan herkesin kırılışıdır.”
Anlıyorsun; bu dünya yaşamak için uygun bir yer değil. Çünkü insan doğuştan sorunlu bir tür. Onu iyileştirme şansın yok. İki yol var: Ya kayıtsızlık şenliği ya da katlanma! “Yeryüzüne katlanmanın acemisiyim!” dedi adam kadının yaralarına bakarak ve yüzündeki şiiri göstererek… Kadın, “Öyleyse bana uçurumlarını göster!” dedi bir hüzün ustası olarak.
Kayıtsızlık şenliği ise;
Camus’nün Yabancı’sındaki Meursault’un “Bugün annem öldü. Belki de dün, bilmiyorum.” sözlerindeki kadar korkunçtur. Bu belki de taşların en uzun söyleşisidir. Derinlik gerekiyordu yeryüzüne katlanmayı seçenler için. Mutluluğu bulmanın imkânsızlığının kesinleştiği bu kronik karanlıklar çağında, insanı huzura sadece derinlik götürür. Derinlik yoksa bakışlar bulanıktır. Dostluklar, sevgiler ve yolculuklar bulanıktır. Aşk bulanıktır ve kuşkuyla doludur: Senden sürekli uçurumlarını göstermeni ister, inanmak için… Onlar dünya dilleriyle, sen ise bulutların diliyle konuştuğun için yapayalnızsındır… Yapayalnızsındır… Bir ordu kadar yapayalnız… Dokunduğun herkes yaşamaya kaldığı yerden devam eder ama sen kimsenin duymayacağını bile bile sırtüstü uzandığın yerden seslenirsin: “Ben herkesin ölüsüyüm!”
Bu ağır melankolinin ardından kitabımızın (roman) arka kapak yazısı şu şekilde oluşturdu kendini:
“Devam etti Sarp ve konuşurken büyülü yolların sesini kullanan, eskimiş, önceliği yitirilmiş bir adamdan bahsetti: “Düşünce acı çektirir.” diye yazıyordu adamın göğsünde, yazmaktan çok kazımışlardı göğsüne bunu. “Düşünce acı çektirir.” Onu ıstırabın ağır işçisi saymışlardı. Koştu, insanlara çarpa çarpa, yerlere düştü, kalktı, tekrar düştü, yine kalktı. Dönüp bakmadılar ona. Son bir hamle yapıp çağın sahnesine çıktı. Herkese göstermek için açtı göğsünü, göstermek istemişti kâinatın kalp atışını. Gösteremedi. Hayat, tüylenmiş bir kazak gibi kaşındırıyordu bedenini. Yoruldu düşüncenin Zerdüşt’ü. Oturdu dünyanın uçurumlarla dolu kenarına. Kendi kendine konuşmaya başladı, kelimeler birbirine benziyordu. Ellerine baktı; kanıyordu elleri gölgelerin ölümünü temizlemekten. Bir kedi ellerini kiraladı onu sevmesi için. Bir avuç masumiyet oluştu. Bakışlardaki en tenha mahalleydi yaşama sanatı. Devam ediyordu serüven, yanında yürüyen duygu ordusuyla. Bu görünmeyendi. Görünen ise karanlıklar musluğu akarken herkesin ağzını o musluğa dayamasıydı.”
***
Belki bir gün yine, sözcüklerin günbatımında
başka bir roman yazmaya başlarken
yakalanırım anlam taşıyan kuşlara.
(https://www.edebiyatdefteri.com/251504-yazi/)
Abi Haluk Levent olaylarına ne diyorsunuz? Kime inanacağız artık bilmiyorum. Kaç kere para yolladık ailecek. İnanır mısınız durumumuz da iyi değil. Saygılar abi.
Şöyle bir alıntı var, linkini de verebilirim:
Haluk Levent anlatacak ama ben size anlatayim ondan once… hem de birinci agizdan dinledim bunlari… Oyle yandas medyanin propagandasi yaptigi gibi Ahbap yapilan bagislarla hicbir sey yapmadi degil durum. Depremzedelere verilecek Yuzlerce binanin insaati yapildi. Insaatlar tam bitmek uzereyken muteahitler, insaatlari durdurup, paralarla birlikte kayiplara karisti. Sadece 1 insaata 800 milyon lira harcandi. Bitime bes kala gizli bir el muteahitleri tehdit edip insaatlari bitirtmiyor. Ahbap isi bitirtmek icin baska muteahitleri ariyor ama hicbiri yanasmiyor. Zira tehdit ediliyorlar. Kim tarafindan? Bizzat bakanlik ve valiler tarafindan bu insaatlari bitirmeyeceksiniz, Ahbap a is yapmayacaksiniz talimatlari gidiyor. Ortada buhar olan bir para falan yok. Muteahitler tarafindan calinan ve akp tarafindan bitirtilmeyen insaatlar var. Lisans verilmeyen okullar var. Valilik kararlariyla durdurulan projeler var. Haluk Levent bu gune kadar bunlarin hicbirini aciklamadi. Zira aciklasa dogrudan hedef olacagini ve dernege cokulecegini biliyordu. Lakin gorunen o ki iktidarin suyuna gitmek yetmedi… akp Levente acikca paralari kizilaya aktar ve dernegi kapat diye defalarca ultimatom gonderiyor. Bu surecte Haluk Levent zor duruma dusuyor, soz verdigi bazi projeleri gerceklestiremiyor, borc batagina saplaniyor ve bunu da kamuoyu ile paylasamiyor. Defalarca bakanlarla, hatta erdogan ile gorusmeye derdini anlatmaya calisiyor ama kapi duvar. Haluk Levent Kumar oynar oynamaz, bu beni ilgilendirmez. Gecmiste karsiliksiz cekten hapis yatti evet, ama o davanin icerigini arastirmayan icin Levente uckagitci demek kolay.. Once arastirin.. sonra konusun.. Simdi koca koca adamlar cikmis yargisiz infaz yapiyor akp agziyla… Ahbap depremin 2. Gununden itibaren Turkiye'deki en baski altinda olan kurum ve keza Halul Leventte oyle. Ardi ardina gonderilen mufettisler, engellemeler, yipratma calismalari, tehditler, yandaslarin kara propagandasi vs.. Hicbirimize konusmak dusmez belki de, ciksin deprem bolgesindeki insanlar anlatsin Haluk Leventi ve Ahbap i . Ha eger Haluk Levent bu paralarin bes kurusuna dahi el uzattiysa kahrolsun… lakin ben yargisiz infaz yapmam. Hele de akp eliyle yapilanlari bildigim halde hic yapmam. Haluk Levent umarim bunlari aciklayabilir. Tabi susturulmazsa… ama o aciklayamasa bile benden de baska aciklayacak cok insan var. Ben bu kadarini dinledim biliyorum. Bana anlatanda bunun 100 kati belgesiyle bilgi var. Dahasi akp nin elinin uzanacagi bir yerde de degil. Dolayisiyla bu bilgi ve belgeler pek yakinda cikar ortaya…
YERYÜZÜNDE KAPLADIĞIMIZ BOŞLUK
Aramızda bazı kelimeler dolaşıyor sonbahardan kalma ama kışa hazırlıksız yeni doğmuş olanlar da var içlerinde yaşlanmış olanlar ve anlaşılmayanlar acıyla oyunlar oynayıp ardından gülümsüyorlar gülümseme veda anlamına geliyor bazı şehirlerde
başka kime anlatayım bilemedim tek sen kaldın; sonsuzluğa adını fısıldadığım
hüznü anıt gibi dikmişler insanlığın ortasına gidip gelip ona çarpıyoruz boynu kırılıyor çiçeklerin kısa kısa cümleler kuruyorum o çiçeklerden cam kubbeye çarpıp yere dökülüyorlar
bir baktım; kendi kendime konuşuyormuşum oysa uzun uzun dinlerdin eskiden beni şimdiyse kendine ait düşüşlerin var
varoluş sancısı değil bu, ölümsüz bilinç göğsümü bir mengene gibi sıkıştırması yeryüzünde kapladığımız boşluğun
bütün mutlu gemiler geçip gidiyor o ünlü ıssız adadayım; sesimin duyulmadığı
ve yarım asır önce hazırlıksız çıktığım için yanıma alamadığım en değerli üç şey
ah, veda etmeliyim veda etmeliyim artık zihinsel ve duygusal derinliğe
çünkü ülkem; bir ceset kadar yalnız suskunluğun kolyesi övüneceği bir madalya gibi takılmış boynuna
kapatılmış, hassas kalplerdeki park yerleri. bombalar konulmuş buluşma yerlerine aşırı sevenler buluşmasın diye
bak bu da zihnimize musallat olan çöl hatırladın mı? hatırladın mı? şu da çocukluğumuzdan kalma kumların karanlığından kurtulan yaralı bir taş belki de taş değildir o; yaşama sevincini öldürmeye gelenlerin önünü kesen düşüncenin hayaletidir bilemedim başka kime anlatayım bunu.
DÜNYANIN AĞZINDAKİ GÜRÜLTÜYÜ BOŞLUĞA DÖKMEK
Her yere saçılmış post-model edebiyat yürürken neredeyse üstlerine basıyordum biri onları rastgele ortalığa atmamış gayet düzenli bir dağınıklık bu, kaos gibi bolca sözcük var ama anlamları çağrılmamış yalnızlıktan bahsediliyor ama hiç yalnız yok insanın sırtında dalgalanan şu kalabalığa bak!
hiç bulaşmıyorum post-model edebiyata çünkü derinlik psikolojisi hiç susmuyor bende bu, kapalı zihin salonunda keder jimnastiğidir usulca sokuluyor yanıma donuk yüzlerin belirsizliği sessiz insan potansiyel avdır diye düşünüyor ellerini ovuşturarak hayallerime dokunup hızla kaçıyor
uyumaya çalışıyorum potansiyel av olarak nasıl da tatlı uykunun hiçliği çağın bu saatinde bilgi kulağıma fısıldıyor: “uyku uçurumdur” biliyorum ama ben onun unutturma etkisinin peşindeyim bütün bunlar kedere dayanıklılık testi
haklılık duygusu yaşayabileceği bedeni arıyor burası dolu diyorum, göğsümü elimdeki bıçakla göstererek bir sürü haklılık bedel ödemeden barınıyor bedenimde söylediklerimi duymuyor, iyice yanaşıyor yüzüme “müziğin sesi çok yüksek duyamıyorum seni” diyor yüzüm cevap veriyor ona: müziğin sesi çok yüksek değil ezilenin sesi kısık
“hani şair sevgi ustasıydı” diyor yanına bütün incinmiş iklimleri de alarak bu söz çok klişe sayın haklılık duygusu şair asla yalnızca bir sevgi ustası değildir. genellikle; dünyanın ağzındaki gürültüyü boşluğa dökendir o boşluk bulantıya yakalanmış şairlerin kulübüdür
hiç bulaşmıyorum post-model edebiyata derinlikten bahsediliyor ama içine girince herkesin en sevdiği oyuncak sığ sularda yüzmek “onun tek bir yüzü yok, bütün yüzler onundur” sözüyle başlıyor aldanışlar kitabı maske fabrikası kurulmuş kitabın tam ortasına büyülü yanlışlıklar taşıyor işçi servisleri sorulmayan tek sorudur kağıtlar ülkesinde: halk ne zaman gelecek?
Zaman ne zaman başladı ne zaman bitecek sık sık düşünüyorum bunu sıra dışı bir tat bırakıyor ağzımda bu düşünce kaybolmamak için hemen çıkıyorum oradan ki çıkmanın anlamı ağırdır anıları koruyan ağaçların dalgınlığına çarpıyorum seçilmiş sözler biriktiren dallarından sararıp solmuş bir söz düşüyor önüme ''kırk yaşımızda, yüreğimize yirmimizde sıktığımız bir kurşunla ölüyoruz.'' ben o kurşunu hangi yaşta sıkmıştım yüreğime hatırlamıyorum, belki de sıkmamıştım belki de oyuncak bir tabancaydı o bundandır kırk yaşından sonra o morg senin bu morg benim dolaşıp durmam