yemek yemeyi bilmem ama savaşın mutlulukla bir ilgisi olmalı.
Game of Thrones Daily
noise dept.
Cosmic Funnies
occasionally subtle
Color Me Curious

Origami Around

No title available
No title available
KIROKAZE

PR's Tumblrdome
No title available
hello vonnie
No title available
Claire Keane
untitled
The Bowery Presents
EXPECTATIONS
Sade Olutola
ojovivo
macklin celebrini has autism

seen from Kuwait
seen from Germany
seen from United States
seen from Türkiye

seen from United States
seen from United States
seen from United States
seen from Iraq

seen from Malaysia

seen from Germany

seen from United States
seen from United States
seen from United States
seen from Colombia
seen from Jordan

seen from Luxembourg
seen from Italy

seen from Malaysia
seen from United States
seen from Germany
@ebubilim
yemek yemeyi bilmem ama savaşın mutlulukla bir ilgisi olmalı.
Mart Ayı Sinema Bilançosu! (Liste aşağıda)
Mart ayında biraz fazla film izledik. Dostlar sağolsun.
Geçtiğimiz aylarda, Yeşilçam sinemasının malum ıssızlığında bizi büyüleyen Jodaeiye Nader az Simin de tam aynı zaman diliminde Yabancı Film Oskarı’na kavuştu çok şükür. Mart ayındaki İran rüzgarı biraz da bu yüzden esti. Jodaeiye Nader az Simin’in (2011), şahsen benim için “sinemalar üstü” bir konumda olması, onu besleyen sinema dünyasını da sadece bu nedenle bile önemli kılıyor.
Geçen senelerde Yunanistan yapımı Kynodontas’la (2009) ilgili yaptığım Oskar kulis çalışması, pek ses getirmemişti. Oskar, komşuya gitmedi. Darısı bu seneyeymiş. Bu nedenle Farhadi ve onun “yalnız” ülkesine dair mesajları aşağıdaki listenin oluşmasının da başlıca motivasyonu oldu.
İran sinemasının minimal ve hatta “ajitattif” boyutu, elbette “oryantalizm” olarak da okunabilir. Ancak, Farhadi sinemasındaki karakterlerin derinliği ve kabuklu yapısı oldukça özenli bir sinemacı emeği barındırıyor.
Bu özenin mimarlarından iki usta isim ise şüphesiz Abbas Kiorostami ve Majid Majidi. İran sinemasındaki minimalizm (dürüstlük, fedakarlık vs.) özellikle Majidi sinemasını besleyen bir durum. Kiorostami ise daha fazla deney yapabilen, daha Avrupa sinemasına yakın bir usta. Ancak, sınırlı konuların yegane sebeblerinden biri de İran’daki sanatsal özgürlüğün sınırları. Bu durumun, Holywood’un karton karakterlerinin sinemaya sızmasını engellediği muhakkak. Ama yegane sebep bence “engel teorisi”. Lars von Trier’in eski sinemacı Jorgen Leth’i engellerle sınadığı “The Five Obstructions (2003)”, sinemada engellerin yaratıcılığı nasıl tetiklediğine muazzam bir örnekti bence. İran sineması için de öyle düşünülebilir gibi.
Amerikan sineması da bu minvalde özellikle bence Sideways (2004) ile zirve yapan bir bağımsızlık rekabeti gösteriyor. Kitlesel yapımlarda, karakterlerin daha sahici, daha derin özellikler barındırması bu nedenle oldukça keyif veriyor.
The Shawshank Redemption (1994) gibi kült bir film haline geleceğini düşündüğüm Intouchables’ı (2011) bu nedenle çok önemsiyor ve Mart ayı listemde bir numaraya yerleştiriyorum. Gerçek bir hikayeden uyarlanan film, hem kitlesel sinemanın ve “gerçek” karakterlerin hem de olağanüstü ve çarpıcı bir hikayenin birlikte olabileceğini gösteren ender örneklerden biri.
“Holywood uyarlayacakmış” türünden olan Norveç harikası, Hodejegerne de (2011) benzer sebeple zirveme ortak bir yapımdı. Müthiş bir olay örgüsü, ince bir polisiye, sıra dışı karakterler. Neredeyse Oldboy (2003) tadı verdi. Warrior (2011) da Raging Bull’u (1980), Rocky serisini aratmayacak türden heyecanlı bir “dövüş” filmiydi. “Soluksuz” izlenecek türden.
Hep aklımda olsa da ancak izleyebildiğim “zelig sendromu”na adını veren ve “absürd sinemayı” 80lerde zirve yaptıran bir yapım da Woody Allen’ın Zelig’i. (1983) Bu vesileyle Woody Allen külliyatında hala izlemediğim filmler de Mart ayındaki kadrajıma girmiş oldu. Zelig, çok açık ki Allen’ın başyapıtlarından biri. Sendrom dediğimiz şey ise, Zelig’in başkalarının yanında onlardanmış gibi davranması. Tarih üstü bir durum. Oğuz Atay mizahına ait birebir örnekler bile yakaladım bu filmde.
İran sinemasından bahsettim ama, Mart ayında beni ilk gaza getiren filmlerden olan “Copie Conforme”yi özellikle Before Sunrise (1995) tarzı geveze filmleri sevenlere tavsiye ederim. İran’lı bir sinemacı olarak Kiorostami’nin Fransa’da Jüliette Binoche’la birkaç dilde gezinen bir kasaba filmi çekmiş olmasının dışında, ilişki ve evliliğin bir “oyun”, “ödev”,” kopya” olarak sorgulaması ile de postmodernizme giriş dersi gibiydi bir yandan.
Sırp yönetmen Kovaçeviç’in Profesianalac’ı (2003) ise geç izleyebildiğim iyi filmlerdendi. Halen Bülent Emin Yarar’lı oyun versiyonu çok beğeniliyor. Kurgusu itibariyle bana Das Leben der Anderen’i (Başkalarının Hayatı-2006) hatırlattı. Tabii o daha sert bir Alman hesaplaşması iken, bu film daha oyunsu ve mütevazı.
Almodovar’ın son filmi ise (La piel que habito) “cinsel kimlikler”in toplumsal kuruluşunu tartışmaya açar gibi yapan ama gereğinden az konuşan, ilk fikri harcasa da yine de iyi bir filmdi bana göre. Klasik Almodovar işte.
Kısacası, Mart ayı bilançomuz İran merkezli gözükse de, popüler filmler ve geç izlenen başyapıtlar arasında gezinen ve özünde arkadaşlarla hoşça vakit geçirmeyi önceleyen ve hatta en başta “zirvede” bunu hatırlatan bir listeyi oluşturmuş. (Intouchables, Khane-ye doust kodjast? / Where is My Friend? dışında Tyrannosaur’ın da bağlamı arkadaşlık esasında.) Haydi bakalım, daha önümüzde festival var.
Kısacası, biz bu odada “Ben o filmi izledim ama bir daha izlerim”cileri sevmeyiz arkadaşlar. Ama bazı ustaları da tekrar izlemeli. İyi seyirler.
Intouchables (10/10) –Nakache, Toledano
Hodejegerne (9/10) - Morten Tyldum
Zelig (9/10) -Woody Allen
Bacheha-Ye aseman (9/10) –Majid Majidi
Darbareye Elly (8/10) -Asghar Farhadi
La piel que habito (8/10) –Pedro Almodovar
Copie conforme (8/10) – Abbas Kiorostami
Profesianalac (8/10) - Dusan Kovaçeviç
Warrior (8/10) –Gavin O’Connor
Rang-e khoda (7/10) – Majid Majidi
Tyrannosaur (7/10) –Paddy Considine
Sleeper (7/10) - Woody Allen
Midnight İn Paris (7/10) - Woody Allen
Baran (7/10) -Majid Majidi
Down by Law – (7/10) -Jim Jarmusch
Night on Hearth (7/10) -Jim Jarmusch
Chunking Express (7/10) –Wong Kar Wai
Khane-ye doust kodjast? (7/10) – Abbas Kiorostami
Ta'm e guilass (7/10) –Abbas Kiorostami
A Beter Life (6/10) –Chris Weitz
Drive (6/10) –Nicolas Refn
Crimes and Misdemeanors (6/10) –Woody Allen
Hugo (6/10) – Martin Scorsese
Güneşin Oğlu (5/10) -Onur Ünlü
Celal Tan ve Ailesinin Aşırı Acıklı Hikayesi (5/10) –Onur Ünlü
Oyuncu değişikliği:
Tinker Tailor Soldier Spy (?)
The Muppets (?)
Take Shelter (?)
Entelköy Efeköye Karşı (?)
La Haine(?)
İki eski dostun sır dolu ölümü
Eski tür M.E.B. kitapları koleksiyonu yapan Mehmet Bitki (sağda), Kız Meslek Liselerinde okutulan “Kooperatif Teknikleri” kitabını bulamayınca kendini astı. Bitki, evli ve 3 kaktüs babasıydı. Bitki’nin özel koleksiyonu ailesi tarafından SEKA’ya bağışlandı.
Tematik cazın efendisi Sipahi Beş (solda), uzun süredir yalnız başına tedavi gördüğü evinde ilk yolculuğuna uğurlandı. Beş’in evinden hiç çıkmadan montla hazırladığı tek caz albümünü 5 kişi satın almıştı. Beş, Eşya ve Kuş dillerine hakimdi. Vasiyeti üzerine, ölümüne intihar süsü verildi.
ruh halimi sordu. "fotokopilerim var doğuruyolar. okumam gereken dağlar. görüşmeci çığlıkları. gülhane parkı humayunu, kızgın gömlekler ve halay" dedim sığdığı kadarıyla.
"fotoğraf, kusursuz bir cinayet"miş. böyle laflar ediyorlar. biz'de bir gedik açıyorlar. sonra, bu lafları durumlarımıza uyacak şekilde dikmek durumunda kalan terzilere dönüşüyoruz.
her neyse. mevzu, derin. ben, tüm kitapları, fotokopileri ve bir fincan isam kahvemi alıp, mekan değişikliği yaparken fotoğraflanmışım. diğer düşüncelerim, dertlerim, kaygılarım, tedirginliklerim ve korkularım ve odalarım ve gömleklerim ve dağınıklığım ve/veya faturalarım ise öldürülmüş.
kusursuz bir cinayet sevgili tunakan. taammüden adam fotoğraflamak. teşekkür.
senin iş de umarım olur. kitaplar düşmeden kaçmalı. bize her yer olay yeri.
bu benim adımdır.
"kollarında bir güneş ölür, gece gömmem onu diye tutturmuştur, sürekli dalgalanmalarla deniz öğretti ona, nasıl çıkacağını kendinden, hem de hep kendi kalıp." adonis yazmış.
demek ki jean genet'in kensisiyle bir problemi yok akit'in. bardağın dolu tarafına baktığımızda böyle.
zira akit'in haberinde küçük iskender için salya ve homofobik hakaretlerin dışında "genet'in kötü bir taklitçisi" başlığı da var..
savaşıyorum, öyleyse varım.
şaka değil "sokrat incesu" diye bir savaş efsanemiz var. kayseri incesu'lu bir rum yüzbaşı. çanakkale savaşından sonra bozcaada'ya yerleşmiş. incesu soyadını almış. ölünce papaz, yastığının altında kuran bulup trip atmış. dini tören yapmamış. imam da müslüman değil ki demiş. sessizce törensiz gönülmüş. bugün hala filozof sokrates sanılıp evi ziyaret ediliyormuş. aziz nesin'i filan aşmış olay. kendisinin son sözünün "incesuluyug aga" olması nedeniyle de devlet töreni yapılmadı sanıyorum. sokrat dedemizin savaş anılarına dair bir de kitabı var. inceledim, kebap askerlik yapmış.
tanrı'nın çocukluk anıları.. çocukların yönettiği bir dünyada eşya'ya söz hakkı doğardı heralde. bir ki üç.
iç dünyası, iç organları olan akbabuş'a saygıyla..
varoluş sultası
varoluşçuluk, babadan oğula geçer. 29 yaşında ölen babasının mezarını kendisi 40 yaşındayken ancak bulabilmiş camus. ölürken de yakışıklıydı.
50lerde çocuk olmak..
"Bakire dediğin yarıya kadar okunmuş kitaptır."
cinsellik 101
şimdi bu cinselliğin kurulan bir şey olduğunu düşünüyorum. mesela meme'yi arzulama olayı. freud sen haksızsın ve sana laflar hazırladım. ilk çağ sanırım, memeleri höpür höpür sallanan erken dönem kadınlar, bu sallanma vücutlarını rahatsız edince memelerini örtmeye başladılar. erkekler de "lan ne var o yaprağın altında la" filan diye bir konsantrasyon olayına girdiler. sadece akşamları, evde açılan bu memeler, özel bir alanın simgesi haline geldi. buralarda bir yerde memeyi arzulama başlamış olmalı. kuşlar, tavuklar böyle değil bu sebeple onların memesine dokunmayız.
(ilkokul 3'de yazdığım kompozisyon)
hayat müzikal olacakmış diyorlar.
yoo sandığın gibi değil kaşıklayabilirim.
mutluluğun ayak sesleri'ni kaydettim. güzel.
ben yemek yaptım la. made in tgs.
vavien pikniğine mi gidiyoz gençler?
anlatılan benim hikayemdir.
devamlı takıldığınız bir kafede, size "her zamankinden" getiren garsonun hikayesini dinleyin.. her zaman, kpss'yi denemiştir, açık öğretimden atılmıştır, daha iyi bir iş arıyordur, patronuna küfrediyordur, aşık olduğu bir kadın vardır, üç kuruş maaş alıyordur ve 12 saat çalışıyordur.
ben de küpeliyim. kulağımdaki laf tarde'ın;
"cemiyetteki her fert hipnotize olmuş bir adamdır, yaşamak dediğin de bir tür sayıklamadır."
atay, "kelimeler albayım, bazı anlamlara gelmiyor" derken, bu "temsil"i sorguluyordu belki de.
"başka bir hikaye mümkün" diye tok karnımızdan konuşalım..