🙄 (at Parkdale, Toronto) https://www.instagram.com/p/B_5vz7XJ8Zt/?igshid=mhod1m8yzdpy
TVSTRANGERTHINGS
occasionally subtle
EXPECTATIONS
Fai_Ryy
🩵 avery cochrane 🩵
NASA
"I'm Dorothy Gale from Kansas"
Misplaced Lens Cap
The Stonewall Inn
YOU ARE THE REASON
2025 on Tumblr: Trends That Defined the Year
𓃗
tumblr dot com
Noah Kahan
official daine visual archive

pixel skylines

oozey mess

bliss lane
Claire Keane
No title available
seen from Ecuador

seen from Malaysia
seen from United States
seen from France

seen from Taiwan

seen from Canada

seen from Singapore

seen from Australia

seen from Ecuador
seen from United States
seen from Ecuador
seen from Australia

seen from United States

seen from United States
seen from Russia

seen from Germany

seen from Philippines
seen from Germany

seen from United States
seen from Belgium
@egiboy-blog
🙄 (at Parkdale, Toronto) https://www.instagram.com/p/B_5vz7XJ8Zt/?igshid=mhod1m8yzdpy
The work you do while you procrastinate is probably the work you should be doing for the rest of your life - Jessica Hische
Savul tumblr!
Tekrar merhaba.
EgiBlog 2006 yılında ortaya çıktı. İki yıldan biraz fazla bir süre Blogger üzerinde yayınlandı ve 2009 Mart'ında, sanki çok okuyanı varmış gibi gidip tüm blogu hosted Wordpress üzerine taşıdım. Bu ay başında hosting hesabımı kayda değer bir fayda elde etmediğim için yenileme gereği duymadım. Haliyle ikinci bir taşınma daha şart oldu. Bu sefer mahallenin yeni çocuğu tumblr'ı deneyeyim istedim. Tabii ki sadece yeni diye böylesi bir seçim yapacak kadar bilinçsiz bir müşteri değilim; kararımın esas nedenleri tumblr'ın daha sosyal bir altyapı sağlaması, paylaşım şekilleri (yazı, alıntı, video, vs.) arasında ayrım gözetmesi ve açık bir API'ının olması.
Gereksinimlerimi tam olarak karşılayan bir blog platformunu tüm bu güzelliklere rağmen halen bulabilmiş değilim. Bulana kadar, arada aklımı başka bir şey çelmezse, buradayım.
Sevgi, saygı ve dahası,
e.
Tasarımcı/sanatçı Susan Kare ve Apple macerası.
Everyone knows that debugging is twice as hard as writing a program in the first place. So if you’re as clever as you can be when you write it, how will you ever debug it?
Brian Kernighan, "The Elements of Programming Style", 2nd Edition, Chapter 2
geçen yıl bu zamanlar
blog başına bir türlü oturulamayınca yazacak çok ama çok şey birikiyor. bunlardan biri de dergi koleksiyonu maceram. uzun zamandır hakkında yazasım vardı, bugüne kısmetmiş. bilenler bilir, öteden beri wired dergisini takip ederim. bu takip ilk zamanlarda bütçesizlikten daha çok üniversite kütüphanesindekileri didiklemekten ibaret olsa da, sonrasında gerekli akçeyi ayırıp abone olabildim. birkaç ay doğrudan conde nast üzerinden, sonrasında da "postadan kaynaklanan nedenler"den dolayı dergiler 1-2 ay geç gelmeye başlayınca türkiye'deki dağıtıcı olan dünya'dan -"dünya süper dağıtım" deyince komik oluyor- aldım dergileri. derginin en önemli özelliği, her ne kadar ilk yarısı daha çok yeni ürün tanıtımları ile dolu olsa da diğer yarısının yer yer çok ilginç, bilgi teknolojilerini alelade bir bilgisayar dergisi gibi yeni oyuncak/moda/tarz kısırlığına düşmeden, yeniliklerin ve gelişmelerin sosyal etkilerini de vermeye çalışarak, olanı değil olacağı görme çabasında olan yazılardan (makale?) ve köşelerden oluşması. böylesi yazılar saklanmayı, biriktirilmeyi hak eder diye düşündüm ve önceki sayıları nereden bulabilirim diye araştırmalara koyuldum. ilk önce kadıköy'deki sahafları taradım ama özellikle yabancı dergilerin geçmiş sayıları hemen dağıtımcıları tarafından toplatıldığı için hiçbir şey bulamadım. avrupa yakasında da sonuç aynıydı; kadıköy'deki çeşitliliğin küsuratı bile yok buradaki sahaflarda. istanbul'da yok, başka yerlere de bakmaya niyetim yok. muharebeyi kaybettik, kaybettik de harbi de mi kaybettik? hayır! hemen bir internet cephesi açıp ebay'den taramaya başladım. taramamla beraber o zamanlar indiana üniversitesi'nde görevli bir öğretim görevlisinin kendi dergilerini (yüze yakın sayıda!) 50 dolara satışa çıkardığını gördüm ve hiç tereddütsüz aldım. o an benden mutlusu yok tabii, başıma gelecekleri bilmiyorum henüz. dergilerin sahibinin doğrudan türkiye'ye göndermesi mümkün olmadığından dhl'in easyshop hizmetinden faydalanıp dhl'in amerika'daki bir deposuna gönderttim. 3 koca koliden bahsettiğimizden en az dergiler kadar tutan kargo ücretini de üstlenmek gerekti. en yavaş gönderi yöntemiyle gönderttiğimden de 1 ay kadar sonra dergiler depoya ulaştı. ulaşmasının akabinde bunca zamandır yurt dışından gönderi alan birinin yapmaması gereken bir hatayı yaptım ve 3 koliyi de tek gönderi olarak türkiye'ye yönlendirdim. hata bunun neresinde diye sorabilirsiniz, zira malın tutarı 50 dolar ve bu haliyle gümrüksüz teslim alınabilir. ne var ki gönderilerle ilgili bir de 30 kg sınırı varmış. bundan tabi dhl'den "gönderiniz gümrüğe takıldı" diye arandığımda haberim oldu. konşimentodaki malın toplam ağırlığı 68 kilo, hatanın çapı da yaklaşık amerika-türkiye arası gönderi maliyeti kadar gümrük bedeli. ne kadar olduğunu sormayın, evlat acısına yakın bir tutardı. bu tutara ait kkdf adlı ödentiyi 1 saatlik bir cebelleşmeden sonra -müşteri temsilcisine gidilir, zat-ı şahaneleri kkdf nedir bilmez, gişeye yönlendirir, gişe görevlisi başından savar, başka bir müşteri temsilcisine gidilir, o da "böyle bir şey duymuştum, eski şubemde yapıyorduk bunlardan" der ve eski şubesini arayıp yarım saatlik sonuçsuz bir geyiğe başlar, ben banka çalışanı olarak "şube ekranlarının kullanım kılavuzu var, oradan baksan?" derim, teflon yüzeyli görevli duymaz ya da duymazdan gelir, sonrasında kılavuza beraber bakmamızın akabinde bu işlem için "KKDF" adlı bir ekranın bulunduğu keşfedilir ve işlem 2 dakikada yapılır, "yoldan geçen müşterinin işi zor" denerek şubeden çıkılır- iş bankası istanbul merkez şubesine, kalan kısmını da teslimatta okmeydanı dhl'e ödedim, kolileri güç bela bir taksiye yükleyip iş kule'ye yollandım. onca dergiyi bir de 10. kattaki ofise, girişteki posta ofisinden el arabası ödünç alıp, arabayla dergileri güvenlik kontrolüne kadar getirip, arabadan indirip bir de güvenlikte x-ray'den geçirdikten sonra tekrar arabaya yükleyip asansörlere, sonrasında da ofise kadar kaktırmak suretiyle getirdim. ağustos, takım elbiseliyim ve sular içerisindeyim, perişanlığın sözlük tanımıyım. ofise girdiğimdeki halimi aynada görsem korkardım sanırım. dergilerin gelişinin belki de tek güzel kısmı zamanlamaydı. artık bizim bölümün kartal'a taşınacağı da belli olduğundan taşınana kadar dergiler bir ay kadar öylece masamın altında durdular. taşınma esnasında isim ve masa numarasını kolilerin üzerine yapıştırdım ve diğer eşyalarımla beraber kartal siemens kampusuna taşındılar. oradan peyderpey eve taşıyarak dergilere kavuştum. halen ilk yıllardan eksiklerim var ama ciddi bir koleksiyon oldu, mesela wired'ın 1993'te çıkan ilk sayısı elimde mevcut. ara ara bu dergilerden kayda değer bulduğum metinleri paylaşmayı planlıyorum. içinde bulunduğumuz zaman aralığını ilgilendiren projeksiyonları olan, tutanları kehanet, tutmayanları şapşallık örneği olan çok güzel yazılar var. pek yakında burada!
system halted
twitter beni çok bozdu. okuma alışkanlıklarım değişti mesela; uzun metinlere gereken sabrı eskisi kadar gösteremiyorum. yazma hevesimi 140 karakter içinde kafesliyorum. sanırım sadece dükkan içi yazışmalarda ve yalnızca öyle olması gerektiği için daha uzun yazıyorum. yapmayı tasarladığım şeylerin peşinden gitmekten, nokta atışı ya da tamamen keyfekeder okumalar yapmaktan, arada durup kendimi dinlemektense gündemden geri kalma korkusuna yenik düşüyorum. bir sorun var. farkındayım, gidereceğim. aha buraya yazıyorum, daha da yazacağım.
ben bugün bunları buldum, 21.03.11
okyanus derin şey: http://t.co/Tt7NtDu
ikinci dünya savaşı derin mevzu: http://fatpita.net/?i=1036
erkek mimarlar iki arada bir derede: http://twitpic.com/48pepm
konteyner gemisinde son nokta: http://bit.ly/hjtJ9t - boğazı aşan ve sadece yük taşımacılığına ayrılmış bir demiryolu bandı ayrılsa ve olay biraz pazarlansa bu gemiler maersk'e yedirilir, ama böyyüklerimizin aklı(?) başka yerlerde her zamanki gibi.
xkcd'den radyasyon dozları: http://xkcd.com/radiation/
procrastination flowchart: http://ehdom.com/flowchart/
ben bugün bunları buldum, 14.02.11
fi tarihinde lisedeyken yaptığımız bir düşünce deneyi ile ilgili bir şeye rastladım, onu paylaşayım dedim. bitkilerin yeşil dokusunda bulunan klorofili ayrıştırıp enerji üretiminde kullanmanın mümkün olması gerektiğini düşünüyorduk. amcalar konuya el atmışlar: http://www.economist.com/node/21015679?fsrc=nwl
taksi işletimi konusunda katedilebilecek önemli bir mesafe mevcut; araç kalitesi konusundan şoförlerin hal/tavır/davranışına, araç içi hizmetlere kadar iyileştirilebilecek ve farklılaştırılabilecek çok şey var. bahsettiğim noktaların önemli bir bölümüne çözüm getirmiyor olsa da "bir yerden başlamak lazım"dan hareketle incelenebilecek ve memlekette uygulanabilecek bir iş fikri var: uber. normal taksiden pahalıya geliyor (%10 kadar diyor ama bana daha yüksekmiş gibi geldi) ve bu özelliğiyle türkiye'de uygulanabilirliği düşük. ne var ki kullanılan araçların standardı da harcıalem taksilere göre yüksek, yani fiyatı hak etme yönünde bir çaba da yok değil. şu anki haliyle ancak back-up'ın özel şoförlü transfer hizmetine benziyor, ama en az bir gün önceden rezervasyon yaptırma şartı yok, uygun durumda araç varsa en geç on dakikada geliyor.
programcılık/yazılımcılık ile ilgili şık alıntılar: http://stackoverflow.com/questions/58640/great-programming-quotes
ben bugün bunları buldum, 01.02.11
ucundan kafayı kırmayı gerektiren işlerin yapılması için insanları motive etme amacıyla ödül/ceza mekanizması kurmanın ters tepebileceğini, hatta teptiğini buldum. daniel abi anlatmış, izleyedurun.
bu aslında geçen hafta bulduğum, daha doğrusu hepimizin kucağında bulduğu bir şey; mısır'da acayip şeyler oluyor. millet bunu sosyal medyanın gücüne, etkisine tahvil etmeye çalışıyor ama devrimleri araçların değil insanların yaptığı es geçiliyor. neresinden bakarsanız yanlış.
ben bugün bunları buldum, 17.01.11
redis diye bir key-value store buldum. ilginç bir şeye benziyor, bazı ept işlerinde kullanabilirim. kurcalamak için linux kurmak gerekecek. windows port'u da var sanki, ama stabil midir bilemedim.
redis ile beraber nosql hareketi de ilgi alanıma giriş yapmış bulunuyor. saklamak istediğimiz her veriyi ilişkisel veri modeline uydurmak zorunda olmayabiliriz pekala.
rss, podcasting ve benzeri birçok web fenomeninin mucidi dave winer'ın hazırladığı ve hacker news sitesinde yer alan haber/makale/linkleri doğrudan twitter'a aktaran @hnfirehose. on numara nerd besini.
gelecek zamana övgü
15 ağustos 2010 tarihinde ani'nin bir yorumuna şöyle bir yanıt vermişim:
olacak, yapılacak, kat çıkılacak. dillere gelecek zaman büyüklerimiz tarafından efkar-ı umumiyeye umut aşılasın diye eklenmiştir; zira gelecek hepimize aydınlık yarınlar müjdelemektedir. okumaya devam ediniz efendim…
evet, gelecek zaman. hiç ulaşamayacağımız bir kızılelma, duyularımızla hiç algılayamayacağımız yakınlıkta olmasına rağmen hem de. aynı zamanda o ulaşma, algılama çabasındaki bile bile beyhudeliktir gelecek zaman. ne var ki, gelecek zamanda olacağı muştulanan şeyler zamanı geldiğinde yerine gelmemişse, muştu sahibine muşta marifetiyle girişilmesi helale yakın mekruhtur, renkler arasında ekrudur, erkekse mutasım, kız ise münteha'dır. lagaluga faslını bırakıp sadede gelelim: egiBlog ile ilgili sırada bekleyen n tane nane mevcut. bunlar "geçmiş zaman olur ki, hayali cihan değer" kategorisi dahilinde kaderlerini beklemekle beraber öne kaynayan bir iki şey olacak (yine -cak, yine -cak! egiboy bıkmadı, bıkmaya-cak!). bunlardan ilki "ben bugün bun(u/ları) buldum". internette, okuduğum bir dergi ya da kitapta ilgimi çeken bir şey varsa bunlar egiBlog'da iki şekilde yer alabilecek:
periyodik "ben bugün bunu buldum" yazıları içinde,
o denli fevşukelade bir "buluş ise özel, bbbb dışı bir yazıda.
her iki durumda da yazı bbbb diye -for your viewing pleasure- tag'lenmiş olacak. hem bir hatırlama/paylaşma noktası olsun, hem de twitter'da favori olmasa da başka türlü ayırmak mümkün olmadığından favori diye işaretlemek zorunda kaldığım tweet'ler erisin diye çok amaçlı bir yenilik. sizleri bilmem, bana hayırlı olsun.
hit mi babuşka van mor taym!
sonunda! temmuz 2010
son birkaç yılın içinde ilk kez bu yıl eylül'den önce tatile çıkabildim. yanımda bu sene de annem var. bu yılın planı önce valide hanım, sonra peder bey ile ayrı ayrı çıkmak olduğundan ve yakın zamanda ameliyat geçirmiş olan peder beyi yormak istemediğimizden planı harfiyen yerine getirdik. istikamet yine kuşadası (macera aramıyoruz, istemiyoruz, maceraya katlanamıyoruz) ama bu sene değişik bir şey denedik. ne otel ne de apart otelde kalmak istemiyorduk ve biraz da hesaplı bir alternatif arıyorduk. biraz kurcalamayla kuşadası limanı'na çok yakın bir daireyi 15 günlüğüne tuttuk. daire ingiliz bir çifte ait ve davutlar tarafında oturan arkadaşları (myra ve kelvin frew) tarafından kiralanıyor. internet denilen nane hakikaten işe yarıyor böyle durumlarda, tavsiye ederim.
[blackbirdpie url="http://twitter.com/egiboy/status/18942254710"]
her neyse, son dakikada epeydir ertelediğim bir dokümantasyon çalışmasını bitirmek üzere mesaiye kaldım, mesai dönüşü alel acele toparlandık ve en fazla üç saat uyku ile sabiha gökçen'e yollandık. kısa ve rahat bir uçuş sonrası adnan menderes, bir saat kadar sonra da kuşadası. internetteki resimlerinde pek öyle görünmese de birinci bodrumda olduğu sevimsiz gerçeği ile karşılaştığımızı eve bayan myra'nın yardımları ile yerleştik. ev, kuşadası'nın önemli bir bölümü gibi yamaçlara kurulu olduğu için ön kesilmez şekilde deniz, liman ve ada manzaralı neyse ki, tamamen bir photoshop hilesine kurban gitmemişiz.
[blackbirdpie url="http://twitter.com/egiboy/status/19646563902"]
ilk gün evin alışverişi ıvırı zıvırı halledildi ve dinlenildi. ertesi gün pazar olduğundan, en yakın plaj olan kadınlar denizi'nde yer bulunamadı ve bir mini-münakaşa sonrası "green beach" nam bir plajda gün gün edildi, gidilebilen her gün kadınlar denizi'ne gidilmesine de ikinci bir emre kadar karar verildi. akşam sahil parkındaki meydanda (ismail cem dostluk ve barış meydanı - vay!) küba'lı bir grubu ve onun kocaman teyze standartlarını büyük ölçüde karşılayan solistini dinledik. günler geçti ve mahallenin pazarına gidesimiz tuttu. pazar salı günü kuruluyor ve tezgahları işletenlerin çoğu roman. her türlü stereotipik anlatımdan özenle kaçınırım, ama roman demek izleyen ilginç anlar demek a dostlar. efendim, tezgahın başında annem biber falan bakarken benim de cep telefonundan bir şeye bakmam gerekti. dakikası dolmadan roman bir abimiz şöyle deme ihtiyacını hissetti: "o telefon ağırlık yapmıyo mu abey?" höh! "yok yok iyi böyle" falan deyip geçiştirdikten sonra hızla olay yerinden uzaklaştık.
[blackbirdpie url="http://twitter.com/egiboy/status/19365138127"]
ev dönüşü yolu şaşırıp bir sokak yukarıdan gitmemizle de bu sefer bir sokak dolusu romanın ortasında kaldık mı? bilenler bilir, kuşadası'nın güvercinada - kervansaray arasında kalan kısmı daha eski yerleşimdir ve bu civarın yukarı kısımlarının çoğu roman nüfustur. daha on adım atmadan bizi turist zanneden çocuğun biri a 1 b 2 bastı küfrü! "hsktr ordan pç" diyemiyorsun zira kavga çıkar, daha doğrusu dayak yeriz. yabancı olmadığımızı söyleyince aralarında bir özür diledi, biz de aradan seyirtip geçiverdik, yolumuzu bir şekilde düzleyip eve vardık. heyecana alışmamış bünyeye birkaç günlük adrenalin oldu, çok da güzel oldu.
[blackbirdpie url="http://twitter.com/egiboy/status/19365236080"]
diğer günler deniz/ev/mümkünse çarşı döngüsünde sürüp gitti. arada kendini apartmanın sahibi zanneden ve bizden aidat falan almaya çalışan, alamayacağını anlayınca kuduran, kendini bilmez bir apartman sakiniyle uğraştık. muntazam aralıklarla ve çok şık formasyonlarla uçan savaş jetleri bizlere ege kıyısında olduğumuzu ve bunun bir kaşıntı mevzuu olduğunu hatırlattı. valide hanıma sandalet almak için selçuk'a gittik, arada en az onbeş senedir gitmediğim efes'e uğradık. efes'in benim için ilginç olan tarafı her geçen gün toprağın altından yeni bir şeylerin çıkıyor olması. dolayısıyla her geçen gün yeniden inşa ediliyor ve yenileniyor, oysa ki her şey en az binbeşyüz yıl öncesinden kalma. selçuk'ta tüm gün dolandıktan sonra bir köfteciye uğradık. janjanlı bir ismi yok, "selçuk köftecisi". öyle böyle bir köfte imal etmiyorlar burada arkadaş! tek lokmalık ama tam bir lezzet bombası olan köfteler yapıyorlar, yolunuz düşerse mutlaka ama mutlaka uğramalısınız. burada yerel efsane yağlı güreşçi mandingo (tekin kalkan, lakap da pek sakat :) ) ile tanıştık. köfteden hareketle yaptığım tek tahminim mekanın sahiplerinin rumeli, tercihen makedonya muhaciri olduğu idi, çünkü bu köfte işini memlekette en iyi kıvıranlar onlar. tahminim tuttu tabii ki :)
[blackbirdpie url="http://twitter.com/egiboy/status/19496915554"]
arada az canımızı sıkan şeyler de olmadı değil. yetkisini kendinden alan apartman yetkisizinden zaten bahsettim. bahsetmediğim şeylerden biri de evin dandik şekilde döşenmiş elektrik tesisatı. hoş, genel olarak yöredeki binaların yapı kalitesi yerlerde, ama elektrik tesisatı özelinde "bizim" ev bambaşkaydı. bir sigorta arızası bir akşamımızı heder etti. evde sıcak su ve fırın tamamen elektriğe bağlı olduğu için -güneş enerjisi ve gaz ocağı bekliyor insan haliyle- kalakaldık. işin ilginç tarafı ise elektrik kullanımımızın kaldığımız sürece yoğunluğu hiç değişmemiş olsa da en başta önemsemediğimiz -sigorta atar, tekrar şalter açılır, devam edilir- arızanın ilk haftanın ortalarından sonra başlamış olması. sigorta panosunun arka tarafından kablolar açık şekilde görülebildiği için dışarıdan kurcalandığını düşündük en komplo teorisyeni halimizle.
[blackbirdpie url="http://twitter.com/egiboy/status/19524443558"]
burada "komplo teorisi" ibaresi biraz hafif kaçıyor, çünkü bir ara komşu olduğumuz bir komiser ile adli makamlara yansımış birtakım sorunlarımız var ve bu süreç başladığından beri kendimizi garip durumlar/olaylar içinde buluyoruz. ne bileyim, herhangi bir gün plaja gidip gitmeyeceğimizi kim nereden bilebilir de bize yer ayırabilir? hem de daha önce geldiğimiz günlerde hiç böyle bir "iyilik" ile karşılaşmamışken? ayırılan yer de gayet tekinsiz üç-beş elemanın tam ortası bu arada. ya da döneceğimiz günün akşamı dışarı çıkarken kapının önünde aylak aylak gezinen, makinalı silah taşıyan bir polis bulur musunuz? sokakta polise ait herhangi bir resmi araç yokken? sokakta polisin müdahalesini gerektirir herhangi bir olay yokken? bunu kafaya takmayıp limanda oturacak bir yer ararken girdiğimiz bir mekandan -yer ismi de vereyim, harvard cafe- "sizi alamıyoruz, aranıyormuşsunuz" diye geri çevrilir misiniz? şu saatten sonra ne komplo teorisi? böyle aptalca olaylar silsilesi de moral bozdu haliyle. yine de eğlenmeyi ve dilenmeyi bildik, sağ ve salim olarak istanbul'a döndük. birikmiş iki foundation serisi kitabımı bitirdim, bir kuşadası klasiği olarak ayağımı sakatladım,bir çok konuda kendime tutamayacağım sözler verdim, son dakikada yunan radyosu keşfettim,... geldim!
[blackbirdpie url="http://twitter.com/egiboy/status/20092905755"]
geldiğim gibi dergilerimi teslim aldım. ne zaman? az-z sonra!
zeyna ulan :)
youtube'daki zeyna dı voriyır prinses aşkı bambaşka. ibretlik bir paylaşım.
eylül 2010: gelecek program
temmuz 2010 tatil macerası
wired dergilerimin gelme serüveni
eylül 2010 istanbul'dan kaçış: "the vacation that never comes"
yakında egiblog'da!
ondokuzmartikibinondanberi - 3
—amma birikmiş ha!— mayıs ayının bilmemkaçında bebek dükkan burger'e gittik işteki tertiple beraber. yer ufak, talep yüksek, dolayısıyla hem kalabalık, hem rahatsız, hem de sıcaktı. eksiz katıksız nasıl bir mamul ortaya koyduklarını görmek için en basit, "baz" burgerlerinden söyledik. söylemin eyleme dönmesi ise epey bir zaman aldı. aman ne yavaşlık! insanı hammadde esprilerine zorlayan cinsten. neden sonra gelebildi burgerler. hiç de matah değillerdi; garip bir yanık hayvan yağı kokusu sinmiş, herhangi bir iyi özelliği ile öne çıkmayan iri ve yassı et topakları ile karşılaştık. gunün ilerleyen saatlerindeki mide rahatsızlığı, yediklerimin tadının ağzıma gelip gelip durması da cabası. yakın zamanda dönmemek üzere uzaklaştık. şimdilik gbk da gayet işimizi görür... ilerleyen günlerde (sanırım mayıs'ın 20'siydi) bir dot oyunu daha izledim: punk rock. uzatmayacağım. ergenlik, hormonlar, şiddet ve rock. iyice çalkalayın, dibiniz düşe düşe izleyin. ps.: bu blog entarisini yazmak için ipod'umdaki wordpress uygulamasını kullandım. daha önce pek elim varmıyordu zor olur diye, demek ki buradan da yazılabiliyormuş.