"I'm Dorothy Gale from Kansas"

gracie abrams
TMBGareOK. The Official They Might Be Giants tumblr
Sweet Seals For You, Always

Product Placement

titsay
🩵 avery cochrane 🩵

Jar Jar Binks Fan Club

Kiana Khansmith
𓃗
Cookie Run:Kingdom Official!
almost home
official daine visual archive
sheepfilms

#extradirty
Phantogram Three
No title available
One Nice Bug Per Day

tannertan36

oozey mess

seen from Philippines
seen from Brazil

seen from Jordan
seen from United States
seen from Pakistan
seen from South Korea

seen from United States

seen from United States
seen from Belgium

seen from United States

seen from United States

seen from Switzerland

seen from France
seen from United States
seen from Bangladesh
seen from Russia

seen from United States
seen from Brazil

seen from Portugal
seen from United States
@gulusundenoptumseni
Herkesten farklı olduğunu düşündürecek ne yaptın bilmiyorum.
Tek hatırladığım gidişindi.
Gidişin de hepsinden farklıydı.
Çok acıttı.
uzun bi zamandan sonra akrabalarım beni görünce
Yaaaaa benim olun lutfeennn
Ben O'nu sevdim ya, o bana yeter
Cok mu ayıp hala mutluluk istemek ?
Adam alzheimer hastası. Çocuklarını ve daha bir çok kişiyi hatırlayamıyor. Ancak ne zaman eşini görse hep aynı şeyi diyor; ”Benim güzel karıcım!”
ah be amcam.
Nasıl bir Aşk dolusunuz siz .
deniz kenarında masaları, menüleri, sandalyeleri, bardakları, dolapları dahil mavi olan mütevazi ve çok şirin bi cafeye oturduk. beni buraya üçüncü kez getiriyordu. ilk ikisi hayatımın en güzel günleri listesine dahildi. ama bugün öfkeliydik, birbirimize. ağzımızı bıçak açmadı çalışan yanımıza gelene dek. ne istediğimizi sorduğunda o “çay” dedi, ben önce “kahve” dedim, sonra bu sıcakta en iyisi limonata içmek olur diye düşündüğümden karar değiştirip limonata sipariş ettim. "hala sana çayı sevdirememişim anlaşılan." dedi. duymazdan geldim. beni değiştirmeye çalışmaktan vazgeçse belki de bugün bu durumda olmazdık ikimiz de. beni olduğum gibi sevseydi, yani gerçekten “beni” sevseydi keşke. kafasında oluşturduğu “ideal kadın” taslağına beni oturtmaya çalışıyordu sadece. zevklerim, huylarım, kararlarım, ne varsa bana dahil, hepsini değiştirmeye çalışıyordu. "kafanda tasarladığın o kadını bulsana sen artık, belki de ben değilimdir sarılman gereken." dedim. dedim ama nasıl bi acıyla söylediğimi tezahür dahi edemem. onu başka bi kadınla aynı cümle içinde kullanmak, kezzap içmeye çalışmışım gibi bi acı meydana getirdi ağzımda. imalı bi tebessümün ardından, henüz gelen çayını yudumladı. şeker atmayı unuttuğunu ilk yudumun ardından fark etti ve bir alışkanlık getirisi olarak şekerini ben attım ama bu kez karıştırmadım. o karıştırdı. “bana bak” dedi, “ben seni sen olduğun için seviyorum, sadece bazı huyların ilişkimize zarar veriyor, iki kişilik düşünemiyorsun bazen” diye devam ediyordu ki sözünü kestim, “çay sevmeyerek mi?” duraksadı. “al işte, beni yine anlamadığın zamanlardayız. detaya takılırken görmen gereken asıl noktayı ıskalıyorsun. ne alakası var şimdi bu bahsettiğin şeyle benim söylediğim şeyin? elbette çayı sevmeni isterdim. düşün ki sevdiğin bi insan, çok sevdiğin başka birini sevmiyor. ilk başta sevdirmeye çalışırsın falan ama olmuyorsa zorlamazsın. sevdiğinden de vazgeçmezsin.” güldüm, “çay şimdi insan mı oluverdi?” dedim. öfkesi artmıştı. “bazen üç sene boyunca birbirimize nasıl katlanabildiğimizi anlamıyorum. resmen farklı dilleri konuşuyoruz.” dedi. haklıydı da. ama onu tasdikleyecek bir cümle kurmadım. içim elvermedi. çünkü onu tasdiklesem, bu, “ikimiz niye birlikteyiz ki, katlanmayalım artık” demek olurdu. başta “sarılman gereken ben değilimdir belki” derken sadece blöf yapıyordum ben oysa. buraya ayrılmak için gelmemiştim. sigaradan çok ona bağımlıydım ben. gitmesini falan istemiyordum. bir ömür farklı dili konuşsak da konuşalımdı, beraber olalımdı, aynı evi paylaşalımdı, istediğim. bi süre sustuk. “ben çok özledim.” dedim. “ben de çok özledim.” dedi ama biraz geç geldi cümle. içecekler bitmişti. kalktık, sahil boyu yürüdük. elini tutmak için can atıyordum. üstelik bu bir alışkanlık olduğu için değil, ellerim ellerine aitti benim, bunun için yaratılmıştı, ne kadar ters kişilikler olsak da ben buna emindim. “çok hızlı yürüyorsun” dedim, her zamanki sitemimdi bu. eğer el ele tutuşmuyorsak yolda asla ona yetişemiyordum. elini uzattı. yüzüme yayılan tebessüme mani olamadan tuttum elini ama o hala çok öfkeliydi. sabahki kavgaya takılı kalmıştı. birden durdum, dolayısıyla o da durdu. merakla yüzüme bakıyordu ki sımsıkı sarıldım, bu kez o yeterince sıkı sarılmıyordu. bu beni müthiş korkuttu. üç senedir ilk kez böyle tuhaftı. “sabah söylediklerim için ve cafede de saçmaladığım için özür dilerim, sarılman gereken her zaman benim." dedim kulağına. bi süre sonra kollarımız çözüldü. “belki de değilsindir, belki de birbirimize daha fazla zarar vermemeliyiz.” dedi kelimeler arasında aksayarak. ne anlama geldiğini biliyordum ama “bu ne demek şimdi?” diye sordum emin olmak için. “ben çok yoruldum, beni anlamayışından, dinlemeyişinden, öfke nöbetlerimden, sürekli tartışmaktan, ağlamaktan, seni ağlarken görüp duymaktan… çok yoruldum. sarılmam gereken sen değilsindir derken belki başkasıdır anlamında söylemiyorum bak, seni biliyorum, o cümleden bir başkasına ilgi duyduğumu falan da çıkarırsın şimdi. ama mesele bu değil. ben kimseye de sarılmak istemiyorum uzun bi süre. baksana kollarımda güç kalmadı. içimde güç kalmadı. seni sevmek çok zahmetli bi iş. sen müthiş zor bi kadınsın.” dedi. ağzımı bile açmadan onu dinlemiştim. üç seneye şöyle bi göz gezdiriyordum o konuşurken. kavgalar, gürültüler, kırılan camlar, vazolar, fırlatılan telefonlar, vesaire… ama birde göğsümde uyuduğu günler vardı, bacaklarımı bacaklarına dolayıp film seyrettiğim günler, yine bir filmi seyrederken ağladığımda önce yanağımdaki yaşlardan başlayıp öpmeye, dudaklarının kirpiklerime ve gözkapaklarıma ulaştığı günler, onu içtiği suyun yudum yudum boğazından inişini seyrederken bile hayran olduğum günler, kollarının arasındaki huzur, o güzel sarılmalar, beni kucağında döndürüşleri, arkadaşımızın kullandığı arabanın camlarından belimize dek çıkıp bağıra bağıra şarkı söylediğimiz günler, maça gittiğimiz ve delirerek tezahürat ettikten sonra birbirimize bakıp kahkaha attığımız günler, ufak tefek şımarıklıklar yaptığımda hafiften saçımı çekişleri ya da ben ona şakayla karışık kızdığımda omzunu ısırışlarım, okuduğumuz kitapları birbirimize anlatışlarımız, ortak kitaplığımız, terasa uzanıp hayal kuruşlarımız, dizinde uyuyakaldığımı sandığında bile bana şiir okuyuşları ve daha nicesi… üç seneye yüzlerce kavga ama binlerce güzel an sığdırmıştık. hep kavgalar gözümüze batmıştı. şimdi ilk kez ayrılık söz konusuyken tüm o güzel anlar bir olup zihnime hücum etmiş ve ettiğimiz bütün kavgaları gölgede bırakmıştı. ağlamak istemiyordum, güçsüz görünmek istemiyordum, o elimden tutmazsa hayata geç adım atacağımı bilsin istemiyordum, çünkü o gitmek istiyordu. ilk kez. vazgeçmişti benden. ben tüm bunları düşünürken o gözlerini yüzüme dikmiş, bi şey söylememi bekler gibi bakıyordu. “ne dememi bekliyorsun ki?” dedim. “gitme falan mı demeliyim? benim dememle kalman senin gitmeyi istediğin gerçeğini zihnimden söküp atabilecek mi? ya da peki dememi falan mı bekliyorsun, nedir? yetişkin bir kadın gibi ayrılığı kabullenip sana saygı duymamı, olgunluk etmemi, ya da gerçekten ayrılığın doğru bi karar olduğu konusunda sana hak vermemi mi bekliyorsun? üzgünüm, ikisini de yapmayacağım. ben burada, tam burada, öylece duracağım.” dedim çimlere oturup. “gidişini seyredeceğim. başka kadınların kokusunu üzerine bulaşırken yürüyüşünü o yolda. ama o kadınların hiçbiriyle yaşayacağın hiçbir mutluluğu benimle yaşayacağın bir tartışmaya değişmeyeceğini fark etmeni bekleyeceğim. sonra gelip bana gerçekten sarılmanı. gelmezsen, gelmezsin. ben beklerim. bana bekleme desen dahi beklerim. bak ben buradayım. kalkıp eve gittiğimde de burada olacağım. sen bu sahilden ne zaman geçsen tam burada beni göreceksin. bir makas gibi orta yerinden kestiğin ilişkimizi. kokumu göreceksin hatta. sesimi. soluğumu. ben hep burada olacağım. burada.” yanıma oturdu. beklemediğim bir tepkiydi bu. “ben de burada olayım o halde. tüm parçalanmışlığımla buraya döküleyim. eve döndüğümde dahi burada olayım. tüm parçalarım burada olsun. içim, dışım, burada. sen burada olduğun sürece, beni ne kadar parçaladığını görmeye devam et. belki bi gün vicdanın pes eder ve arkanı dönüp sen de gitmeye karar verirsin, benim gibi.” dedi ve kalktı, gitti, gitti, gitti. milyonlarca kez gitti. hala gidiyor. içim, gidiyor. ben şu an odamda kağıda kaleme sarılmış vaziyetteyim ama aslında hala oradayım. onun parçalarını yanıma döküp gidişini seyrediyorum, defalarca. üzerinden iki buçuk yıl geçti. ben hep oradaydım. bir adım öteye gidemedim. o gitti. milyonlarca kez gitti. bir ara bir kadın sevdi. kısacık saçları vardı kadının, yaralıydı yani. bizimki yarabandı olmayı göze alamadı galiba ki iki ay sonra ondan da gitti. sonra sayamadığım kadar çok kadın değdi geçti hayatından. ben hep seyrettim, oradan. bu sabah beni aradı, ağlayarak. “artık durma orada, git, yalvarırım. yoksun ama hala parçalıyorsun her yanımı. tam toparlanacakken dağılıyorum, yapma. devam edemiyorum hayatıma, yapma. bekleme orada. lütfen. lütfen çünkü ben geleceğim yoksa.” diyordu hıçkırıklı ses. ona “eşlik” edemedim ama gözyaşlarına gözyaşlarım eşlik edebildi. tek kelime çıkmadı ağzımdan, cesaret edemedi hiçbir sözcük bu savaşa dahil olmaya. muhtemelen çayına şeker atmayı unutmuştu bugün de, hep olduğu gibi. çünkü her zaman şekerini atan kadın yoktu. acı çay, içini acıtmıştı. telefonu kapattı birkaç saniye sonra. hala gidiyor, içim. ama ben bekleyeceğim. bir gün gelecekmiş, kendisi söyledi… -Mavi Tuğba Karademir
Böyle güzel gülen insanlar da vardı bir zamanlar
Peki böyle seven bulunur mu?