Aslında bir mutfak her şeye yeter...
Kaynak: buddhainteriors.tumblr.com
"I'm Dorothy Gale from Kansas"

if i look back, i am lost

No title available
🩵 avery cochrane 🩵
Xuebing Du
I'd rather be in outer space 🛸

Kaledo Art
Claire Keane

Discoholic 🪩
untitled
YOU ARE THE REASON

No title available

Product Placement
art blog(derogatory)
Cosmic Funnies

titsay
we're not kids anymore.

shark vs the universe
TVSTRANGERTHINGS

Andulka

seen from United Kingdom

seen from Uzbekistan

seen from United States
seen from United States
seen from United States

seen from United States
seen from United States

seen from United States

seen from United States

seen from France

seen from Pakistan
seen from United Kingdom

seen from France
seen from Türkiye
seen from Germany

seen from Ireland
seen from United Kingdom
seen from Poland
seen from Mexico
seen from Italy
@hasmetbaba
Aslında bir mutfak her şeye yeter...
Kaynak: buddhainteriors.tumblr.com
ŞÜKÜR İÇİN...
Interior of Teshima Museum on the island of Teshima, Japan
Architect, Ryue Nishizawa
İşte hayat!
Odile, Idil, Secil ve digerleri...
Odile ile tanışmamızın üzerinden onlarca yıl geçti. Andre Maurois'nın romanı İklimler'den ve kahramanı Odile'den söz ediyorum. Ergenlik günlerimin mutluluk pınarı Varlık Yayınları'ndan çıkmış küçücük bir kitaptı bu. On beş yaşlarında olmalıyım o sıralarda. Odama kapanıp günlerimi romanla baş başa geçirmiştim. Hatta ilk okuyuşumdan bir süre sonra darmadağınık odamda İklimler'i kaybettiğimi ve bir sabah küçük yatağımın ayakucunda bulunca nasıl sevindiğimi bugün gibi hatırlıyorum. *** İklimler benim için her şeyden önce şu sözdür: "Kadınların zekâsı, kendilerini seven erkeklerden kalan tortulardan oluşur. Erkeklerin zevklerinde de, hayatlarından gelip geçmiş kadınların izleri vardır." O yaşlarda tam olarak ne anlamıştım bu romandan? Onu pek bilemiyorum. Romanın iki kadın kahramanı vardır. Seven Isabelle ve sevilen Odile... Bildiğim şu... Odile'i unutamadım. Öyledir ya hep! Kalp işlerinin müşfik yanları olduğu kadar "hain gerçekleri" de vardır. Meselasadıklara kayıtsız, hercailere âşık kalmamız gibi!.. *** Birkaç ay önce İklimler'in yeni baskısını gördüm... Helikopter Yayınları'ndan çıkmıştı. Heyecanlandım birden! Sanki romanı bir daha okursam, Odile'le yıllar sonra buluşup görüşme imkânı bulacaktım. Ah edebiyat, sen nelere kadirsin! İklimler'i seyahat çantama attım. Benimle dolaştı durdu. Ama anca geçen hafta kapağını açıp yeniden okuyabildim. Tam da günümüzde ortalıkta ne çok Odile'in dolaştığını düşünmeye başladığım sırada... Odile... Sevinç için yaratılmış gibiydi. Mutsuz olduğunda ona bakıp kendinizi ağır bir suç işlemiş gibi hissediyordunuz. Odile... Yalancı değildi Odile... Ama anlatışındaki gevşeklik ve doğruları önemsemeyişi onu öyle gösteriyordu. Odile... Erkeğini çok sevdiğinden kim kuşkulanabilir? Ama aynı zamanda can sıkıntısından nefret ediyordu ve erkekler tarafından sevilmenin baştan çıkartıcı heyecanına asla karşı koyamıyordu. *** Son izlenimim şu... İklimler şaşırtıcı biçimde tanıdık ve güncel bir anlatı. Hatta modern erkeğin trajik iç döküşü sayabiliriz bu romanı. Evet! Konusu 20. yüzyılın başlarında geçiyor. Evet! Romanın geçtiği çağda cep telefonu ve internet haberleşmesi diye bir şey yoktu. Ama bana sorarsanız, Odile tam da günümüzün kadını... Odile, İdil, Seçil ve diğerleri... Ne çok benziyorlar birbirlerine! Erkeklere "benden çok şey bekleme" diyen ama erkeklerden çok şey bekleyen... Kendine karşı acımasızca doğrucu fakat başkalarına karşı neredeyse yalancı... Hem parıl parıl bir âşık hem koyu karanlık... O kadınlar... 11 Temmuz 2009 Sabah
Sevgi nedir bugün? Şık, sevimli, itibarlı ve her zaman kazançlı alışveriş... Sevgi nedir bugün? Islak ve kesif bir sis tabakası. Görüş mesafesi sıfır... Sevgi nedir bugün? Biz hayata tutunamadığımız için mızmızlanırken çalan fon müziği... Olmaz olsun böyle sevgi! Bir başka sevgi olmalı! Mutlaka olmalı!
Sicak Ramazan akşamlarında kizilcik şerbeti serinliği -Asma Yapragi
Sessizlik ağacında huzur meyveleri yetişir. Arthur Schopenhauer
Antikacı, ıvırzıvırcı, bit pazarı, vs...
Alaçatı'da en sevdiğim dükkan: İbrahim Bey Atölyesi
Dilek
sen öl önce sına cesaretimi, çağır beni bitsin bu dedikodu orada buluşalım merak etme! iyiyim kükreyen heveslerle çatırdarken hayatın boşluğuna yayılan hayal müsveddeleri benim içimdeki fırtınalar çoktan dindi yine de eksiğim, eksideyim hala buradayım çünkü, gurbetteyim
madem sen biliyorsun ne olur ilk sen çık yola peşine düşeyim bilinsin seni ne kadar istediğim
ve şimdi gel, birlikte kaderimizi sevelim dinsin bu çiğ ışık sönsün herkesin bayıldığı aydınlık karanlıkta öpüşelim HAŞMET BABAOGLU İtibar dergisi sayı 7, Nisan 2012
Resim için; largerloves.tumblr.com
Alaçatı ASMA YAPRAĞI
Madem Van GOGH'u andık, onun ay ışığına duyduğu sevgiden kalkarak, Debussy'nin Claire de Lune'sini dinleyelim.
Eşsiz bir kemancı; David Oistrakh çalıyor.
DURUP BAKMAK…. DEĞERİNİ BİLMEK
Van Gogh'un bir tablosu beni çok etkiler. Yok! Şimdi Tophane'de dolup taşan Van Gogh Live sergisinde geniş yer tutan İrisler, Ay Çiçekleri, Yıldızlı Gece, Buğday Tarlası ve Kargalar adındaki tablolarından biri değil sözünü ettiğim. Adı gibi yalın bir tablo: "Sandalye ve Pipo!" Bu tablonun kötü bir reprodüksiyonunu gördüğümde bile dalar giderim: Nasıl bu kadar sade ve "yoksul" bir resim bu kadar sıcak olabilir; insan ruhuna nasıl böyle güçlü biçimde dokunabilir! Oturma yeri yıpranmış, Akdeniz işi bir köy sandalyesi. Sandalyenin üzerinde bir pipo, bir tutam tütün ve mendil. Hepsi budur. Bu resme o meşhur kulağını kesme hikâyesinden önce başlamıştır Vincent Van Gogh ama akıl hastanesinde yatıp çıktıktan sonra tamamlayabilmiştir. Yıl 1888'dir.
Daha sonra yazdığı mektuplarından anlarız ki, Van Gogh bu tablosunu çok sevmiştir.
***
Berbat bir odada, müthiş sıkıntılı, çok yoksul ve aklının sürekli alıp başını gittiği günlerinde sahip olduğu tek eşyadır o sandalye. Bazen masadır, bazen askı, bazen sehpa. Kim bilir, belki öfkeyle bir tekme savurmuşluğu çoktur o sandalyeye, belki "kafası iyi"yken ona takılıp düşmüşlüğü vardır. Ama bir gün durup bakar o sandalyeye... Bakar, bakar ve resmini yapar. Beni o tabloda etkileyen şey de bu işte! Sık sık vurguluyorum ya hani... O hep yaptığımızı sanıp aslında hiç yapmadığımız şey; yani durup bakmak,dünyayı yeniden kavramak, sevmek ve değerini bilmektir. Kimi resim yapar, kimi zihnine kazır, orası önemli değil!
***
Ve sevmek... Van Gogh'un iskemlesine baktığı gibi bakmaktır. Çünkü sevmek, sevdiğini başka her şeyin içinden çekip almak, ayırt etmek, ona "can vermek"tir! Sürekli sevgi sürekli bakmaktır. Soluyor, eksiliyor, çürüyorsa sevgi... Ortada "bakış"sız ve bakımsız bir ilişki var demektir. Ne amansız bir çelişkidir ki, görselliğe yaslanan modern hayata rağmen durup etrafımıza ve birbirimize pek az bakıyoruz. Çok hızlı bir trende cam kenarında oturuyor gibiyiz. Dışarıda ne varsa, zihnimizde bir iz bırakmadan gözlerimizin önünden gelip geçiyor sanki! Aşklarımız, hazlarımız, düşüncelerimiz, hepsi belli belirsiz, hepsi uçup gidiyor... Ve hiçbirinin değerini bilemiyoruz. Neden Van Gogh'un sandalyesinden söz ettim, anlamışsınızdır. Usta ressamlardan bu konuda alacağımız dersler var.
HAŞMET BABAOGLU
14 Nisan 2012 Sabah gazetesi
SELAHATTİN YUSUF'un 'kaçış planı'
Mohsen Namjoo- Zolf bar baad
Özel olarak sergilenip gösterilmedikçe görmediğimiz şeyler...
Damien Hirst'in Tate Modern'deki müthiş sergisi. Dikkat! Sadece Hirst'in yapıtlarına değil, o yapıtlara bakanlara da bakın!
L'ECLISSE: Yeniden seyredince...
Antonioni'nin 1962 yapımı muhteşem filmi. Bizde 'Batan Güneş' adıyla oynamıştı. Ben 70'li yılların başında, yeniyetmelik çağımda filmle tanışmıştım. Monica Vitti'nin yüzü beni büyülemiş, hayallere sürüklemişti. Şimdi buna şaşırıyorum ama filmin büyüsü sürüyor. Hele burada paylaştığım şu sahne...