Aidiyet duygunuzu yitirdiğiniz oldu mu hiç, bırakın bir şehre bir eve kendi bedeninize ruhunuza ait olmadığınızı hissettiğiniz anlar… Sonbahar rüzgarlarının savurduğu kuru yapraklar gibi hissediyorum nereye gittiğim ne yaptığım belli değil. İnsanın önündeki en büyük engel kendisidir diye bir söz var ya hani işte o sözün başrol oyuncusu gibi hissediyorum kendimi. Sanki karanlık bir gölge sarılmış sıkı sıkı harekete geçmeme, koşup gitmeme hayallerime ulaşmama izin vermiyor gibi ama dikkatlice bakıyorum ve o karanlık benim korkularımdan, özgüvensizliğimden, kaybetme korkumdan başka bir şey değilmiş… Peki ya o idealist, gözü kara, kendine güvenen, deli kıza ne oldu, nereye saklandı? Tam ihtiyaç duyulan zamanda terk edip yerine sümsük kızı bırakmış olamaz di mi? Sanırım tüm bu halet-i ruhiyemin sebebi mezun olduktan sonra işsiz olarak geçen her bir günün birikimi ve patlaması. Üniversite son sınıftayken bir hocamız mezun olduktan sonra ilk pazartesi ne yapacağınızı düşünün demişti, içimden ‘tatil’ diyip kıs kıs gülmüştüm olayın vehametini sonsuzluğa giden bir tatilin farkına vardığımda anladım hava artık daha erken kararmaya, deniz suyu soğumaya ve yağmurlar artmaya başlayınca… Tabii ki bitmeyen tatilin sebepleri arasında -adı lazım değil- iş bulmak için oluşturulmuş sitelerden yaptığım sayısız başvurulara gelen sayılı cevaplar ya da çok sayıda gelen olumsuz başvurular da vardı. Büyük bir ego besleyip büyüterek okuyup, okurken kendinizi özel hissettiğiniz o bölümün aslında kimsenin umurumda olmadığını fark ettiğiniz an işte bütün silahlarınızdan arındırıldığınız kendinizi savunmasız hissettiğiniz an oluyor. Bir süre sonra önceden ‘iyi ki’ ile başlayan cümleleriniz yerini ‘keşke’li cümlelere bırakıyor. O görünmez işsizlik duvarına çarpıp kafanıza aldığınız sert darbe sizi sersemletiyor işte o zaman kim olduğunuzu nasıl bir kapasiteye sahip olduğunuzu unutup sadece aptal ve işe yaramaz hissediyorsunuz kendinizi. Tedavisi olmayan bir hastalık gibi yapışıyor üniversite mezunu işsiz evde oturan genç kız etiketi, etrafınızdaki insanların ”vah vah görüyo musun 5 yıl İstanbullarda okumuş iş bulamamış dönmüş memleketine” bakışları da cabası!, o bakışlarda ziyade bir de tavsiye bölümleri var tabi(!) “olsun bankaya falan girersin onlar da mı olmuyo?” Bu süreçte belki de tek dayanağınız kendinize güveninizi tamamıyla yitirdiğiniz halde ailenizin asla size güvenmekten vazgeçmemesi oluyor. Sonra bu aptallık ablaklık dönemi yerini isyana çeviriyor kıyaslamalar başlıyor belki de kendinize yaptığınız en büyük kötülük de bu oluyor; ‘ şunlar şunlar bile şurda çalışmaya başlamış ben niye bulamıyorum, kesin torpil bulmuştur’ gibi hasetlik dönemleri.. Benim ne eksiğim var ben de bulurum, bulucam diyorsunuz ama bi bakıyorsunuz durumlarda hala bi değişiklik yok.
Boğulacaksam okyanusta boğulayım derdim hep, şimdi ise huzurlu, berrak, küçük gölümü bırakıp okyanuslara yelken açmaya korktuğumun farkına varıyorum. Rüzgara sırtımı verememekten, dev dalgalara kapılıp alabora olmaktan korkuyormuşum meğer. Tek ihtiyacım olan şey cesaret; ne zaman nerde kaybettim bilmiyorum ama tek bildiğim eğer bir an evvel bulamazsam o tehlikesiz göl de bile çabucak boğulabileceğim.