Ey şiddet-i zuhurundan gizlenmiş ve ey azamet-i kibriyâsından istitâr etmiş olan Zât-ı Akdes! Zeminin bütün takdîsât ve tesbihâtıyla, Seni kusurdan, aczden, şerikten takdîs ve bütün tahmîdât ve senâlarıyla Sana hamd ve şükrederim. (Lemalar, Münacat)

Product Placement
Keni

izzy's playlists!
h
🪼

PR's Tumblrdome
occasionally subtle
Monterey Bay Aquarium

Love Begins
★

Origami Around
No title available

No title available
Doug Jones

ellievsbear
macklin celebrini has autism
taylor price
Cookie Run:Kingdom Official!

roma★

tannertan36
seen from United States
seen from Canada
seen from United States
seen from Saudi Arabia
seen from United States

seen from United States
seen from United States
seen from United States
seen from United States

seen from United States
seen from United States
seen from United States
seen from United States

seen from United States

seen from United States
seen from United States

seen from United States

seen from United States

seen from United States
seen from India
@hizmetarsivi
Ey şiddet-i zuhurundan gizlenmiş ve ey azamet-i kibriyâsından istitâr etmiş olan Zât-ı Akdes! Zeminin bütün takdîsât ve tesbihâtıyla, Seni kusurdan, aczden, şerikten takdîs ve bütün tahmîdât ve senâlarıyla Sana hamd ve şükrederim. (Lemalar, Münacat)
Mynmar'daki kızına Türkçe Olimpiyatları'nda kavuşacak
Aksiyon Dergisi bu hafta filmlere konu olacak bir aile dramını sayfalarına taşıyor. Türk denizci Salih Önol ile ayrıldığı Myanmarlı eşi ve kızları Setenay'ın hüzünlü hikâyesi anlatılıyor. Setenay 3 aylıkken anne-babası ayrılır. Küçük kız annesiyle Myanmar'a döner. Babasını hiç görmeyen Setenay, ülkesindeki Türk okulları aracılığıyla Türkiye'deki babasına ulaşır. Birbirine 13 yıldır hasret olan baba-kız, 8. Türkçe Olimpiyatları'nda buluşacak.
Uluslararası Türkçe Olimpiyatları sekizinci yılında 120 ülkeden 750 öğrenciyi Türkiye'de ağırlayacak. Yarışmalara katılacak her çocuğun birbirinden renkli öyküsü var. Ama Myanmar'dan (Burma) gelecek Setenay'ın hikâyesi başka. O, daha 3 aylıkken ayrıldığı Türk babasıyla tam 13 yıl sonra olimpiyat vesilesiyle buluşacak. Aksiyon Dergisi'nin haberine göre Türkçe Olimpiyatları, bu yıl bambaşka bir kavuşmaya sahne olacak. Myanmarlı öğrenci grubunda yer alan Setenay Khin (13), hiç görüşmediği babası Salih Önol'u kucaklamanın sevincini yaşayacak.
İstanbul'dan Myanmar'a uzanan hikâye, denizci Salih Bey'in (41) bir sefer vesilesiyle Myanmar'ın Rangoon şehrine gitmesiyle başlıyor. 'İlk görüşte aşk'ı yaşayan Wah Wah Hanım ile Salih Bey bir yıl içinde evlenir ve Türkiye'ye taşınırlar. Salih Bey'in uzun deniz seferlerinden dolayı başlayan geçimsizlik ve gelin-kaynana uyumsuzluğu ayrılıkla sonuçlanır. Anne Wah Wah, mahkemenin kendine verdiği, o günlerde 3 aylık olan kızı Setenay'la ülkesine döner. Baba Salih Bey ile annesi Emel Hanım o gün hüzün ve ayrılıkla tanışır. Ailenin adresleri değiştiği için baba kızından tam 8 yıl haber alamaz. Attığı mektuplar geri döner, telefonları açılmaz. Ayrılık, ülkede açılan Türk okulunun hikâyeye dâhil olmasıyla son bulur. Maddi durumları iyi olmadığı için Türk okulunda burslu okutulanSetenay'ın babasıyla irtibatını okulun Müdürü Murat Küçükdüğenci kurar. Setenay'ı babasıyla telefonda görüştürür. Baba Salih Bey ve babaanne Emel Hanım o günlerde yaşadıklarını gözyaşlarıyla anlatıyor. Türk öğretmenlerinin manevi kızları olarak gördüğü Setenay, bu hafta Türk okullarıyla geliyor doğduğu şehre. 8. Türkçe Olimpiyatları için 26 Mayıs'ta İstanbul'a gelecek olanSetenay, "Öğretmenlerim olmasaydı ne babamla tanışabilirdim ne de babaannemle. Türkçe konuşamazdım. Onların sayesinde keman bile çalabiliyorum artık." diyor.
Setenay'ın dışında iki aile ortak kaderi paylaşıyor adeta. Salih Önol kızı gibi babasız büyümüş. Onun babası da eski eşi Wah Wah'ın babası gibi mide kanserinden vefat etmiş. Salih Bey'in geçen yıl evlendiği ikinci eşi Hatice Hanım ise tam 35 yıl sonra kavuşmuş annesiyle. Hatice Önol, gözyaşları içerisinde anlatıyor eşinin, kızına olan hasretini: "Eşim gece gündüz kızını anıyor. Setenay'ı en iyi ben anlarım. O benim de kızım sayılır. Kavuşma gününü iple çekiyoruz."
GOZ YASIMI KIZIMA ANLATAMADIM !
Türkçe Olimpiyatları’nı izliyoruz. Dolmabahçe Sarayı’ndaki açılışı da izleme imkanı bulmuştum. Farklı yönleriyle, farklı atmosferiyle final gecesinde bu dünya kültürlerinin mozayiğini yeniden tatma fırsatı buldum.
Belki bir çoğuna göre fazla duygusalım. Ya da kimi yakınlarımın söylediği gibi söylemek gerekirse, “sulu gözlüyüm”. Romanlar için söylenen, “teneke tıkırtısı duysa oynar” 8. Türkçe Olimpiyatları’nın kapanış törenlerinde yine öyle oldu. Sahneye dünyanın dört bir yanından gelen öğrenciler çıktıkça gözyaşlarıma hakim olamadım. Eşim ve 6’ncı sınıfa giden kızım, belli etmemeye çalışarak gözyaşlarımı silmeye anlam veremediler. Üstelik sahneden kulaklara gelenler hüzünlü değil, neşeli denebilecek şarkılardı. Çevremdekiler, öğrencilerin ağzından çıkan sözleri duyuyor. Oysa sahnede icra-yı sanat eden öğrenciler bir sonuç. Onların ardında nice emekler var, ateşi sönmeyen nice yürekler var. Bir ilahi aşkın peşinden dünyanın dört bir yanına savrulan binlerce öğretmen var. O öğretmeni ben Kazakistan’ın steplerinde gördüm, Yemen’in çöllerinde beraber oldum, Arnavutluk’un insanın içini yakan coğrafyasında tanıklık ettim. Onlarca ülkede yaptıkları hizmetin sonuçlarını yerinde yaşadım. Taiz’de Mustafa öğretmene, okuluna ilişkin eksikleri ülke temsilcisine aktarırken kulak misafiri oldum. Öğrencilere verilmesi gerekenleri sıralıyor ve bir an önce bunları ulaştırmak gerektiğini söylüyordu. Sana’a'yı gezerken bu kez bir köşede hizmet ehli iki insanın konuşmasını işittim. Taiz’in sponsoru olan Almanya’nın Köln kentindeki insanlar, ülkede yaşanan ekonomik sıkıntılar yüzünden son aylarda himmetlerini gönderememişler. Bundan dolayı da Taiz’deki öğretmenler, maaşlarını 4-5 ay geriden alabiliyorlarmış. Mustafa Öğretmen, fırsatını bulduğunda öğrencilerin ihtiyaçlarını dile getiriyor, kendisinin aylardan bu yana alamadığı maaşını değil. Maaş dendiğine de bakmayın siz. Dünyanın dört bir yanına dağılan bu gönül ehli öğretmenlerin ellerine geçen rakam ise ortalama 1500 dolar civarında. Aden’de tanıdığım Cemal öğretmen, eşi ile birlikte öğretmenlik yapıyor. 7 yıldan bu yana Yemen’de. Bir yemek masasında gazeteci arkadaşım Cemal öğretmene, bunca zaman içinde tasarrufları ile ne tür yatırımlar yaptığını sordu. Milli Eğitim Bakanlığı, yurt dışına gönderdiği öğretmenlere 4500 dolar veriyor. Doğru ya, Cemal öğretmen de yurt dışında karı-koca öğretmenlik yapıyordu. Cemal öğretmenin ve dünyanın farklı coğrafyalarında hayatlarını vakfetmiş bu öğretmenlerin aldıkları maaşı, gazeteci arkadaşımla o gün, o masada öğendim. Sözü benim için farklı bir şekilde doğru. Ne diyeyim. Yaratan böyle yaratmış beni. Dudaktan yüreğin derinliğine ulaşan bir çift söz göz pınarlarımı harekete geçiriyor. Eline geçen için önce şükretti, ardından dünyalık olarak burada kiralık evlerine kullandıkları eşyaları saydı. Onları da kısmet olursa bir başka yere tayinleri çıktığında, şayet alma gereği duyarsa gelecek bir arkadaşa belli bir ücret karşılığında devredebileceğini söyledi. Cemal öğretmen, Türkiye’yi ve insanımızı temsil etmede benim için sembol bir isimdi. Okul müdürü idi ama aynı zamanda okulun her hizmetine koşan biriydi. Aden’in okul sponsorluğunu Niğde ilimizdeki esnaf yapıyormuş. Geçtiğimiz yıl bir grup öğrenci velisi Türkiye’ye gelmiş. Okula sponsorluk yapan Niğde’ye de gitmişler. Hem Türkiye’deki hem Niğde’deki misafirperverlikten sonra eşi hamile olan Adenli esnaf bir söz vermiş. Doğacak çocuklarının adını “Niğde” koyacaklarını söylemiş. Adenli esnafın kızı 4 aylık ve adı Türkiye'ye olan sevgisinin nişanesi olarak “Niğde”. Ayşe öğretmen, kendini Rabbine emanet edip yola çıkarken, yakınlarına, “Eğer ki gurbet elde ölürsem orada gömülmek son arzum olsun” diyor. Kendini Yaratan adına o ülkeye vakfetmenin ne olduğunu anlayabilmek çok kolay olmasa gerek. Filipinler’de şehir eşkiyasının saldırısı sonunda eşinin yanında can veren Haber 7’ye Uzaklardan Mektuplar’a yazan Kerem Emre Ulucan’ın (Cevdet Baybara) o topraklarda defnedilmek istemesini de mesai arkadaşlarıma anlatmakta zorluk çekmiştim. Gecenin bir saatinde ölüm haberini veren editör arkadaşım, bir gün sonra Kerem Emre’nin oraya defnedilme vasiyetini duyduğundaki şaşkınlığını unutamıyorum. “Abi oralara gitmesini, hizmet etmesini anlıyorum ama cenazesinin nasıl oraya defnedilmesini vasiyet edebilir?” diye şaşkın bir şekilde soruyordu. Oysa adanmışlık bunu gerektiriyormuş. Onlar söylüyor ve şahıslarında uyguluyor. Ortaya izlediğimizde hepimizin yüreğini kıpır kıpır eden Türkçe Olimpiyatları çıkıyor. GOZ YASIMI KIZIMA ANLATAMADIM !
Annen gibi olma! - Taraf - Istanbul - 14.10.2010
MEHTAP YILMAZ * / Omuzlarımdan sıkıca kavradı. Öyle ki koptu sandım. Kuvvetle sarstı. Tırnaklarını etime öyle saplamıştı ki o günü andıkça hâlâ ilk günkü gibi hissederim acısını.
Gözlerimin içine beni öldürecekmiş gibi baktı ve “Şimdi gözlerimin içine bak ve bana büyüyünce kesinlikle onun gibi olmayacağım de! Yoksa ellerimle gebertirim seni!” dedi bağırarak.
“Dilim tutuldu” derler ya, hakikaten tutulmuştu. Konuşmak istiyor ama konuşamıyordum. Biri sınıfa girip beni kurtarsın diye bekliyordum. Beni kurtarmak için kimse gelmedi.
Suratıma art arda şaklayan tokatlardan sonra nihayet çözüldü dilim. Hıçkırıklara boğularak “evet” diyebildim. O hâlâ öfkeyle bağırıyordu “‘Sıkma başlı annem gibi olmayacağım’ de! Yoksa kovarım seni bu okuldan! Sınıfımda yobaz zürriyetine yer veremem! Çabuk bana anan gibi başını kapamayacağına söz ver!”
Sonra artık onu duyamadığımın farkına vardım. Kalp atışlarım kulaklarımda çınlıyordu. Hiçbir ses duyamıyordum. Sadece öğretmenimin bir sağ, bir de sol gözüme odaklanan bakışlarını ayırt edebiliyordum.
Söylediği şeyleri dilim çözülüp de tekrarlayıncaya kadar dayak yedim. Derken burnum kanadı. Sonra kulağıma olanlardan anneme veya bir başkasına söz etmem halinde canıma okuyacağını söyleyerek saçlarımdan sıkıca kavradı. Beni öylece yürüterek ikinci kattaki sınıfımızın hemen solundaki lavaboya götürdü. İşte o an çok korktum. Beni ölüme götürüyor sandım.
Kanayan burnumdan yüzüme dağılan kanı temizledi. Siyah önlük giyerdik o zamanlar. Beyaz yakalı siyah önlük... Yakamı değiştirdi. Son zil çalıncaya kadar bahçeye çıkmama izin vermedi. Masasında oturarak konuşmadan beni izlemesi içimi daha bir ürpertmişti.
Daha 10 yaşımdaydım. Konuşursam beni gerçekten öldüreceğine inandığımdan ne istediyse yaptım, sırrımızı sakladım. Bu yüzden öğretmenimin ezici muamelelerine okulum bitinceye kadar katlanmak zorunda kaldım.
A.A, öğretmenlik mesleğine devam ediyor. ...
İngilizce Hocam C.K, sınava giren bütün öğrencilerin tanıklığında beni “Sıkma baş! Sen buraya!” diye çağırdı. Karşısına oturttu. Okulumdaki müdür yardımcısı, H. Hanım da yanında oturuyordu.
İngilizce öğretmenim “Hadi, bana şu cümlelerin Türkçe karşılıklarını söyle.
Diyarbakır’dı burası. Sanki doğru düzgün İngilizce öğrendiğimiz vardı. Kitapta olmayan hiçbir soruyu yanıtlayamazdım. İyi çalışmıştım ancak hocamın sözünü ettiği sözcüklerle ilk kez karşılaşmıştım. Ama C. Hoca, ben yanıtlayamadıkça sürekli olarak cümleleri tekrar ediyor, bir yandan H. Hanım’la utanç içindeki halime bakarak gülüşüp duruyordu. Nihayet H. Hanım dayanamayıp “yazık ama bu kadar yeter” dedi.
Utancımdan yerin dibini boylamıştım.
Sonra, C. Hoca, bu kez aynı cümleleri Türkçe tekrar ederek, benim İngilizce karşılıklarını vermem gerektiğini söyledi. ‘Aptesimi aldııııııım, başımı bağladıııım, camiye gittiiiiim. Namazımı kıldıııııım. Bir de eğer bu dersten sınıfta kalmak istemiyorsan İngilizce anlat bize bakalım başını neden kapadın?’”
Tabii ki söyleyemedim. Kahkahalarla gülmeye başladılar. Yanındaki H. Hocaya bakarak “İşte çocuklar, yobazlık, örümcek kafalılık budur! Bu başı kapalılar işte böyle kültürsüz ve cahildirler. İngilizce bilmezler. Babaları başlarını zorla kapatır. Kocaları aşağılar. Göreceksiniz! Bu geri kafalılar, bu ülkede yaşam boyu sürünmek zorunda kalacaklar. Siz siz olun, bu örümcek kafalı gibi olmayın!”
Kıpkırmızı olmuştum. Yerin dibine girdiğimi sandım. Ama yine de gözlerinin içine bakarak “Lütfen bana kitaptan sorun Hocam! Ben kitaba çalıştım!” diye tekrarlamaktaydım.
Aileme hakaretler yağdırdı. Beni sınıftan kovdu sonrasında. Kaçınılmaz olarak o dersten sınıfta bırakıldım. 14 yaşımdaydım.
Bileklerim zonk zonk zonkluyordu. Evrak çantamı güçlükle taşıyabiliyordum. El bileklerimdeki ağrının benzeri ayak bileklerimde de başlamıştı. Her adım attığımda burkulma ağrısına benzeyen hatta farklı olarak daha yakıcı olan bu travmanın etkisiyle korkunç acılar çekiyordum.
Buna rağmen o günlerde Tercüman’daki köşemde yayımlanmak üzere kaleme aldığım “Dünya Emekçi Kadınlar Günü”yle alakalı yazımı tamamladıktan sonra İbni Sina Hastanesi’ne gitmek üzere sevk aldım.
Diyarbakır’daki doktorum beni İbni Sina Hastanesi çalışanlarından Prof. Dr. N.B ye yönlendirdi. Sekreterine doktorumun ismini verince, N.B “hemen buyursunlar” diye kabul etti. Odasına girince daha “Merhaba, ben Diyarbakır’dan geliyorum” der demez suratının asıldığının farkına vardım.
Sonra gergin tavırlarla masasındaki evrakı incelemeye başladı. Ben zaten ayakta durmakta güçlük çekmekteydim, masasına yaklaşarak armağanımı bıraktım. “Uzak dur masamdan! Yaklaşma!” diye haykırdı. Neye uğradığımı şaşırmıştım. Başım döndü. Oradaki koltuğa oturmak zorunda kaldım. “Kalk çık odamdan! Ne hakla ben otur demeden oturursun terk et hemen burayı!” diye bağırdı. Karşılık vermeden dışarı çıktım. Dünya kadınlar gününde sırf başörtülü olduğum için üstelik bir kadın tarafından böyle ağır bir şiddete maruz kaldım.
Güçlükle hasta kabul noktasına yürüdüm. Değerli bilim insanı bir dostumu aradım. “Burada bana asgari bir insan muamelesi yapacak bir doktor yok mu?” dedim. “Prof. Dr. Ali Rıza Uysal demokrat ve insan haklarına saygılı bir insandır” dedi. Derken, N.B bu kez Ali Rıza Bey’in de tanıklığında sekreteri aracılığıyla armağanımı kabul edemeyeceğini söyleyerek bana iade etti.
Hastaneden çıktım. Kar taneliyordu. Bir internet kafeye girdim ve 20 Mart 2005 Pazar günü yayımlanan “İbni Sina’nın asık yüzü” başlıklı köşe yazımı kaleme aldım. 34 yaşımdaydım.
Bunları bizzat yaşadım. Ancak hayatımın hiçbir evresinde benim gibi düşünmeyenlere yönelik böylesi bir muamele etmeyi insanî bulmadım. Bana yapılacak “olası” bir haksızlıktan ötürü, kimsenin yaşam alanını daraltmadım. Çünkü insan haklarına aykırı olan bu tür davranışların tedavi edilmesi gereken ruhsal rahatsızlıklar olduğuna inanıyorum.
Ortak yönleri şu: Bana göre şiddet yanlısı olanların hiçbirinin öfkelerinin temeli mutlak bir yaşanmışlığa dayanmıyor. Zihinlerinde anormal kaygılar yaratıyorlar... Olasılıklar ve varsayımlarla “başka” olanın yaşam alanlarını daraltıyorlar. Hiçbir gerçekliği olmayan o kaygılara saplantı derecesinde inanıyorlar. Sonra dehşete kapılıyorlar. Sanrılarının gerçekleşeceğinden çok korkuyorlar. Süreği olarak paniğe kapılıyorlar. Bu noktada akıl, her tür panik atak olayında olduğu gibi devre dışı kalıyor. Bu yüzden akılla izah edilemeyen, bilinçsiz tepkiler geliştiriyorlar. Bu tepkilerini, kurmacalarıyla gerekçelendirmek suretiyle köktenci karşıtlıklarının aslında sanıldığı kadar mesnetsiz olmadığını vurgulamaya çalışıyorlar.
Yazar
Abdestin Mucizevi Hikmetleri
Abdest, dini ve manevi bir sorumluluk olmasının yanında fiziksel ve ruhsal katkılar da sağlamaktadır. Bu nedenle alimlerimiz, abdest almak için namaz vakitlerini beklememişler, günün tamamını abdestli olarak geçirmeye çalışmışlardır. Onk. Dr. Haluk Nurbaki, abdestin gün içinde hayatımıza kattığı faydaların strese karşı kalkan oluşturduğunu şöyle ifade eder: "Hücrelerin çevresinde belli bir statik elektrik vardır. Ancak vücudun tümü bu statik elektriğin olumlu dengesi içindedir. Bunu hissetmeyiz dahi. Ne var ki, gerek havadaki artar iyonları, gerek özellikle çağımızda bir mesele olan plastik giysiler vücudun dış yüzünde elektronların artmasına neden olur. Bu olay dıştan içe doğru bizi etkilemektedir. Özellikle sinir sistemi üzerinde ciddi rahatsızlıklar oluşturur. Bir önemli etki de deri üzerindedir. Bahis konusu olan elektron artışı deri altındaki çok minik kasları yorar ve onların vaktinden önce esnekliklerinin kaybolmasına neden olur ki, bu sonuç yüzde kırışmaların baş nedenidir. Vücuttaki statik elektriğin fazlasını atmanın iki yolu vardır. Ya çıplak el ve ayakla toprağı elleyerek bir nevi toprak hattı yapmak. Ya da su ile yıkanarak bu elektronları dışarı aktarmak" (Namazın Sırları, onk. Dr. Haluk Nurbaki) Abdest, sadece vücudun belli noktalarını yıkamak değildir. Aksine kişinin kendisini arındırmaya çalışması ve bir bütün olarak Allh'a dönmesi, aslında kulluğunun bilincine varmasını sağlıyor. Bu yönüyle, insanlarımız, gün içinde bir çok kere abdest alırlar ve içinde bulundukları boğucu durumdan kurtulmaya çalışırlar. Haluk Nurbaki bu konuda bizleri bilgilendirmeye devam eder ve abdestin aynı zamanda bir tür elektron boşalması olduğunu belirtir: "1- Su olmadığı zaman yapılan teyemmüm de tam bir elektron boşalmasıdır. 2- Durgun su, güneşte ısınmış su ve kullanılmış su ile abdest olmaz. Bilimsel hikmeti vardır. Yani, bu tarz sular iyonizosyonunu kaybettiğinden elektron boşaltma kabiliyetini yitirir. 3- Başın mest edilmesi saçlardaki elektronları atmaktadır. Şu halde abdest elektronları en tabii yoldan boşaltır ve rahatlık sağlar. A- Abdest, yüze ve genelde derimize zindelik ve güzellik verir. Çocukluğundan beri abdest alan nur yüzlü nineler bu sırra ermişlerdir. B- Sinirsel gerginliklerimizi C- Eklem ağrılarımızı yok eden ilahi bir reçetedir abdest" (age) Allah'ın bütün emirler ve yasaklarının insana maddi ve manevi kazançları vardır. İnsan hayatını bir bütün olarak bu çerçevede devam ettirdiği sürece onun için ye's ve ümitsizlik yoktur. Günümüz insanı sadece elde edeceği maddi faydaları dikkate aldığından ibadetlerin görünen faydalarını dikkate alıyor. Oysa ibadetlerin hem dünya hem ahiret için sayısız hikmetleri ve kazançları vardır. Abdestin, statik elektriği atarak strese karşı etkili olduğunu dikkate aldığımızda günümüz insanının buna ne kadar ihtiyacının olduğunu daha iyi anlarız. Bugün insanlar, hayatlarının bütün alanlarında stres ve kaygıdan şikayet ediyorlar. Abdest, maddi ve manevi arınmayı sağlayarak Allah'ın huzuruna pak bir ruh haliyle çıkmamıza vesile oluyor....Yani, vücudumuzu ve ruhumuzu temizleyerek Allah'ın huzuruna çıkar ve ona kul olduğumuzu ikrar ederiz. Oysa, Allah'a tam teslimiyet ve onun rızasına uygun yaşamak, abdest, namaz ve dua ile kulluğunu ikrar etmek kişinin yaşadığı manevi kaosu ortadan kaldıracaktır...
Günümüzün Ebu Bekirleri’ne…
Sen, meçhûl bir kahramansın. Bilinmeyi hiç arzu etmedin. Yaptıklarına bedel, bırak dünyayı, ukbâda bile birşey beklemeyi bu müthiş civanmertliğe asla yakıştıramadın ve sen hep beklentisiz oldun. Belki de senin en belirgin yanın, beklentisiz olmandır. Sen, gerçekten bir kahramansın. Yazın sıcağı, kışın soğuğu çalışmalarına engel olamadı, olamayacak. Çünkü senin, dikilmesi gereken fidanların, yetiştirilmesi gereken güllerin vardı.
Son günlerde dünyanın 100’ü aşkın ülkesiden gelen gonca güllerinle sen de coştun, gözyaşı döktün. Gece gündüz, sohbetlerinde hep onlardan dem vurdun, onlardan konuştun. Biliyorum, onları görünce mahcup bir edayla tâlihine tebessümler yağdırdın. Ancak olup bitenleri asla nefsin adına sahiplenmedin, sadece “sevk-i ilâhîdir” dedin. Bu senin bir vazifendi, kulluk borcundu; ve olaya sen, hep böyle bakma yiğitliğini gösterdin.
… ve şimdi, tekar kollarını sıvadın. Bunca badireden sonra, bunca karamsar bir atmosferden sonra, bunca olumsuzluktan sonra… işinin ehemmiyetini bir kez daha iyice görmenin şuuru içinde tekrar yola koyuldun ve “vira bismillah” dedin. Zaman ve hâdiseler, senin mesleğinin önemini sana bir kez daha, hem de kör gözlere sokarcasına yeniden gösterdi. Gösterdi ki sen doğru yoldasın. Senin mesleğin, problemlerimizin yegâne çözümü, masmavi geleceğin de biricik çaresidir.
Sen çok iyi biliyorsun ki, yeni bir civanmertlik mevsimindeyiz. Güllerin dibine toprak atma mevsimindeyiz. Onları gözyaşlarınla, çile ve ızdıraplarınla yeniden sulaman lâzım. Elbette ızdırap çekeksin, elbette bazıları seni incitecek, elbette kimileri “boş veeer” diyecek. Ama sen bunları aşmak ve işini başarmak zorundasın. Çünkü senin fidanların var, istikbâle âit umutların var. Çünkü senin eline bakan, sana “abi” diyen binbir renk çiçeklerin var… ve sen onların önemini şimdilerde çok daha iyi kavramış bulunuyorsun.
Sen iflah olmaz bir karasevdaya tutulmuşsun. Sen ta baştan bu kutsî yolun hizmetkârı olmaya adanmışsın. Biliyorum, büyük bir işe giriştin, ağır bir yükün altına girdin. Ama Allah’ın izniyle onun altından ne zaman kalkamadın ki! O’nun (cc) kapısına müracaat ettikten sonra hangi kapıdan geriye döndün ki! Evet sen, yeniden yediveren gülleri yetiştirmeye koyuldun. Tohum atma zamanını hiç kaçırmadın, kaçıramazsın.
Sen hep büyük düşündün. Senin önündeki büyük ızdırap insanları sana öyle öğretmişti. Küçük işleri küçüklere bıraktın, himmetini hep âli tuttun, hep coştun, hep koştun. Büyük düşündün ve bugünkü o büyük işlere doğru durmadan ilerledin. İşte şimdi yeni bir büyüklük mevsimine daha girdin.
Bundan yaklaşık 30-40 yıl önceydi. Sen o zaman bir Pekmezciydin, bir Mustafa’ydın, bir Zeytinci Arif’tin, bir Hacı Kemâl idin… Ama bugün sen, binlersin. Bir Murat’sın, bir Levent’sin, bir Hakan’sın, bir Muhyittin’sin, bir Mahmut’sun şimdilerde… Ama binler, yüzbinlersin artık. Rahmetli Hacı Kemâller silsilesine katılmış, ya da katılmaya namzet bir babayiğitsin.
Evet yıllar evvel sen bir avuçtun ama bugün çoğaldın, bereketlendin, doğurganlaştın. Arttın, ama derdin ve yükün de arttı. Çünkü sen biliyorsun ki işin çok ve zor. Ravza’da yatan Kâinat’ın Sevgilisi Muzdarip Nebi (Aleyhisselâm) sevininceye, “sizden hoşnudum, görevinizi yaptınız” deyinceye kadar yola devam edeceksin. Moskova’dan, Vietnam’dan, Talas’tan, Abidcan’dan, Kuala Lumpur’dan Yeşil Türbe’ye giden şikâyet mektupları bitinceye kadar sen yola devam edeceksin. Sen “bütün bunların altından kalkarım evvelallah” diyerek yola çıktın. Ve işte şimdi yeni bir mevsime daha adım attın.
Bilirsin, yaz mevsimidir, sıcaktır, önümüz üçaylardır, mâneviyât olarak hazırlanman lâzım, bu bunaltıcı sıcakları Rabbin rızâsı istikâmetindeki gayretlerinle serinletmen lâzım, dili dudağı kuruyanları gölgene sığındırman ve serinletmen lâzım. Ve bu mevsimi âdeta yeniden bir tohum atma mevsimi olarak değerlendirmen lâzım. Ve sen elbette ki bunun farkındasın. Biliyorsun ki bu mevsim çok önemli, senin boynu bükük güllerin için de çok önemlidir. Bu mevsim dünyanın dört bir tarafında çiçek açan erguvanların için de çok mühim. Bu mevsim, anadan atadan ayrılan ve biletini cebine alıp haritalarda bilemediğimiz mekânlara koşup, senin ülkeni ve seni temsil eden beklentisiz eğitim gönüllüleri için de çok önemli. Sen bunu kaçırmamak zorundasın. Ve işte sen yeniden konumunun hakkını verme durumundasın.
Geçenlerde, yetmiş yıl dinsizliğin cenderesinde kıvranan bir ülkede, bir eğitim ocağının mezuniyet toplantısında gördüm seni. Baktım ki haberin bile yokken buralarda yediveren gülleri açmış. Baktım, sen hayretteydin. Birşeyler yapmıştın ama neticesi muhteşemdi. Baktım ağlıyordun. “Benim küçük adımlarıma bedel Allah bana, böyle alımlı çalımlı nimetler vermiş” diye şaşkındın. İçin için sevgi gözyaşları döküyordun. Bir yandan da hâline tebessümler yağıdırıyor, şükür dualarıyla gürlüyordun. Evet orada gördüm seni. Mahcuptun. Bu muhteşem lütuflar karşısında iki büklümdün ve daha çok çalışmaya and içer gibi bir hâlin vardı. Seni orada çok alkışladılar. Belki madalyalalar bile vermek istediler. Sen bunlara aldırış etmedin. Çünkü gözünü bir hedefe, sadece rızâ-i ilâhî’ye dikmiştin. Hedefin oydu. Ona kilitlenmiştin.
Sen, sana başvuranlara hep aşk verdin, şevk verdin. Onların dualarını aldın, sırtlarını sıvazladın, “evvelallah dertlerinizi çözer, hallederiz!” dedin. “Siz işinize bakın, sakın ardınıza bakmayın, işin bu tarafını düşünmeyin” dedin. Sen Ebû Bekir oldun. Üsâmelerin, Mus’ab’ların sırtlarını sıvazladın hep. Tebük’e giderken Hazreti Osman oldun. Bazen bir avuç hurma, bazen de sayısız yekûnu döktün ortaya. Sen, büyüklerin dilinde hep “Anadolu insanı” oldun.
Sen, başarılarının kaynağının ve bereketin buradan nebeân ettiğinin farkındasın. Ama, belki buna da gözünü dikmiyorsun. Çünkü sen, tamamiyle beklentisizsin. Ama Cevvâd-ü Kerîm ve Rezzâk-ı Hakîm Yüce Yaratcı’nın rahmet ve bereketini de hepimiz elbette ki belli sebepler dâhilinde hep intizar durumundayız. O’nun (cc) bereketini celbetme buradan geçiyorsa, ona diyecek hiçbir sözümüz elbette olamaz.
İşte şimdi, Ebû Bekir ruhlu civanmertler olduğumuzu yeniden isbat etme zamanındayız. Yeniden Hz. Mus’ab gibi kapı kapı dolaşma zamanındayız. Tebük kutlularına katılma zamanındayız. İşte şimdi, asrın eğitim gönüllülerinin sırtını sıvazlama ve onların adedini artırma zamanındayız. Rabbim bu vazifende sana yardım etsin, çabaların dâimî olsun.
Bayram Kusursuz
Dertli Sineler
Sîneler dertli, ruhlar sıkılmışsa kederden, Gözler buğulu, gamla inliyorsa geceler, Ve hele “diriliş” emri gelmişse kaderden, Her taraf canlanır, herşey “Baharı!” heceler. Hiç durmaz, hep ümît peşinde yol alır alan, Yüreğindeki ateş ocaklardakine denk; Kıvrım kıvrım sonsuza doğru koşar her zaman, Yol bitip yolcu ışığa ulaşıncaya dek... Göründü ufukta nûr, karanlıklarda hummâ, Uçuşuyor yarasalar şaşkın ve elemli; Gözsüzler için korkulu bir yeni muammâ, Hicranlı ruhların şafağı olduğu belli. Yılları gam üstüne gam geçenlere bayram! Sarsılıyor eski meyhane tâ temelinden... Geleceğe selâm, gelenlere binler selâm! Dönüyor şanlı akıncı artık seferinden...
BİRİNCİ DÜSTURUNUZ
Amelinizde rıza-yı İlâhî olmalı.
Eğer O razı olsa, bütün dünya küsse ehemmiyeti yok.
Eğer O kabul etse, bütün halk reddetse tesiri yok.
O razı olduktan ve kabul ettikten sonra, isterse ve hikmeti iktiza ederse,
sizler istemek talebinde olmadığınız halde,
halklara da kabul ettirir, onları da razı eder.
Onun için, bu hizmette, doğrudan doğruya,
yalnız Cenâb-ı Hakkın rızasını esas maksat yapmak gerektir.
http://www.risaleara.com/oku.asp?id=1386&a=halklara
Umutla örülür hasret köprüsü...
Güzel bir Bakü akşamı…
Hazar'ın kıyılarında Işık Süvarileriyle birlikteyiz.
Denizden doğru gelen tatlı ve ıslak bir esintiye bırakmışız kendimizi.
Bakü'nün en hüzünlü mekânı olan Şehitler Hıyabanı'nı yangın yerine döndüren güneş, alev püsküren ciğerlerine yanık karanfil kokuları çekerek, gidiyor.
Ve gün dökülüyor Hazar'ın kurşuni sularına. Rüzgar, Şehitler Hıyabanı'ndan yanık karanfil kokuları taşıyor yüreğimize.
Hıyaban'da yanan dev meşale gökten yere doğru sarkıtılmış yedi kandilli Süreyya gibi, gecenin siyah perdesini yırtarak parlıyor.
Şehitler Hıyabanı'nda; 1918'de Azerilerin yardımına Anadolu'dan koparak koşan Nuri Paşa komutasındaki Kafkas Ordusu'nun Türk şehitleri, 20 Ocak gecesinin Özgürlük Şehitleri ve 1991'deki Hocalı Şehitleri koyun koyuna yatmaktadır.
Şehitler, ağaçlık bir tepeden bakıyorlar Hazarın serin sularına.
Bakü bir dünya şehri olmuş; bu günlerde Dünya İslam Başkentleri toplantısına ev sahipliği yapmaya hazırlanıyor. Geçirdiği bunca badireden sonra, her geçen gün biraz daha serpilen bir dilber gibi Hazar'ın rüzgârlarında savuruyor saçlarını.
1990'ın Bakü'sü geliyor gözlerimin önüne.
O soğuk ve hüzünlü 20 Ocak gecesi…
Bakü'nün hüznü siyah bir şal gibi büründüğü gece.
Ekranlara baktığımızda içimizin kan ağladığı, tankların özgürlüğe yürüyen insanları asfaltlara yapıştırdığı, kanlı gece…
Gündüzünde, katledilen şehitlerini kucaklarına alarak yüz binlerin, Azadlık meydanında özgürlüğe koştukları o acılı günler.
Boşuna değildir, her bir karanfilden yanık kokusunun gelmesi.
Boşuna değildir, her bir karanfilin gecenin kuytularında sessizce, kırağılaşan sabahlarda da aşikar ağlaması.
Anadolu o günlerde büyük bir göz olmuş Azeri kardeşleri için ağlıyordu. Ama yapılan yardımları ulaştıracak bir hattımız bile yoktu.
O acılı günlerde Fethullah Gülen Hocaefendi'nin katliamı kürsüden anlatırken bayılışını hiç unutamam. Sevenleri, korku ve şaşkınlıkla “Hoca efendi öldü … Hoca efendi öldü” diyerek başına üşüşmüşlerdi.
Acılardan yontulmuş nurani bir heykel gibi kürsüde uzun bir süre sessiz kaldıktan sonra, kendine geldiğinde; “Korkmayın ben bu kürsülerde ölecek kadar şanslı değilim” demişti.
……………….
O günlerde kardeşlerinin yardımına yine Anadolu'nun fedakar insanı koşar.
Erzurum sınıra daha yakındır. Erzurum'lu vefakar iş adamları bir araya gelerek yardımların nasıl toplanacağını ve nasıl ulaştırılacağını konuşurlar.
O günleri, o günlerde Zaman Gazetesi'nin Erzurum temsilcisi olan değerli dostum Ali Bayram Bey'den dinleyelim;
“1990 yılıydı…Azeri kardeşlerimizin ne kadar zor durumda olduklarını televizyon ve gazetelerden takip ediyorduk. Durum dehşet vericiydi. İçimiz kan ağlıyordu. Azerbaycan'da ve Nahcıvan' da ilaç ve yiyecek sıkıntısı hat safhadaydı . Yardım çığlıkları geliyordu.
Erzurum'un fedakar işadamlarıyla bir araya geldik. Duygu dolu bir toplantı oldu. Her zaman olduğu gibi Anadolu insanı yine coşmuştu. Her fedakarlığa hazırdılar. Beni de temsilci seçtiler. Önce dönemin Nahcıvan başbakanı İbrahim Bican Bey'le irtibata geçtim. Başbakan; “bunu telefonda halletmek zor görünüyor, ben durumu Haydar Aliyev Cenapları'na da anlattım, onun da kanaati sizin Aralık sınırına gelmeniz ve orada bu konuyu konuşmamız” dedi.
“ Varılmaz yol değil, nice hardasın?
Ben burada, sen ise aha şurdasın.
Bilirim bu sıra sen de dardasın.” diyerek, düştüm yola.
Aralık sınırına vardığımda, Başbakanla beraber, çoğu kabine üyesi 10 kişilik heyet, Nahçıvan tarafındaki Dil İskelesin'de beni bekliyordu. Ben küçük bir kayıkla Aras'ın öte yakasına geçtim, İbrahim Bey ve heyetle kucaklaştık.
Seneler önce Ağrı Dağı'nın eteklerinde güneşin doğuşunu seyrederken, acaba bir gün şu huduttan Asya kıtasına geçmek ve Azeri kardeşlerimize kavuşmak nasib olur mu? diye düşünürdüm. Düşlerim gerçek olmuştu.
Başbakan beni 25 km ötedeki Sederek'e davet ettiyse de maalesef kabul edemedim. Hem sınırı izinsiz geçmiştim hem de beni taşıyan küçük kayık sulara sürüklenir, çeker giderse ortalıkta kalırım, diye düşündüm.
O tarihi görüşmeyi nehrin kıyısında gerçekleştirdik. Sayın Başbakan'a ve beraberindeki heyete;
Efendim, Anadolu koca bir göz olmuş sizin için ağlıyor, neler yapabileceklerini soruyorlar, beni de temsilci seçtiler. Nelere ihtiyacınız varsa lütfen bize bildirin, ben, Fethullah Gülen Hocaefendi'yle de konuştum. Bana ; ' Ali Bey! kardeşlerimiz için elimizden ne geliyorsa yaparız, insanımız vefalıdır, elinden gelen her şeyi Allah'ın izniyle yapar' dedi.
Heyet çok duygulandı.
Uzunca bir ihtiyaç listesi çıkarttık. Liste de yok yoktu.Yardımların taşınması için de nehrin en dar yerine bir köprü inşa edilmesine karar verildi.
Adı da “Hasret Köprüsü” olacaktı.
Biz de bu arada bütün Anadolu'yu harekete geçirdik.
Anadolu insanı her zamanki gibi coşmuştu, yardım konvoyları sıra sıra yollara dizildi.
Köprünün yapımı tamamlandığında konvoylar da Aralık sınırına dayanmışlardı.
Açılışa Rahmetli Aliyev de geldi. Çok sevinçliydi. İki kardeş halk, iki uçta kucaklaşmak için hasret ve heyecanla bekleşiyorlardı.
Aliyev'le köprünün tam ortasında buluşarak yeniden kucaklaştık ve köprünün ortasına bağlanan kurdeleyi birlikte kestik. Böylece yıllarca kapalı olan sınır aralanmış, kardeşlik köprüleri yeniden kurulmuştu.
Kurdelenin kesilmesiyle birlikte insanlar köprüye hücum ettiler. Köprü sallanmaya başladı. Hatta birkaç tahtası kırıldı ve Aras Nehri'nin azgın akan sularına düştü. Biz o boşluklardan suya düşmemek için Aliyev'le bir birimize sarıldığımızda Aliyev'in söylediği sözleri hiç unutamıyorum;
'Ali Bayram, endişe etme, ikimiz bu iki milletin kavuşması için gösterdiğimiz çabadan dolayı düşersek de düşelim. İki halkın dostluğuna, hasretinin bitmesine, İki Ali feda olsun'
Salimen Türkiye tarafına geçtik.
Aliyev,
İlk defa Anadolu toprağına ayak basıyordu. Hasretle öptü ve kokladı, Anadolu toprağını.
Bir müddet kaldıktan sonra vedalaştık. Tekrar o Hasret Köprüsü'nden geldiği heyetle birlikte döndü ve gitti. Yardım konvoyları da birer ikişer geçmeye başladı, Hasret Köprüsün'den”
“Hasretim, yetmiş yıl geçti aradan
Hasretim, bu sabır sanma sıradan
Hasretim, bir ışık parlar buradan
Düş değil, erilir Hasret Köprüsü.”
İşte gün açılan Hasret Köprüsü'nden önce yardım konvoyları ardın da Önden Giden Atlılar geçtiler. Mehlika Sultan'a aşık gençler gibi koştular Kaf Dağlarına doğru. Çağ adında bir eğitim şirketi kurdular ve okullar açtılar. Kalıcı kardeşlik köprüleri oluşturdular.
Bir gün bu okullardan birini ziyaret eden merhum Aliyev, gördükleri karşısında çok duygulanır ve şu tarihi sözleri söyler;
“Bilirim ki, bu liseler Çağ Öğretim Şirketine aittir. Onların işinden çok memnunum. Bu liselerin faaliyeti Azerbaycan'da tahsilin seviyesinin yükselmesine hayli yardım ediyor. Biz bu liseleri numune gösteriyoruz. Diğer mektepler bu liselerin faaliyetini örnek alsınlar. Ben buna göre öz teşekkürümü bildiririm”
………………
Hazar'ın kurşuni sularına gün dökülüyor…
Bakü'nün en hüzünlü mekânı olan Şehitler Hıyabanı'nı yangın yerine döndüren güneş, alev püsküren ciğerlerine yanık karanfil kokuları çekerek, gidiyor.
Hazar'ın serin suları önce kararıyor, sonra da mehtabın aydınlığında salınmaya başlıyor.
Uzaklardan, Şehitler Hıyabanı'nın yanık karanfil kokuları doluyor yüreğimize.
Gökten sarkıtılmış yedi kandilli Süreyya gibi yanan meşalenin etrafını sarıyor şehitlerin ruhları.
Işık Süvarileri ile bir Anadolu'ya, bir Bakü'ye bakıyoruz;
“Aynı iklim, aynı toprak, aynı kan,
Aynı türkü kulaklara yayılan.
Burası Kars, Iğdır. O yan Nahçıvan,
Umutla örülür Hasret Köprüsü. ”
BENİ ÖLDÜRÜN!
Fatih Üniversitesini kapattıran benim! ALLAH (c.c) dostlarını Avustralya ve Amerikaya sürdüren Benim! Tesettürlü kız öğrencileri üniversite kapılarında bekleten ve içeri aldırtmayan benim! Filistinli çocukları öldürten benim! Bosnalı kadınlara tecavüz ettiren benim! Mehmet Akif e hakaret ettiren benim! İmam Hatip Liselerini kapattıran benim! Kur'an kurslarını kapattıran benim! Bütün bu olayların müsebbibi benim! Çünkü ben; namazlarımı tam kılmadım! Çünkü ben; orucumu tam tutmadım!, aç kalmakla yetindim! Çünkü ben; zekatımı avam gibi kırkda bir vermekte zorlandım! Çünkü ben; zekatımı havas-ül havas gibi 40 da 40 veremedim! Çünkü ben; geceleri kalkıp teheccüd namazını kılmadım! Çünkü ben; evvabin namazını terk etim! Çünkü ben; geceleri ALLAH (c.c)'a dua dua yalvarmadım! Çünkü ben; hacet namazı kılmadım! Çünkü ben; her daim ALLAH (c.c) diyen, ALLAH (c.c) dostlarınınarkasına takılmadım! Çünkü ben; ALLAH (c.c) diyen, Resulullah (sav) diyen, Sünnetdiyen, cemaati terk ettim!. Çünkü ben; bulmam gereken 63 kurbanı bulmadım Çünkü ben; doğruları anlatmak için evimden dışarıçıkmadım. Çünkü ben; evimde sıcak çayımı yudumlarken televizyonun karşısında çakılıp kaldım. Çünkü ben; yatmaktan, tembellikten 90 kilo oldum, yağ bağladım. Çünkü ben; ALLAH (c.c) yerine ailemi, annemi, çocuğumu, işimi, nefsimi tercih etim. Çünkü ben; demet demet dolarları biriktirme sevdasına düştüm. Çünkü ben; kapı kapı dolaşıp dergimi satmadım. Bana gazete abonesi dediler, salladım. Bana dergi abonesi dediler, kulak arkası yaptım. Bana burs dediler, dilenciye sadaka veririr gibi bir tane verdim. Bana kurban dediler, veremem, evde keseceğim dedim. Bana zekat dediler, yarın aç kalırım endişesiyle paramı sakladım. Ben cimrilik yaptım. Ben hep arabamın markasını ve modelini yükseltmeyi düşündüm. Ben ev almayı planladım. Ben elimdeki elbiseleri beğenmeyip yenileri için mağaza mağaza dolaştım. Ben müslümanlara yapılan zülmü gördüm ama tatilimi islami olarak(!) Caprice de yaptım. Ben haberlerde ALLAH (c.c) dostlarına saldıran köpeklerigördüm, çok kızdım, çok üzüldüm, ama haberlerden sonra Galatasaray maçına daldım. Ben ALLAH (c.c) dostlarını tanıyamadım ama Fiorentina takımının oyuncularını çokiyi tanıdım. Ben ALLAH (c.c) için hiç bir şey yapmadım! Arkadaşlar beni öldürün!. Benim yerime Hyperactiv, görev bilincine ve mesuliyet duygusuna sahip bir genç yetiştirin!. Benim yerime günün 24 saati, her saatin 60 dakikası, her dakikanın 60 saniyesi ALLAH (c.c)'ı düşünen bir genç yetiştirin! Benim yerime ALLAH (c.c) için yaşayan, iyiliği emreden, kötülüğü yasaklayan bir genç yetiştirin! Benim yerime kapı kapı dolaşıp ALLAH (c.c)'ı anlatan,davasını anlatan, yılmadan, yıkılmadan koşan bir genç yetiştirin! Benim yerime Ailesine, akrabalarına, komşularına, isarkadaşlarına, tüm çevresine ALLAH (c.c)ı anlatan vebununla da yetinmeyip deniz ötesi, okyanus ötesi diyarlara gidipdavasını anlatan bir genç yetiştirin! Benim yerime namazını tam ve doğru kılan, teheccüdve evvabin namazını kaçırmayan bir genç yetiştirin! Benim yerime geceleri ALLAH (c.c)'a dua dua yalvaran, seccadesini göz yaşları ileyıkayan bir genç yetiştirin! Benim yerime haram nedir bilmeyen, virdini dilinden eksik etmeyen bir genç yetiştirin! Benim yerime işinde çok iyi olan bol rızık kazanan ve kazandığının tamamını ALLAH (c.c) yolunda harcayan bir genç yetiştirin! Benim yerime az ile yetinen, kirada oturan bir genç yetiştirin! Benim yerime ALLAH (c.c)'ı, Resulullah (sav)'ı ve davasını, annesinden, babasından, ailesinden, çocuğundan çok seven bir genç yetiştirin! Benim yerime Kurban denince, her şeyini kurban eden, o da yetmeyince kendini kurban eden bir genç yetiştirin! Benim yerime gazetem, dergim, bursum, himmetim diyen bir genç yetiştirin! Benim yerime cömert olan bir genç yetiştirin! Benim yerime ''Biz nice hayvanlar yarattık rızıklarını yanlarında taşımazlar" ayetini anladığını, kazandığını biriktirmeyip dağıtarak gösterenbir genç yetiştirin! Benim yerime aç gezen, çok gezen bir genç yetiştirin! Benim yerime ALLAH (c.c) dostları zulüm altında iken tatil yapmayan, eğlenceye gitmeyen, televizyon seyretmeyen, maç peşinde koşmayan, bir genç yetistirin! Benim yerime ALLAH (c.c) dostu bir genç yetistirin! Çünkü; bütün kötü olayların müsebbibi benim!
Bir Beyaz Tanzanya'ya Niye Gider?
Gün boyu beyin haşlatan yapışkan bir sıcak, 6 dedin mi karanlık, 8 dedin mi zifir...
Uzun gecede sokaklar tekinsiz, kaldırımlarda bela arayana hizmet timleri...
Hotel Ruanda'daki eli palalı kara deriliden ve de turist Ömer'deki yamyamlardan iz yok ama içten içe bir tırsaklık hakim, 'gözlem ayağına' gece oteli terk etmiş beyaz kafilede...
Yüzlerce yıldır kara kıtadaki cümle musibetin faili beyaz adam oysa ve canı yanan hep yerli ahali ama yusuflayan, dal gibi titreyen biz beyazlar...
Ya intikam için bu geceyi seçerlerse, vay ki ne vay...
Alayı sıcaktan nemden mayışmış kömür karası ev sahipleri böcekten-sinekten daha masum oysa ki, sarı humma, sıtma, kolera ve onlarcası kol geziyor, hele ki AİDS... Üç kişiden ikisi hasta...
Şehrin yüzde 80'i elektriksiz, yüzde 100'ü tam teşekküllü hastane görmemiş, kanalizasyon literatürde yok, ağaç altı bulan salıyor, Darüselam üre kokuyor hafif ve hayli balık ölüsü...
Milli gelir 700 dolar, günde 1 dolar kazanan mahallenin zengini...
Kediyi bağlasan anca duracak evin kirası 500 dolar...
Bir yanı okyanus, elli bin türlü balık var ama tutmayı öğretmiyor kimse, bir yanı cennet bahçesi, ananas kivi, mango hindistan cevizi, muz kaynıyor ama ezici azınlığın bağı bahçesi oralar, bedava falan değil...
Unu suya bulayıp yiyor ahali, günde tek öğün...
Hayat zor, hayat pahalı, ölüm acayip ucuz...
Ama sorarsan siyah arkadaşa,
Hakuna Matata...
Yani no problem, sorun yok...
* * *
Dünyanın dibi nereyse, Afrika'nın Tanzanya'sı, 37 milyonun 36'sı her gün bir evvelki günü yaşıyor, aç bilaç, orada doğmaktan başka kabahatleri yok...
'Ne işin var burada' diyemezsin...
İyi de beyaz adamın ne işi var orada?
Kimi yüzlerce yıl evvel, köle toplamaya gelenlerin torunları, şimdi altın-elmas falan topluyorlar, Zanzibar'da ve Serengeti'deki beş yıldızlı otellerde dünya jet setini ağırlıyorlar, kara derili arkadaşın eti sütü yünü bitmiş, bahçesini talan ediyorlar...
Kimi zorunlu görev icabı orada, misal bizim büyükelçi...
Kimi de okul açmış, saf ticaret ya da katışıksız misyonerlik icabı, tuvalet olmayan mahalleye kolonyal tarz kiliseyi dikmiş, Tanzanyalı'dan günah çıkarıyor...
Ve birkaç yüz kadar da Türk...
Gülen hareketinin gönüllüleri, dünyanın dört köşesindeki yüzlerce okuldan 4'ünün yöneticileri, öğretmenleri...
Swahili'ce yetmez deyip İngilizce, Türkçe ders veriyor, elin Masai'sine, Darüsselamlı'sına Anadolu müslümanlığını ve Türk kültürünü anlatıyorlar...
Ve neticede, ataları totem ya da ateş çevresinde elde mızraklarla dönmüş minik Afrikalı, kaşık havası, çayda çıra, zeybek oynuyor, bırak kolbastının kralını oynuyor...
Hareketin neferleri, yani 'abiler' ve öğretmenler mantık ve rasyonellikten ziyade uhrevi hissiyatla ve gönül bağıyla geziyorlar dünyayı, her ne kadar 'gönüllüyüz' deseler, cemaatin kendi iç terfi-tayin genelgesine itaat ediyorlar, o sebeple Çeçenistan'dan Bosna'ya, Özbekistan'dan Kenya'ya dört dönüyorlar, yüzlerinde o aşina tebessüm, o her türlü fena duygudan azade bir halim selimlik, her koşulda şükür...
Hakuna Matata yani...
* * *
Peki biz niye Tanzanya'ya gittik, yani aslanından sineğine, AİDS'ine türlü musibeti, elli saatlik yolu ve en mühimi dönüşte, “Vay kanka, sen de Fethullahcı oldun ha” diye yaftalanmayı göze alarak niye gittik?
Şundan gittik, gazeteciyiz biz, karşı mahalleden davet geldi icabet ettik, beş günlük bir basın toplantısıydı bizimki...
Köhne bir apartmanın bilmem kaçıncı katındaki basık, sıcak bir ışık evinde bizlere “abi” diyen on beş Afrikalı “şakirt” ile aynı makbubeye kaşık sallamak başta olmak üzere...
O beş gün meslek hayatımın en ilginç tecrübelerinden biriydi...
Yarın kutuplarda okul açsınlar, gel desinler giderim...
Bedevi miyim ki kutup ayısından korkayım?..
31.10.2009 - Gürsel Bayraktutan, Bursa Olay
Evvel Gidenlere Selam Olsun
Cemal Uşşak,
Bugün
19.01.2010
Cemal Uşşak
Geçtiğimiz hafta bu gün, Hasan Ertürk kardeşimizi Hakk'a ısmarladık; ebediyetlere uğurladık. Hasan Ertürk, yıllarca Filistin'de TİKA Koordinatörü olarak görev yapmış, gönlünü mağdur Filistinliler'le bütünleştirmiş; yakın dönemde ise Kimse Yok mu Derneği adına hem Filistin'de hem de deprem sonrası Peru'da, hepimizin vicdanı olarak depremzedelere insani yardım götürmüştü. Merhumun benim âlemimde özel bir yeri vardı. O benim ilk Kudüs ziyaretimin unutulmaz rehberi ve nice kutlu ve mübarek anları birlikte yaşadığımız vefalı bir dost idi.
Sevgili Hasan'ı yüzlerce seveni, yakını ve dostu ile birlikte ebediyet istikametine yolcu ederken, kendisi ile aynı kaderi paylaşan gurbet ve hicret erlerini der hatır ettim. Onlar ki, eksi elli derece soğuklardan, artı elli derece sıcaklara; Sibirya'dan Mozambik'e, Finlandiya'dan Somali'ye, nice beldelerde doğruyu ve güzeli gönüllere nakşetmek üzere sefer ediyorlar.
Onlar, Hakk'a sefer edenlerdir. Onlar, Hakk'ta sefer edenlerdir. Onlar Hak'ta sebat edenlerdir. Onlar, kendileri ile Hakk'a sefer edilenlerdir. Onlar, uzaklaşanları Hak'la buluşturmak için sefer edenlerdir. Ve en son da Hasan Ertürk gibi Hakk'ın ebedi mülküne sefer edeceklerdir.
Ne mutlu sefer üzere olanlara!
İslam tarihinde "Sefernâme"lerin ve "Seyehatnâme"lerin önemli bir yeri vardır. İbn-i Fadlan'dan Evliya Çelebi'ye; Nâsır-ı Hüsrev'den Abdülğani en'Nablûsî'ye; İbn-i Batuta'dan İbn-i Arabî'ye nice alim, mürşid ve filozof bu vadide eserler kaleme almışlardır. Seyahatler ve seferler, ister dış âleme isterse iç âleme yapılsın, özü itibarıyla kişinin kendine yaptığı yolculuklardır. Dolayısıyla her bir sefer ve seyahat kişinin kendini bulma ve kendini keşfetme yolculuğudur.
İslam tasavvufunun zirvesi İbn-i Arabî'ye göre sefer, hakikatin üzerini örten perdenin kaldırılması anlamına geliyor. Hakikate karşı bîğaneliğimiz, nasipsizliğimiz ve maddi-manevi yoksunluklarımız nicedir iç ve dış seferleri ihmalimizden olsa gerektir.
Bu kutlu seferleri alemimizde yeniden neşv ü nema bulmasına vesile olan himmete binlerce minnet ve şükran...
Modern zamanların gurbet ve gönül erlerinin öncekilerden önemli bir farkı var. Elbette onlar da sefer ediyorlar; onlar da seyahat ediyorlar ama sefer meşguliyetlerinin yoğunluğu onlara yazma fırsatı vermiyor.
"Ne mutlu, yeryüzünde fesadı ve bozgunculuğu önlemek üzere gurbeti seçenlere!"
İslâm peygamberi böyle buyuruyor. Elbette bu sözde nice gerçekler ve sırlar saklıdır.
Esasen, İslam tarihinden "gurbet", "hicret" ve "sefer" kavramlarını çekip çıkaracak olsak, ortada İslam tarihi diye bir şey kalmayacaktır.
Her daim hatırda tutmamız gereken soru şu: Hasan Ertürk Peru'da ne yapıyordu? Ve diğer gurbet erleri bulundukları yerlerde neler yapıyorlar?
Kestirmeden cevabı: 13. Yüzyıl'da Türkistan illerinden kalkıp gelen Sarı Saltuk Sultan, Mostar'da ve Dobruca'da her ne yapıyor idiyse onu yapıyorlar. Aynı yüzyılda Belh'den kalkıp gelen Mevlana Celaleddin-i Rumi Anadolu içlerinde her ne yapıyor idiyse onu yapıyorlar. Elbette kendi çaplarına ve kametlerine göre.
Seni Hakk'a ısmarladık sevgili Hasan. "Evvel giden ahbaba selâm" götür bizden.
Ne Farkı Var..
Asr-ı saadet devrindeyiz.. Medine’de Ravza’ya doğru sırtında bir yük birisi hızlı hızlı yol doğru yol alıyor.. Bu Sıddıkların piri Hazreti Ebu Bekir.. Daha az önce Allah Rasulu’nun (sallallahu aleyhi ve sellem) orduya yardım sözüne evine koşmuş eşinin ‘hiç bir şey kalmadı evde’ sözüne, ortadaki hasırı göstererek ‘ne varsa şu hasırın üzerine getirin’ demiş. Ve hasırın 4 yanından uçlarını kıvırarak sırtlamış biricik sevdiceği varlığın Esrar Perdesi (sallallahu aleyhi ve sellem)’ne götürüyor. Yiğit devlet Osmanlı’nın yaralı zamanı… Fahrettin paşa Medine’yi mudafaa ediyor. 700 yorgun Osmanlı askeri 20 binden çok İngiliz ve onların kandırdığı Araplara karşı.. ne acıdır ki aynı zamanda Medine’nin halkı Kainat Güneşi’nin (sallallahu aleyhi ve sellem) emaneti diye Anadolu’dan tren yolu ile gelen yardımları ulaştırmaya çalışıyorlar bu arada.. ancak bunu bilen İngiliz yer yer tren raylarının söküyor... Sökülen rayları tekrar yerine koymak için 60 derece sıcakta günlerdir yanmış olan demirleri Mehmetçik çöllerden topluyor. Getirecek ne bir arabası ne vinci var.. ikişerli Mehmetçik sırtlanıyor. Sırtlarında bir asker kabutu dahi yok. O sıcakta omuzlarını kavuruyor demirler.. Mehmetcik kavrula kavrula getiriyor rayları.. Defalarca rayları tamir ediyorlar. Ve böyle bir şekilde kutsal emanetleri Türkiye’ye getiriyorlar. Pasifikte bir ada.. Zamboanga adası… Türk mürüvveti ve insan sevgisi 12 genci buraya kadar getirmiş.. Okul açılmış.. Türk koleji, Bilim dilleri ve sevgi dilleri öğretiliyor Moro bölgesinin gençlerine Filipinler’de.. yurtta öğrencilere rehberlik için gelmiş Türk belletmenlerin kalacak, üzerinde yatacak bir çekyatları bile yok. Bunu öğrenen Türkiye’nin istikbaline aşık bir şirket, adı gibi seçkin bir seciye duygusu ile Memduh Beyler bir kontaynar çekyatı doldurup 4 kıta 7 deniz, 16 bin km. uzaktaki bu mora adasına - belletmenlerimiz talebelerimiz yerde yatmasın diye gönderiyor.. Adeta istikbal marka çek yatları kanepeleri ile milletimizin istikbaline ışık tutuyorlar.. çek yatlar geldiğinde bir Filipinli belletmenin sözleri ne de güzel özetliyor Türk insanını niyet ve himmetini. ‘Biz bu yıl öğrenci sayımız arttı ne yapacağız diye düşünürken, bak; Türkiyedeki ağabeylerimiz yine imdadımıza koştu. Sanki bizi taa buradan duyuyorlar.’ Filipinlerde bir işletme doktoru Amerika’da Doktorasını Yapmış bir Yusuf yüzlü, Türkiye’deki en prestijli üniversitelerden Yardımcı Doçentlik teklifi alıyor. Ancak ‘Sana Filipinlerde ihtiyaç var’ denilince hiç düşünmeden kalkıyor Anadolu gönül seferinde nöbetçi olmaya.. İşte Tarihin Ruh levhalarına altın harflerle yazılacak bu manzaraların niyet ufuk olarak birbirinden ne farkı var. Hepsi de aynı. Az önce Filipinler’de topluca Bayram namazını kıldık.. Gurbette buruk bir sevinç vardı arkadaşlarımızda bir ikisinin gözlerinden dökülen yaşa şahit oldum. Bayram hutbesinde Dağları delmeye azimli Ferhat Bey tarihten bir sahneyi hatırlattı… Fatih Sultan Mehmet İstanbul’un kapıları açılınca surlardaki can dost ve yaveri Ulubatlı’ya doğru koşuyor. Ulubatlı da surlara Osmanlı sancağın dikmiş son nefesini vermek üzere.. gidip sarıyor Yiğit Hakan ve ‘Değer miydi Ulubatlım. Bir Hasan İstanbul’a değer miydi?’ diyor. Ulubatlı’nın son sözleri ise şu oluyor; ‘Sultanım ben surlarda sancağımızı aldım koşarken bir ara sendeledim üzerime kızgın yağlar ve oklar yağıyordu. Tam düşecektim elimden birisi tutu. O Peygamberimiz’di. Bana daha yukarısını gösterdi, oraya sancağı dik, dedi. Bak Peygamberimiz surlarda dolaşıyor.- Değdi. Sultanım değdi.’ diyor.. Ey Ellerinde gül kokuları ile yıkanmış, sevgi halesiyle donatılmış, muhabbet bayrakları taşıyan Anadolu yiğitleri, sizler yeryüzünüze sevgi bayrağımızı dikerken bakın ağuşunu açmış duruyor Peygamber (sallallahu aleyhi ve sellem)
Bir festivalin daha ardından
Ali Ünsal, Zaman 17.10.2011
Bir festival daha bitti. Los Angeles şehrindeki Anadolu Kültür ve Yemek Festivali'nden (The Anatolian Cultures and Food Festivals) bahsediyorum. Bu sene üçüncüsü düzenlenen bu festivale daha önce Amerika'da kalmama ve fırsatım olmasına rağmen katılamamış, içten içe hayıflanmıştım. Bu sene çok uzaklardan gelip katılınca hayıflanmamın haklılığını anladım. Anadolu beşiğinde dünden bugüne yaşanmış ve halen yaşanan kültür mozaiği hemen her yönüyle aksettirilmeye çalışılmış. Festivale katılan misafirler Hititlerden Urartulara, Frigyalılardan Lidyalılara, Perslerden Bizans'a, Romalılardan Selçuklu ve Osmanlılara kadar Anadolu coğrafyasında tarih sahnesine çıkmış pek çok medeniyet ve kültüre ait bilgi edinme imkânı buldular. Bu medeniyetlerin kendine has mimari özelliğini taşıyan tak kapılardan festival alanına girerken her kapıda bir bay ve bayan sizi o medeniyetin kostümleri içinde selamlıyor. Geniş bir alanda kurulmuş festivalde neler yok ki... İstanbul, Konya, Antalya, Mardin ve Van için genişçe hazırlanmış mekânlarda İstanbul Boğazı'nı, Ağrı Dağı'nı, Aspendos Antik Tiyatrosu'nu, Mevlânâ Müzesi'ni, Mardin'in taş evlerini ve Akdamar Kilisesi'ni görmeniz mümkün. Kızkulesi, Topkapı Sarayı kutsal emanetler de dahil, orijinaline yakın kurulmuş vaziyette. Hatta kutsal emanetlerde tıpkı Türkiye'deki gibi hafızlar sırayla Kur'an okuyor. Derken muhteşem bir ezan ve namaz kılmak isteyenler için hazırlanmış, Sultanahmet misal genişçe bir mekân sizi karşılıyor.
Ortaya bir sebil konmuş, tıpkı III. Selim çeşmesi... Bir dolar veriyorsunuz, çeşmenin dört bir tarafında filikeler var. İster limonata, ister ayran, ister buzlu çay... Ne canınız çekiyorsa sebil... Ankara, Rize, Hatay, Burdur, Isparta, Mardin, Çorum ve daha pek çok şehre ait stantlarda oralara ait meşhur şeyler sergileniyor ve satılıyor. Burdur'un ceviz ezmesi, Hatay'ın defne yapraklı tabii sabunu ve künefesi, Çorum'un leblebisi, Rize'nin çayı Los Angeles'ta size servis ediliyor. Yaklaşık 100 ayrı stantta satışlar yapılıyor. Derken bir anons.. Mardin şehrinde müzik ve halk dansı gösterisi var, isteyen misafirlerimiz katılabilir. Türk'ü, Kürt'ü, Arap'ı, Amerikalısı, Ermeni'si, Rum'u yan yana halay çekiyor. Müthiş bir mozaik... Gündüz bir grup Türk sanat ve halk müziğinden popüler müzikleri çalıyor. Grupta, kabak kemaneyi çalan Amerikalı, kanun ve vurmalı çalgıları çalanlar Türk. Bir başka zaman, bir grup, Van yöresine ait yanık türküleri hem çalıyor hem söylüyor. Grubun ses ve saz sanatçısı Türkiye asıllı, Amerika'da yaşayan bir Ermeni. Hasılı, akılalmaz bir renklilik var.
Seminerlerin festivale katkısı
Bu sene bana göre çok yerinde olan bir başka organizasyon ise seminerlerdi. Açıkçası ben katılabildiğim kadarıyla çok istifade ettim. Gelenlerden aldığım intiba da öyleydi. Kerim Balcı, Türkiye-İsrail ilişkilerini değerlendirdi. Çok öz olarak tarihten günümüze geldi. Bugünkü durumu da değişik gazeteci ve araştırmacıların yorumlarıyla objektif olarak ele aldı ve her iki ülkenin de ilişkileri germekten öte iyileştirme adına gayret sarf etmesi gerektiğinin önemine değindi. Mustafa Akyol'un iki seminerine katıldım. İlkinde, İslam dünyası olarak kabul edilen ülkelerdeki gelişmelere değinen Akyol, Müslüman milletlerin özgürlük arayışına değindi. "Arap Baharı" denen gelişmelerin cereyan ettiği ülkelerin hemen hepsinin diktatörlükle idare edildiğini, bunların hiçbirinin İslam devleti olmadığını, aksine hepsinin seküler idareler olduğunu, yani bütün bu diktatörlerin seküler idareciler olduğunu dile getirmesi ve bugüne kadar olanlarda suçu İslam'a yüklemenin haksızlık olacağını belirtmesi salonda bulunan herkesten alkış aldı. İkinci seminerde, Türk-Ermeni ilişkilerini konu alan Akyol, kendinden çok emin bir tarzda dinleyenleri aydınlattı. Olabildiğince objektif bir yaklaşım sergiledi. Çarpıcı cümleler şunlardı: "Bugün Türk tarafının eksik kaldığı nokta bana göre, olup biten her ne ise bunun için Ermeni camiasına, 'Acınızı paylaşıyoruz...' diyemeyişidir... Ancak bu noktada olup bitene 'soykırım' tabirini kabul etmek mümkün değil, belki 'etnik temizlik' denebilir... Şunu da bilmekte fayda var. Siz her ne kadar Ermeniler acı çekti deseniz de, Türk insanının hafızasında da o döneme ait Türklerin büyük acılar çektiği bilgisi mevcuttur. Bu da bir realite, herkes bir diğerinin acısını görmeli. Fakat biz okullarımızda eğitim alırken, katiyen Ermeni düşmanlığı alarak eğitilmiyoruz. Benim atalarımın bir kısmı da Kafkaslar'da kıyıma uğramış ve Anadolu'ya göçmüşler... Bu, dünyanın her yerinde olagelmiş bir olay... Bu işi biz kendi aramızda görüşerek konuşarak halledebiliriz. Fransa gibi alakasız bir üçüncü veya dördüncü ülkenin tavassutuna hiç gerek yok..." Evet, bu sözler de büyük alkış aldı...
Amerikalı James C. Harrington, "Wrestling with Free Speech, Religious Freedom, and Democracy in Turkey: The Political Trials and Times of Fethullah Gulen" isimli kitabının tanıtımını yaptı. Fethullah Gülen Hocaefendi hakkında Amerika'daki idarede, işin başında oluşan bir önyargıdan bahseden Harrington, bunun tamamen tanımamadan kaynaklandığını, nihayet gerekli incelemeleri yaptıktan sonra, bu zatın ortaya koyduğu eserlerle herhangi bir yazar veya ilim adamı olmaktan öte, bütün insanlığı kucaklayan fikirlere sahip büyük bir mütefekkir olduğunu anladıklarını dile getirdi.
Katharine Branning ise yaklaşık 35 yıllık Türkiye ile olan ilişkilerini ve Türk kültürünün renkliliğini anlatttı. Yakında çıkan "Evet, bir bardak çay daha lütfen" anlamını taşıyan "Yes, I would love another glass of tea" kitabını anlattı. Türk çayını yorumlayan Branning, "Türk çayı sıcaktır, bu Türk insanının sıcaklığını gösterir. Kaşıkla şeker karıştırılır ve musikisi vardır, zira Türk kültüründe musikinin çok büyük yeri vardır. Türk çayı yalnız içilmez, bu da Türk kültüründe birlik ve beraberliğin, paylaşmanın önemini gösterir. Türk çayı ikram edilir, bu da onlardaki cömertliği, misafirperverliği gösterir vs." Daha buna benzer birbirinden tatlı yorumlarıyla bir Türkiye hayranıyla karşı karşıya olduğumu fark ettim ve içten içe sevindim.
Seminer serilerindeki ilginç bir olay ise Ermeni asıllı bir Amerikan olan Edvin Minassian'ın gelmesi ve konuşma yapmasıydı. Avukatlık yapan Minassian'ın programa katılması şüpheli idi; çünkü program öncesi tehdit almıştı, fakat geldi. Belki tehdit edenler de geldi. Onu dinlediler. Anadolu'nun tarih sahnesinde Ermenilerin varlığına değindi. Minassian, müzik ve yemek başta olmak üzere, Anadolu'da yaşanmakta olan renkli kültüre Ermeni kültürünün katkılarını anlattı...
Gezerken gözüme OC (Orange County)'nin yerel televizyonu, abc7 kanalı, TRT ve STV'nin muhabir ve kameramanları da ilişti. Hele mehter grubu, fuar alanını velveleye verip, Topkapı Sarayı'nın kapısında oturan Sultan ailesinin önüne gelip konserini verirkenki heyecanlarını görmeye değerdi. Pek çok köşe yazarı ve gazeteci de gözüme ilişti. Otelde akşam gerçekleştirilen ekonomi formundan çıkarken gördüğüm Mehmet Altan, yorgun gibiydi ama memnuniyeti her halinden belliydi. Oral Çalışlar da neşeyle salondan çıkıyordu diğer gazetecilerle birlikte. Nilüfer Narlı ve Ergün Babahan'la aynı uçakta gelmiştik. Cengiz Çandar da vardı ve bir sözünü arkadaşlar nakletti ki enfesti: "Eğer, bu çapta bir festival Türkiye'de yapılmak istenirse, bunu ancak buradaki ekip başarabilir, başkası altından kalkamaz..."
Sükûnet kahramanları
İşte, benim bu festivalde altını çizmeyi arzu ettiğim en önemli husus da bu.. yani festival sayesinde Türkiye'nin ve Türk kültürünün Amerika'nın en önemli şehirlerinden birinde en üst seviyede tanıtılmış olması değil.. Türkiye insanının güzelliklerinin koca bir dünyada gösterilmiş olması da değil.. Ermeni diasporasının en güçlü bulunduğu bir yerde buzların erimesine yaptığı akılalmaz katkı da değil.. birbirinden seçkin gazeteci ve akademisyenleri davet ederek üst seviyede bilgilendirme ve tartışma ortamıyla aydınların ufkuna yaptıkları katkılar da değil.. orada yaşayan Türklere hasretini çektikleri pek çok şeyi gösterip tattırmaları veya Türkiye'den gelen seçkin misafirlere gurbette yaşanması çok zor güzelliklerle göğüslerini kabartması da değil... Benim gördüğüm ve gözlerimi dolduran şey, yaklaşık 300 gönüllünün yoğun olarak bir ay, ancak geceli gündüzlü bir hafta festival alanının kurulması, düzenlenmesi, yemeklerin hazırlanması -ki, yemeklerin pek çoğu gönüllüler tarafından pişirildi ve satıldı- Türkiye'den her gelenin ayrı ayrı karşılanıp Hotellere yerleştirilmesi, kaldıkları süre içinde şehir gezileri, yemekler ayarlanması, fuar alanında her şeyin tıkırında gitmesi için oturmayı, yemeyi ve hatta uyumayı unutmaları.. müthiş bir dayanışma ve fedakârlık örneğinin sergilenmesi.. kadınıyla erkeğiyle dehşet bir özverinin sergilenmesi ve bütün bunlar olurken de sükûnetlerini, olgunluklarını muhafaza etmeleri... Bilmem ki ne demeli, harika ötesi bir şey bu... Emeği geçen herkese can-ı gönülden teşekkürü bir borç biliyorum...
Dr. Ali Ünsal Cakarta İslam Üniversitesi Gülen Kürsüsü Başkanı
''Türk milleti İslam'a hizmetini Türk okullarıyla sürdürüyor"
Cihan Haber Ajansı 18.10.2011
Sudan Devlet Başkanı Ömer Hasan el Beşir'in özel misafiri olarak Sudan'a gelen Arap dünyasının önde gelen isimleri başkent Hartum'daki Türk okulunu da ziyaret etti. Renkli sahnelerin yaşandığı ziyaret sırasında Suudi Arabistan'ın önde gelen işadamlarından Abdullah Başerahi Türk ve Arap halklarının duygularına tercüman olduğunu söylediği Başbakan Recep Tayip Erdoğan için bestelediği şiirini okudu. Şiirinde Başerahi Erdoğan'ı bir halk kahramanı olarak betimledi.
El Ezher Üniversitesi eski rektörlerinden Ahmet Ömer Haşim de İslam alemine yıllarca hizmet eden Türk milletinin güzel eserlerini her yerde görmekten büyük bir mutluluk duyduklarını, Sudan'da bulunan Türk okullarının da bu mirasın güzel bir örneği olduğunu ifade etti. Türkiye ve Türk insanının Arap alemi için güzel bir örnek olduğuna değinen Haşim, "Eğer Türk insanı buralara bu güzel eğitim yuvalarını kurduysa, bununla Sudan'a ve Sudanlılara ne kadar değer verdiğini göstermektedir." dedi.
Okulu ziyaret edenler arasında Mısır'ın önde gelen tarihçilerinden Abdulhalim Uveys ve Sudan Kültür Bakanı Ali Macook ile çok sayıda Sudanlı öğrenci velisi de yer aldı.
Ziyaret sırasında Türk okulunun Sudanlı ve Türk öğrencileri hazırladıkları şiirler, şarkılar, yerel halk dansları ve semazen gösterisiyle misafirlere unutulmaz dakikalar yaşatırken, Sudan istişare heyeti Başkanı Ebu Ali Meczub Ebu Ali Türk devleti ve Türk halkının Sudan'daki güzel çalışmalarına teşekkür etti. Ali, Sudan Türk okullarının iki ülke arasında gönüllü elçilik vazifesi gördüğünün de altını çizdi.
Programda konuşan Türkiye'nin Hartum Büyükelçisi Erdoğan Kök, Sudan'ın çok şanslı bir ülke olduğuna vurgu yaparak şunları söyledi: "Sudan insanı iyi huylu ve sıcakkanlı. Türk insanıyla çok iyi diyalog kurabiliyor. Tarihten genel güçlü bağlarımız var. Bizler beraber yaşayabilen iki kardeş toplumuz. Temenni ediyorum bu dostluğumuz gelecekte de artarak devam eder."
PKK, askerden çok Gülen Cemaati'nden korkuyor
Serdar Turgut, Gazete Habertürk 21.10.2011
PKK silahlı çatışmadan değil kendisinin besleneceği, yaşamını sürdürdüğü sosyal tabanın altından çekilmesinden ürküyor. Askerden korkusu kalmadı, çünkü savaşmaya, ölmeye ve öldürmeye alıştı. Beslenme kanalları kesilmezse de olayların biteceği yok.
Gülen Cemaati, yıllardır devletin çok uğraşmasına rağmen tam başaramadığını bölgede yapmaya başladı. PKK işte bu yüzden askerden çok cemaatten korkmaya başladı.
Gülen Cemaati bölgede "okuma odaları" diye adlandırılan bir uygulama yapıyor. Bu odalara cemaatin eğitim için çalışan büyük ağı içinden seçilen öğretmenler gönderiliyor ve özellikle bölgenin varoşlarından, fakir ailelerden seçilen çocuklara, gençlere eğitim veriyorlar. Kürt gençlere matematik, fizik ve sosyal bilimleri en iyi öğretmenler öğretiyor, kitaplar okunuyor bu odalarda.
Odadan terörist çıkmıyor
Yapılan tespitlere göre, bu odalarda eğitilip de sonra dağa çıkan tek bir genç bile olmamış. Ayrıca fakir Kürt ailelerin PKK'ya olabilecek sempatileri de ortada kalmamış, ailelere geleceğe yönelik bir umut verilmiş. Her şeyin gelecekte çocukları için daha iyi olabileceğini düşünmeye başlayan aileler, çocukları isteseler dahi onları dağa yollamaz olmuşlar.
Bu tabii ki mükemmel bir sivil inisiyatif. Hepimizin yıllardır söyleyip ama bunu nasıl hayata geçireceğimizi bilemediğimiz "Terörün sosyal beslenme ortamını yok etmeliyiz" sözünü cemaat hayata geçirmiş durumda.
Bu okuma odaları uygulamasını ben yeni öğrendim. Cemaat sadece bölgeye özel Kürtçe yayın yapan televizyon kanalı kurduğunda cemaatin bölgeye yönelik özel çalışma yapmaya başladığını hissediyordum.
Festival için Los Angeles'a gittiğimde birlikte olduğum grubun sohbetlerinde daima Kürt meselesinin ve PKK sorununun tartışıldığını görünce ve oturduğum her masada tek konunun bu olduğunu duyunca, her arkadaşın gelişmeleri perde arkasıyla birlikte çok sıcak takip ettiğini anlayınca bu özel ilginin sonuçları hakkında daha fazla bilgi almak istedim ve sorularım sonucunda bu okuma odaları uygulamasını öğrendim.
Bu uygulama sadece bölgede değil, İstanbul gibi varoşu bol büyük şehirlerde de var. Diyarbakır'a gideceğim ama oraya gitmeden önce İstanbul'daki okuma odalarını arkadaşlarla bir gezip olan biteni daha iyi göreceğim.
Hepimiz artık anlamış olmamız gerekiyor; terör dediğimiz sorun silahla, öldürmeyle, bombalamayla çözülmeyecek, aksine PKK bizi saldırganlığa teşvik eder gibi olduğundan silahla karşılık vermenin bizi yenilgiye götüreceğinden de korkuyorum. Yapılacak şey, Gülen Cemaati'nin yaptığı gibi davranmak ve PKK'nın yaşam ve beslenme alanını daraltıp bölge halkının kalbini kazanmaktır.
Bir süredir söylüyorum; Türkiye Cumhuriyeti'nin Gülen Cemaati ile geçmişte yaşananlar için özeleştiri yapıp resmen barışması ve birlikte hareket etmeye başlaması gerekmektedir. Zaten Türk devleti, yaşamış olduğu zihniyet devrimi sonucunda bu sürece artık hazırdır. Hâlâ eski korkuları taşıyanlar varsa, onlar da cemaatin bölgede yaptıklarını görüp bunun halka ne kadar büyük umut ve pozitif enerji sağladığını görmeli ve hazır hale gelmeliler.
Kısa süre önce yazmış olduğum bir yazıda, "Ben vatan sevgisini Gülen Cemaati'nden öğrendim" demiştim. O dediğimde ne kadar haklı olduğumu bu okuma odaları uygulamasını öğrendikten sonra daha iyi anladım.
O odaları oluşturup işletenler, mali destek sağlayanlar ve oralara gelip ders veren öğretmenler, gönüllü olarak kendilerini büyük tehlikelere atıyor ama yine de gülümseyen yüzlerle uğraşıp didiniyorlar.
Gülen, öğretmen için gözyaşı dökecekti
O öğretmenler daima tehdit altındalar. Çünkü PKK asıl tehlikenin nereden geldiğini biliyor. Ben bir yıl kadar önce konuşmak için Fethullah Gülen'i ziyaret ettiğimde, onun bölgede olan biteni ne kadar yakından izlediğini, tehdit alan öğretmenler için nasıl heyecanlandığını, neredeyse gözleri yaşaracak kadar endişelendiğini bizzat gördüm.
Bu heyecan, bu duygular oradan tüm harekete yayılıyor ve Türkiye için çok da güzel olacak işler başarılıyor.
Ben gerçek vatan sevgisini Gülen Cemaati'nde gördüm
Serdar Turgut, Gazete Habertürk 17.10.2011
Yazı yazmaya oturduğumda hiçbir zaman, "Duygularımı sağdan soldan torpilleyeyim de herkese hoş görüneyim, kimseler bana kızmasın" diye hiç düşünmem. Yazının zamanı gelmesi için duygularımın coşması gerekir, ben beynimle değil daha çok kalbimle yazarım.
Başlığımı okudunuz, bugün yazacaklarımı da uzun süre düşündüm, duygularımın oluşmasını bekledim, arada gözlemledim, konuştum ve tartıştım. Bunları yazdığımda, "Bana şu kızar, bu şöyle düşünür" diye yine hiçbir şey düşünmemeye karar verdim. Kalbim ne söylüyorsa onu sansürsüz, ayarsız yazmaya karar verdim.
Bu sadece erdemli, dürüst bir yazar olmak isteyişimden kaynaklanmıyor; bu işte mesleki kaygılarım da rol oynuyor. İyi yazar olabilmenin de en önemli şartının duygularımız hakkında açık ve dürüst olmaktan geçtiğini biliyorum. Çünkü okuyucu kalple yazılan yazıyı mutlaka tanıyor, onu arayıp buluyor ve takdir de ediyor. Bunun sonsuz rahatlığı var içimde.
Evet başlığımda dediğim gibi ben gerçek vatan sevgisini Gülen Cemaati'nde gördüm, dahası vatanseverliği onlardan öğrenmeye başladım.
Haklısınız bu durum biraz tuhaf
25 yıldır yazı yazan 56 yaşındaki bir adamın "Vatanseverliği öğrenmeye başladım" demesini belki tuhaf karşılıyorsunuzdur; evet haklısınız bu tuhaf bir durum. Ama kabahat sadece benim değil. Bu ülkede ben ve benim gibi insanlara dayatılan ve ezberletilen resmi ideolojide vatanseverlik farklı anlaşılıyordu.
O anlayışta, inançlı insanlara karşı mücadele de vatanseverliğin bir parçasıydı. Gülen Cemaati gibi hareketlerle mücadele edilmesi de o vatanseverliğin bir şartı olarak dayatılıyordu. Birçok insan bu yalanlara inandı, bir kısmımız pasif kalıp olan biteni sadece izlemeyi tercih ederken bir kısmımız ise ideolojiye, propagandaya kanıp mücadeleye atıldı. Bir büyük yanlıştan, yalandan başlayıp Ergenekon'a gelinen süreç aslında bundan ibarettir.
Peki ama ne oldu ülkede, sonunda gerçekler yerli yerine oturmaya başladı. Dengeler kuruluyor, hak eden hak ettiğini buluyor. Ergenekoncuların yenilgisi sadece bireysel bir yenilgi değildir, onlarınki tarihsel bir büyük yenilgidir de. Çünkü bugünlerde boşuna kavgalar çıkardıklarını ve boşuna toplumu ve kendilerini harcadıklarını görüyorlar.
Aslolan ve benim çok üzüldüğüm nokta şu: Bu tür yersiz mücadelelerle, ideolojik saldırılarla Türkiye çok zaman kaybetti, bunların maliyeti hepimize çok ağır oldu.
Yeni bir insan tipi
Ben gerçek vatanseverlerin, bize yıllardır mücadele edilecek adamlar olarak tanımlanan insanlar olduğunu gördüm.
Çok genel bir laf söylediğimin farkındayım, öyleyse biraz somutlaştırayım dediğimi.
Bir insan düşünün; hayatı boyunca çok iyi okullarda okumuş, mesleğinde başarılı olmuş ve bu insan Gülen Cemaati'ne gönül vermiş. Bir etkinlik düzenlenince kendisini ortaya atıyor ve ne gerekiyorsa o işi karşılığında hiçbir şey beklemeden canla başla yapıyor. Ve bunu sadece Türkiye'yi daha iyi tanıtmak ve ülkeyi ileri götürmek için yapıyor. Ben bunlardan binlercesini gördüm. Hepsi de sessiz, saygılı insanlar, yürekleri vatan sevgisiyle atıyor.
Bu insanlara hayranlık da duydum
Modern süreçlerin egolarıyla ve hırslarıyla dolu bir insan olarak beni şaşırtan, hayrete düşüren ve anlamakta zorlandığım bir şeydi bu gönüllü uğraşma ve ter dökme faaliyetleri. Ben bir süre önce bu duruma bir tanım getirilmesi ve yeni kavramlar oluşturulması gerektiğini düşünmeye başladım. Çünkü şu anda elimizde olan ve alıştığımız bazı kavramlar bu yeni insan tipini, onun yüreğini anlatma imkânı vermiyor insana.
Dindar olmamama ve aramızda ciddi hayat tarzı farklılıkları olmasına rağmen hepsiyle iyi ve düzeyli arkadaşlıklar kurduğum bu insanlara duyduğum hayranlığı ve çalışma güçlerine olan şaşkınlığımı da söyledim. İnşallah onlara uygun olan ve her şeyi uygun tanımlayan kavramları üretme faaliyetine de katkıda bulunabileceğim.
Çünkü bir idealin peşinde, karşılığında hiçbir şey beklemeden ve sürekli kendinden vererek çalışıp uğraşan bu insanlar için yeni kavramlar üretilmesine acil ihtiyaç bulunuyor. Bu olayın adının konulması acilen gerekiyor.
Van'ın, Erzurum'un bir yerlerinden kalkıp işadamı olarak "Türkiye için iyi olur" diyerek dünyanın öbür ucuna gideceksin; orada sana yardımcı olmak için doktorasını yapmış gençler gönüllü hizmet edecek ve kan ter içinde çalıştıktan sonra sonunda güler yüzle hep birlikte "Yaşasın Türkiye" diyeceksin. İşte benim gerçek vatanseverlik dediğim budur.
Bugüne kadar içi boş kavramlarla vatan sevgisinden bahsetmişiz. Bu işimize gelmiş, içi boş kavramlarla konuşmak kolayımıza gelmiş ve kendimize durmadan hayali düşmanlar yaratmışız. Olan ülkeye oldu, Türkiye bizim yüzümüzden çok vakit kaybetti, yazık oldu.
Neyse ki şimdi geleceği kurtarabilmek için bir şansımız var. Bu arkadaşlar sayesinde benim içim de umut dolu artık. Bir öteki olarak benim işim artık inanç ile vatan sevgisinin buluştuğu noktadaki bu hareketi anlamaya çalışmak ve anladığımı da sansürsüz, duygularıma ayar vermeden sizlere aktarmaktan ibaret.