Erenle nişanlandınız mı 😨
evlendik
Keni

Jar Jar Binks Fan Club
No title available
EXPECTATIONS

if i look back, i am lost
I'd rather be in outer space 🛸
🩵 avery cochrane 🩵

shark vs the universe
official daine visual archive
Cosmic Funnies
YOU ARE THE REASON
ojovivo

gracie abrams
Sweet Seals For You, Always
Cosimo Galluzzi
macklin celebrini has autism
untitled
NASA

Product Placement

Jimmy Eat World
seen from Saudi Arabia

seen from Germany
seen from United States
seen from Colombia
seen from Brazil
seen from Armenia

seen from Malaysia
seen from Jordan
seen from Iraq
seen from France

seen from Peru

seen from United States

seen from Spain
seen from Kenya
seen from Peru

seen from Germany
seen from Philippines
seen from Italy

seen from Philippines

seen from Greece
@huzurayenikdusler
Erenle nişanlandınız mı 😨
evlendik
ah.
işte ölüme hazırlanan, hazırlığını tamamladı ve gitti. içimizi rahatlatmaya çalışarak binbir cümleyle peşinden yürüyoruz. dünyanın evimize en uzak yolculuğu başlamıştır. çünkü bazı yolculukların geri dönüşü yok, çünkü uğurladığım canımdır, anamdır, babamdır, çocukluğumdur.
benim bir babannem vardı, benim bir babannem hala var ve benim babannem hep olacak. pamuğum, kadifem, yumuşacık bir insan. benim babannem. çocuktum, seni sevmek gövde gösterisine dönüşürdü o zamanlar. benim küçücük kalbimde kocaman bir babannem vardı. babannesinin mavilisi, zehrası, kızı.
sanki büyüdüm. ömrümün bir parçası gitti. öyle bir parça ki bu; küçücük ellerim onun ellerinin içinde kedi seviyor, köpek seviyor, sarmaşığımıza su veriyor, topraktan havuç çıkarıyor, ilk kez bezelye yemeği yiyor, her cumartesi bir oyuncak alınıyor, her akşam ayakları ovularak uyutuluyor, portakallı bisküviler alınıyor..seninle öyle bir yaşadım ki. ah. bu kadar anıyla ne yapacağımı bilmiyorum. seni özledikten sonra bunu nasıl dindireceğimi bilmiyorum. sana anlatmak istediklerim ne olacak? çocuğum seni hiç göremeyecek mesela. sesini unutacak mıyım? fotoğraflarına ne zaman bakabileceğim?
akşam karanlığında ilk defa mezarlığa gittim bugün. seni görmeye. hiç korkmadım. kimseyle konuşmak istemiyorum. yanında olmayı, sessizce oturmayı istiyorum. yüzünü görebildiğimi hayal ediyorum. sahi ruhun nerede? seni şimdiden öyle özledim ki.
ah babanneciğim, öldün. seni tabutun içine koydular. ayaklarına dokundum. sıcacıktın. yüzünü bile gördüm, seni öptüm alnından. bembeyaz, bebek gibiydin. mis gibiydin. yumuşacıktın. pamuktun. her zamanki gibiydin.
bütün acılarının dindiğini düşlüyorum, kalkıyor ve yürüyorsun. gülüyorsun. iyisin, tatlı tatlı konuşuyorsun. bizi de görüyorsun. gör bizi. beni gör. buradayım. seni, kalbimde, ruhumda gittiğim her yere götürüyorum.
dizlerim titriyor, ayaklarım yerden kesiliyor. vücudumda dolaşan bir ağrı hissediyorum. bağırmak, bağırmak ve bağırmak istiyorum. ne zaman geçecek?
sanki şoktayım. ya da ölümü kabullendim. kendimi aylardır hazırladığım bir gerçeğe şimdi kavuştum. büyük bir boşluk var. korktuğum her şey oldu. şimdi ne yapacağım? düşünmekten, düşünmemekten, kendimi oyalamaktan, kendimi dinlemekten, kendimi iyileştirmeye çalışmaktan, yas tutmaktan, teselli etmekten ve özlemekten. yorgun ve yorgunum. uzun sürecek bir seyahate çıkmış gibiyim. yabancıyım ama selamlaştık bir kere. artık ne olacaksa olacak. kalbimde acayip bir ağrı, her şeyden sıkılıyorum, bunalıyorum. çok acayip sinirliyim ve inanılmaz sakinim. çok kalabalık ve yalnızım.
canım. biriciğim. bizi bekle, bizi gör. seni sevmek gövde gösterisidir hala. zamana, hayata, dünyaya.
sakin bir kaos
kabuklar kuşanıyor. kalıptan kalıba giriyor. biriktirmek artık bir canavardır içinde.
ölüme ve doğuma hazırlanıyor. başka türlü bir yeniliğin ortasında kesişiyor ruhlar. şimdi herkes hiç konuşmadan anlaşabilecek kadar yakın. ve derinden bir uzaklık var o yakınlığın ardında. sessizlik bazen ele verici bir isyan doğuruyor. aşikar. korkutucu bir açıklık duruyor başımızın ucunda. gözlerini kapatınca ve açtığında. asla eksilmeden, hızını kaybetmeden ve canlı. yaşamı bırakmak istemiyor ama çoktan da bırakmış. sonunu yazıp çiziyor her an, beğenmiyor yenisini yazıyor. bazen başka insanların telaşesinde oyalanıyor. gözlerinde o uzaklık var. vücudunda o soğukluk. ne olacak diyor korkuyla. ne olacak. artık bir soru değil.
başıboş bir kabulleniş için kendimi yüksek bir noktadan aşağıya bırakıyorum. düşeceğim. ama başıboşluk böyledir. kontrol edebileceğimi sandığım her şey elimde fena patlıyor. hava boşluğunda bir süre sağa sola çarpıyorum. bu başta canımı fena yakıyor. tam olarak orada anlıyorum elimde patladığını zaten. e biraz da kızıyorum kendime. ben bu konuda pek iyiyimdir. anladığım şeylerden sonra ‘boşver, olur öyle şeyler’ diyorum kendime. hakikaten neler neler oluyor. ve neler neler olmuyor. olmayanlara kırgınlığım pek fazla ama iyi ki dediklerim de yok değil. olanlara da kah seviniyor kah kızıyorum. insanlık halidir.
saklanırken kayboldu. ben bulacağım.
sanki kapılar yavaş yavaş açılıyormuş gibi. evden içeriye girip balkondan sahile bakacakmış ve aşağıya inecekmişim gibi.
otobüsün orta boşluğunda, tüm boşlukları dolduracak kadar büyüdüğümü görüp anlamsız boşuklarda yeniden küçülecekmişim gibi.
ve sonunda yine kendimi dinliyor, kendime dönüyor gibi.karşı penceresi ve bilinmeyen o bağ ile. şeffaflıktan görünmeyecek kadar yok olmuş. yüzüne çarpacağından korkarak. çünkü ansızın kanat çırpıyorlar. ve bağırıyorlar, bağırıyorlar. zamansız bir hoyratlığı var onların. zamansız, sonsuzluktan kurtulmuş gibi.işte giderek küçülüyorlar.
artık bulanık bir manzara.
sen benim karşı penceremsin. olmak istediğim tam da. çok yakından baktığım, çok uzaktan yakaladığım ama. şehirler ve yıllar kadar uzaktan yakaladığım. tren garlarında, otobüs duraklarında, kalabalık sokaklara tek tek düşen kar’da.
karşı pencereden bir ışık sızar. karşı pencereden bir ses sızar. sokağa düşer ve varacağı bir yer vardır. perde arkasında beklerken.
hiç hatırlayamayacak kadar uzun ve kısa geçti zaman. dönüp baktığımda bir boşluğa sesleniyor gibi. öyleyse neden.
dönüp duruyor ve yörüngeme çarpıyorum. ondan kurtulmak istiyor ve yine ona sığınıyorum.
sığıntı.
bu sessizliği, bu yalnızlığı seviyorum. yine de, dünya telaşının bana unutturduğu kendimi hatırlattığı için kızıyorum da. alıp veremediğim ne çok şey var kendimde. arayıp bulamadığım, koşup yakalayamadığım, yorulup dinlenemediğim, anlatıp anlaşılmadığım.
beyhude çabalarım ve ben. çırpınıp da kurtulamamayı öğrendim çoktandır. işte tam orada hep tutundum telaşelerime. tutunacak telaşem kalmadı. şimdi sıra geldi, kaçtıklarıma.
yüzleşmedikçe boğan bir huzursuzluk bu. sessizlikten doğacak bir ses. atılacak bir adım belki. kendimden başka kimseyle konuşmaya küçücük bir heves kırıntısı bile kalmadı. ama yoruldum kendimle konuşmaktan, kendime konuşmaktan.
...
Adımın bir anlamı vardır.
bir yol olduğunu düşünüyorum. gidiyorken düşünüyor, yaşıyorken yaşamıyor. oradayken yok, varken yanlış. yanlış yerde, yanlış zamanda, olmak istemediğim yerde. ellerimle bile yoklamıyorum, varlığı. gözlerimle sağa-sola bakarak, buradaymış gibi yapıyorum. kahkahalarda, bakışlarda, sözlerde kayboluyorum. belki de görünmezlik için bir şeyler içtiğime inanıyorum. insanları istediğim kadar var etmeye alışmıştım bir zaman. ama dengemi kaybettim. zorla, var etmek istemediğim şeyleri, beni görünür kılarak bana dayattılar. şimdi bir çizginin üzerinde, kımıldamadan duruyorum. işte, bir yol olduğunu düşünüyorum, bir yol ve can sıkıcı. kimse, olduğumuz gibi olmamızı istemiyor. oysa ben olduğum gibi olmayı seviyorum. bir şeye benzetilmek istemiyorum, bir şeye dahil olmak da istemiyorum. benzerlikteki benzersizlik, özgünlük. herkesin kendi gibi olmasının içindeki yalınlık, ve mutlaka içten içe hissedilen o ‘en önemli, en harika’ çabasızlığı. en-ler ile savaşamıyorum. pili yarıda tükenmiş oyuncak bebekler gibi sözlerim yarıda kalıyor. sonrası, sonrası en-lerin hakimiyeti. ve benim görünmemek için içtiğimi düşündüğüm bir şeyler. bazen, varlığım dokunulmaz olsun istiyorum. öyle zamanlarda, yerine kimseyi koyamayacaklarım gelir aklıma. gelir ki, aydınlığını hissederim yüzümün. görünsem de, artık fanusuma vurup geçer her şey. dedem, doğduğumda yüzüme bakmış, aydınlığına bakmış, adımı vermiş. adımın bir anlamı var. dedemin bir anlamı var. o aydınlık anını düşünürüm, bebek olur yeniden, dev dedemin kucağında yüz yüze bakarız. elleriyle dünyayı sarabilecek kadar büyüktür dedem. adım verilir. yolum çizilir. yolumuza, ışık saçanlarla birlikte, yüzümüzü aydınlatanlarla birlikte, benzersizliğimizi içimizden tutup sarmalayanlarla birlikte. birlikte.
bitmeseydin, çok üzüldüm bittiğine. bitenler ve gidenler.. balkonda cici bir kızdım. temiz yağmurun kirli kalıntıları paçalarımı ıslattı.
Allah uçak kazası vermesin*
-en kötüsü o
düşünceler ve düşünceler
tren yolu boyunca yürüdük ve hayatımız bu yollara paralel ilerledi. gittiğimiz her şehre trenle gittik ve hep başladığımız yere döndük.
bomboş heyecanlar aramıyorduk, hayatımızı elimizde şekillendirmeye çalışıyorduk yalnızca. ki başkalarının ellerinde oyuncak hamuru kıvamında şekillenen hayatımızı, uzakta, biraz daha uzakta, daha sakin ve huzurlu yeniden kurmaktı amacımız. planlar, programlar, gitmeler, gelmeler, ayrılıklar ve kavuşmalar. hepsi yol üstüydü. zamanımızın, bize eşlik eden eşyalarımızın, ruhumuzun ve ömrümüzün yolda geçen kısmı. kaybolan kısmı.
zaman zaman üzülüyorum. üzülüyorum çünkü, hiç geçmeyecekmiş gibi gelen zaman, artık öyle hızlı geçiyor, öyle bi anda büyüyoruz ki. orada, burada ve başkalarının hataları yüzünden vakit kaybetmeye tahammülüm yok. bugünü, bugüne gelene dek olup biten kötü şeyler yüzünden üzülerek geçirmek istemiyorum. ama ders çıkarmak için bazen dönüp bakmak gerekiyor. ve pek tabii daha acımasız olduğunuzda bunu insanlara hatırlatmanın gerekli olduğu da bir gerçek.
şimdi kendimi ait hissedebildiğim bir yerin olmayışı neden diye kendime sorduğumda benim cevaplarım çok net. peki bu cevapları aldığınızda sizlerin değişen yorumları neden? herkes belli bir noktada kendini düşünmek zorundayken, benim kendimi düşünmem neden suç olmuştu ya da. kimsenin duygusunu sömürmediğim için bugün bulunduğum noktada, su benim için berrark.
görmek istediklerinizi gördüğünüz için, körsünüz. varolanı görmediğiniz için sizi suçlayamam. ama varolanı size göstermek istediği için anlamsız şeylerle itham ettiğiniz ben, sizi gördüklerinizden sorumlu tutuyorum.
tercihler devreye girdiğinde, yaptığınız seçim aslında tarafınızı göstermiyor mu? şimdi taraf olduğunuz için çektiğiniz acılar, çektiğim acıların aynısı değil mi? aynı.
öğrendim ki, insanlar çıkarları sizinle kesiştiği yahut çatışmadığı müddetçe iyiliğinizi istiyor.aksi durumda, mantıklı düşünerek varılan sonuç sizden yanaysa ve bunu savunursanız, sizin kötü bir insan olduğunuzu, düşüncesiz olduğunuzu yüzünüze vurur.aynısını siz de yaparsanız, kendinizi ilk gruba dahil edin.insan kendini yargılamaktan çekinmemeli. yoksa muhteşem benliğimizi insan etmenin bi yolu yok.
isterim ki, bir kişinin hatası birden fazla insanı etkilemesin. ben en çok bu duygunun altında ezilerek yaşıyorum hayatımı. hayatımı etkileyen başkalarının hatalarını yüklenerek, yıllarımı sanki çok zamanım varmış gibi kullandım. bu süreçte, en büyük hatam bir çok şeyin farkına geç varıp geç hareket etmek oldu. insanlar hep geç olsun ama güç olmasın diyor. güzel laf. olan biten her şeyin geçliğine güçlüğünü de ekliyorum. geç de oluyor güç de oluyor. hatta öyle güç oluyor ki, defalarca pes ediyorum. başardığımda ise o artık benim bir parçam. o sebepten ötürü, şaşırıyorum üç günde bulduğunuz, ulaştığınız her şeyi bu kadar sahiplenmenize. yokluğun varlığa bi anda dönüşmesi ne büyük mucize. peki yokluğun içinde bir şeyi emek vererek ellerinle üst üste koyarak, bazen bozup onararak büyütmenin mucizesini bilebilecek misiniz? sanmam. bu yüzdendir ki, buldumculuk yapıyorsunuz.
tüm buldumcuların arasında, emeğimle sahip olduğum ne varsa, en çok da senin gözlerinden öperim. benim güzel insanım. saçlarıma sığındığın günden beri, seninle emek verdiğimiz her şeye, ömrümüzün birlikte geçen günlerine, toprağına sımsıkı tutunmuş o güzel ağaca, pencerene konan kuşa, varlığına canım. şükürler sonsuz. tüm bu yıkıntının içinde, birlikte yürüdük, yürüyoruz. manzara yıkıntı olsa da, gökyüzünde nice kuşlar. manzara biraz güzelleşiyor gibi, gökyüzünde nice kuşlarla çok daha güzeline.
her düşündüğümde.
Neden yazmıyorsun
bilmem, bilmiyorum
İyi geceler, ananas sever
iyi akşamlar diğer ananas sever
yelkenimde deli rüzgar
Konuşmayı bıraktığım yerde, yerde bir çift göz buldum, bana bakıyordu. Bakmakta neler gizliydi, gizledim ben de. Konuşmak hiç bir şeyi saklamıyordu kimi zaman. Öyleyse konuşmak kötü birisiydi bazen. Konuşmak mı dedi, kelimeler mi dedi. O dedi, ben dedim, ben dedim, o dedi. O kadar çok dediler ki dedik. O kadar çoktu ne varsa. İçinden taşmakta olan ve kimsenin görmediği ve senin sığındığın türlü şeylerden bir demet. Bu çiçek sizin olsun.
Konuşmayı bıraktığım yer diyordum, evet. Tam da o noktada, sadece sesim yükselmişti. Konuşmak yoktu, kelimeler yoktu, ses vardı, amansızca, bastırılamayan bir ses. Nasıl da sorguluyorsun hissettiğini ve kaçtığını ve saklandığını ve bitmek bilmeyen konuşmadan arta kalan sesleri.
sen yaşadığın için ben de yaşamış oldum bence, belki de o yüzdendir erişmem sana. Belki de anlattığın içindir, bilmediğim bir yerde yaşamayı hissetmek, belki de budur sebebi, orada bi yerde üZülmüştük sanki seninle birlikte demek.
Tek başıma üzülüyorum, hiç yaşamadığım bi yerde. Yaşadığım yerde de üZülmüşlüğüm çoktu. sonra hayal ediyorum seni, hiç yaşamadığım bi yerde, çaresizliğini, yürüdüğün bi sahili, çocuk gözlerinle baktığın her yeri. Kendi çaresizliğimi alıp o resmin üzerinde seviyorum. Unutmuyorum, çaresizlik yoksulluktu benim için. Demek ki yoksulum nicedir.
Anla.
haziran otuz yazısı
odamın atmosferi ve sen. ve ben nereden geldiğimi bilmeyecek kadar yorgunum. bildiğim bir şeyler var ama, bahsetmek isterim.
Boşluğu düşündüm, trenin yanından hızla geçtiği her şey hızla erirken gözlerimin önünde. boşluk mu dedim sonra kendi kendime, hiç bir şey göremediğim zaman boşluğu görmüş mü oluyordum? belki büyük bir kördüm ve belki de görebildiğim hiç bir şey yoktu. tüm bunlar, göremediğim her şeye bahaneydi.
ama seni gördüm. doğduğun günden beri gördüm, çünkü sokaklarında dolaşmıştık aynı şehrin, köşedeki dondurmacıdan dondurma tutturmuştuk, aynı köprüye çıkmaya korkmuştuk. Çünkü ben her gördüğümde hayal etmiştim, büyük bir merakla ve nasıldır acaba diye.
Seni gördüm dedim, çünkü unutmam köşeden dönüp banka doğru yürüdüğün günü. insan ne çok inanırdı ve aldanırdı ve nasıl da bilemezdi. hepsini alıp seni odamın atmosferine götürdüğüm güne kadar, yalnızlığımla birlikte seni orada resmettiğim zamana kadar, kimse bilemezdi. belki ben de belki sen de.
düşünürüm ki, çaresizlik yoksulluktur. ve ben bazen yoksulumdur bu yüzden. ama inkar edemem, dünya seninle güzel, seninle var ve seninle anlamlı. bir şeyin varlığının anlamının olmasını kimse kimseye anlatamaz. keşfettim. insanın kendi yolculuğunda aramadan bulduğu öyle güzel bir şey.
şimdi, bir günlüğüne seninle el ele, Kadıköy’de yeniden, o sokaktan özgürlüğe doğru yürümeye. ve yılları yeniden anımsamaya her adımda.
ne getirir bilinmez, bilinmiyor. ama odamın atmosferi ve sen, bana daima seni getirir.
gel ve doğ yeniden. çünkü unutma, otobüsteyiz ve her şey seninle güzelken elini sımsıkı tutuyorum.
Sokrates, cezanın kesinleşmesinden sonra, haksız yere mahkûm edildiğine inandığını söyler ve konuşmasını şöyle bitirir:
“Artık ayrılma vakti geldi çattı, ben ölmeye, sizler de yaşamlarınızı sürdürmeye gidiyorsunuz. Hangisinin daha iyi olduğunu sadece tanrı bilebilir.”
-Sokrates’in Savunması | Platon
zor olsa da, galiba.
şey dedim, yanımda oturuyordu 'bu kulaklik benim kulağımda durmuyor bence?' Suratımı astım, eliyle, düzeltti. elleri, sanki dünyadaki her şeyi düzeltebilirdi. bunu bilmiyordu, çünkü hiç denememisti. ben bunu ona söylesem, inanmazdı. ben, inanmayacak diye susmadım. söyledim.
ellerinden sıkıca tuttum ne varsa sevdiğim, bazen soğuktu, bazen uyuyordu, bazen ben çok kızıyordum, çünkü ruhumda bir boşluğun telafisi bir türlü olmuyordu.
tren yolları boyunca, düşünmeyi kenara koydum, hep anılarımı saydım. ellerimle, dokundum. teker teker sevdiğim herkesin yüzüne. sana hatirlattigim türlü anılarımızdan, bir türlü bir kez daha açmadığım kalbimdeki bu mini minnacık boşlukta oluşan bu öfke rüzgârından. bir daha hiç bahsetmedim. şimdi, içinde öylece büyüyen ve içimizde öylece büyüyen ne?
ben, gün gelir zaman çözecek demiştim. gün geldi ve zaman çözdü ve ben çözüldüm mü? bilmiyorum.
annemin ekmek suratindan bir makas almayı, belki hiç bitmek bilmeyen çocukluğu yüzünden ona sinirlenmeyi, babami öpmeyi, uyurken başının altındaki yastığı düzeltmeyi ve bir kahvalti sonrası asla alisamayacağın ne varsa, hepsine karşı çıkmak için cay bardağıni odana çıkarıp, cayini yarım bırakıp öylece bırakmayı. bu cümleciklerin hepsi, zihnimde bir yere bağlı. ardında bırakmanın, orada kalan olmanın ve dönecekmiş gibi hissetmenin en temel hissiyatını yaşamaktır bu. dönünce hallederim diye, yarım bırakmak. bir şeyi tamamlamak, bir bağı koparmak gibi kökünden.
kızaran ekmeklerin kokusunun yanmaya döndüğünü anlayınca, koşar adımlarla salonun ortasında durup beklediğimde, annem ve babam bana gülmüstü. onlar bana güldüğünde, yüzlerinde tüm kardeşlerimi görürüm. hatta yusmat'ı en çok. babamda da kendimi.
durakta üç kişi var. sevginin, tamamlayicisi sarilmaksa, bir çocuğun en masumane davranışını görmek. sahit olmak ve belki de kahramanı olmak.
trenin, ileriye doğru geri geri gidiyor oluşunu, dramatik bir şeylere bağlamanin derin hüznünü, size anlatmayacağim. şimdi ben, gördüğüm her ne varsa, farklı bir gözle bakacağım belki. sonra şemsiyemi bi yerde unutacağım.
insan anılarıdır, günü unutma.
vakti, renginden dolayi sorgulamaya başladığım zamanlar, zamanla hiç işim yok ben renkleri seviyorum. babaannemle bahçedeyim. içinde çok sevdiğim ayva ağacının olduğu, çileklerin ve havuçların da olduğu bahçelerden. Oradan yukariya doğru bakinca solda dut ağacı yeşillenmiş, yanında babamın bize salıncak kurduğu armut ağacı. düştükleriyle kaliyorlardi ama meyvesi vardı. Sağda da ıhlamur, ıhlamur ağacından korkarım içinde kulağa kaçan böceklerden var diye. ama güzel kokmaz mı? her çiçek açtığında, mutlaka.
İşte solda ve sağda, ağaçların arasinda biraz gökyüzü görünürdü, ama en çok dedemin evinin ikinci katındaki balkon ve bize doğru oturan dedem. bahçeden eve doğru baktığımda kendimi mini minnacık hissederdim, dedemse bu dünyadaki en büyük adam olabilirdi. öyleydi.
Bu manzaranın içinde bi çocukken, babaannemin bana seslenişini hatırlıyorum, mavilim derdi, havuç çıkarmayı öğreteyim mi sana? öğretmisti, o koyu kahverengi toprağın içinden incecik ve turuncu, tepesinde yeşil saçları olan havuç çıkarmıştım. hayatımda ilk kez bezelye yediğim gün, belki de ilk değildi ama farkında olduğum ilk gündü.
simdi bahçenin orta yerinde duruyorum, ev ne kadar küçük ve balkonunda bize bakan dedemi hayal edip, onu yerine oturtmak için gözlerimi kapatıyorum. kâh sinirlenip bir şeyler söylüyor kâh bizimle alay edip gülüyor. bahçenin ortasinda eski bi taburenin üzerinde oturdum. yüzüm bana artik hiç de uzak olmayan eve dönük değil artık.
karşıdaki dağın ışıklarının hiç sönmeyişini, civara karanlık çöktüğünde izlemek için koşar adım üst kata çıkardım. Babanneme bu ışıklar ne diye sorduğumda 'orası istanbul' derdi, portakalli bisküvilerimin kaynağı istanbuldu, ışıklar hiç sönmesin isterdim. uzak karanlığın ortasinda ardi ardina yanıp sönerdi.
ben oturduğum tabureden kalktım. zihnimde, herkesi yerli yerine bıraktım.
insan bazen öfkesini de inancını da yitirmek istemiyor. yitirmek istediğim ne oluyor öyleyse? Bu bir zamandır. babam, daha ötesi yok demişti, bekliyorsun. dahat ötesi olmayanı beklemek ne tuhaf. başka olasılıklar da olabilir ama beklediğin o şey çok parlak.
öyleyse ben beklemiyorum, nasılsa gelecek olanı. Öyleyse, şimdi düşün ki; Kadıköy'de, o sokakta, rüzgar yüzümüze doğru vuruken, yürüyoruz.
oysa gece tam yarısıdır bir günün
her sabah, belirli bir saate yahut belirli olmayan bir saate alarm kurmak ne hüzünlü. belirli olmayan bir noktanın değişkenliği, bu neye bağlı? herhangi bir şey, herhangi bir şey olabilir.
Bazı sabahlar bu noktalar için kendimi zorluyorum. niye diye soruyorum, sonra kendime sebepler hatırlatıp ellerimle kendimi bi sonraki seviyeye sürüklüyorum. ruhunun karşı çıktığı şeyleri bedenin nasıl da yapıyor. bu muydu, öğrenilmiş çaresizlik? Yoksa bu yalnızca yapmam gerekenlerin bilincindeyim mi? istemesem de, bilincindeyim. yahut bilincinde olmak için kendime hatırlattığım türlü türlü şeyler var.
mümkün. bu benim kelimemdi. Önceden anılarımda insanlar olurdu, şimdi yine var ama hayali karakter gibi. Sadece sesleri var. hepsine inanıyorum ve sanki hepsi bir ağacın yapraklarından ibaret. hepsi aynı ama hepsi farklı. hepsi doğru, beni kandirsalar da doğru çünkü ben öyle inanıyorum. bilincsizce. belki de sadece sorgulamiyorum. Evet. sadece bu. dünyanin en güzel umursamama seviyesi. sorgulamamak. bu illete yakalandığın an, uyandığın şey de önemli. her şeye uyanmak da iyi değil gibi. bu uyaniklik olan uyanmak değil. anladınız mi beni? muhtemelen herkes kendi ebadında anlamıştır. Farketmez. bu adımı atlayabiliriz.
babama en sevdiği çay bardağından aldık. kardeşimle birlikte. çok sevindi, evde bu cay bardağından ne kadar varsa, babam o kadar seviniyor gibi. insanin babasinin sevinçli olması ne güzel degil mi? çok güzel.
gördüğüm gökkuşağına ve şişman bir çocuğun ayı dondurma zannedip yemesine inanıyorum. bundan bir hikaye olur ya da olmaz. ben inanıyorum. odamın atmosferine, geçmişe ve şimdiye, karşı kıyıya ve geleceğe.
trenlerin saatini ezbere biliyorum. gidecek olan herkesi tanıyorum. her gitmede bir anım var, her yolcuya selam veriyorum.
otobüsün dışından el sallayan kişi olmanın da otobüsün içinden gülümseyerek dışarıya bakan kişi olmanın da incecik sizisini biliyorum.
kimsem, hep güçlü oluyorum. Aslinda güçlü olamadan, insanlarin gözlerini boyuyorum. Kendimin ise ellerini.
tek tek çoraplarımı kaybetmekten mutsuz oluyorum. her sabah nerede olduğumu sorgulayarak ve asla ilerlemeden. öncesini yaşamamis sanki sonrasi yokmuş gibi, kim neyi hatirlatsa hatirlamiyor ve geleceğe bir heves duymuyorum.
bunu da sakliyorum. her sabah güzelmiş gibi.
buraya yazacak hic bir şeyim yok. buraya yazmayacak kadar da bir şeyim yok.
hic bir sey hissetmiyorum.