Fransa’da bir kulağımda Edith Piaf, diğerinde Zaz... İkinizi de çok seviyorum!

roma★

❣ Chile in a Photography ❣
untitled

shark vs the universe

izzy's playlists!
The Stonewall Inn
No title available
hello vonnie
cherry valley forever
NASA
One Nice Bug Per Day
RMH
The Bright Sessions
Color Me Curious
The Bowery Presents
tumblr dot com
Mike Driver
noise dept.
official daine visual archive
Sade Olutola

seen from Yemen
seen from Colombia

seen from Malaysia

seen from United States

seen from Chile
seen from United States

seen from Saudi Arabia

seen from United States
seen from United Kingdom
seen from United Kingdom
seen from Bulgaria
seen from Albania

seen from Belgium
seen from Italy

seen from Taiwan
seen from Italy

seen from United States
seen from Brazil

seen from Yemen
seen from Ukraine
@iviajarelmundo
Fransa’da bir kulağımda Edith Piaf, diğerinde Zaz... İkinizi de çok seviyorum!
Yolda olmak, yolda kalmak... Floransa’nın o büyülü sokaklarında bulunmak... Yılbaşı çok yakındı ve şehrin her yerini masalsı ışıklarla donatmışlardı. Kilometrelerce yürüdüğüm, soğuktan burnumun kıpkırmızı olduğu bir gün daha.
Karşınızda duran yer Ponte Vecchio Köprüsü. Floransa’nın en eski köprüsü, 1345 yılında yapılmış ve köprüyü gezmek neredeyse bir saatinizi alıyor. Köprünün içinde kuyumcular, sokak satıcıları var. Floransa ve bu köprüyle ilgili beni en çok heyecanlandıran şey, her yerin sarı-gri görünmesiydi. Havanın çok soğuk ve kış vakti olması sebebiyle gri görünmesini anlayabiliyorum ama evler, binalar ve özellikle Ponte Vecchio Köprüsü sarı betondan yapıldığı için anılarımda Floransa benim için hep sarı! Hep masalsı... Sanki rüyadaymışım ve gözümü yeni açmışım gibi... Sanki sihirli bir değnek beni her an oraya, o sarılığa geri döndürebilecekmiş gibi.
Özleştik seninle Floransa! Umarım bir gün yine...
İTALYA
ROMA
Belki seyahatimizin ilk durağı olduğu için belki de gezdiğim diğer ülkelere kıyasla daha sıcak olduğu için mi bilmiyorum ama İtalya’nın yeri bende bambaşka. Tatil planımızı yaparken beni en çok heyecanlandıran ülkelerden biriydi İtalya. En güzel zamanlarımın burada geçeceğini önceden hissetmişim sanırım...
İlk durağımız Roma idi. Fiumicino Havaalanı’na indiğimizde bizi upuzun bir sıra karşıladı. İki saatlik uçak yolculuğunun ardından sırtımızda gezgin çantalarımızla o sırayı beklerken hem yorgun hem heyecanlı hem de tedirgindik. Bir an önce şehir merkezine ve konaklayacağımız hostele gidip, eşyalarımızı bırakıp etrafı dolaşmak istiyorduk. Pasaport sırası bittikten sonra havaalanının dışında bizi merkeze götürecek taksiye bindik ve uzun bir sürenin ardından şehir merkezine geldik. Hızlı bir şekilde hostele girişimizi yaptıktan sonra hazırlanarak şehri gezmeye başladık. O gün nasıl bitti bilmiyorum ama hala her anısı aklımda kazılı. Yürüdüğüm caddeleri, gördüğüm binaları, konuştuğum insanları unutamıyorum. İlk gittiğimiz yer İspanyol Merdivenleri’ydi. Gündüz gitmenizi de öneriyorum ama vaktiniz olursa eğer kesinlikle gece gidin! Merdivenin tam karşısındaki sokak ve ışıklar bizi çok etkilemişti. Merdivenlere oturduk, sohbet ettik, bol bol fotoğraf çektik ve her anıyı hafızamıza işledik. Sonrasında Aşk Çeşmesi’ne gitmek için yola koyulduk fakat karşımıza bir İtalyan restaurantı çıktı. Hayatımda yediğim en leziz ve en ucuz pizzayı orada yedim! Restaurantın hemen ilerisinde de Aşk Çeşmesi ile karşılaştık. Çok kalabalık olduğunu hatırlıyorum sadece çünkü orada büyülenmiştim. Çoğu kişinin yaptığı gibi bende bir bozukluk aldım elime, çeşmeye arkamı döndüm ve bir dilek dileyerek bozuk parayı sağ omzundan arkaya doğru fırlattım.
İlk şehrimizdeki ilk günümüz böylece bitmişti ve İspanyol Merdivenleri’nden tekrar geçerek hostelimize döndük. Uyuyup dinlenmeliydik çünkü ertesi gün daha da uzun bir gün olacaktı.
Ertesi sabah uyandığımızda hızlıca kahvaltı ettik, kahvelerimizi hazırladık ve yola koyulduk. Gitmek istediğimiz yerlerin planını önceden yapmıştık. Güzergahımıza göre ilk olarak Kolezyum’a sonrasında da Roma Forumu, Vittorio Emanuele II Anıtı, Pantheon ve eğer gidebilirsek Vatikan’a gidecektik. Gezdiğimiz yerleri daha detaylı ve ayrı ayrı anlatacağım başka gönderiler olacak, takipte kalın! Ama son olarak gittiğin şehirlerden hangisine tekrar gidebilecek olsan diye sorarsanız cevabım Roma olur!
İyi gezmeler! :)
Dance me to your beauty with a burning violin, dance me through the panic till I'm gathered safely in..
Atlı karınca...
çocukluğumdan beri en sevdiğim şey. atlı karıncayı çevirip, hareket etmesini izlemek. arkadan gelen müzik sesiyle gözlerimin dolduğunu da hatırlıyorum. sonra bir gün bir adam geldi hayatıma, elinde kırmızılı mavili bir atlı karınca. bilmiyordu sanırım ne kadar sevdiğimi, ama hissetmiş olmalı! dedim ki içimden, hoş geldin...
Milano Katedrali
Duomo di Milano.. Milano’daki en güzel yapı bana kalırsa. İlk gördüğümde asaletinden ve heybetinden o kadar büyülenmiştim ki... İnanılmaz bir gotik tarza sahip bu katedral, dünyanın son gotik yapısı olarak geçiyor. Yapımı tam olarak 519 sene sürmüş bu katedral aynı zamanda heykelleri ile de ünlü. Toplamda 4235 tane heykele ev sahipliği yapmakta ve bu katedral İtalya’nın en büyük, Avrupa’nın en büyük dördüncü ve dünyanın en büyük beşinci katedrali. Katedralde toplam 463 merdiven bulunuyor, takdir edersiniz ki tepeye çıkmak çok yorucu. Ama eğer tam güneşin batış saatine denk gelirseniz gördüğünüz manzara tam anlamıyla mükemmel. Heykellerin arasından güneşin batışını izleyebilir ve Milano’nun eşsiz manzarasını görebilirsiniz...
Katedralin içinde çok sayıda eser ve heykel mevcut. Yolunuz buraya düşerse eminim ki katedralin içine girdiğinizde bu yapılara bakmaktan zamanın nasıl geçtiğini anlayamayacaksınız.
Benim en sevdiğim kısma gelirsek, katedralin en yüksek kısmında bulunan Meryem’in altın renkli heykeli olan Madonnina heykeli. Bu heykel som altından yapılmış ve katedrale bambaşka bir hava katıyor. Çevresindeki diğer heykeller ile birlikte bakıldığında insanda çok farklı duygular uyandırıyor.
Katedralde, Hz. İsa çarmıha gerildiğinde kullanılan çivilerinden birisi olduğu rivayet edilen bir çivi var. Bu kısım kırmızı bir ampulle işaretlenmiş bir konumda ve yılın belli günlerinde bu çiviyi almak için törenler düzenleniyor.
Katedralin en tepesine merdivenler ya da asansörlerle çıkılıyor. Ben merdivenle çıkmayı tercih etmiştim çünkü her merdiven bitiminde küçük bir pencere var. Ve o küçük pencereden yan taraftaki Galleria Vittorio Emanuele’yi görebiliyorsunuz. Anın tadını çıkarmak için merdivenleri daha kullanışlı bulmuştum. En tepede artık tüm Milano ve sayısız heykel sizle birlikte...
İyi gezmeler! :)
Eyfel Kulesi
Bu zamana kadar Eyfel Kulesi ile ilgili yazılan o kadar çok şey var ki... Turistik yapılar denildiğinde akla ilk gelen yerlerden biri bence Eyfel Kulesi. Benim için de öyleydi nitekim...
Çoğu Fransız, Paris’in en güzel manzarasının Eyfel Kulesi’nden gözüktüğünü çünkü böylece bu kulenin gözükmeyeceğini söyler. Fransız halkına göre kule bir metal yığınından ibarettir ve aşk şehri olan Paris’e yakışmamaktadır. Ama biz yabancılar için durum böyle değil. Gerek büyüklüğü ve yüksekliği gerekse manzarası ile giden ve gören herkesi etkiliyor bu kule.
Gelelim özelliklerine...
Bu kulenin yapılma amacı aslında Fransız Devrimi’nin 100. yıl kutlamaları içindi ama zamanla Paris’in sembolü haline gelmiş. Kule 1665 basamaklı ve her gece 20.000 ampul ile aydınlatılıyor. Bu kulede toplam 3 platform bulunuyor ve her birinin manzarası apayrı. Bu 3 farklı platforma ister merdivenlerle ister asansörlerle çıkabilirsiniz. Merdiven ya da asansör seçenekleri farklı fiyatlara sahip, size en uygun olanını alıp gezinizin tadını çıkarabilirsiniz. Platformlarda restaurantlar, barlar, hediyelik eşya dükkanları, dinlenme alanı, buz pisti ve büfeler mevcut.
En tepeye geldiğinizde ise gördüğünüz manzara muhteşem! Tüm Paris ayaklarınızın altında kalıyor... En tepede vakit geçirebildiğiniz kadar geçirin çünkü dört bir yandan Paris’i görmek sizi büyüleyebilir. Her noktasında farklı manzaralar, farklı yerler var. Uzun uzun bakmak ya da fotoğraf çekmek arasında seçim yapmak zorunda kalsaydım, sadece bakardım...
Verebileceğim son tavsiye de, en sevdiğiniz şarkıyı -bence Fransızca olmalı- açın, takın kulaklığınızı, kalabalığın en az olduğu yere geçin ve sıkılına kadar Paris’i izleyin... Eyfel Kulesi’nden indikten sonra da, burayı en güzel izleyebileceğiniz yer olan Trocadero’ya gelin ve bu sefer Eyfel’i doyasıya izleyin...
İyi gezmeler! :)
Louvre Müzesi
Paris’e gidip görmeden, gezmeden dönmemeniz gereken yerlerin başında geliyor Louvre Müzesi. Bu müze “Dünyanın En Büyük Müzesi” olarak kayıtlara geçmiş çünkü. Evet bir çok ünlü yapıt var Paris’te. Gitmeniz gereken çok mahalle, yürümeniz gereken çok cadde, oturup bir şeyler içmeniz gereken çok kafe var. Ama bence bu müze ilk sırayı hakediyor.
Gelelim burada ne yapmanız gerektiğine... Müzeye girmeden önce eğer bazı sitelerden bulabilirseniz müzenin içindeki bölümleri öğrenmelisiniz. Antik Mısır, Yunan, Roma... Resim, heykel ya da sanatsal nesneler bölümü. Bu bölümlerden ilginizi çekecek olanları not edip müzeye girdiğinizde ilk olarak bu bölümleri ziyaret edebilirsiniz. Ama her şeyden önce karar vermeniz gereken tek bir şey var: Bu müzeye bir gününüzü ayırmak zorundasınız. “Hazır Paris’e kadar gelmişken bugün de 3 saatimi Louvre Müzesi’ne ayırayım.” gibi düşünceleriniz olmamalı çünkü müze o kadar büyük ki girdiğiniz andan itibaren başınız dönmeye başlıyor. Müzenin her yerinde ziyaretçilerin gitmek istediği bölümleri gösteren oklar oluyor ama bunlara ayak uydurmak çok zor. Koca bir gününüzü bu müzeye ayırırsanız asla pişman olmayacaksınız. Bence görmek istediğiniz belli başlı bölümlerin dışında görmeniz gereken bir eser daha var: Mona Lisa. Bu eser kesinlikle görülmeli ama beklentiyi biraz düşürmekte fayda var. Ben Mona Lisa’yı fotoğraflarda, film ya da dizilerde görüldüğü gibi daha etkileyici beklemiştim ama ilk gördüğümde bu kadar etkilenmedim. Belki de bu durumun sebebi, eserin sergilendiği odanın çok kalabalık olması olabilir. İkinci bir problem ise çok daha büyük hayal ettiğim eserin gözüme çok küçük görünmesi. Bu odanın kalabalık olması sebebiyle beklentimi karşılamadığını düşünebiliriz ama yine de gidip görmeniz gereken bir eser kendisi.
Louvre Müzesi ile ilgili söylemek istediğim son şey de, ortada gözüken bu cam piramit. Genel bilinenin aksine bu piramit, müzede bulunan tek piramit değil ama en büyüğü olması sebebiyle herkesin ilgisini çektiği çok belli. Bir çok kişinin de düşündüğü gibi böylesine tarihi bir müzenin bu modern yapı ile eşleşmesi zamanında tepki toplamış. Ama zaman içinde, gelen ziyaretçiler Louvre Müzesi ve cam piramidin eski-yeni kombinasyonunu temsil ettiğine karar vermişler.
Louvre Müzesi ile ilgili daha çok söylenecek şey var, ama ben sizi hayal gücünüzle baş başa bırakmak istiyorum. Müzeye ilk adımınızı attığınızda yaşadığınız şaşkınlığı, yüzünüzdeki tebessümü ve müzeden ayrıldıktan sonra tattığınız doymuşluk hissini burada köreltmek istemem.
Eğer bir gün yolunuz Paris’e ve Louvre Müzesi’ne düşerse sokaklarında doya doya yürüyün ve tarihin en güçlü eserlerini görmeden dönmeyin!
Şimdiden iyi gezmeler! :)
Milano.. Unutamadığım çok anım var ama bu listenin başında geliyor. Bir yanınızda Duomo di Milano, öbür yanınızda Galleria Vittorio Emanuele.. Arkadan çalan şarkı mı, tüm gün yürümenin verdiği tatlı yorgunluk mu yoksa insanların kalabalıklığı mı bilmiyorum ama “bu” en güzel anım belki de...
ne zaman bu şarkıyı dinlesem, yine Paris sokaklarında yürüyorum.. Tadı damağımda kaldı Paris’in, Edith’in.. Sokaklarına, kendine has kokusuna vuruldum sanırım.
Roma..
Girdi aklıma her gece tanıdık bir melodi, sen miydin sebebi?
Söylesene
Takip ettiğim bir kişiden duydum yakınlarda. “Şu an sana çok farklı gelen şey bir süre sonra senin normalin olacak.”
Romantik ilişkilere, arkadaşlık ilişkilerine her şeye yordanabilir bir cümle. Biri hayatınızdan çıktığında, biri hayatınıza girdiğinde, başka bir yere taşındığınızda ya da yeni bir işe başladığınızda.. Sanki o an alışamayacak gibi, o durum sizin normaliniz olamayacakmış gibi geliyor. Ama oluyor. Şu anki “normaliniz” 1 sene önce değildi, 1 sene önceki “normaliniz” 5 sene önce değildi. Hep böyle olacak... Hayat hep değişecek ve biz hep ama hep normali bulmaya, hayatımızı düzende ve dengede tutmaya çalışacağız. Ama ya aslında bu bizim için normalse?
Gittiğim her ülkeye ya da şehre geri dönmeyi istiyorum ama hiçbiri Roma kadar değil... Tatilimizde ilk gittiğimiz yer olduğu için mi bilmiyorum ama aynı bu fotoğraf gibi.
Karanlık, loş...
Net değil anılarım, çok bulanık.
Santa Maria’da üç arkadaş fotoğraf çektik. Ama telefonlarımızla ya da kameramızla değil. Gözlerimizi sonuna kadar açtık, her yere baktık. Gözümüzün alabildiği her yere, her detaya. O yüzden burayı o kadar iyi hatırlayabiliyorum ki. Ne zaman istesem gözümü kapattığımda burada olabiliyorum. Mumların kokusunu duyabiliyorum, çok arkadan gelen cılız bir ses var. Bir adam şarkı söylüyor sanki.. Soğuktan kızaran burnumun içeride ısındığını hissediyorum, ayaklarım üşüyor. Ellerim üşüyor, hava buz. İçerisi karanlık ama değil. Loş ışıklar, kırmızı mumlar. Geri dönmek istediğim her an dönebilirim!
Santa Maria Maggiore.
Romadaki ilk gecemizde nereye gitmemiz gerektiğini bilmeden “hadi bi’ yürüyelim bakalım nereye çıkacak yolumuz” diye düşünerek ayaklarımız bizi buraya getirdi. Burası neresiymiş demeye fırsatımız kalmadan içeri girdik. İyi ki girmişiz dediğim yerlerden. İç dış mimarisi o kadar mükemmeldi ki çok fazla vakit geçirdik burada. Belki Roma ilk gittiğimiz şehir olduğu için mi bilmiyorum ama sanki her yer birbirine yakın gibiydi o yüzden yapmanız gereken tek şey telefonunuzu kapatıp şehrin sesiyle şehri gezmek... Elbet bir yere denk geleceksiniz.