
No title available
YOU ARE THE REASON
Jules of Nature
Peter Solarz

ellievsbear
No title available
One Nice Bug Per Day
Monterey Bay Aquarium
DEAR READER
trying on a metaphor
ojovivo

Kaledo Art
taylor price

JBB: An Artblog!
Game of Thrones Daily
Claire Keane

⁂
"I'm Dorothy Gale from Kansas"
Sade Olutola
AnasAbdin
seen from France
seen from United States

seen from Türkiye

seen from United States
seen from Ireland
seen from United States

seen from Greece
seen from United States
seen from United States

seen from Malaysia
seen from United States

seen from Malaysia
seen from United States
seen from United States
seen from United States
seen from United States
seen from United States

seen from United States

seen from United Kingdom

seen from United States
@kadibostan
TOOL paintings by Sean Cheetham
rosetta taşı ne mi?
Mısır'da kale yapımındaki bir kazı sırasında rastlantı eseri bir Fransız askeri tarafından bulunmuş, Mısır'da Fransızlar tarafından kurulmuş olan enstitüye gönderilmiş. Taş, belli başlı üç Mısır tapınağına gönderilmek amacıyla ve üç dilde yazılmış. Bu diller: Demotik (Mısır'da halkın kullandığı dil), Hiyeroglif ve Antik Yunanca. Bir kısmı kırılmış olan taşın üzerinde 14 satır hiyeroglif yazı, 32 satır Demotik yazı, 53 satır da Antik Yunan yazısı bulunmakta. Böylece Mısır halkı ile Mısır asilleri ve Yunanlar bu antlaşmayı rahatlıkla okuyabilmişler.
ve bu şarkıda beni en etkileyen bölüm şöyle:
overwhelmed as one would be, placed in my position. such a heavy burden now to be the one
askerlik üzerine
öncelikle belirtmek isterim ki bu yazıyı askere gitmeden önce yazmıştım. başlayalım.
erkeklik olgusu incelenirken üzerinde durulmasında fayda gördüğüm bir diğer travma. Askerlik toplumun, bir erkeğin yaşamında var olan bu aşamaya nasıl büyük bir anlam verdiğini rahatlıkla görebiliriz. "hamur pişmeden yenmez" diyen erkekler burada piştiklerine, deneyim ve kuvvet kazandıklarına, yani "adam" olduklarına inanıyorlar. tabii bu kolay olmuyor. şiddetle pişiyorlar. yerlerde sürünerek. hiç de hatırlamak istemedikleri deneyimler yaşıyorlar orada. bu nedenle, savunma mekanizmaları harekete geçiyor ve yaşanan travma karikatüre dönüştürülüyor. çünkü burada farklı bağlamlarda şekillenmiş erkek tiplerinin rekabetiyle karşılaşıyor. birbiriyle kurduğu ilişkide hangisinin üstün geldiğini gözlemliyor. askerlik, belki önceden sistemin doğruluğunu sorgulayan erkeğe, sistemi benimsemeyi ve bir "erkek" olarak kazanmayı öğreten bir kurum şeklinde değerlendiriliyor. bunun yanında erkek, "bir erkek gibi kazanmayı" pek çok ilişkide öğrenebiliyor tabii. çocukluğundan beri buna hazırlanıyor. ama askerlikte bu öğrenme süreci bir laboratuvar ortamında, sistematik olarak yürütülüyor. çünkü bu laboratuvar homososyal bir alan. kadınların dışlandığı, erkeklerin başbaşa kaldıkları bir kalıp üretme makinesi. erkekler, burada farklı bağlamlarda şekillenmiş hemcinslerinin deneyimlerini öğreniyorlar ve onlarla birlikte aynı kalıbın içinde pişiyorlar. askerlik sürecinde erkeğe "iyi şeylerin erkeksi, değersiz şeylerin kadınsı" olduğu aşılanıyor. bunun en önemli göstergesi olarak, askerlik süreci boyunca tek-cinsiyetli bir ortamda insanların sürekli olarak kadınsılık ve namus bağlantılı küfürlerle aşağılandığını görüyoruz. bu sürecin kişilik üzerinde kalıcı etkiler bıraktığı varsayımı, aynı zamanda cinsiyetler arasındaki sorunların çözülmezliğini de sürekli yeniden pekiştirir. çünkü askerlik, pek çok erkek ortamı gibi, erkeklerin kadınlar üzerinden kendilerini tanımladıkları, kadının nesneleştiği bir cinsellik kültürünü geliştirdikleri bir sosyal alandır. erkekler burada, sadece nasıl erkek olunacağını değil, kabul edilebilir cinsiyet kalıplarının ne olduğunu bir kere daha öğreniyor. hem oradaki sistematik eğitimlerden, hem de birbirlerinden... kabul edilebilir cinsiyet kalıpları, kabul edilebilir toplumsal-siyasal-kültürel kalıplarla birlikte öğreniliyor. kabul edilmeyene ne yapılacağı da... düşmana, fahişeye, hata yapana, güçsüz olana, sıra dışına çıkana, ayrıksı olana... dayağın, küfrün, tacizin hangi durumlarda meşrulaşacağı deneyimleniyor hep birlikte. bu sistematik üretim sürdüğü sürece cinsiyetler arası sorun çözülemez mi? çözülemez tabii... bu nedenle, militarist mekanizmalar, sadece erkeklerin değil, kadınların da sorunudur, cinsiyetçiliğe karşı mücadele eden herkesin sorunudur.
Piramit Şarkısı
Nehire atladım ve bir de ne gördüm?
benimle yüzen siyah gözlü melekler,
Yıldızlar ve yıldız misali arabalarla dolu bir ay,
eskiden gördüğüm tüm figürler...
Ve tüm aşklarım da orada benimleydi;
geçmişim ve geleceğim,
hep beraber cennete gittik
ufak bir kayıkla
ve korkacak veya tereddüt edecek
hiçbir şey yoktu...
"LAN" kelimesi ile Tekerleğin İcadı'nın Bağdaşması Hakkında Tez
Tekerleğin icadıyla birlikte bence kötü söz, yani küfür de icat edildi. Yani bence tekerleği bulan adam bir tepenin yamacında oturuyordu, tepeden aşağı doğru bir şeyin yuvarlandığını gördü, ona baktı, baktı ve... "LAN" dedi. LAN'ın ne manaya geldiğini bilmiyordu ama hissetti. Daha önce hayatında LAN diye bir şey yoktu, daha önce duymamıştı. Fakat öyle bir şey keşfetti ki, o andaki duygusunu LAN'dan başka hiçbir şey doğru ifade edemezdi. Doğru ifade kesinlikle LAN'dı. Dudaklarından LAN döküldü ve insanlık tarihinin ilk kötü sözü de böylelikle doğmuş oldu.
Ondan önce zaten LAN'lık bir durum yok. Neye LAN diyeceksin. Yiyorsun, içiyorsun, sevişiyorsun, ürüyorsun, akşam olduğunda mağarada toplaşıp on beş yirmi dakika hısımlara baktıktan sonra sıkılıp uyuyorsun. Çünkü eğer LAN'lık bir durum yoksa anlatacak bir şey de yoktur. Dünyadaki tüm anlatılmaya değer hikayeler hep LAN'lıktır. LAN'dır bizi eğlendiren, mutlu eden, heyecan sahibi yapan. LAN çok kutsal bir şeydir. Neye LAN diyeceksin. Tekerleğin icadı tam LAN'lık. Ondan sonra tabii aazına sıçiim'ler, .na koyim'ler, gırla. Bugün eğer çirkin sayılabilecek bir dünyada yaşıyorsak bunu kesinlikle tekerleği bulan o delikanlıya borçluyuz.
Not: Freud'a danıştım
iç ses?
Bugün düşündüm, şefkat en çok unuttuğumuz şey. Beceremediğimiz.
Oysa sevginin en güzel biçimde tezahürüdür, en iyileştirici yanıdır.
Hepimiz, tüm ilişkilerimizde şefkatli olmayı unutmuşuz. Kendimize şefkat göstermeyi de unutmuşuz, en kötüsü bu.
Hızla değişen yaşam koşulları ve dinamikler herkesi kendi içinde bile daha sert durmaya, kuyruğu dik tutmaya zorluyor. Geçenlerde bir arkadaşım harika bir şey söyledi: "istediğini sev, istediğinle seviş, istediğin kadar dostun olsun, kafanı yastığa yalnız koyuyorsun" dedi. Çok doğru. Kafa/yastık anıdır insanın içiyle yüzleşme anı. Başucu ışıklarının altında envai çeşit okumayla oyalansanız, ya da bacağınızı bir başkasınınkine dolamış olsanız dahi farketmez. O an yalnızsınızdır ve sadece iç sesinizle başbaşa kalırsınız. İşte o an duyduklarınızı unutmak, yok saymak ve üstünü örterek dalıp gidiverdiğiniz derin uykuda bile iç sesiniz rüyalarda konuşur. Anımsamayabilirsiniz, ama eğer hayatınızdan bir alt yazı geçmekte ise ve siz kendinizi filme kaptırmaya çabalıyorsanız bile ferketmez. İç sesinizi susturamazsınız.
Toplumun, bizden beklentisi olan insanların, varlık göstermeyi seçtiğimiz çevrenin beklediği gibi biri olma çabası, hiç farkında olmadan üstümüze giydiğimiz demirden bir zırh gibidir. Kendinizi, üstelik belki de kendinizden korumak için sırtınızda taşıdığınız 100 kilonun altında ezilir ama dik durmaya çalışırsınız. Kendinizle başbaşa kalabildiğiniz zamanlarda ne hissettiğiniz çok önemlidir ama eğer halen iç sesinizin kapısını açık bıraktıysanız. Onu duyamayanlar da var.
Şefkat diyordum, ne kadar önemli. Sevgililik ilişkilerinin, aile içi ilişkilerin hatta kendimiz ve toplumla olan ilişkilerimizin dahi bir iktidar mücadelesi içinde geçtiği düşünülürse, en çok unuttuğumuz şeydir şefkat. Hem kendimize hem karşımızdakine karşı. Güçlü olmanın tersi bir durummuş gibi anlaşılır şefkate ihtiyaç duymak,şefkat göstermek. Başımızı kimsenin kucağına koyamayız, boynumuzu eğemediğimizden, kendimizi bırakamadığımızdan. Ne hazin.
Başkalarının bizim için ne düşündüğü, kendimizle ilgili yarattığımız imaj, görünmek istediğimiz biçim her nasılsa onun arkasında saklanır içses.
Kendini en çok saklayanlar en çok acı çekenlerdir diye düşünüyorum, iç sesinin söylediklerini dinlediğinde o sırada duyduklarından acı çeken insan kapılarını kapatıyor. Hem kendine hem başkalarına karşı.İç sesinizi duymak, dinlemek ve buna göre davranmak cesaret ister.
Güç peşinde olmak da başka bir aldanış. Güçlü olmak içinde büyük bir sevgi ve şefkati barındırmadığı sürece hastalıklı bir durum.
Toplum bize kim olacağımızı, kim olmamız gerektiğini sürekli ileten şeytani bir sesi de kulağımıza fısıldar aslında. Dışına çıkıp o sesin, kaybolup gitmekten, zayıflamaktan ve olmak istediğimiz gibi biri olamamaktan ölümüne korkarız. Olmak istediğimiz ne varsa çoğu kendi iç sesimizden, kalbimizin derinliklerinden yükselen bize ait şeylerden öte, değer görme-taktir edilme hislerine göre dikilmiş kıyafetler gibidir, üzerimize giydiğimizde o olduğumuzu zanneder, rolümüzün içinde kendimizi kaybederiz.
Oysa hayat o kadar kısa ki. Ve bir gün geriye kalan en güçlü his ne kadar sevdiğimiz, ne kadar sevildiğimiz olacak. Bu nedenle beni insanları sevmekten, şefkat göstermekten alıkoyacak her cinsten kişi, durumu kendimden uzak tutuyorum. Ve bir dolu kişinin "hiç katılmıyorum" dediği biçimde yineliyorum; ürettiğimiz şeyler, yaptığımız iş, yazdıklarımız, çizdiklerimiz eğer insanları insanlara biraz daha yaklaştırmıyor ise, bizi severek ve şefkat duyarak vermeye, biraz daha vermeye yaklaştırmıyor ise çöptür.
Kendi zırhlarının ardında hem aklen hem kalben ezik ama kuyruğu dik tutma uğruna egolarının demirden duvarları ardında kendi gibilerden farklı olanları ötekileştiren entelektüel, aydın artık her kim varsa bazen yüzlerine bakıp üzülüyorum. Bazen de gülümsüyorum.
İnsan şeffaftır ve bu şeffaflığı katılaştırdığı ölçüde zavallılaşıyor. Bu şeffaflık içinde görünecek arızalarınız, zayıflıklarınız, kimbilir neleriniz vardır, ama onlar gerçektir. Kendi iç gerçekliğinden uzaklaşmış insanlar şefkat duyamaz hale geliyorlar. Şefkat gösteremez hale geliyorlar.
Kendinizi incitmeyin, kendiniz gibi davranmayarak başkalarını da.
Johhny Cash'ten gelsin: HURT.
Mutlu bir gün dilerim.
Yeni Poster Çocukları
Ünlü bir gazetecinin evinde bir akşam yemeği...
Davet sahibi umutsuzca arkadaş edinme çabalarını pahalı akşam yemekleriyle süsleyip, tüm günü mutfakta geçirmiş. Menü en az konuklar kadar iddialı. Ispanak sote üzerine fener balığı, bulgur risotto ve uyduruk bir salatalık salatası.
Konuklar teker teker geliyor. Davet sahibi tarafından birbirlerine tanıştırılıyor. Konuklardan ikisi pek heyecanlı. Mehmet ve Caner adlı bu çift yemek sırasında uzun uzun yeni çekecekleri filmi anlatıyor. Anlatan daha çok Caner (Gözlüklü lubun)... Mehmet biraz hoş bir insan, daha asil, daha sessiz (Biraz tutar).
Caner filmlerinin ilk başta başka bir konusu olacağını ama Ahmet Yıldız cinayetinden sonra konuyu değiştirmeye karar verdiklerini anlatıyor. İşin içine bir zenne, bir Kanadalı fotoğrafçı, bir adet askerlik raporu, iki yumurta, dört litre süt, bir anne kompleksi, üç doz feminenlik ve bir adet cinayet katacaklarından bahsediyor.
Masadaki konuklar sessiz. "Peki bu anlattığınız şeyin Ahmet Yıldız cinayetiyle ne alakası var?" diyor içlerinden biri.
Caner hemen telaşlanıyor "Yooo, yoo" diyor. "Biz Ahmet Yıldız filmi yapmıyoruz. Sadece ondan esinleniyoruz. Mesela Ahmet'in annesini adı başka biz filmde bunu değiştirdik". Sonra da heyecanla anlatmaya devam ediyor "Çok gişe yapacağımızı sanmıyorum. Ama ödül alacağımıza eminim"
Dediklerini yapıyorlar da. 'Ahmet Yıldız filmi olmayan', Ahmet Yıldız filmi Zenne Altın Portakal alıyor. Tüm bu Milk dalgasını arkasına alarak gişede de başarılı oluyor. Bizde Mehmet Binay ve Caner Alper adlı yeni poster çocuklarımızla tanışmış oluyoruz.
Ben bu filmle ilgili şunu merak ediyorum sadece. Hayatında feminenlik, askerlik meselesi gibi kavramlar olmayan ve Türkiye'nin en sarsıcı cinayetlerinden biri olarak tarihe kazınan Ahmet Yıldız'ın hatırasını uyduruk bir film için heba etmeye bu iki tipin ne hakkı var? Kimdir bu Mehmet'le Caner? Mehmet Binay az çok bu işlerin içinde televizyoncu, belgeselci... ya Caner Alper. Hayatımıza Yıldırım Mayruk'un Barbaros'u gibi girmiş bir karakter.
Ahmet Yıldız filmi yapmıyorlar ama filmin tüm kampanyasını Ahmet Yıldız üzerinden götürüyorlar. Tüm röportajlarında konu buraya geldiğinde ballandıra ballandıra ilişkilerini anlatıyorlar; Ahmetle nasıl arkadaş olduklarını, aralarının nasıl olduğunu, Ahmet'in onların Adonis'i olduğunu vurgulamaktan çekinmiyorlar ama iş filmlerine gelince bu bir Ahmet Yıldız filmi olmuyor.
Ne oluyor peki?
Kendi başına zaten yeteri kadar çarpıcı bir konuyu kullanmayıp, işin içine bir de zenne, askerlik, Kanadalı fotoğrafçı gibi doya doya eşcinsel oryantalizmi katıp ortaya sermek hangi ahlak, hangi etik anlayışına uyuyor.
Esinlendik dedikleri Ahmet Yıldız'ın annesini, hikayesini bu şekilde yansıtmaya ne hakları var?
O filmi izleyen herkes perdedeki adamın Ahmet Yıldız olduğunu biliyor. Feminenlikle, zennelikle, askerlik raporuyla uzaktan yakından alakası olmayan bir adam Ahmet Yıldız.
Ödül almak uğruna hatırası arkadaşları tarafından paramparça edilmiş bir kurban.
Zenne filmiyle onu ikinci kere bu sefer de biz öldürdük.
Şimdi rahatlıkla katillerin posterini duvarımıza asabiliriz.
sıkıntıdan yazdım ıyı de oldu
90ların ortalarıydı. Bakırkoy meydan tayfasıyla otururken tanımadıgımız bır kız gelıp' kırmızı pabuclar bale okulunun acılısı var, bende sarkı soyleyecegım, gelsenıze' dedı. Hemen gıttık. Dort adet metalcı.salona gırdık, kanepelere falan daldık,karnımızı doyurduk. Bu sırada gorevlıler bızı uyarıyor taskınlık yapmamamızı ıstıyorlardı. Derken beledıye baskanı geldı. Yanında da kameralı bır adam. Herhalde butun gun baskanı cekecektı. Baskan yerıne oturunca yanındakı adamlardan bırı seslenıverdı. ' haydı cocuklar baskan amcanızın kucagına' bız orda dort ruh hastası, (benım dısımda japon, keman ve mega ısımlı arkadaslar vardı, ısımlere bakıp anlayın halımızı) hemen baskan amcamızın kucagına kostuk ama gorevlıler engelledı. ' Genclerr ayıp oluyor ama ' dedıler.' bız baskan amcamızın kucaaana oturmak ıstıyoruz' dedı japon. Mega bısey dememıstı cunku konusma yetısını az once kaybetmıstı 'ehe ehe' dıye sesler cıkarıyordu sadece. Olmadı, baskanımızla kucaklasamadık. Baskanın adamlarından bırı 'cocuklar sıze kumanya verelım gıdın buradan' dedı. Kabul ettık. Verdıklerı kumanyadan 5 kılo baklıyat, cay, seker falan cıktı. Markete verıp yerıne tekel bırası aldık.
cin morusun
üsküdardaydık
istanbulun en güzel yerlerinden biri.üsküdar…
bir akşam msnde erman kardeşimle muhabbet ediyorduk. bana canımızdan çok sevdiğimiz teknoplay abimizi kazıkladığını ve beleşe çek kazandığını söyledi. aman tanrım. tekno play abiyi kazıklamıştık. evet işte buydu. cebimizden 1 saatlik pes 2011 parası çıkmayacaktı.
ermanın kontraatakları, benim derinden derine arapaslarım derken 1 saat geçmişti. şemsiyi(lal) aradım. kadıköyde olduğuu ve üsküdara doğru geldiğini söyledi. buluuşacaktık. ama o gelene kadar ne yapmalıydık?. 1 hafta önce gittiğimiz esnaf lokantasına-pilavcı- ya gittik.
babaanne eli değmiş gibi hazırlanan pilavlarımızı yedikten sonra sahile gittik, çay içtik. lal aradı ve ben 2 dakkalığına onu almaya gittim. çayım soğumuştu. 60 derecelik çayım bardaktan çıkamaz hale gelmişti. öyle donmuştu.
lalin elinde golden shot yapan rahmetli abilerimizden jim morrison ın büyük posteri vardı.
çayımızı içtikten sonra otobüs durağına ilerledik.15 numarayı bekliyorduk. aslında bir tane vardı fakat, orta ve arka kapılarında eşi benzeri görülmemiş bir gençlik haykırışı olan apaçi diye tanımladığımız kesimden insanlar vardı. lal i bindiremezdik. bindirmemeliydik ve bindirmedik.
aradan 250.gün falan geldi ama neyse orasını siktir et şimdi. lalin telefonu çaldı. sapık mıydı yada kristinamıydı bilmiyoruz ama tam o esnada aylık 2,200 mayış alan iett şöförlerinden biri lalin elindeki posteri aldı ve kendine çevirdi.
kim ya bu dedi, kim bu yau?
iki kere dedi.
jim mi cin mi morusun mu bu kim ya. ne iş yapar bu çocuk, bizim bu türk vatandaş? dedi.
aslında jim morrison tc tavandaşı değildi… neyse karıştırmayalım.
şoku atlattıktan sonra üzülmüş ve kaşlarını yumuşatmış bir halde ” bu…bu öldü ya” dedim. jim morrison ı nasıl anlatabilirdik ki. anlayamazdı. çünkü o bir lazdı. maçlarda beni yenen erman ise ” abi o trafik kazasında gitti ya” dedi.
altın vuruş yaptığını söyleyemedik. hem nasıl söyleyebilirdik ki, bu adam çok yakışıklı, karıları götürüyor fakat damardan injekşınla ölmüş.daha doğrusu üsküdar meydanında götümüz yemedi. çünkü ordaki herkes muhafazakar kesimden idi ve bunu hoş karşılamazlardı.şoför de öyle. daha da kötüsü yarım saat beklediğimiz otobüse almazdı. kısacası çok çekinmiştik.
ikarus model arabayı öne çektikten sonra eveeet sıradan alalım sesi ile 15 numaraya yolcu alımı başlamıştı.
vedalaştık ,lali bindirdik.ve biz de arka taraftaki 15bye bindik.
ve o sıralarda hepar, osman pambıkoğlu tarafından kapatılmıştı…
AMKÇAY
kaz dağlarının eteklerinde
kuşların cıvıl cıvıl öttüğü,
dağlardan esen meltemlerin -nedense- insanların içini ısıttığı,
orta düzeydeki ailelerin kol kola gezdiği,
körfezin en canlı sahilinin olduğu,
sahilinde ot çekenlerin uçtuğu,
travestilerin geniş çaplı yer kapladığı,
sokak arası hız taban limitinin 80 km/saat olduğu,
sahil boyunca 16 tane kızın yanyana yürüdüğü,
ve en önemlisi son derece atatürkçü,milliyetçi, ergenekoncu halkı olan,
en piç esnafın bulunduğu ve sözcü gazetesinin en çok prim yaptığı yer burası.
Burası “Akçay”.
Öyle güze bir yer ki bu akçay, her sokağında yaşlı insanların el ele gezdiği bir yer. Öyle güzel bir yerdir ki ramazanda bile sahili full olup, kumların üzerinde içilen yüzlerce biranın olduğu bir yerdir.
Denizden bıkanların dağlara çıkabileceği, çayların, derelerin kenarında rakısını içip, mangalını yapabileceği yerdir burası.
Sakindir, sessizdir, domatesin çuvalının 1 lira olduğu bir yerdir burası. Yaşlı insanların dayanışma içinde olduğu yerdir.
Fakat gelin görün ki benim gibi bir insan için veya benim kafamdaki insanlar için bir hapishane.
Her şey çok güzel ama ne yok orda biliyor musunuz? Ortam yok.
Orada genç yok. Orada entellektüel muhabbet edebileceğin yaşıt insanlar yok.
Orada müzik muhabbeti yapabileceğin, üniversiteden konuşabileceğin, hadi bunları boşver, dedikodu yapabileceğin bile kimse yok.
Gençler yok mu; tabi ki var. Ama nasıl gençler. Hani herkes der ya “Ben doktor olacağım”, “Ben mühendis olacağım” diye. Siz de dersiniz ki ” E bu ülkenin tuvaletçisi kim olacak veya kaldırımcısı? “. İşte oradaki gençler olacak. Gidin ve görün, şimdiki çalışanlarla gelecekte çalışacakların farkını, nasıl benzetirsiniz bilemiyorum orasını es geçiyorum.
Özellikle yaz aylarında ülkemizin ege kıyılarına doluşan gurbetçiler yok mu… Özellikle ülkemizde aşırı “Almancı” istilası var.
“E git onlarla konuş, dilini geliştirirsin” demesin kimse.
Ben asla “Sen bu filmi tanıyon?” diyebilitesi olan insanlarla değil yabancı dil, Türkçe falan da konuşmam.
İnanın Türk gençleri almancı gençlerin şu an ki durumunu 1980′lerin sonu ve 1990′ların başında yaşadı ve çok şükür ki atlattı. Hatta ve hatta, halkımızın -hiç abartmadan söylüyorum- yüzde doksan dokuzu, ölseydik de o günlerde o hareketleri yapmasaydık, o elbiseleri giymeseydik diyor. İnanın çok perişan ve rezil bir haldeler.
Sonra yok efendim “Almanya’nın yolları böyle güzel, kuralları böyle tutucu, insanları böyle kibar, trafiği böyle rahat…”.
Yahu geçin bunları insan olun ilk önce insan. Anırarak konuşmanızı es bile geçiriyorum, o yine o dilden kaynaklanan bir şey eyvallah.
Bu eksikliklerin sonucunda ne yapıyorum biliyor musunuz? Mecburen yaşlılarla takılıyorum. Onlarla aşırı solcu tartışmalara giriyorum. Alevi-sünni konusunu konuşuyorum, onların küçükken ne iş yaptıklarını dinleyip, bir musluğu nasıl tamir edebileceğimi öğreniyorum. BEN ONLARA SÖZCÜ GAZETESİ ALIYORUM. BEN ONLARIN MAAŞLARINI ÇEKİYORUM.
Bu kadar berbat bir ortamın içinde bu kadar iyi bir insan olabiliyorsam, sanırım benden iyisi yok.
Sanırım gerçekten sabırlı bir insanım.
Sorumluluk ve Benin Üstünlügü
Olaylar bölgesinde kendimize veya başkalanna atfettiğimiz az veya çok aldatıcı görünümlerden değil gerçek istencimizden sorumluyuz… Ancak, bir şekilde kendi kendisiyle tartışabilmiş olma ve en azından belirli bir derecede bilinçli ve istenmiş bir eseri, kendini ortaya koyarak yapabilmiş olma koşuluyla sorumlu olunur. Bizi haklı veya suçlu yapan şey, eğilimlerimizin sistematizasyonundan ve bunun sonucu aaaafıziksel bütünlüğünden başka bir şey olmayan derin ve göreceli olarak sürekli olan bu istenç olup, bu istencin zıttında eylemlerimizden herhangi birini bazen belirleyen yüzeysel ve rastlantısal istenç değildir. Zaten genel anlayışın her zaman kabul ettiği de budur.
İyi kalpli olarak bilinen bir insan tarafından söylenen sert bir söz başka birininkinden daha az kincidir, çünkü bu davranış bir sabırsızlık anına, geçici fiziksel bir acıya atfedilebilir ve onun gerçek duygularının bir ifadesi olarak görülmez. Genel olarak, ben’in oluşturucu unsurları ne kadar güçlü sistematize olursa yani “numen”e özgü istencimiz doğa tarafından ne kadar az zorunluluğa tabi tutulursa o kadar çok sorumlu oluruz: ve her özel durumda, sorumluluğumuz, tamamlanmış eylemin, eğilimlerimizin organik sistemiyle az veya çok uyumuna dayanmaktadır. İşte bu sebepten biraz önce söylediğimize bir düzeltme getirmeliyiz: düşünmenin eksik olduğu yerde sorumluluk kaybolur. Düşünme yetisine kökten sahip olmayan bir özne herhangi bir şeyden sorumlu olamaz; ama bilinçsel olarak ve düşünülmüş istencinin yinelenen eylemi ile doğal bir yapı ve bir karakter edinmiş ve bu karakterin etkisiyle ve onunla uyum içinde kendiliğinden davranan bir özne, uzun sürede kararlaştırmış olduğu eylemlerden olduğu kadar ve belki de daha fazla yaptığından sorumludur.
Gece arabada giderken telefonunuzla çekersiniz ya. O olmuştu