OT dergi-Şubat yazısı-Berxwedan Yaruk
Bir fotoğraf bulmuştum evde yıllar önce. Kutusundan kaçırıp defter defter gizleyerek gezdirmiştim senelerce kendimle. Ben fotoğrafa bakınca, nenem akşamları hiç pazara gitmemiş gibi oluyordu, annemin ise fistanından çiçekleri koparılmamış. O yıllarda siyah pazar poşetiydi nenem. Ben fotoğrafa baktıkça “Bayatı şimdi yeriz, tazesi kalsın yarına” denmiyordu, öğrenilmiyordu bu çok belli. Elleri de değmiyordu beşiğe, beşi birbirinden özgür tilîleri. O yıllarda uzun uzun beklemek demekti nenem. 10 yaşlarında bir kız çocuğu yaşıtı gibi duran nenemin sağ eline iltica etmiş, nenem ise 70’lerinde bilge bir tanrıçanın yanında duruyor fotoğrafta. Fotoğrafın arkasında 4 kelimelik bir not, bir tarih ve bir isim. –Diyarbakır bölge okulu-1928, Silva Zend.
Annem, annesine dair hiç konuşmadı bizle, sadece ondan işittiği bir ninniyi fısıldadı kulağımıza çocukluğumuzda. Hepsi o. Fotoğrafın bende yarattığı ses de bu oldu baktıkça. “Em koçerên riya dûrin, birîndarin birîn kûrin, tî û birçî li van çolan, pîr û kalin, jin û hûrin. Gûndê me de ko û avin, emin hinarên mahbubanin” Başımın dönmesine denk düşen bu sese nenemin yüzü yerleşiyordu her seferinde. O yıllarda başımın dönmesi demekti nenem. Anneme bir kez sorabildim fotoğrafın hikayesini. Üç saniye sonra evden çıkmış, birkaç ay benle göz teması kurmamıştı. Bu suskunluk mevsimi balkon suyuyla beraber her sabah mahalleye aktı, her akşam annemin gölgesiyle beraber kıyafetlere ilişerek mandalda asılı kaldı. Ben ise çocukluk imkanlarımla düşmüştüm bu suskunluğun peşine. 1928 senesinin Diyarbakır’ını, yatılı bölge okullarını ve Silva Zend ismine dair her ayrıntıyı kovalıyordum. Uzun uğraşlar sonrası bir adres edindim ve vakti gelince zihnimdeki ninniyle beraber fotoğrafı da sırtlanıp ayrıldım evden.
Üzerinde adresin yazılı olduğu notla beraber polis bariyerlerinden geçe geçe dar bi sokağa girdim. Her köşede birkaç zırhlı araç, gökyüzünde beş dakkada bir kulakları sağır eden savaş uçaklarının sesi ve her duvarda bambaşka hayallerin aynı renklerle nakşedildiği sloganlar. İçimden dedim ki hoş bulduk Diyarbakır. Kafasının üzerindeki tepside boyunun iki katı simit taşıyan bir çocuğu durdurup adresi gösterdim. Apartmanı bulmuş, üçüncü katına çıkmış zile basmış bekliyordum. Kapıyı açan orta yaşlı kadın kendimi tanıtıp telefonla konuştuğumuzu hatırlattığımda kapıyı aralayarak “ hakikat,adalet ve hafıza merkezine hoşgeldin” dedi. Adımımı attığım an her duvardan onlarca suret yüzüme çarpıyor, koridor boyunca her odadan başka bir ses kulağıma nüfuz ediyordu. “Kapıyı açmayınca kırdılar….” “en son o gece gördüm babamı…..” “ vurduktan sonrasını hatırlamıyorum…” “ yatağın altındaydım postalları gördüm yüzü değil…”
Duvar kağıdı yerine zeminden tavana değin içleri her yaştan suretlerle dolu çerçevelerle kaplanmış bir odaya geçtik. İçim, zihnim anı saldırısına uğrar haldeyken kendi hikayemden bahsetmeye başladım. Ömrü boyunca hiç konuşmamış hep dinlemiş gibi bakan kadın fotoğrafı benden alıp hafıza merkezine aktarırken bir yandan ses ve fotoğraflardan oluşmuş anı havuzunu incelemeye başladı. İki ay boyunca sabahtan akşama değin hafıza merkezinde diyarbakır’ın zihin kavisleri üzerinde nenemin ve Silva’nın hikayesini kovaladık. Her günün sonunda odama dönerken yemekten iyice kesiliyor, uykudan bütünen uzaklaşıyor ve diyarbakır sokaklarındaki duvar yazılarının kaderiyle daha çok bağ kurar hale geliyordum. Her gün hafıza merkezine onlarca insan gelip anılarını ve ellerindeki fotoğrafları yüklüyor sonra da bunlar isim-tarih olarak kayda alınıyordu. 28’e dair, yatılı bölge okulları ve kız sanat liselerine dair her şeyi öğrenip, her tanıklık anısını dinledikten sonra kendimi balkona atıp surları izleyerek hayatta kalıyordum. Herşeyin ve herkesin en az iki başka ismi ve iki başka işlevi vardı. Yatılı bölge okulları bazı tanıklıklarda birer evlat edindirme merkezi oluyordu ve meslek mektepleri ise kimlik unutturma alanları olarak anılıyordu. ‘Geride kalanlar’ ismiyle anılıyordu bu okullardaki çocuklar ses kayıtlarında. Bu çocukları anlatan herkes konuşması sürerken defalarca ağlıyor, çoğu ise “işte öyle” diyerek tanıklığın gölgesinin altında düzensiz nefes almaya başlıyordu. Hikayeler birbirine mıknatıs gibi yaklaştıkça, isimler birçok hatırada ortaklaştıkça soluksuz kalıyordum ta ki ikinci ayın sonunda bir fotoğrafla yüz yüze kalıncaya değin..
Elimdeki fotoğrafın tıpatıp aynısı, tek bir farkla. Nefesimi tutmuş halde isme bakakalmıştım. Arkasındaki tarih ve okul isminin yanında başka bir isim not düşülmüştü. 1928 diyarbakır yatılı bölge okulu- Kuyrig Anuş. Kafamda bin soru ile beraber heyecan içinde dönerek fotoğrafı kimin bıraktığını, kuyrig’in ne demek olduğunu Anuş’un kim olduğunu soruyordum soluksuz. Kalbim yerinden çıkacak gibi bakıyordum orta yaşlı hafıza merkezi çalışanına. Tüm sakinliğiyle odadan çıktı, kestiremediğim bir zaman dilimi sonra elinde bir numara ile gelerek, fotoğrafın bu numaranın sahibi tarafından bırakıldığını, kuyrig’in ermenice kızkardeş demek olduğunu söyledi. Nenem, ermenilik, dinlediğim ninni, geride kalanlar, annemin suskunluğu..
Numarayı aynı gün aramıştım. Telefonu Felat isimli bir genç açmış, hikayemi dinledikten sonra bir süre sessiz kalıp, ertesi gün sabah yanıma varacağını söylemişti titreyen bir sesle.. “ uzun zaman evvel tanışmalıydık” dedi kapatmadan evvel. “Öyle” diyebildim sadece.
Gözümü kırpmamış halde günün ilk ışığında otogarda aldım soluğu. Kirli sakalıyla bir genç indi otobüsten. Aranır halde etrafına bakarken anladım o olduğunu. Felat diye seslenmemle dönüp bana baktı. İki yabancı ne kadar sarılabilecekse o kadar sarıldık aniden. Böyle tanışılıyormuş demek dedim içimden. Otogarın bekleme salonunda oturup hikayemizi anlattık sonra birbirimize soluksuz. Nenelerimize dair hatırladıklarımızı, annemizi, nasıl büyüdüğümüzü ve elimizdeki fotoğraf dışında neyi bildiğimizi. Ermeniyiz yani ha? Dedim. Kalanlarız dedi. Annemin suskunluğu mandalından çözülüp beni asmıştı hikayeye artık.
Nenemin ninnisini dinlerken son cümleyi defalarca yeniden söyletti; “Gûndê me de ko û avin, emin hinarên mahbubanin.” “Bulduk berxwedan” dedi yara gibi bir gülümsemeyle, neyi bulduğumuzu anlamayan hâlime şaşırarak. Mahbuban köyün ismi, birçok anıda işitmiştim burayı, ermenice ismi, yeni ismini bulmamız gerek o köyün dedi heyecanla. Çeşitli telefonlardan sonra önce kürtçe ismini öğrendik köyün. Peşi sıra ise günümüzdeki türkçe ismini bulmuş, soluğu Bitlis güzergahında almıştık..
Bindiğimiz dolmuş süzüle süzüle geçiyordu köylerin arasından. Irmaklar gürül gürül, bahar dağlarda bir isimmiş gibi geziniyordu. Çocuklar peşimizden koşturuyor, yol yeşil, kıyı yeşil, evler kireçli ama sanki onlar bile yeşil. İçim içime sığmıyor, elim çantamda fotoğrafta gezinirken kafamda nenemin ninnisi yeniden “biz uzak yolların göçeriyiz, derindedir yani yara. Aç ve susuz bu ıssızlıkta, neneyiz dedeyiz, çocuğuz kadınız. Köyümüz sulak, etrafı dağlı, biziz Mahbuban’ın narı” Dolmuş çatak bir köprünün üzerinden patikaya saparken güneş üç saniyede bir ön camın içinden sallanışlarla orantılı halde yüzüme vuruyordu. Dönüp yol arkadaşıma, henüz tanıştığım kuzenime, ermeni oluşumun hikayesine baktım. elinde bir fotoğraf, bir mektup ve bir sürü ismin olduğu not defterini sıkı sıkı tutuyordu. Acımız mı akraba etmişti bizi, akrabalığımız mı acımız olmuştu bilmiyordum.
“Look mummy, there’s an aeroplane up in the sky
Did you see the frightened ones?
Did you hear the falling bombs?
Did you ever wonder why we
had to run for shelter when the…”
Gampos dağının gölgesi suyuna düşerken dolmuşta Pink Floyd’un sesi yükseldi aniden. Bir anlık şaşkın tebessüm, sözleri duyuşumuzla yerini kesif hikayemize bıraktı. Nenemin ninnisi sonbahar ise bu ses kıştı. “bak anne gökyüzünde bir uçak var, Gördünüz mü korkmuş insanları? Duydunuz mu düşen bombaları? Hiç merak ettiniz mi neden sığınaklara kaçıştığımızı?” Londra’ya düşmüş Alman bombasının ninnisi bizi Bitlis yolunda yakalamıştı.
“Cesur yeni bir dünya için verilen sözün
tutulmadığı ortaya çıktığında,
açık mavi gökyüzünün altında,
gördünüz mü korkmuş insanları?
Duydunuz mu düşen bombaları?
Alevlerin hepsi çoktan yok oldu,
Fakat acı kolay geçmiyor.
elveda mavi gökyüzü,
Elveda”
Dolmuş durmuş, buradan ötesini yayan devam etmemiz gerektiğini söylemişti. Tepedeydi köy, patikamızdan görüyorduk. Kimse var mıdır köyde? Diye sorduk şoföre. Geride kalanlar, dedi.