Film ve müziği.
Peter Solarz
No title available
Claire Keane
Monterey Bay Aquarium
Sade Olutola
trying on a metaphor
occasionally subtle

Janaina Medeiros

if i look back, i am lost

shark vs the universe
taylor price

❣ Chile in a Photography ❣
sheepfilms
dirt enthusiast
Sweet Seals For You, Always

JBB: An Artblog!
noise dept.
NASA
"I'm Dorothy Gale from Kansas"
ojovivo

seen from Malaysia

seen from United States

seen from United States

seen from United States
seen from United States

seen from Brazil

seen from United States
seen from United States

seen from Brazil

seen from United States

seen from United States

seen from Malaysia
seen from Maldives
seen from United States

seen from Algeria

seen from Brazil

seen from United States

seen from Brazil
seen from United States

seen from Malaysia
@kelinmerhemibu
Film ve müziği.
toparlanamıyorum, konsantre olamıyorum , istemeye bile motive olamıyorum uzun süredir. amaçsız süzülüyorum. siz hep aksini söylüyorsunuz ama hayat hiç de kısa değil. biteceği günü camda bekliyorum ama anladığım kadarıyla yaklaşmış bile değil. diyorlar ya çekilecek derdim varmış, o bile değil. hiç bişeyim yok. alabildiğine boşluğum ben. uzay benden yapıldı, sonra kalan son parçayı da dünyaya fırlattılar ismi gökçe oldu.
eskiyle bağımı kopardım sanırım artık. karşılaştım ve artık öyle görünmediğini anladım. ilginç ama zaman geçerken hep bi yerlerimizden alıp götürüyormuş gerçekten de. eksilmişim, değişmişim derinden hissettim ve tüm bunlar gerçekten de başıma hiç bir şey gelmeden oldu. yani sadece zaman geçti, ben durdum ve değiştim. biraz acımasız bi düzeni var buranın, hoşuma gitmiyor. bundan sonra hayallerimin bile olmayacak olması biraz canımı sıkıyor, ama yapacak bişey yok sanırım. biraz da böyle bekleyeceğim.
6 aylık ayrılıktan sonra bir toplamayla geçen zamanda yere dökülen taşları paketleme ihtiyacı duydum ve ortaya bu liste çıktı. house, r&b ağırlıklı, sakin ve gülümseten bir iş yapma niyetim vardı, başardığımı da düşünüyorum.
bununla birlikte şöyle bir şey de var, twitter’dan takip...
penguen, lombak, uykusuz gibi mizah dergilerinde yer alan cinsiyetçi ve tecavüzü normalleştirici karikatürlerden örnekler.
"Bugün bana ait olan bir parça öldü ve ben yas tutamıyorum. Çünkü üzüntü kelimesinin bütün eş anlamlılarını unuttum. Şimdi sensiz yapabileceğim tek şey, senin bıraktığın boşluğu başka bir şeyle doldurmak olacak."
Bi ara dünyadaki bütün filmleri izlemek gibi bi saplantım vardı, arsızlığı seviyordum çünkü. Çocukluktan gelen şımarık isteme arzusu falan. Ama bi süredir değil film izlemek ekranda hareket eden herhangi bi şeye bakamıyordum bile. Bazen sebepsiz bitiyordu bazı şeyler, öyle olmuştu gene herhalde.
Aslında geçen seneden beri izlemek için yanıp tutuştuğum, ama altyazısı bi türlü çıkmadığı için 8 aya yakın yas tuttuğum, ama altyazı çıkınca da isteksizliğimden mütevellit izlemeyi bu vakitlere sarkıttığım bi film yukarıdaki.
Bilen bilir, Dolan beyin 19 yaşında çekip de beni derinden sarstığı J'ai tué ma mère(Annemi öldürdüm) filmini izlediğimden beri yoğun takipçisi ve hayranıyımdır. (Bunun tabi kendi 19 yaşımda sabundan B harfi ya da Türk bayrağı yapıyor olmamla yakından ilgisi var, ama hayır bundan bahsetmeyeceğim çünkü konumuz bu değil). Filmlerini sevinçten burnum kanayarak izliyor, yeni fragmanların linkine ağlayarak tıklıyor ve Fransız dergilerine verdiği kimsenin çevirmediği Fransızca röportajlarını beynim pelteleşinceye kadar okumaya çalışmak da değil de adeta ekrana aşık aşık bakarak seyrediyordum. Yani demek istediğim, bu filmi de tarafsız izlemedim. Adamın estetik algısına diğer başka herhangi bi şeye güvenmediğim kadar güvendiğim için huşu içinde play tuşuna basarak başlattım filmi. İyi de yapmışım çok şükür.
Film hakkında bikaç şey söyleyip kapatacağım konuyu, çok şükür bugün de yeterince Dolan övdük çünkü. Ben fikirsiz başladım filme. Neden bahsettiği hakkında hiç bir bilgim yoktu. Ona binaen Dolan'ın her seferinde sinemaya bakış açısını geliştirdiğini, sürekli yeni şeyler denediğini ve bu defa da karşımıza tadından yenmeyecek bi gerilim filmi çıkardığını bilmenizi isterim. Diğer filmlerden alışık olduğumuz oldukça başarılı müzikler sayesinde inanılmaz tekinsiz bi ortam yaratmayı başarmışlar. Hatta bu bağlamda bana yer yer Stranger By The Lake'i anımsattığını da söyleyebilirim.
Artık alışkın olduğumuz yakın çekimlerle benden artı bir points daha aldığını da belirteceğim hemen. Laurence Anyways'le küçük bir ara verdiği oyunculuk kariyerine ortalamanın epey üzerinde bir performansla devam eden Dolan'a filmde başarılı oyunculuklar eşlik ediyor. Yine üç oyuncu üzerinden yürüyen hikayede heyecan uyandıran bir Lise Roy performansı da mevcut.
Bu kadar kafa ütüledikten sonra demem o ki, seyrediniz ve Dolan övücü ekibimize katılınız. Yakşamlar.
sürekli rüyamda görüyordum. siyah-beyaz rüyalarımda. kadrajda sadece o oluyordu, karşıdan ona bakıyordum. aramızda 5 metreye yakın bi boşluk. ağlıyordu. göz yaşlarının süzüldüğünü ve aşağı indiğini, biraz sarsıldığını görüyordum, ellerini yüzüne kapatıyordu, biraz daha ağlıyordu ve ben yatağımda yine binalardan düşmüşüm gibi düşerek uyanıyordum. karanlığa uyanıyor ve tekrar uyuyordum. aramayı deniyor, ulaşamıyordum. rüyalarımı unutuyor, endişelenmeyi bırakıyor, sonra tekrar aynı rüyayı görüyordum. sessizce ama sarsılarak ağlıyordu önümde, yüzü beyaz, saçları siyah bi şekilde.
sonra karşılaştık. iki ay sonra hatta sanırım. odada yalnızdık. benim arkam dönüktü, o da odada neyle ilgileniyordu bilmiyorum ama ikimiz de meşguldük. zaman zaman ağzımızdan kısa sorular çıkıyordu herhalde, ama meşguliyetimize dönüyorduk hemen sonra. ne kadar öyle kaldık, ne kadar oyalandık bilmiyorum. dedi ki, babamı kaybettim. elimde ne vardı gene bilmiyorum, tek hatırladığım önümdeki renksiz duvar. kafamı biraz kaldırabilmiş olacağım, duvarı gördüm sadece. hala gözlerimin önünde o renksiz, girintili çıkıntılı eski duvar. hani kumlarını sayabildiğimiz duvarlardan. tekrar düşünmeye dönebildim, ama ona dönmedim. acıyı paylaşmayı bilemiyordum çünkü, yerine geçemiyor, neye ihtiyacı olur kestiremiyordum. dünyanın dönmeyi bıraktığına emindim o anda. ama ona yüzümü dönmedim. hiç bi şey yapmadım.
zaman geçti. onu yalnız bırakıp odadan çıktım ve dünya tekrar dönmeye devam etti.
sabahtan beri içim daralıyor, canın mı sıkkın acaba?
ben hep iki yastıkla uyurum, sen tek severdin. Ben sağa dönüp uyuyorum hala, sen sırt üstü yatardın; öyle mi şimdi de?
çok şey biriktirdim seninle konuşuruz diye, film falan izledim senin seveceklerinden; sen de izlemişsindir belki diye.
yazmadım çok, sen okumayacaktın çünkü. dinlemeyi, okumaya tercih ederdin zaten.
siyah bi tişörtün vardı hani benim sevdiğim, attın mı yoksa?
Merhabalar, ben bir miktar mezun oldum da, sizlere de 5 senedir nelerle meşguldüm göstermek istedim. Şimdi tık rica ediyorum lütfen :)
Bana sorsanız herhalde ömür boyu öğrenci kalacağımı söylerdim size ama akıl almaz bi şekilde bu okul bile bitebiliyomuş. 5 yıldır biriktirdiğimiz bütün beklentilerin şerefine size bir diş hek fak hikayesi hazırladık, hatta üşenmedik şöyle bir küçük gösterim bile yaptık. Biz her aşamasından inanılmaz keyif aldık, umarız sizlere de keyifli gelir. İyi seyirler, bizden ayrılmayın
Cinsiyetlere göre tavır değiştiren bütün adamların çüklerini ve profesyonelliklerini kalorifer kazanlarında yakmak istediğim günler geçiriyordum.
Yalakalık kavramını ilk hayata geçiren insanın ciğerlerini közleyip dinozorlara yedirmek istiyordum.
Adalet kavramının anasını siken bütün adam ve kadınlarını kaybolan Malezya uçağına bindirmek istiyordum.
İnsanı hak aramak durumunda bırakan tüm sistemlerin çarklarını söküp Sanayi Devrimi’ne saplamak istiyordum
Sizin hepinizi vurup ülkeyi doğu sınırından ikiye katlayıp arasında sıkışmak istiyordum
Ulan lanet olsun bu gezegen artık patlasın istiyordum.
o gün de lanet ederek ayrılmıştı yatağından. ama şimdi gerçekten de lanet olmasın mıydı her gün vakitli vakitsiz uyanıp okula gidişlerine? hele bir de protez kliniğinde günlerini akşam eyleyişlerine? ne kadar da nefret ediyordu o klinikten bir bilseniz. hayır ne gerek vardı bu kadar dişsizi dişlendirecek? idare ediyordu işte yaşlılar. neyse, boşa serzenmesindi; gidilecekti o kliniğe. gitti de zaten.
aslında bu kadar yakındığına da bakmayın, nöbetçiydi o gün. yani belli belirsiz bi sevinçle gidiyordu okula. sonuçta kendi hastalarına bakmayacaktı, az şey mi? başka adamları ve kadınları ve yaşlıları ve sevimsizleri ve sorunluları simanlardı ne olacaktı? eline mi yapışacaktı? simanladı da zaten.muayene etti, randevu verdi. nöbetçiydi yani.
sıra söküm hastasına geldiğinde her şey hala normaldi. sevmezdi sökümleri ama olsundu, söksün de hasta gitsindi. kron sökücüyü aldı çekmeceden, hastaya anlatmaya başladı: bu işlem sırasında kronunuza zarar gelebilir bir daha kullanamayabilirsiniz, dişlerinize zarar gelebilir vs. rutin bilgilendirme seansı. açtı kron sökücüsünü, başladı sonra. önce şöyle yavaştan vurdu bir olmadı, sonra bir daha vurdu, bi kere daha vurdu, sallanıyordu gelecek gibiydi köprü. full mouth'tu bu arada söylemiş miydik? vurdu işte bu arada bi kez daha, dişin kökü saklandığı yerden usulca ama bi o kadar da sinsice göz kırptı ona doğru. adrenalinin vücudunu dolaşmaya çıktığını fark etti aynı anda. kron sökücüyü bıraktı, köprüyü ve dolayısıyla sevimli ve sinsi dişi köküyle birlikte ait olduğu yerine yerleştirdi, nöbetçi abinin yanına doğru meyletti.
siz şimdi onun abinin yanına varana kadar yaşadıklarını, düşündüklerini ve hissettiklerini, hatta yürürken idrak ettiklerini bilemeyeceksiniz, ben izah edeyim. önce anlamadı ne olduğunu, çünkü köprü sökemezdi o pek. güç gerektiren bi işti, içi gidiyordu tak tak köprüye vururken. hem bazen öyle sarsılıyordu ki hastalar maxillası komple gelecek sanıyordu vuruşları arasında. o da o yüzden pek vurmuyordu. söküm hastalarını pek kendisi almazdı zaten, oğlanlara verirdi. dişçilik bazı yerlerde erkek işiydi çünkü bakınca. neyse buraları geçip de dişlerin (demiştik ya full mouth, çıkarken de hepsi birden çıkmak istemişlerdi, yapacak bişey yoktu) de kronla birlikte geldiğini fark ettiğinde bunun bir s.o.s olduğunun farkına vardı. çünkü diş çekimi için başka bi bölüm kurmuşlardı, biz burada sadece kronu çıkarmalıydık, başkasının alanına alenen tecavüz etmek olmazdı. suç sayılıyordu böyle şeyler, mesela dolgu yapılacak dişi sen kanal tedavisi kıvamına getirirsen sana giyotin mi verelim dar ağacı mı tercih edersin diye sorarlardı; onun gibiydi işte.
neyse, böyle allak bullak, bi çok şeyi bi arada düşünerek, adrenalinden kızararak (yasak bişey yaparsan kızarırsın, rutin hormon kuralı) abiyi buldu. durumu açıkladı. kısaca. yumuşatarak. elinden geldiğince.
abi hastanın yanına geldiğinde bir takım sevimli dişler kökleriyle beraber ona da gülümsediler. abi kron sökücüyü eline aldığında ve bir sert vuruş gerçekleştirdiğinde artık tüm dişler ve tabi ki artık sizin de bildiğiniz gibi o sevimli ve godoş kökleri abiye, ona ve tabi ki siz sevgili okuyuculara gülümsüyordu. köprü ağızdan çıktı, hasta artık komple dişsizdi. abi bu sefer üçüncü çekmeceden spancı aldı, buyrun bunu ısırın dedi hastaya, şimdi dedi periodontoloji bölümüne çıkabilirsiniz.
hasta kadındı, gençti. protez kliniğine geldiğinde uzun zamandır kullandığı bir köprüsü ve altında sayıca epey fazla dişleri vardı. hasta aradan geçen yarım saatten sonra hala gençti ve takdir edersiniz ki hala kadındı ama protezi yoktu artık ağzında. dişleriyse, gördünüz siz de hiç yoktu. hatta o kadar yoktu ki, aslında orada hiç olmadıklarına sizi inandırabilirlerdi.
bunlar olur ve genç, kadın ve alabildiğine dişsiz, ağzının içi efil efil esen boş ağızlı hastamız kanlı spnacıyla bi üst kata doğru yol alırken o bi sonraki stajda aslında ne kadar başarılı olacağını düşünüyordu. düşünsene, davyesi, elevatörü olmadan sadece kron sökücüsüyle gayet başarılı bir seri çekim yapmıştı. adam doğuştan cerrahtı, anlıyorsun ya.
gün bitip de geceye evrildiğinde kafada sadece şöyle ufak bi cümle vardı: "güldük eğlendik ama kimse böyle bi çekimi hak etmemişti..."
English; 14 year old #Berkin Elvan was shot with a 850 gr. gas cannister on june 16th. He was not a protester he was going to the market to buy some bread. He was in a coma trying to survive fighting infections and high fever for 268 days. He was 16 kgs when he died today, at 07.00 am. Now the...
Tecavüz ederken suçüstü yakalanan adam, henüz tecavüz gerçekleşmediği için “yarım kaldı” indirimi aldı bu memlekette.
Tecavüzünü kameraya kaydeden sapık“eski sevgilisiymiş”indirimi aldı. Tecavüzde bağırmıyorsa, rıza göstermiş sayılır indiriminden faydalanan var.
Üvey kızına tecavüz edip,...
Güzellikleri yüzünden kafayı yedim.
Mesela sahip olduklarınla sahip olmak istediklerin arasındaki o büyük galaksi hakkında uzun uzun düşündüğün oluyordu. Nasıl oluyordu da o galaksi gün be gün büyüyebiliyordu? Bu büyümeyi durduracak sabitler yok muydu yani koskoca evrende? Peki ya senin hayatının evrensel sabiti var mıydı Gökçe?
Sıkıntılarının ölçütü burnunun kenarındaki sivilce oluyordu çoğu zaman. (Sahi en sevdiğin kip neden hep -di'li geçmişteydi?) Yarım saat darlansan, başını eğmeden yere bakmaya çalışırken gözüne takılan bir tepecik oluyordu. Senin evrensel sabitin de bu düzeyde bi sikkosaliteye sahip bi'şey olsagerekti. Çünkü, her neyse, can sıkıcı uzun cümlelere gerek yok. Söyleyeceklerimi evirip çevirip önünüze koyduğum için cümlelerimi zaten benden iyi biliyordunuz.
Darlanıyordum. Ve kişisel gezegenim darlantı anlamında galaksisinin güneşine an be an daha çok yaklaşıyor gibiydi. Keşke bütün dünyaya sesimi duyurabilecek bi hoparlörüm olsaydı da 'Hepinizi sikeyim, keşke hep birlikte ölseniz.' diye bağırabilseydim. 'Büyüttüğünüz her olay için evrenin derinliklerinde yalnız başınıza bir sene geçirseniz keşke.' diyebilseydim. Keşke gerçekten hepinizi öldürebilseydim. Sahi Allah o zaman bana çok kızar mıydı?
Ayda en az bir kez maruz kaldığım ve akabinde cevap için ayrılan 10 saniye boyunca da yetersiz kaldığım soruyla sizleri de baş başa bırakmak istiyorum: MEZUN OLUNCA NE YAPACAKSIN?
Aslında sorunun iki temel soruluş amacı var. Birincisi, hocaların ciddi bir sıklıkla bizi maruz bıraktığı, genel bi akademik alışkanlıkla köşeye sıkıştırmak amacı güden, muhatabını yetersizlik denizinde birkaç kez demirlemek durumunda bırakan haşin ve gaddar soruş biçimi. Bu birinci seçeneğin ardından eğer cevabında ‘Hocam uzmanlık düşünüyorum, bakalım :)’ deme gafletinde bulunursan, sana 5 kaplan gücündeki ölüm darbesini de indirmek üzere olduğunu bilmen gerekir: ‘İNGİLİZCE SINAVINI GEÇTİN Mİ?’ Darbenin etkisiyle sersemlemiş olan minik faremizin önünde bu defa iki seçenek bulunmaktadır, ya hocanın önünde art arda seri darbelerle yere serilen itibarını ayağa kaldırması artık mümkün değilse de bakışlarını istikbalin göklerde olduğu pozisyona getirmek için yalan söyleyerek, sizin dışarıdan ‘Geçtim hocam :)):):)’ şeklinde titreyen bir sesle duyacağınız sevimlilik kartını oynayacak, ya da hocam konumuz bu değil anasını satayım ya iç seslenişine rağmen ’Yok hocam, daha sınava girmedim’ diyen kendi sesini duyacaktır. İki cevabın ardından da konu daha da ciddileşecektir ama ben bundan bahislemeyeceğim, çünkü siz birinci durumu anladınız. Hocanın karşısındaki kıdemli stajyerlerin buğulu buğulu uzaklara bakışını,gözlerini kısışını, organizmanın elverdiği ölçüde şirin tavırlar sergileyişini gördünüz. Benim için bu kadar kafi.
İkinci durumdaysa hiç itibar kavgası olmamasına rağmen realiteyi iliklerinde ve sırtından akıp giden ürpertide hissettiğin için yine olumsuz bi’kaç hisle baş başa kalacak olman epey olası. (Hangi bakış açısıyla yazıyorum, yazıdaki özne ben miyim, sen misin sayın forovır bi türlü emin olamıyorum. Kendini yer yer dişçi gibi yer yer bilmiyorum her kimdiysen osun gibi falan şeyap. Dur bak bu cümle baya zor oldu, tamam bırakabilirsin okumayı bi’şey demiyorum.)
Biliyorum, çünkü hocaların ayda bir sözlülerde sorduğu bu soruyu biz en geç üç günde bir çeşitli örnek ve çözümlü sorularla saatlerce tartışıyor, en son da bitap düşüp açacağımız kitapçılardan, pastanelerden falan konuşarak sonlandırıyoruz. (Söylemedim sana değil mi, iki sene ülkeye dolgu yapıp bankaların bana kredi vermesi için gerekli olan maddi güce ulaşınca ülkenin en iyi butik kitapçısını açacağım. Valla bak,ciddi söylüyorum. Adamın çeşitli zevk-i sefa yollarıyla çürüttüğü dişlerini adam edeceğim diye sırtımı ağrıtacağıma, raf merdiveninden düşüp popomu kırdığım bi hayatı tercih ederim açıkçası. Neyse, bunu konuşuruz gene. Bak dağıttın konuyu durup dururken)
Sürekli; uzmanlık yapacak mıyım, yapacaksam hangi bölümü seçeceğim, akademik akademik geçen makale dolu yıllara katlanabilecek miyim, eğer dışarıda çalışmaya karar verirsem nerede çalışacağım, hangi şehirde çalışmak daha mantıklı, acaba bize para verecekler mi, gerçekten söyledikleri kadar çok ve söyledikleri kadar az mı kazanıyorlar, ya biliyo musun ben ilk maaşımla onluk banknotlar yaptırıp şehrin muhtelif yerlerinde insanlara dağıtacağım, ben atamalarla doğuya gitmeye karar verdim ya orada yaşamak istiyorum, koşulları ve hayatları kendi gözümle görmek istiyorum, gerçekten elektrik sürekli kesilince insanın hayatı çok değişiyor muymuş, 5 liraya sınırsız internet acaba bizim şimdikinden hızlı mıymış bi görmek istiyorum, hem oraya da hizmet götürmek lazım, bakarsın pedo yaparım,çocuklar önemli biliyorsun, gelecek falan diyorlar onların hakkında ama onlar başka şeyler, saf duygu onlar ya, incinmemeleri lazım, incinmemeleri için belki benim oraya gidip onlara bikaç dolgu yapıp uslu duranlara karşılığında eldivenden yapılmış balon vermem gerekiyordur, bilmiyorum ya belki İstanbul’a gider Aslı’yla ders çalışırım cümlelerinin defalarca tekrarlandığı uzun beyin yıkama seanslarından bahsediyorum sonuçta. İnanın döngüye girince kurtulamıyorsunuz, üç günde bir devam. Aynı çözümsüzlüklerle 5-6 ay falan geçti sonuçta, bi sonraki yarıda hangi cümlenin kazandığını göreceğiz sanırım.
Vallahi sizi bilemiyorum tabi ama ben sabırsızlıkla bekliyorum nihai kararımı vereceğim günü. ve inanır mısınız bana öyle geliyor ki, kitleleri derinden sarsacak ve beni de şaşkınlıktan kanepeye falan mıhlayacak baya çarpıcı bi karar vereceğim.
Bak gördün mü, sana son sınıf yazısı yazdım.
mesela geride bırakmaktan bahsedecektim. kafamın içinde hayatımın sabiti kabilinden afili kalıplarla etiketlediğim bi’kaç durumdan birinin muhtemelen sonsuza kadar değişmiş olmasından mesela. ne bileyim, eskisi gibi olamamaktan, değiştiğini, değişenleri fark edip de baya gerçekçi olasılıklardan korkar hale gelmekten. ve bilahare umutsuzluktan. alışmış olmaktan, bu alışkanlığın galakside başına gelebilecek en kötü olaylar listesinde üçüncü sırada olmasından.
mesela şanstan bahsedecektim. zamanlamanın mucizesinden. gezegendeki hayatımın tümüne stratosferden bakma şansım olsaydı, iyi şans ve kötü şansın bir türlü birbirlerine üstün gelemediklerini görüp ondan bahsedecektim ama bana o şansı vermediler. ulan düşünüyorum da şimdi, galaksi zaman zaman şahsıma baya ayıp ediyordu ya.
mesela, zamanım olsaydı son günlerde, yatağımda dönüp dururken; sosyofobinin neden insanlara ürkünç geldiği hakkında düşündüğümü söyleyecektim. ama yatağımdan tavanı izlememe izin vermedikleri için bu konuda düşünemedim. dedim ya zamanım olsaydı bu şekilde düşünecektim ama. çünkü insanların her biri ne kadar inkar etmeye meyyal olsalar da, peygamber falan gibi kelimeler icat etmiş olsalar da, neticede baya sikko yaratıklardı. zaten çok şey de beklememek lazım değil miydi spermle yumurta menşeili organizmalardan? ne bileyim ben Tanrı olsaydım mesela, olaya biraz daha hayal gücü serpiştirebilirdim belki, ya zaten ben Tanrı olsaydım, galaksinin en işe yaramaz yaratıklarının yaptıklarımı anlamasına hayatta izin vermezdim. ama anladığım kadarıyla bizim Tanrı’mız ilişkimizi sağlam temellere oturtmak istemiş, galaksi ve gezegenle ilgili elimize kullanma kılavuzları falan sunmuştu. ama bilemiyoruz tabi,başka bi galaksideki başka bi gezegenin de kullanma kılavuzu da olabilir bu verdiği. belki de elimizdeki kılavuzlara bakarak bile on yüz binlerce yıllık easy level soruları çözemeyişimize bakıp eğleniyor da olabilir, bilmiyorum. çünkü siz de açıkça biliyordunuz ki, o kendisi hakkında çok şey öğrenmemize izin vermiyordu. sahi, biz Tanrı’dan mı bahsedecektik?