tüm gün kütüphanede tek başıma ders çalıştım. gülümsediğim yabancılar bana surat astı, teşekkür ettiğim görevli kaba davrandı. üzüldüm. eve geldim. bir ses olsun diye arkadaşımı aradım. keyfi yerindeydi, sevindim. yemek yaptım, yedim, uyudum, uyandım, kana kana su içtim. akşam erkenden uyuyup gecenin bir saati kalkmış olmanın o huzursuzluğu içinde bu şarkıyı açtım, dinliyorum, sahiden ninni bu. yaşamıma dair bir tanıklıklığın eksikliğini hissediyorum. ilgimi çekmeyen rastgele yabancılarla konuşmak bile iyi gelecek sanıyorum, kendimi durduruyorum. hatırlanmak, arzulanmak, aranıp sorulmak istiyorum. olmuyor değil ama o ihtiyaç hala baki kalıyor içimde. acaba, diyorum. ben o kadar da sevmiyor muyum beni sevenleri? yahut, bu yalnızlık öylesine parçam oldu ki, hiçbir açıklığı kapatmak onu gidermeye kafi gelemiyor. belki de sevildiğimi duyumsayamıyorum, daha doğrusu bana yetmiyor. ben birine her şeyimi vermek ve kendimi adamak isteyen bir deliyim. bunu kim, neden istesin? o da bir deli ya da kötü biri değilse. kaldı ki, pek rastlamıyorum her şeyimi vermeye gönüllü olabileceğim birilerine, ilgimi bile çekmiyor çoğusu. benim için tek çare diyorum, yalnızlığın ve ilişkilerin tahribatı arasında kurabileceğim en iyi denge, kalabalık ama güvenli bir sofrada, kahkaha atan insanları, keyifli sohbetleri dinlemek. birbirleriyle olan tatlı muhabbetlerini dinlemek. feyz almak, ilham duymak, cesaret bulmak. kısılan gözlerin, kıvrılan dudakların güzelliğini izlemek. pek de konuşmadan. o kahroluca konuşma dürtüsünü hissetmeden. mahsun bir suskunlukla da değil üstelik, kimsenin "neyin var?" falan demesini gerektirmeyen, benim içime de bir burukluk veren bir geri çekilme olmayan türde bir sessizlik. sadece orada var olmanın salt kendisinden kaynaklı olan, "bu, buradayım, bu kadar" gibi bir şey. bir yorgunluğun ardından gelen sessizce dinlenme hissi. başka bir şey aramamamak. şarkının sözleriyle de benziyor bu his. dedim ya, bir çeşit ninni. ama ben hala diliyorum. hala kendime gelecekte sahip olmayı umduğum bir var olma haliyle teskin ediyorum. gelecekte ve gelecek aracılığıyla yaşıyorum. ama niye ki? çok çabaladım, tanıksız hayatımda, belki birkaç kişinin okuyacağı tezim için sırf öyle olması gerek diye, aylardır çalıştığım gibi, bugün de çalıştım. sonunda yine böyle hissedeceğimi bilerek ama hiç değilse bir de tembelliğin huzursuzluğunu sırtlanmayayım diye.
şunu çok merak ediyorum: acaba bu yalnızlığı gözümde neden böylesine büyütüyorum? neden mümkünmüş gibi aksinin mümkünatını yaratmaya çalışıyorum yalnızlıktan bahsederek? neden şu an evimde olmak, serin bir yatakta güzel bir kitap dinleyerek uyumak, sağlıklı olmak, tok olmak, güvende olmak, sevdiklerimin öyle olması, sıradan bir hayatın içinde kendimce didinmek, dertleşebildiğim birkaç tatlı insana sahip olmak yetmiyor bana? neden gecenin bir yarısı sigara üstüne sigara içerek thom yorke'un derdo oğlunu dinleyip bunları yazma gereksinimi duyuyorum? neden kendi hayatımın bekçiliğini, tanıklığını, önemsiz detaylarının tarih yazıcılığını üstleniyorum? neden şu an burada, sessiz ve yazısız, öylece "olmak" yetmiyor? neden önemsiz oluşumun nimetlerini, sözgelimi özgürlüğümü benimseyemiyorum? o saçma acının ipini çekiştire çekiştire hayatımı söküyorum devamlı. ne uğruna, ne için, acı beni biraz olsun anlamlandırsın, mesela şu saçma yazıyı yazdırsın diye mi? peki, sonra canım? başka yalnızlıklarda sana yoldaşlık etti sözler, onu da anladık, başka? birileri okusun diye mi, sonra? neyi duyurmak böylesine önemli? ve neden kendini duyurabileceğin hiçbir muhattabın olmadığı gerçeğini bilirken bile duyuyorsun duyulma istencini?
belki de kendimden çok fazla şey bekliyorum. belki pek çok sorunun çok kısa bir cevabı var: insanım. belki de bu yazıyı yazmamın da çok basit bir işlevi vardı: sıkılmıştım, oyalandım. hem ne güzel, tekrar uykum geldi. uyucam.
Expecting
A different ending
Every time
Every time
Tone down your life
You're safe with me
I promise
I promise
So don't go wishing
Don't hate yourself
You're right here
I'm with you
Yeah, don't freak out
You're trying too hard
You're trying too hard