Ben herkesin olsa da olur, olmasa da oluruyum.
PUT YOUR BEARD IN MY MOUTH
Sweet Seals For You, Always

⁂
"I'm Dorothy Gale from Kansas"
let's talk about Bridgerton tea, my ask is open
hello vonnie
2025 on Tumblr: Trends That Defined the Year

izzy's playlists!
taylor price

★
occasionally subtle
Cosmic Funnies

JBB: An Artblog!
d e v o n
cherry valley forever
trying on a metaphor
$LAYYYTER

if i look back, i am lost

titsay
Alisa U Zemlji Chuda
seen from United Kingdom

seen from United States
seen from United States

seen from South Africa

seen from Malaysia

seen from United States
seen from United States
seen from United States

seen from Malaysia
seen from United States

seen from Malaysia

seen from United States
seen from United States
seen from United States
seen from United States

seen from United States
seen from United States
seen from United States
seen from India

seen from Malaysia
@kirikcamlar
Ben herkesin olsa da olur, olmasa da oluruyum.
Şimdi kime rastlasam sen sanıyorum
Herhangi bir şey için üzülecek yerim kalmadı, bir ceset ne işe ben de oyum artık.
Canım benim!
Günler seni hatirlamamaya çalışmakla geçiyor fakat bu uğraş bile kendi başına bir an bile aklımdan çıkmamana yeter de artar bile...
Şimdi yaz, seninle en sevdiğimiz mevsim bu mu olurdu kim bilir? Daha bir turunu bile tamamlayamadı dünya biz birlikteyken ne acı. Sana biriktirdiğim kumsal rüzgarları var, sürekli cebime attığım kelimeler. Seni özledim, seni özledim, seni özledim lütfen duy beni..
Kırık bir saksıyım artık sanki, ne ölüyor içimdeki çiçek ne suyuna doyuyor, akıp gidiyor içimdeki serinlikler.
Sevgilim. Adını söyleyişimi öpüyorum yalnızca artık. Adın ağzımda bir şiir gibi duruyor.
Beni duy.
Çünkü ne kadar inkar etsekte tüm sokaklar, tüm evler, ıssız koylar ve sahiller bizi çağırıyor..
Ne kadar geçti, tik tak sesi de kalmadı artık saatlerin, her şey çok sesli yada çok sessiz.. ne kadar geçti ? Aklımda birinin çok uzun bir süre durup ekin tarlalarina bakması gereken bir sanat filmi çeviriyor Bilge Ceylan.. çok uzun süre güneşin de aynı yerde durması gerekiyor, aklımda zaman bir türlü geçmiyor bu yüzden ve her şey alabildiğince sıkıcı..
Ne kadar geçti?
Yarım asır mi, bir kaç saniye mi nasıl fark edemiyorum..
ne fark eder. ne fark eder... dışarıda serseri aç bir köpeğim hep uzaklara uzaklara bakan, ne zaman başımı okşasan peşine takılan..
ne fark eder, ne fark eder..
Kibriti senin elinde beyaz bir mumum
Yalnızca karanlığında yanan
Ne zaman beni yaksan
Biraz daha azalan...
ne fark eder. ne fark eder... dışarıda serseri aç bir köpeğim hep uzaklara uzaklara bakan, ne zaman başımı okşasan peşine takılan..
Sevgilim, Sana dokunamadığım her an kırk yerinden kırılıyor kaburgalarım, kırk yeri de iyi ediyor gözlerimi kapadığımda gözlerimin önüne gelip duran yüzün. Bu sonsuz ve acılı bir döngü gibi gözükse de memnunum! Seni tatmamış olmanın zevksizliğinde yaşayıp gitmiş olmak düşüncesi aklıma geldikçe çıldırtan bir sessizlik kaplıyor içimi... Seni tanıyan sokaklara yabancıyım, seni tanıyan yüzlere kıskanç, sana dokunan şeylere ise; bir kedi, bir kapı kolu veya tahta kaşığın çekmecede duran henüz tanımlanmamış bir duygu söküyorum göğsümden.. Ne nefret, ne kıskançlık, ne öfke.. Sanki biri tüm bu duygları birleştirmiş de içime dökmüş gibi.. Hep kıyısından geçiyorum şehrinin, hep yalnızca ucundan görüyorum senin manzaranı, hep yarım bırakılmış bir heykel gibi biçimsiz bu şey ama onun bitmiş halini hayal edebilen bir heykeltraş gibi de hevesliyim.. Canım benim, Beni seni bin yıl önce bulamadığım için affet. Beni her seferinde kayıp gittiğim için avuçlarından! Beni hep dayanamadığım için hasretine ve dudaklarına.. Ama hatırla.. Bir gün mutlaka bir şey, bir tufan, bir kıyamet yada bir bahar serinliği bizi kavuçturacak. Seni tüm volkanların sıcaklığıyla, tüm depremlerin şiddetiyle ve ince bir buzun kırılganlığıyla seviyorum.
Öpüyorum.
Ankara'da -mış gibi
Üstünde sadece tişörtü ve tatlı pembe renginde seksi olmaktan uzak külotu ile dans eder gibi bir sağıma, bir soluma geçiyor ara sıra yanağıma öpücükler konduruyor bazen de mutfak tezgahına zıplayarak oturup bir sürü şey anlatıyordu. Aynı zamanda hem bu kadar sevimli, hem de dayanılmaz derecede çekici olmayı nasıl başarıyordu bilmiyorum. Aklına gelen şiirleri okuyor, onu sinir eden bazı kadınlardan bahsediyor, işlerinin beni düşünmekten nasıl alt üst olduğunu anlatıyordu.. Kesme tahtasının yanında duran kadehimden rakı içiyor, kestiğim şeylerden ağzına atıyordu. Bu kadar sıradan şeylerin nasıl bir masal gibi tatlı bir şeye dönüştüğüne şaşırıp içimden onlarca kez hayret ediyordum. İçimde yitip gitmiş olan o güzel hissin hala var olmasıydı belki de beni bunca şaşırtan.. Bazen bana; "biraz daha küçük kesmelisin", "böyle daha iyi bak" "tuz çok oldu sanki" gibi sıradan şeyler söylüyordu. Bu sıradanlık beni diğer her şeyden çok şaşırtıyordu. Çünkü onu sıradan şeylerle yan yana düşünemiyordum hiç, o benim için yan yana yürümenin bile mümkün olmadığı yasak, güzel ve kullandıkça bağımlısı haline geldiğim bir uyuşturucu gibiydi... Odanın içini "Neden bana aşk şarkısı yazan çıkmaz" şarkısı doldurmuştu. Bu bizim tanışmamıza neden olan şarkıydı. Olduğumuz apartta tatmin edici bir Ankara manzarasına bakan küçük bir balkon, bir masa ve iki sandalye vardı. Sehpalardan birini de o masanın yanına alıp şişeyi oraya götürdüm, sonra su, sonra tabaklar. Ama her mutfağa geliş gidişimde, peşimde küçük bir çocuk hoplayıp zıplayarak oynuyor, sürekli meraklı sorular soruyor gibiydi. Ve her seferinde yolumu kesip kollarını boynuma dolayarak yanaklarımı, dudağımın kenarını öpüyor sonra işime dönmeme izin veriyordu. Tüm tabaklar masaya dizildikten sonra işte hazırdı, bakışlarla onlarca kez sevişeceğimiz, belki konuşarak ara sıra öleceğimiz sonra uyanıp o ölüm uykusundan yine birbirimizi seveceğimiz masa hazırdı. Oturduk ve kaldırdık kadehlerimizi. "Ankara'ya" Bazı şarkıların komik şekilde erotik oluşundan, şiirlerden, o fotoğrafta annesine ne anlattığından - ki bu konu hakkında hep düşünmüş içimizden bir şeyler uydurmuşuzdur - beş yaşında mersin, yirmilerde Ankara'da birbirimizi teğet geçen karşılaşmalardan bahsettik uzun uzun. O bazen şarkı söyledi, ben beceremedim şarkı söylemeyi. O çok güldü ben onun gülüşünü ne çok sevdiğimi düşündüm. Bazen kıkırdadı, bazen hüzünlendi, ağlayacak gibi oldu bir ara kalktı beni öptü. Kadehler doldukça, incinmiş her yerimizi de doldurduk kadehlere. Gülünecek şeylerimizi de doldurduk sonra, sevişmeleri de doldurup içtik. En sevdiği şairi sordum bir ara, "şiirlerini en sevdiğim mi?" dedi kıkırdayarak. Benimkileri sevmiyor musun yani dedim.. Güldük. "içimde sevgilim, bir anıt dikiyoruz birlikte her sözcükte bir taş bir kat daha her öpüşte bir ağıt belki sevişmelerde tabelasına yazılan" İçeriye su almaya gittiğimde peşimden geldi ve su şişesini elimden alıp tezgaha bıraktı sonra çalan şarkıya dans ederek eşlik etmeye başladık, sonra benim hiç dans edemediğimi fark edip kahkahalarla güldük. Sonra bir sigara yakıp, balkonun demirlerine dayanıp ve yarım kadeh rakıyı tek seferde yuvarlayıp Ankara'yı izlemeye koyuldum ve içimden bir şiir daha yazdım Ankara'ya onlarca alacaklı şiirden sonra. şimdi seninle bu aramızdaki ateşkes mutlak bir barışa dönebilir elbet fiyakamı bozduğun yıllardan sonra yıkıp evlerimi beni sokaklarına muhtaç ettiğin ayaz gecelerden bir armağan gibi yeniden diktin karşına.. Güzel Ankara.. senden artık alacağım, kalmamıştır.
Sonra akşam sefası kokusu, erik çiçeği hissi tenimde, üstümü örter gibi bir sarılma hissettim boynumda. Bir öpücük yanağımda içimin tüm sıkıntılarını dudaklarıyla sanki içine çekercesine.. "Sevgilim" dedi. İlk kez bana.. "İçeri geçelim mi, üşüdüm biraz ?"
Rakıyı, sigarayı, suyu ve şiiri komodine bırakıp uzandım yatağa, o da koynuma sokuldu öylece. Akıp giden suya bırakır gibi kendimizi, denizin üstünde sırt üstü yatıp kulaklarımızı suya sokup duyabilirmişiz gibi balıkları dingince sarıldık birbirimize... Komodine uzanıp bi sigara aldım dudaklarıma, yakıp derin bir nefes çektikten sonra dudaklarımdan aldı. Sonra rakıdan aldım bir yudum, elimden kadehi alıp bir yudum da o aldı. Kadehi komodine bıraktık, sigara ağzımdan duruyordu. Sonra açıp komodinde duran kitabı rastgele bir sayfa açıp okumaya başladım. “Hep aynı saatte gelsen daha iyi olur. Sözgelimi öğleden sonra saat dörtte gelecek olsan ben saat üçte mutlu olmaya başlarım.” Bak dedim, neden seninle tanıştıktan sonra her sabah uyandığımda mutlu olmaya başladığımı anladım.. Ona dönüp baktım, çoktan gözlerini kapamıştı, saçlarını öptüm, göğsümdeki parmaklarını tek tek.. ve okumaya devam ettim kitabı.. “O da artık kimsenin umursamadığı bir gelenek. Bir günü öbür günlerden, bir saati öbür saatlerden ayırır. Sözgelimi peşimdeki avcıların bir ayinleri var. Her perşembe köylü kızlarla dans ederler. Bu yüzden perşembe benim için eşsiz bir gündür! O gün bağlara kadar uzanırım. Avcılar belirsiz günlerde dans etselerdi, bütün günler birbirine benzeyecek, ben de hiç keyif çatamayacaktım.” İyi uykular canımın içi diye fısıldadım, iyi uykular balıkların en güzeli, erik çiçeği..
Ankara'da -mış gibi sevişmek.
Bu kapı; ahiret kapısıdır belki... Ben anahtarı çevirdikten sonra dünya tersine dönmedi, kilidin açılış sesinden sonra bir müddet dünyanın yıkılmasını bekledim. Bir fırtına kopmasını, tufanı veya bir yanardağ küllerinin tepemize yağmasını ama hiç bir şey olmadı. Yarı aralık kapıdan dünyadan sıyrılırcasına geçtim içeriye, onu nereye gitsem peşimden sürükleyen elleri, sonra kolları, sonra o muazzam varlığının tamamı da benimle birlikte içeri geçti. Tüm bu anlar hem çok hızlı, hem çok yavaş oluyordu sanki, sanki her saniye bir asır gibiydi, nefeslerim derinleşiyor, içimde bir kenti tamamen yıkıp yeniden inşa ediyordu birileri... İçeri geçer geçmez, parmaklarımı parmaklarına geçirip onu kapının arkasına yasladım, kapıyı onun sırtıyla kapatıp, bedenimi tüketip, ruhumu da yakmaya başlayan o dudaklarına olan hasretimi dindirircesine öpmeye başladım dudaklarından.. Az evvel muazzam bir ağır çekimde olan yaşamak şimdi tarifi mümkün olmayan bir şiddetle akıyordu. Dudaklarım tutuşacak diye geçiriyordum içimden onu o kapı arkasında ellerini ellerimle duvara kenetlemiş bir şekilde öperken. Bu bir yangınsa geriye küllerimiz dahi kalmasın sevgilim, eğer bu tenimizin, ellerimizin, dudaklarımızın birbirine karışma çabasıysa tek bir vücut olana kadar durmayalım.
Hep ilk öpüşmenin, ilk sevişmenin, nefesin bir diğerine karışmasının ne kadar çok hiddetli olacağını biliyorduk ama bu haddini aşıyor, biraz dünyayı yıkma çabasına benziyordu. O oda, o duvar ve sonra da dünya yıkılsın istiyorduk sanki.. Dudakları dudaklarımın arasında kayganlaşıp çeneme taşıyor, dili ağzımın içinde kayboluyordu kimi zaman.. Kenetlenmiş ellerimizi bırakarak yüzünden kalçalarına kadar gerçekliğini yoklarcasına götürdüğümü hatırlıyorum. Sonra kalçasını kavrayıp ayaklarını yerden keserek kucakladığımı.. Hatırlıyorum diyorum çünkü öylesine sarhoş edici bir andı ki benim için bunca hasretten sonra ara sıra zihnim karanlıkta kayboluyordu.. Sonra teninin kalan yerlerini de öptüğümü hatırlıyorum, hiç bir çizgiyi, hiç bir kıvrımı atlamadan, boynundan göğüslerine giderken dudaklarım, ne zaman onu yere indirdim, ne zaman çıkardım üstündekileri ve ne zaman ölümle zevk arasında bir iniltiye dönüştü nefesim anlamaya çalışıyordum. Her şey öylesine hızlı oluyordu ki bir kaç kez ölüp, tekrar doğup, çocuk olup, gençliğimi görüp sonra yine o kapı arkasına dönüyordum. Sanki bir kaç dakikam kalmıştı yaşamak için o kadar çok ölmüştüm ki, bu son ölüşüm diyordum. O kadar çok yaşıyordum ki bin yıl geçti sanıyordum orada..
Ne kadar seversem, ne kadar öpersem, ne kadar vücudumu onun vucuduna dayarsam yetmiyordu. Sanki daha fazlası mümkündü, içine girebilir, içinde kaybolabilirdim vücudunun. Kalbinin atışını duyuyor, kanının damarlarındaki gezintisini hissedebiliyordum. Dudaklarımın arasındaki meme uçlarından, avuçlarımda terleyen bel oyuğundan, omzumu öpen dudaklarından bana bir şeyler sürekli olarak akıp gidiyordu. Tüm bunlarla eksiliyor, eksildikçe benim uzuvlarımdan akıp gidenlerle tekrar tamamlanıyordu. Elleri saçlarımda ve bana dolanmış bacaklarıyla o kapı arkasında her kasıklarımızın birleşmesi bizi tarifi olmayan bir cehenneme yaklaştırıyordu ama ilginç bir şekilde günahı, yanmayı ve sonsuza kadar cehennemde olmayı umursamıyor. Birleşen vucudumuzun yangınından hiç bir cehennemin daha sıcak olmayacağını düşünüyorduk. Ateşli, ıslak hem ilk kez, hem onlarca yıldır tanıyormuşçasına alışık. Utanmadan birbirimizden öyle çırılçıplak. Kapının hemen arkasında yerde parkelerin üstünde hiç ayrılmadan birbirimizden, hala içindeyken ben, hala sarılmışken kollarım ona nefesimizi, kalbimizin atışını sakinleştirmeye çalışıyorduk. Sırt üstü yerde yatıyordum, o üstümde oturuyordu. Memeleri göğüslerimle bütünleşmiş dudaklarıyla yarım yamalak nefes almaya çalışan ağzıma küçük öpücükler konduruyordu. Terden alnına, boynuna yapışmış saçlarını izliyor bunca dağılmaya rağmen nasıl hala bu kadar güzel görünebildiğine şaşırıyordum içimden. Terinin, terime karışıp yere damlayışını hissediyordum. İçinden kendi kasıklarına, oradan benim kasıklarıma akıp, ikimizi de sırılsıklam eden o sıvının yavaşça soğumasını fark hissediyordum. Tüm duyularım on kat güçlenmiş gibiydi. Ve onu sarıp göğsüme yatırdıktan sonra fısıldadım kulağına... "Şimdi biz çok ayıp bir şiir gibiyiz, onu yazan şairin bile gizlice okuduğu. Her okuduğunda dünyanın tüm kadınlarıyla sevişmişçesine orgazm olduğu" Sonra birden bire Ankara'da bir apartta kapı arkasında olduğumuz, yerde yattığımız ve çırılçıplak olduğumuz gerçeği beliriverdi içimde. Bir rüyadan uyanmış gibi, bir büyü bozulmuş gibi bir şey oldu. Ellerime serin bir hava çarpıyordu, onun sırtına da.. "Üşüteceksin" dedim, bir de acıktık biraz "Kalkasana"...
Ankara'da -mış gibi
Rüzgarın esişinden, ağaç dallarının ahenginden, soluduğum havanın kokusundan bile onun ayaklarının artık benimle aynı yere bastığını anlayabiliyor olmam, Tanrı'nın tuhaf bir mucizesi gibiydi.
Aşk'ın iki peygamberi gibi, tüm çırpınışlara, dualara rağmen tufan kopmaya devam ediyordu.
Merdivenlerden çıkarken gördüm ilk kez, yüzüne düşen bir kaç tutam saç teli, öylece toplanmış saçları, özenden uzak ama buna rağmen dupduru o güzelliği havaya yavaşça karışan güzel bir koku gibiydi... Adımlarımız nasıl hızlandı, nasıl birbirimize sarıldık bilmiyordum. Ama boynundan içime çektiğim bu kokuyu hep biliyordum sanki, bu yüz; yüz yıllardır karşımdaydı, bu eller hiç bir zaman ellerimi bırakmamıştı. Üstünde açık kahverengi, belinde kuşağı olan ince bir palto, onun içinde beyaz bir tişört ve sıradan bir kot pantolonla bile sanki tüm ömrü boyunca bu güne hazırlanmış gibi güzel görünmesi beni şaşırtıyordu.
Teması hiç kesmeden ayrılan bedenlerimiz, omuzlarımızdan parmaklarımıza kadar inen avuç içlerimiz birleşti sonunda, elini tutup Karanfil'de bir yer aradık oturmak için. Milyonlarca kez içimizden geçireceğimiz şeyi bilerek, sıradan ama özel bir masa aradık kendimize.
"Bizi artık buraya gömsünler ve tarihin yazmasına da lüzum yok, birbirimizi bulup, yitip gitmekten başka hiç bir şey istemiyoruz."
Bir kaç dükkan sonra masaları dışarıya taşmış bir yere oturduk. Niyetimiz birlikte kahvaltı yapıp, biraz hasret giderip sonra da Ankara'da dolanmaktı nereye gittiğimizi bilmeden, bir rotamız olmadan. Söylediğimiz şeyler öylece masada kaldı, neredeyse yarım asır sustuk sanıyorum o masada, sadece gözleri gözlerimde, elleri ellerimde geçen bir yarım asır. Yine de hala gözlerim, gözlerine, dudaklarına, yüzünün her ince detayına o kadar açtı ki...
Bir lokma sigara altı ve bolca kahveden başka masada ne varsa öylece kaldı. Kalkıp gitsek de olurdu, burada bir yarım asır daha otursak da.. Mekanın, zamanın ve telaşın bittiği avuç içinde derin bir uykuya dalmış, büyülenmiş gibi durmak istiyordum sadece...
Sabah on gibi kalktık o masadan konuşarak, konuşmayarak kaç sokak geçtik, neredeydik, nasıldı şimdilerde Ankara'nın bu eskiden de çok sevdiğim sokakları umursamadan öğleden sonraya kadar birbirine kuruyup giderken sıkıca sarılmış, kırılmadan, parçalanmadan ayrılmayan ve artık ağacından düşen iki yaprak gibi savrulup durduk.
Ayaklarımız artık bizi götürmeyi reddediyordu. Bu akşamı dışarda, kalabalık ve gürültülü bir mekanda geçirmemeye karar verip kendimize şık beyaz örtülü bir masa hazırlamak için markete uğradıktan sonra gelmeden önce ayarladığım aparta vardık. Ama yalnızca ikimize kalacağımız o kapı arkasına varırken, bu zamana kadar nasıl hızlı koştuysak birbirimize o kadar yavaş davrandık.
Çünkü her adım, her merdiven basamağı göğsümüzde başka bir havai fişeğin fitilini ateşliyor gibiydi. Ve çok mısralı bir şiir gibiydi basamaklar.
"seni sabahları yüzüne serptiğin sudan
seni kaşığından yemek yerken dudaklarının arasına aldığın
seni yaslandığın sandalyeden, oturduğun koltuktan
seni yaratmamış olduğumdan belki yaradan
kıskanmak bitti şimdi..."
O kapının önünde durduk sonra, bu kapı bizim için mahşer kapısıydı çünkü bu kapıdan sonra hiç bir şey aynı olmayacak, geri dönülemeyecekti, ve biz hep akan ve hiç durulmayacak bir sudan başka bir şey olmayacaktık.
Göz göze geldik bir kez daha.
Anahtarı dönerken dünyayı da tersine döndürürcesine çevirdim...
Ankara'da -mış gibi
Dünyanın en uzun gecesi, dakikaların dahi hesaplandığı o uzun Ankara yolculuğu.. Gece güne kavuşurken benim de ona kavuşacağımı fısıldıyordu otobüs camından kayıp giden yollar. Bildiğim en güzel şiirleri anımsamaya çalışıyordum, karanfilde bir rakı masasında söyleyebilmek için. Onu öperken hep zamanın yavaşladığından bahsederdim, zaman bir sigara dumanı gibi yavaşça yayılıp gidiyordu ne zaman bunu düşünsem. Kaç zaman geçmişti onunla, ne kadardır tanıyordum hiç bir fikrimin olmaması tuhafıma gidiyordu. İçimden "üç kere" ona seslendim. İçimde ona seslenmenin provasını yapıyor olmak komik ama güzel bir his doğuruyordu göğsümde. Ara sıra tabelalara, araba plakalarına bakıyordum. Bir pazar günü denize giden bir çocuğun heyecanı yerleşiyordu yavaş yavaş içime.. Bir kavşak, bir kavşak daha Ne uzun yol varmış sevgilim dudaklarının kıyısında olmaya... Ankara'da inip, Kızılay'a doğru sabah altı buçukta yola çıktım. Ama gidilen her yüz metrede bir kalbimi biri avucunun içinde daha fazla sıkıyordu sanki. Karanfil sokağın kaldırım taşları arasından çoktan çiçekler fışkırmaya başlamıştır diye düşünüyordum yaklaştıkça. İkimizin aynı anda ayak bastığı hiç bir toprak parçasının kötü, çirkin ve beton olma ihtimali yoktu sanki. Adını söyleyince bile güzelleşen bir dünya kurmuştum kendime kırılmaya yüz tutmuş taşlardan. Ve Karanfil'in merdivenlerine ilk ayak bastığımda bir şiir geçip gitti dudaklarımdan. işte bir balık denizi bıraktı bizim için işte bir ağaç çoktan vazgeçti köklerinden yalnız ikimiz için yaratılmış bir cehennem müthiş kıskanıyor bütün cennetleri... Şimdi her şey tamamdı, onu beklemek kalmıştı geriye tüm dünyadan, telaşlardan, hastalıklardan, ölmekten, sadece onu beklemek.
Sonunda sonsuz bir ikindi hüznü kaldı tüm o her şeyden geriye. Yüzbinlerce özlemden herhangi birinin feraha çıkmasını beklerken, beklerken pencerelerin açılmasını ve o gül çiçeği kokusunun dolmasını içeri, bir şey oldu... Bir şey düştü, bir şey kırıldı... Ve içimde ömrümce taşıyacağım, adını "Onu o geceye maruz bırakmış olmanın kırıklığı" koyduğum ve asla kanamaktan vazgeçmeyeceğini bildiğim bir yara açıldı. Ve aslında hep bir gün olacağını bildiğim ama tüm heveslerinde tek birinin bile boğazımdan geçmeden kursağımda kalacağını bilmediğim gün gelip çattı. Öldük mü, hayır ? Ama hep aklımda aynı dizeleri sevgili Oğuz Atay'ın. "Ölüm değilse bizi ayıran, yazık olmuş. Hata yapmışız" Ama bitti! Bir mektup gibi katlayıp cebime koydum ben onu. Nereye gitsem götürebilmek için. Ama sizlere, kursağımda kalanları, olsaydıları, olmuşları ve ne muazzam tesadüf dediğimiz, birlikte çok şaşırdığımız şeylerin bir başka evrendeki karşılaşmalarını anlatacağım. Bu; şimdi, sonra ve geçmişte geçen bir hikayedir! Elinde anlatmaktan başka hiç bir şey kalmamış bir adamın, kendini iyileştirmek yahut ölmek için her kelimeyi teninin bir başka yerine batırdığı bıçağın ucuyla yazdığı. Bu hüzünlü, bu sevinçli ve onlarca tır dolusu şefkat ve arzulu... Çırılçıplak ve yalnız, yalnız dediysem iki kişilik.. O'nu ilk kez o gün, bir şarkının yanlış anlaşılan iki güftesinde gördüm. Ve daha ilk anda ruhum sanki bir fesleğenin dallarını okşayıp o hüzünlü adamın burnuna götürmüştü avucunu.. İlk anda onunla denize açılmışım gibi, balkona çıkmışım gibi, sabah erken uyanmışım gibi ferahlayacağımı anlamıştım. "Neden bana aşk şarkısı yazan çıkmaz ?" Belki de, aşk şarkısı dediğimiz şeyin tek başına yazılmadığını öğretmeye gelmişti bana, gecenin üç buçuğunda...
Nasıl geldiyse, nereden geldiyse, hoş gelmişti işte. Canımın içi, koca bir fanusa benzeyen bu dünyanın, en sevimli balığı, erik çiçeği...