
祝日 / Permanent Vacation
Cosimo Galluzzi
Today's Document
No title available
DEAR READER
Peter Solarz
$LAYYYTER

★
Lint Roller? I Barely Know Her
macklin celebrini has autism
PUT YOUR BEARD IN MY MOUTH
One Nice Bug Per Day
Mike Driver
Stranger Things

JVL

JBB: An Artblog!

Kaledo Art
AnasAbdin

Discoholic 🪩
tumblr dot com
seen from Venezuela

seen from United States
seen from United States

seen from Hong Kong SAR China

seen from Poland
seen from Pakistan
seen from Iraq

seen from Malaysia

seen from Malaysia
seen from Belgium
seen from United States

seen from Singapore

seen from Türkiye

seen from United States
seen from Australia
seen from United States

seen from Singapore

seen from Australia

seen from Albania
seen from United States
@kirmizieller
mutlu olmanı istiyorum.
Glass Animals’ın Youth isimli bir şarkısı var. İlk hangi mecrada dinlediğimi anımsamıyorum ama dinlediğim an’ı hatırlıyorum. Bir ilkbahar günü, ışıl ışıl bir havada yürüyordum, çiçek açmış bir meyve ağacının fotoğrafını çekmiştim. Pembe çiçekler. Melodisinin insanda dans etme hissi uyandırdığını düşünmüştüm. Ellerimi kaldırıp dans hareketleri yapmıştım, sokak ortasında.
uç. anneni yanında hisset.
Şarkı sözleriyle istemsiz bir bağ kurarım. Bir şarkıyı ikinci kez dinlediğimde sözleri melodisinin önüne geçer ki -şarkıyla ilgili her şeyi anlayabileyim. Bu şarkının sözleri yaptığım dans hareketlerine yeni bir anlam yükler cinstendi. Çılgınlarcasına dans edememek, yüzde beliren acı bir tebessüm. Sonraları okuduğum röportajda grup, bir kadının anlattığı hikayeden, gözyaşları ve tebessümün bir anıda can buluşundan etkilendiklerini anlatıyorlardı.
ben gittim, ama sevgim gitmedi.
Her ne kadar şarkıda anlatılan tahminen daha acı bir kayıp olsa da hayatımdan geçen ve hatta şu an hayatımda olan bazı insanlara söylemek istediklerim. Hayatta yol ayrımları, gönül kırgınlıkları olabilir -hep olur. Arkamda bıraktığım/ arkasında kaldığım insanlara -hepsine değil, gerçekten özel olanlara- söylemek istiyorum. Ben gidiyorum, artık hiçbir şey eskisi gibi olmayacak çünkü hayat bir yolculuk ve hepimiz yoldayız ama sevgim aslında hep burada, içimde. Sadece şekil değiştiriyor.
bazı sıcak anıların hayaletlerini hissettiğini biliyorum.
Video klibi izleyene kadar şarkıyla yakınlığımı belirli bir noktada tutmayı başarmıştım. Aylardır şarkıyı dinliyorum. Klibi beynimin içinde dönmeye devam ediyor. Günaşırı. Belki de her gün. Bu şarkıya yakalandığım zaman -mutfakta yemek hazırlarken, sokakta market alışverişi yaparken, metroya yürürken, kitap okurken- zihnimde klibindeki çocuk beliriyor ve bir anda onunla birlikte dans etmeye başlıyoruz. Şarkıyla kurduğum bağın en önemli sebebi, bu çocuk.
mutlu olmanı istiyorum. çocuk.
ocak ’18
mevsimler geçiyor. yan yana. yan yana mıyız? montlarımız vardı üzerimizde, çok değildi ama soğuktu. kot ceketimi giymiştim bir akşam yanına gelirken, terliklerimi sonra. ‘terliklerimle gelsem utanır mısın benden?’ demiştim. ‘saçmalama.’ saçmalamayı çok severim oysa, anlıyor muydun? terlikler hep ayağımda kaldı, terlikler. yazlık yerlere has nem kokusu, diyordum. hiç yazlık yerlere gidemeden yaz bitiyordu. denize yakın bir yerde, denize ulaşmaya güç bulamadan, denizden uzakta birbirimize sarıldık. yorgunduk. yaşadıklarımızdan, yaşattıklarımızdan yorgunduk. yaz bitti.
mevsimler -
birden yağmur yağmaya başladı üstümüze. Seni yağmurda öpmeyi ne çok severdim. biliyor musun? yağmur yağdığında şemsiyeyi açmadan önce seni öpmek isterdim. ‘aman dikkat hasta olacaksın!’ derdin. hasta olacaksın! kendi hastalığını hiç düşünmüyor muydun? ‘önce sen uyu, önce sen seç, önce sen ye, önce sen dinle…’ hep önce ben. sevginin sıcacık, kızgınlığının buz olduğunu biliyor muydun? biliyordun. kendin ile de karşındaki ile de ilgili çok fazla şey biliyordun. daha ilk dakikadan beni de çözmemiş miydin? diğerleri gibi. diğerleri hep vardı. orada, aklımızın, masamızın, yatağımızın bir köşesine tutunmuş bekliyorlardı. beklemiyorlar mıydı?
-geçiyor.
üç günde bir olan konuşmalarımızın yerini susmayan telefonlar alıyor. konuşmalarımız. sessiz geçmeyen günler, günlerimiz. hep aynı yerlere gidiyorduk. mevsimler değişiyordu ve biz aynı semtlerde buluyorduk kendimizi. yine. aynı dairenin çizgisinde dönüyordu hayat, hayatlarımız. kahvemizi yudumluyorduk, sarılıyorduk, yürüyorduk, simidimizi kemiriyorduk, çayımızı içiyorduk, otobüslere yetişiyorduk. yine. deniz aşırı bir sevdayı paylaşıyorduk.
mevsimler geçiyor. geçiyordu. gözümüzden kahkaha da gözyaşı da eksik olmuyordu. olmasındı. fotoğraflar çekiliyorduk yan yana. yanak yanağa, burun buruna, el ele, kol kola. fotoğraflar birbiri ardına ekleniyordu. tişörtler, mayolar, montlar, kazaklar, terlikler, botlar. mevsimlere yetişilmiyordu. birden tüm mevsimler geçmiş oluyordu ve en başa dönüyorduk. dönelimdi. başın sonu, sonun başı. hepsi devam ediyor. ediyordu.
gizem bir geyik başı gibi uzanıyor aramızda. boynuzlarında senin karmaşan ve sana ait bilmediğim ve bilmek istemediğim onca şey.
geyiğin boynunda kırmızı bir leke var. melankolimin tozu alındığı zaman
kanayan bir yürek çıkacak ortaya. iki geyiğin birbirine geçtiği
yerde orman ışığı kırılıyor.
seninle biz hiç kavga etmeyelim
çünkü geyikler kavga ettiğinde
boynuzları birbirine dolanır ve ölürlermiş.
anlar-
haziran ‘17
“En son ne zaman çiçek aldın?”
Kurduğun ilk cümle. En sevdiğim ve sıklıkla gittiğim bardaydık. Önümüzde gazete kağıtları üzerinde yığınla çiçek, sen ve ben ve senin ilk başlarda sevgilim olduğunu düşündüğün alakasız o çocuk. Çiçekler ve sen ve ben. Aylardan aralık. Hikayenin böyle gelişeceğini hiç düşünmemiştim.
En son ne zaman çiçek almıştım? Aylardan eylüldü. Tereddüt ettiğim bir barışma yaşıyordum, en sevdiği ve sıklıkla gittiği bardaydık, beni arkadaşlarıyla tanıştırıyordu. Aylar sonraki ilk biraraya gelişimizde başkalarının varlığı beni huzursuz etmişti. Anlamıştı. Tereddüt ettiğim bu barışma tereddüt ettiğim gibi hiç tanımadığım bir evde sonlanacaktı, yola çıkmıştık. Hastaydım ve huzursuzdum, biliyordu. Yolda en sevdiğim beyaz şarabı almak için girdiği dükkandan beyaz çiçeklerle çıkmıştı. Güllerle. Gülün sadece kırmızısını severdim, bilmiyordu. Beyaz güllerdi. Bu bambaşka bir anı.
“Geçen yıl” dedim. Tanımadığım insanların içimi görmesinden hoşlanmıyordum ve senin en yakınım olacağını bilmiyordum.
“Eğer hayatında sana çiçek alacak biri yoksa kendine çiçek almalısın arada.” dedin ve durmaksızın mevsimi olan çiçekleri anlatmaya başladın. Tutkuyla. Hikayenin böyle gelişeceği hiç aklına gelmiş miydi?
Eve ilk gelişinde elinde çiçekler vardı. Bir şişe viski, bir paket buz ve beyaz çiçekler. Nergis miydi? Karşılıklı oturup saatlerce konuştuk. Bazen ben sustum, bazen sen. Anlatacak ne çok şey vardı. Anlatman gerekenden fazlasını anlattığını bilmiyor muydun? Bilmem gerekenden fazlasını öğrendiğimi hissetmedin mi? Anlattıklarının içimde büyüyeceğini hiç düşünmedin mi? O günden sonra beni ne zaman üzeceğini beklediğimden bahsetmiş miydim?
Tüm gelgitlerden, kafa karışıklıkları ve anlaşmazlıklardan sıyrılıp en sonunda yine aynı odaya döndüğümüzde “Kaderde yine burada olmak varmış.” dedin. Sanki kararları biz değil de başkası veriyormuş gibi. Biz değil de kim?
Uykunu alamadığında yani zamanından önce uyandırıldığında -ki çoğu zaman zamansız uyandırdım seni- yüzünde beliren yarı deli yarı şaşkın ifadeye, benim sinirimi bozacağını bile bile anlattığın hikayelere, o hikayelerden sonra “seni deli etmek için yapmıyorum valla” deyişine, uyurken bana sarılmana, hitaplarına, çiçekle gelişlerine, gecenin bir yarısı gelişlerine, sabah işe gitme ısrarlarına, ofisin bir sokak ötesinde bana sarılıp uğurlamalarına, öğleden sonra çalan telefonlara. sana.
Nereye gittin?
“En kötü birbirimizin hayatlarından geçmiş olalım. Neden ıskalamak da bu kadar ısrarcısın?”
bazen bir not en iyi anlatır.
-170730
bir gün yalan da olabiliriz. ama bugün çok güzeldi.
gülümsedi.
gülümsedi.
tüm mekanı dolduran bir gülümsemeydi -benden başka kimse görmedi.
anlar, yaşanmamış hikayelerin kurgusal varlığı
-tıklım tıkış bir bar
-evirip çeviriyor evirip çeviriyor
-hayatımda böyle dans etmedim, belki de ettim bambaşka bir hayatta
-selam
-tek bir şarkıya ait olamayacak kadar uzun bir süre
-belki söylenmemesi gereken şeylerin söylendiği anlar
-uzunca bir öpüşme
-fazla ileri gitmeyen dokunuşlar
-daha önce hiç dans etmemiş gibi edilen bir dans
-yeni tanışma yepyeni bir tanışma
-bu şarkı bir düğüne yakışacak bir şarkı
-evlensek mi
-zevzekliğin lüzumu yok
-bir daha birbirimizi görür müyüz dersin
-sadece istersek görebiliriz, modern zamanda tesadüflere inanmıyorum
-modern zamanlarda aşka inanmıyorum
D. kendisiyle çok özleştirdiği bir şiiri okuyor bir akşam. Şimdi buraya yazdığımı görse bana kızabilir ama sonra sakinleşir ve kendi anılarında o şiiri arar -çünkü biz böyle diyalog kurmayı seçiyoruz. şiir yine L.’nin kaleminden çıkmış ama D. okuyor -kendi sözlerini bile böyle içten söylemiyor olabilir.
“bazen ama bir insanla bir şey olur kısa süren bir şey iki geyiğin sıçrayıp havada öpüşmesi gibi bazı insanlarla yıllarca görüşsen de bir şey olmaz.”
-anlar
-an demeli miyim?
kasım
Sana dair yazmam gerektiğini söyledi M, “bir kapanışa ihtiyacın var.” Sana dair yazmak istediğimi hiç düşünmemiştim -seninleyken hiç düşünmediğim için olabilir. Sadece bana selam verdiği için aklıma takılan insanlar oluyor, bir merhabadan binlerce anlam çıkarabiliyorum ama sana dair konuşmak istemiyorum -çünkü o zaman bir anlam yüklemiş olacağım. EYVAH! Oysa korkmama gerek yok, o anlam tanıştığımız ilk an ellerime işlemişti bile. Merhaba’ya binlerce anlam yüklememiştim ilk defa ama “Benimle gel” cümlesi her şeye bir anlam katmıştı. Basit ve açık. İkimizi de tanıyan insanlar eğer elleri uzansa aramıza girerlerdi, eğer tutabilseler beni çekip alırlardı ellerinin arasından ama uzanamadılar. Sen ve ben, bir dikdörtgenin çaprazdaki iki ucundan bile daha uzaktık birbirimize, ayrı solidlerdik. Aslında biz diye bir şey yoktu -hiç olmadı, yok, hiç olmayacak. Yine de biz bir şeydi. Hep orada olduğunu bildiğin bir şey, tüm ihtimalleri deneyip bazılarını gözardı edebileceğini görüp döndüğün bir şey, kendi gerçekliğini kurgulayabildiğin bir şey, olmak istediğin insan olabildiğin bir şey, senin için yüzlercesinden biriyken benim için tek kalacak bir şey, sorumlukların sözsüz olduğu ve sözlerin sorumsuzluk sayıldığı bir şey.
İnsanlarla dinlediğim müziği paylaşmak istemem ben, korkularım var; ya anılar yüzünden bir daha dinleyemezsem? Seninle korkularım yoktu. Anılardan arınmış bir an’lar bütünüydü seninle geçen zaman -insanlardan gizlediğimiz, insanları gizlediğimiz zamanlar. Aklımın bir kenarına yazdığım tüm ipuçlarının üstünü çiziyordum. Asla yapmam dediğim her şey ucuca ekleniyordu da senin yanında hepsi kocaman bir ‘evet’ oluyordu. Ne garip. Beklentilerden, umutlardan ve gelecek telaşından bu kadar sıyrılmış olmama rağmen söyleyecek ne çok şeyim varmış aslında. Hatırlıyor musun, odamda ilk gördüğün masamda duran kavanozdaki kasımpatılardı. “Bitkiyi öldükten sonra unutmamak için mi yaptın bunu?” Şimdi birkaç kavanoz daha aldım -ki sen onların varlığını asla bilemeyeceksin. Paylaştığımız tüm sözleri, sesleri, kokuları ve odaları kavanozlarda saklayacağım. Bir kaç zaman, bir kaç hikayeden sonra gitmelerine izin vereceğim ama henüz çok erken. Gözlerimin şafaktan önceki karanlığa alışması gerekiyor.
Biz kavga ettiğimiz an tüm sözler yere düşüyor -sözlere basmayalım. Eğlencemiz yarım mı kaldı? Yoksa zamanımız mı dolmuştu? Olmadığım biri kılığında dolanmaya daha yeni alışıyordum ve boynumun kıvrımı beni daha önce hiç bu kadar güldürmemişti. M. bu durumla ilgili çok sevdiğim bir benzetmede bulunuyor; “Onunla olmak lunaparkta olmak gibiydi”. İlk duyduğum andan itibaren çok seviyorum bu benzetmeyi ama küçük bir düzeltme yapmam gerektiğini hissediyorum. Seninle olmak lunaparkta olmak gibi değildi, sen benim lunaparkımdın. Sen hala oradasın, benim için ise gitme zamanı. Sen benim lunaparkımsın ama benim jetonlarım bitti.
Bu uzun bir yazı olabilir çünkü uzun süredir söyleyeceklerimi içimde biriktiriyorum. İki ileri bir geri sarıyorum, zaman zaman sinir krizi geçirip kahkahalara boğuluyorum. Bu yazının evler, insanlar ve şarkılar üzerine olmasını planlıyorum ama nasıl devam edeceğini kim bilir. Çok uzatmadan başlamak gerektiğini görebiliyorum.
Geçenlerde S. ile hep gittiğimiz barda oturmuş konuşuyorduk. S. ile muhabbet etmek genelde güzel bazen can sıkıcı -kendinize benzeyen insanlardan uzak durmalısınız diye bir tavsiye vermem gerekiyor tam da burada. Bu seferki konuşmamız evde hissetme üzerine ilerliyor. Ev ne? S. evin bir his olabileceğini söylüyor, ‘evde olmak hissi’nden bahsediyor. Bir kadının boyunun altındaki kıvrımın evi olabileceğini düşünüyor -çünkü daha önce olmuş. Dört duvarlı olduğu için sığındığın yer aslında neresidir? Sığınak. İlkel çağlardan bahsederken ev diye bir tanım kullanmıyoruz ama aynı amaçla kullandığımız mekanlardan ev diye bahsediyoruz. Sadece içine kendimize ait olduğunu zorla hissettiğimiz eşyalar koyduk diye ev olduğunu iddia ettiğimiz sığınaklarımızda mutlu muyuz? Ev hissini yakalamanın kolay bir şey olmadığını söylüyor S. Ben ise bu hissi hiç yakalayamamış olduğumu söylüyorum, kendimle ilgili şöyle bir tespitim var. ‘Yerleşmeyi seven bir göçebeyim.’
Kalıcılık/geçicilik diyoruz ya, hisler nereye gidiyor peki? O an’ın getirdikleri. Hayatın an’lardan ibaret olduğunu düşünürüm. Bir an gelir, diğer anların hepsini siler ve O an gelene kadar olan her şey sıkıcı hayatınızın içinde kayboluverir. Bu yüzden filmlerdeki yaşanmışlıklara özeniriz ama hiç düşünmeden yaparız bunu. Oysa ki filmlerde otuz iki senelik bir insanın ömründeki sadece bir ayı izleriz -ki bazen daha kısa bir süre. Bir insanın hayatındaki o an’lardan oluşan bir fotoğraf albümüne bakarken -yani filmi izlerken- kendi hayatımızın sıkıcılığına inanamayız ama aslında gerçek bu değil. İnsan unutmak üzerine kurgulanmış bir varlık. Hafızası kısa ömürlü ve nostalji dediğimiz şey geçmişe duyulan özlem/kötü anların yeniden canlandırılması bana kalırsa. “Ah ah şu an ne mutluyduk” cümlesinde geçmişe duyulan özlemin yanında artık o kadar da mutlu olmadığımız ifadesi var. Mutsuzluğumuzun altını çizmeye lüzum yok. O an’lardaki mutlulukların peşinde koşmamamız gerektiği gibi.
Sinirlendiğim zamanlar yürüyüşe çıkmaya başladım, hayatımın küçük yeni alışkanlıklarından biri. Bu sıralar çok sık yürüyüşe çıkıyorum. Umutsuz kaldığımız anların panzehiri. Dar sokakların ayırdığı bitişik nizam evlerin arasından geçip yaşadığımız semtin tek yeşiline varıyorum. Kalabalıktan hiçbir yerde kaçış olmadığını farkettiniz mi, tamam, kendi kendinizesiniz artık. Geçen gün bu yürüyüşlerden birinde düşünürken buluyorum kendimi. ‘Artık ilişmek değil ilişki kurmak istiyorum.’ Karşımda hep ilişmek isteyen insanlar mı buluyorum yoksa ben mi bilmiyorum ilişki kurmayı? Sanırım cevabı sessiz sedasız kaybolacak sorulardan birisini soruyorum. Hem de asla cevaplayamayacak tek insana, kendime. Yürürken, düşünürken dinlediğim tüm müziklerin içinde benim diyalogsuz ilişkilerim saklı. Tek taraflı, yarım kalmış, yaşanamamış. Hepsinin anlatacak bir hikayesi var. Kulağıma fısıldıyorlar sözlerin anlamlarını, ilk dinlediğim andaki hisleri yakalıyorum. Söyleyecek çok şey var, söyleyecek çok şey olduğunda daha çok susuyor insan. Benim yaram yalnızlıktan ya da aslında tam da yalnız olmamaktan kaynaklanıyor. Uykusuz gecelerin sabahlarına bağlanan düşüncelerde kendimi hep film karelerinin arasına sıkışmış yan karakter gibi hissediyorum, eğer ki zor bir durumda kalacak olursa dublör kullanılmasına bile gerek olmayanlardan hani. Bu yüzden hiçbir şarkı aslında tam olarak bana ulaşmıyor, hepsi dipsiz bir kuyu.
Ben bir anı biriktiricisi olarak görmeyi tercih ediyorum kendimi. İyi anlatamam çoğu zaman ama iyi dinlerim, anları yaşamayı bırakalı çok oldu -belki de hiç başlamamıştım- o yüzden hep biriktiririm. İnsanların yüzlerini hatırlarım, isimlerini, seslerini, ne hissettirdiklerini, ne söylediklerini. Silinip giden duyguların yerini yenilerinin almasının içimi acıtması ne zaman geçer? Tüm duygulara dair kendimi en yakın bulduğum söz sanırım L.’nin “Bir gün sokakta beni göreceksin, hiç anlayamayacaksın.”
your girl is lovely hubbell
sonra tüm mutsuz olma sebepleri bir araya geldiler. ve başımın üzerinde halay çekmeye başladılar.
Çok az tanıdığınız bir insanla ne konuşabilirsiniz? Her şeyi. Hiçbir şeyi. Ona 1 (rakamla yazınca daha katlanılabilir geldi, yoksa bir) senedir, yani 52 haftadır, yani 12 aydır, kendisini gizliden gizliye takip ettiğinizi anlatamazsınız mesela. Ama eski sevgilinizden bahsedebilirsiniz. Çok az tanıdığınız bir insanla kendiniz hakkında konuşmak istemezsiniz. Ama o hep kendini anlatabilir. Ailesini, arkadaşlarını, geçmişini, şimdisini, sevgisini, gülüşünü, gözyaşını paylaşabilir sizinle.
Ve O en sonunda şöyle sorabilir: “Aramızda geçenleri yok mu sayıyoruz?”
anlar
+22.09.17
biriyle dinlemek için şarkılar hazırlıyorsun ama aslında hiçbir anlamı yok, görüyorsun.
çünkü biri geliyor, onun için şarkılar hazırlamana gerek yok. zaten tüm şarkılar O’nu anlatıyor.
-hisler
Kendimi yine hikayeler arasına sıkışmış hissediyorum. kaçacak bir yer yok. zaman, mekan önemini yitiriyor. tüm hastalıklarımın teşhisini kendim yapıyorum. kolumu kıpırdatmak için ekstra çaba göstermem gerekiyor. nereye dönebilirim? kaçabileceğim bir yer var. olmalı. uzaklarda ama sesini duyabiliyor olmalıyım. yoksa nereden bilebilirdim varlığını? kendimi hikayeler arasında hissediyorum. nereye döneceğimi bilmiyorum. doğrusu ne? bu işin bir doğrusu var mı? kime göre ve neye? tüm zamanların tedirginliklerini, pişmanlıklarını bir kenara atabilecek bir karar mı? yaptıklarımdan değil, yapmadıklarımdan tedirgin oluyorum. sanırım. devam etmek için sözlere ve nedenlere ihtiyacım var. edemiyorum.
ben tüm yazılarımı hikayelerimi anlatmak için yazıyorum. ve tüm hayatımı yazacak hikayelerim olsun diye yaşıyorum. hikayelerimde görmek istediğim misafirleri, gerçek hayatımda ağırlıyorum. ve bitiyor. tüm cümlelerin, tüm kabullerin ötesinde, kimi zaman sadece hikaye anlatmak için yaşıyorum. ‘evet’ ve ‘hayır’ döküldü mü dudaklarımdan biliyorum, hikayeler yazılmaya devam ediyor.