Senden hiç haber alamadığım günler birbirinin peşine takılıp uzuyordu. Her gün aynı soruyu, aynı tonda, aynı kırılganlıkla kendime fısıldıyordum: “Acaba bugün bana ulaşır mı?” Bir süre sonra fark ettim; ben hâlâ akıntıya karşı yüzüyordum. Üstelik bunu umut ederek yapıyordum. Oysa ne kadar çabalarsam çabalayayım, su beni geriye itmekten vazgeçmiyordu. İçimde bir yer yorulmuştu artık. “Ya bırakırsam? Ya kendimi serbest bırakıp ucunu bilmediğim yerlere sürüklenirsem?”Denemeden bilemezdim.
Vazgeçtim. Kollarım gevşedi. Suya karşı koymayı bıraktığım an, bedenim bir anda hafifledi. Ama bu hafiflik huzur değildi; sadece kontrolün kaybıydı. Akıntı beni bilmediğim yerlere doğru çekmeye başladı.
Bir ara önümden geçen ince bir dal parçasına tutunmak istedim. Parmaklarım ona değer değmez, sivri bir kıymık avucuma saplandı. Canım yandı. Yine de dayanabildiğim kadar dayandım; belki de tutunmak, acıya değecekti. Ama olmadı. Sonunda bıraktım. Sürüklenmeye devam ettim. Bir başka dala uzandım. Bu kez dal suyu öyle çok içine çekmişti ki, kendisi bile ayakta duramıyordu. Yumuşamış, özünü kaybetmişti. Ona tutunmak, aslında boşluğa tutunmak gibiydi. Onu da bıraktım. Sonra bir dal daha çıktı karşıma. Bu dal beni tanıyordu. Zayıflığımı biliyordu. Ona tutunduğum anda bunu hissettim. Ama o, beni taşımak yerine benden bir şey bekliyordu. Kendi yükünü bana bırakmak istiyordu.
O an anladım: Beni en çok yoran şey akıntı değil, yanlış tutunduğum şeylerdi. Hepsini bıraktım. Artık hiçbir şeye tutunmadan sürükleniyordum. Akıntının sonunu bekliyordum sadece. Su ağzımdan içeri doluyor, ciğerlerime kadar ulaşıyordu. Bedenim suyun altında savunmasızdı. Etrafımdan geçen çul çaput, ince ince kesikler bırakıyordu üzerimde. Her temas küçük ama derin bir izdi.
“Ben bir lotustum,” diye geçirdim içimden. Suyun üstünde kalmalıydım, kirlenmeden, zarar görmeden. Ama değildim. Kendime söylediğim şeyin bir yalandan ibaret olduğunu fark ettim. Yine de bunu sorgulamanın sırası değildi. Acı, tutunmaktan daha katlanılırdı.
Tam o sırada bir uğultu yükseldi. Ardından tanıdık bir ses… fırtına gibi, ama daha kuru, daha yakıcı. Bu sesi biliyordum. Bu, o çöldü. Beni izliyordu sanki. Sürüklenişimi seyretmekten keyif alıyordu. Fırtınanın uğultusu kulaklarımda kahkaha gibi yankılandı. Sonra, derinlerden gelen bir nida duyuldu:
Kalbim bir an duracak gibi oldu. Beklediğim ses… sonunda gelmişti. Ama ne tuhaf, ne zamansız bir gelişti bu. Ben kendi boğulmamla uğraşırken, o yalnızca varlığını hatırlatıyordu.
“Neredesin?” diye bağırdım. Sesim suyun içinde dağıldı. Cevap gelmedi. O yine kaybolmuştu.
Varlığını hissettirmek istiyor ama bana ulaşmıyordu. Yakınmış gibi davranıyor ama asla gelmiyordu.