Yazı: Öykü Maral İllüstrasyon: Ahmet Özcan
Güneşin gökyüzündeki özgürlük zamanları sona eriyor, nahiyenin üzerini patlamaya hazır ekşi bir süt şişesi gibi çalkalanan kara bulutlar kaplıyordu. Fırtınanın yaklaştığını görünce, Torlak Memik’in kahvesinde tüttürdüğüm nargilenin keyfi kursağımda kalmıştı. Fırtına tüm haşmetiyle inmeden ve karanlık tüm heybetiyle çökmeden önce benim fakiranenin yolunu tutmak gerekliydi. Midem de açlıktan ezilmiş, neredeyse sırtıma yapışmıştı doğrusu.
Eve geldiğimde sofra kurulmuş, bir tek tabaklara yemek koymak kalmıştı. Açlıktan gözüm kararacaktı doğrusu. Önden çorbayı, sonra pilakiyi ve ardından da külbastıyı ve bir testi ayranı afiyetle benim karbüratöre indirdim. Kendime gelmiştim. Karnım davul gibi şişmiş, hareket edecek halim kalmamıştı.
Kahveyi ve halis muhlis Adıyaman cıgarasını verandada içmek istedim. Dışarıya çıktığımda hava hala esip gürlüyordu ama bıraktığımdan daha şiddetli de değildi. Çoluk çocuğun sesi kesilmiş, etrafta yalnızca fesini, yemenisini tuturak evlerine ya da sığınacakları bir yere koşmakta olan üç beş kişi kalmıştı. Ağaçlar kıvrak bir dansöz edasıyla bir o yana bir bu yana salınıp duruyordu. Esma hatun kahvemi getirdiğinde cıgaramdan ikinci nefesi alıyordum.
Karanlık cihanın iffetini ele geçirdiğinde, nahiyedeki gaz lambaları da birer birer volta almaya başladı. Birkaç saat sonra ben de odanın yolunu tuttum. Hiç vakit kaybetmeden yatağa girdim. Esma hatun sırtüstü yatmış, hafif hırıltılar çıkararak uyumaktaydı. Yani bugün de her şey olabildiğince günlük, olağanca normaldi işte. İnsan yetmişinden sonra daha ne isterdi ki zaten? Hızla uykuya dalıp, kendimi hülyalar alemine teslim ettim.
Uykumun en tatlı yerinde, aniden gözlerimi açtım. Kapı mı vuruluyordu? Belki de hayır. Dev bir yaratık evin önünde bir o tarafa bir bu tarafa sallanıyor, ağaçları söküyor, evin duvarlarını dövüyor, yaramaz bir çocuk gibi kapıyı pencereyi sarsıyordu. Fırtına şiddetlenmişti. Tam o anda kapı yeniden acı acı yumruklanmaya başlayınca anladım: Hayır, bu fırtına değildi, besbelli kapıda biri vardı.
Merdivenlerden usul usul indim, kapıya yaklaştım ve biraz şaşkın, biraz da sinirli bir şekilde “Gecenin bu vaktı hayrola, kimdir o?” dedim.
“Bre Mithat! Benim yahu benim.” dedi kapının ardındaki tanıdık, titrek ses. Sesi duyunca uykulu dimağım aniden kendine geldi. Endişelerimi bir kenara koyup sürgüyü hızla çektim. Karşımda Tırnova kadısı ve benim kadim dostum Ahmet Şükrü Efendi durmaktaydı. Soluk soluğa kalmış, gözleri kan çanağına dönmüştü. Ne diyeceğimi bilemedim. Sessizliği, ahırın kenarına bağlanmış yağız atının sesi bozdu.
“Efendi bu ne hal?” diyebildim.
Ahmet Şükrü Efendi hiçbir şey demeden öylece karşımda dikilmeye devam etti. Yorgun ve uykusuz gözleriyle, ifadesiz bir şekilde bana baktı.
“Af buyur efendi.” dedim. “Gir içeri, buyur.”
Eskinin filintası Ahmet Şükrü Efendi gitmiş, yerine yüz okka ağırlığında insan azmanı bir adam gelmişti adeta. Kaç zaman olmuş görmemiştim onu. Sakalı uzamış, kendisinden iki adım ötede yürüyen göbeğinin üzerine sarkmıştı. Bir lokma daha yese, düğmeleri bir volkan gibi patlayacaktı sanki. Perişan görünüyordu. Gözlerindeki şaşkınlık ve korkudan, anlatacaklarının oldukça mühim bir mesele olduğu belliydi. Baktım olacak gibi değil, hem sakinleşmesi için hem de soğuktan kaçan rengi geri gelsin diye çay ikram ettim. Bir müddet çayını yudumladıktan sonra kendine gelir gibi oldu. Bu süre içerisinde ikimiz de hiç konuşmadık, dışarıdaki fırtına senfonisininin hipnotik etkisine girdik. Sonra, Ahmet Şükrü Efendi aniden kafasını kaldırdı.
“Mithat dinle beni.” dedi. “Tekrar başladı, yine oluyor; bu şerin uşakları yeniden dadandı nahiyeye.” Ahmet Şükrü Efendi’nin sesinde öylesine soğuk bir gerçeklik vardı ki, bacaklarımdaki kanın çekildiğini ve beynimin karıncalandığını hissettim. O an neyden bahsettiğini anlamıştım ve içim alev alev yanmıştı. Ağzım açık, Ahmet Şükrü Efendi’ye öylece bakakaldım.
Biliyorum Mithat, biliyorum ne düşündüğünü ama hele bi dinle, sakin ol anlatayım, dedi ve yeniden anlatmaya başladı: Gün battıktan sonra evlere dadanmaya başlamışlar. Zahireye dair un, yağ, bal gibi şeyleri birbirine katıyor, yüklüklerde buldukları yastık yorgan şilte ve bohçaları didikleyip yerlere saçıyorlarmış. Ne huzur kalmış nahiyede ne de uyku. Üç gün önce karşıdaki kasabaya saldırıp insanların üzerine taş, toprak, çanak, çömlek atmışlar; iki adam yaralanmış, korkudan dilleri tutulmuş...
“Aman ya rabbi!” diyebildim sadece. Seneler önce defettiğimiz iblisler gerçekten geri mi gelmişti? Ahmet Şükrü Efendi kadı olmadan önce bir hayli haşır neşir olmuştuk bu işlerle. Cehennemin en dibindeki ateşlerden kurtulmuş bu zebanileri, bu şer odaklarını, tanrının hiç uğramadığı toprakların efendileri olan bu iğrenç yaratıkları defetmeyi başarmıştık ama şimdi yeniden mi hortlamışlardı?
“Nahiyeli ne diyor?” diye sordum. Ahmet Şükrü Efendi hemen ne demek istediğimi anladı.
“Anlıyorum endişeni Mithat. Emin olmasam bu saatte yanına gelir miyim? Ama içini rahatlatacaksa söyleyeyim, konuştum birkaç kişiyle. Biçare köylü, ne olduğunu anlayacak durumda değil. Üzerimize sanki manda çökmüş sandık beyim, diyor bir tanesi. Başka bir şey olamaz Mithat, sen de biliyorsun.” Evet ben de biliyordum. Aslında o anda hemen bir çaresine bakmamız gerektiğini dahi düşünmeye başlamıştım.
“Evlerini bile taşımaya başlamış mahalleli” dedi Ahmet Şükrü Efendi ve düşünceli düşünceli sakallarını sıvazlamaya başladı.
Bir karara vardım ve aniden ayağa kalktım. Sakince “siz gidin,” dedim. “Rahatça uyumaya çalışın bu gece. Beni üzen sizin bu endişeli haliniz. Şu an için yapabileceğimiz bir şey yok. O iblisler de bırakalım son gecelerini yaşasınlar. Yarın erkenden görüşürüz hayırlısıyla.”
Ahmet Şükrü Efendi geldiğinden beri ilk defa tebessüm etti. Onu ilk defa o neşeli, eski haline benzettim. Minnetle bana baktı, “Sağ ol Mithat.” dedi ve sıkı sıkı sarıldı. Biraz önce ortalığı kasıp kavuran fırtınanın o an aniden kesilmesi ise sanırım bir tesadüften ibaretti.
Gece boyunca uyumadım. Güneş doğmadan evvel İslimye kasabasına doğru yola çıktım ve Nikola adında eski bir dostla buluştum. Nikola kırklarında, yüzü kafasına büyük gelen genç bir delikanlıydı. Neyse ki ismimizi, cismimizi tanır, bilir, severdi. Ricamızı kırmadı ve habis ruhların kovulması üzerine sekiz yüz kuruşa pazarlık ettik kendisiyle. Olur verdi, ikiletmedi. Hiç vakit kaybetmeden Ahmet Şükrü Efendi’nin yanına doğru yola çıktık.
Tırnova’ya vardığımızda öğlen olmuştu. Ahmet Şükrü Efendi yanımda Nikola’yı görünce rahatlamıştı. Kısa bir sohbetin ardından, Nikola “Halkın gözü önünde yapalım ki korku, şer kalmasın.” diye önerdi. “Görsünler ki, bilsinler şeytanın döllerine tamah edilmeyeceğini...”
Ahmet Şükrü Efendi, hemen bir emirle nahiyeye ve çevrede ki kasabalara çığırtkanlar gönderdi. Bir saat içinde meydanda öyle büyük bir güruh toplandı ki şaşa kaldık. Ellerinde sopalar, taşlar ve hatta silah olanlar dahi vardı. Baktım ki kalabalık öfkeli, çıktım balkona “Yahu ağalar!” dedim. “Nedir bu haliniz gündüz vaktı, savaşa mı gideriz? Bu işler böyle hırla, gürle, taşla, sopayla olmaz, ilimle olur, imanla olur.”
İçeriden Nikola’yı çağırdım. Tanıyanlar var elbet. Cadıcı Nikola diye bilirler. Bilen bilmeyenle konuştu, uğultu fısıltıya, fısıltı ise sessizliğe büründü. Sopalar, taşlar yere düştü, silahlar bele girdi.. Sonunda kalabalık ürkek bir çocuğa büründü.
Biz önde, nahiyeli arkamızda düştük yola. Gündüz vakti mezarlıktan başka yere saklanamazlardı. Mezarlığıa geldiğimizde, Nikola, ceylan derisi çantasını araladı ve meşe ağacından yapılma tahtasını çıkardı. Tahta efsunluydu. Ortasında şekiller, işaretler ve harfler vardı. Kimsenin bilmediği bir lisanla kaplıydı. Bu tahtayı parmağının üzerine koyar, birkaç tılsımlı kelam eder ve tahtayı parmağında döndürürdün. Efsunlu tahta hangi mezara bakar ise bu habis ruhlar da o mezarda demekti. Kırk hocanın kırk yıl okuduğu bu eski tılsım, Nikola’ya dedesinin dedesinden kalmıştı. Bir zamanlar bizde de vardı böylesi, ama bu denli tesirli değildi doğrusu. Nikola benim de yardımlarımla tüm hazırlığını bitirdi ve herkesin gözü önünde hünerini sergilemeye başladı. Döndü de döndü meşe tahta. Ben diyeyim on dakika, siz deyin yarım saat döndü. Bütün ahali sessizliğe bürünmüş, Nikola’nın parmağında dönen tahtaya bakıyordu. Kısa bir an sonra yavaş yavaş durmaya yüz tutan tahta, yeniçeri ocağının kanlı zorbalarından Tekinoğlu Ali Alemdar ile Apti Alemdar denilen iki şakinin mezarına karşı durdu. Ve Nikola’nın onayı ve Kadı efendinin emriyle zaman kaybedilmeden dört kişi mezarları kazmaya başladı. Nihayet açılan mezardan öylesine korkunç bir koku vuku buldu ki, düşman başına vermesin. Gençlerin de yardımıyla bu şer yuvasından cesetler çıkarıldı. Adamların vücutları yarım misli büyümüş, kılları ve tırnakları üçer dörder misli uzamıştı. Gözleri yuvalarından çıkmak üzere gayet korkunç gözüküyordu. Hiç şüphe yoktu ki nahiyenin başındaki iblisler bunlardı.
Bu adamlar sağlıklarında her türlü pis işi yapmış; ırza, namusa, mala saldırmış ve adam öldürmüş kişilerdi. Yeniçeri ocakları kaldırıldığı zaman her nasılsa yaşlarına bakılarak cellada verilmemiş ve ecelleri ile ölmüşlerdi. Sağlıklarında yaptıkları yetmezmiş gibi şimdi de halka habis ruh olarak tebelleş olmuşlardı. Yapılacak şeyleri belli etmek amacıyla Nikola cesetleri inceledi. Sonra derhal bir kazan su kaynatmak gerektiğini ve bir de şöyle irice iki odun parçası bulunmasını istedi.
Mahalleli gördükleri karşısında giderek huzursuzlanmaya başlıyordu. Bir yandan Nikola’nın istediklerini yapmaya çalışıyor, bir yandan da mezardaki adamlara lanet yağdırıyordu. Nikola, odunları yonta yonta sivrilttiği koca kazıkların üzerlerine yine tılsımlı yazılar yazdı, okudu ve üfledi. Bir süre sonra kazanın içindeki su da kaynamaya başladı. Tüm hazırlıklarını bitiren Nikola, herkesi geri çektirdi ve “Ya allah!” deyip işe başladı; yeniçerilerin tam midesinin üstüne, ciğerlerinin arasına çaktı kazıkları. İki adamdan da ince bir tıslama duyulur gibi oldu. Besbelli habis ruhları çıkıyordu zındıkların. Daha sonra Nikola, uzun bir bıçakla adamların yüreklerini çıkardı. Kimbilir ne zamandır burada duran cesetlerin yürekleri sanki dün ölmüşler gibi taptaze, kanlı ve canlı duruyordu. Nikola o an hayrete düştü. “Vay şeytanın tohumları,” diye fısıldadı ve bana baktı. “Amma da şer doluymuş, amma da güçlüymüşler.”
Nikola doğruldu ve fokurdayan koca kazanın içine attı adamların yüreklerini. Haşlanmaya başlayan yüreklere de bir kaç tılsımlı kelamı yine eksik etmedi. Artık beklemekten başka hal yoktu. Ahali de taşa kayaya oturmuş, Nikola’dan gelecek haberi bekliyordu.
Neredeyse erimek üzere olan yürekler kaynayan suyu simsiyah yapmıştı. Nikola geldi ve kazana şöyle bir baktı. Geri çekilip düşünmeye başladı. Bir süre sonra “Yok ağalar, hiç tesir etmedi iblislere. Bu cesetleri yakmaktan ve külleri kırk caminin bahçesine gömmekten başka yolu yok.” dedi. Bu hususta da şer’an da izin verildi.
Kısa sürede, ahalinin de yardımıyla her şey hazır edildi. Adamlar lanetler okuna okuna harlı ateşin içine atıldılar. O an öylesine pis, gür ve siyah bir duman çıktı ki adamlardan, sanırsınız ki birinin evi yanar. Görseniz iki cürum adam. Ateşin başında okunan dualardan ve Nikola’nın da artık her şeyin geçtiğine dair onayından sonra yanan adamların küllerini kırka böldüler ve her parçayı ahaliden birine teslim ederek görev bellediler. Çoktan gece olmuştu bile.
Ahmet Şükrü Efendi’yle tıpkı eski günlerdeki gibi keyifli bir sohbet ettikten ve Nikola’yı evine bıraktıktan sonra benim de görevim tamamlanmıştı. Birkaç gün geçince duydum ki, gerçekten de o günden beri nahiyeden de çevre ahaliden de tek bir şikayet gelmemişti. Çok şükür! Kasabalı yeniden cadı şerinden kurtulmuştu.