İçimde insanlara karşı git gide büyüyen sevgisizlik beni ürpertiyor. Kimseyi kin tutacak kadar da umursayamam üstelik. Ben bunca sevgiyi boşluk kapatmak ve hemzemin kalmak için büyütmedim. Genişleyip yükselebileceğimize inandım. Öyle olmuyormuş.
trying on a metaphor
todays bird

oozey mess
Claire Keane
occasionally subtle
Cosimo Galluzzi
wallacepolsom
will byers stan first human second
DEAR READER
KIROKAZE

Origami Around
Aqua Utopia|海の底で記憶を紡ぐ

ellievsbear

JBB: An Artblog!
d e v o n

@theartofmadeline

⁂

shark vs the universe
styofa doing anything

Kiana Khansmith

seen from Argentina
seen from Poland

seen from Oman
seen from Belgium

seen from Malaysia
seen from United States
seen from Kuwait
seen from Germany
seen from Malaysia

seen from Russia
seen from Brazil

seen from Brazil
seen from Brazil

seen from Malaysia
seen from Germany
seen from United States
seen from United States
seen from United States
seen from United States

seen from United States
@kurdanadam
İçimde insanlara karşı git gide büyüyen sevgisizlik beni ürpertiyor. Kimseyi kin tutacak kadar da umursayamam üstelik. Ben bunca sevgiyi boşluk kapatmak ve hemzemin kalmak için büyütmedim. Genişleyip yükselebileceğimize inandım. Öyle olmuyormuş.
Nostaljik duyar kasmıyorum, teknolojiye bayılıyorum. “Eskiden ne güzel...” kalıbıyla başlayan cümlelere kuruluyorum. Eskiden kimse bunun romantizminde değilmiş; yoklukmuş bunun adı, sefillikmiş, mecburiyetmiş. Geçmişe dönsek bugünün olanaklarını yakalayamayız ama bugün dünün yokluğunu canlandırabiliriz.
Işıkları söndürmekle başlanabiliyor..
Her konuda kendini haklı çıkarabilme, aynı zamanda yerin dibine sokabilme duyarlılığına sahip olmak, içinde daima bir mahkemeyle yaşamak gibidir. Devamlı iki avukatı dinleyip hakimlik yaptığın bu durum aslında çoğu zaman manipülatiftir. Kendi haklı ve haksız yanlarını bu kadar derin öngörebildiğinde tarafına yöneltilen her cümleye savunman hazırdır, her cümleyi kabullenişin de öyle. Çünkü bu durumda önce kendinden razısındır ya da değilsindir.
Dil, enteresan bir olgu. Bu yazıyı yazarken olumlu bir şeyden bahsedeceksem olumlu bir kelime, olumsuz bir şeyden bahsedeceksem de olumsuz bir kelime seçmeyi denedim; ancak dil, fikirleri yeterince hapsetmekteyken bu kısırlaştırmayı göze alamıyorum. Çünkü vâr olan hiçbir ama hiçbir şey siyah ya da beyaz değildir. Kelimeler de olmamalıdır.
Duyarlılık, “hassas terazi”deki hassas’la eşdeğer, yani “sapmayan ölçü” yerine kullandığım bir sözcüktü. Manipülasyon genel kabule nazaran her daim kötücül olmadığını düşündüğüm, yer yer gerekli bir davranışı - tutumu ele alıyor. Davranışlarda olasılık hesaplaması yapmak, evet bir çeşit “hesapçılık”a delalet ediyor ve bu kelime direkt olumsuz anlamlar çağrıştırıyor. Oysa bize öğretilenden ziyade dilin saf ve objektif tarafını baz alamaz mıyız? Davranışların sonuçlarını düşünmek, risk almayı sevmeyenlerin tutumları vs. de bir çeşit hesapçılıktır zira. O halde hesap yapmak/hesaplamak, hesapçılık kelimesinden çok da uzaklaşmamalıdır.
Tüm bunların aksini de savunabilirim italik kısımdaki gibi. Ve bu doğrultuda olduğu gibi, kendimi aksine de ikna edebilirim. Çünkü bildiğim tek şey, hiçbir şeyin kesin bir tarafı olmayışıdır.
Buradan uzun uzun dil kuramlarına girerdim aslında ama şimdilik buna ne hevesim var ne gücüm... Sadece, dil üzerine daha fazla düşünmek gerektiğini milyarıncıya düşünüyorum, kafam şenleniyor.
“Neden yalnızlık bizi ürkütüyor? Ürkütüyor, çünkü sonsuzluğun başlangıcı gibi geliyor bize ve sonsuzluğun karşısında kendimizi kolumuz kanadımız kırık ve bomboş hissediyoruz, öldükten sonra da yaşamak için tanıklar istiyoruz... Çoğu hiç de orijinal olmayan bu düşüncelerle şu sayfaların bekâretini bozmak neye yarar? Kim beni okuyacak? Benzerlerime iletecek hiçbir önemli mesajım yok. Bir vahşi gibi yaşadım, herhangi biri gibi acı çektim. Hayatımda hiçbir fevkalade olay yok. Önemsiz hayalkırıklıkları, gerçekleşmemiş rüyalar...”
Yıllar geçti, her şey değişti, bir tek içimdeki sesin “Ben kendimi ne sanıyorum?” sorusu değişmedi.
Keşke olmasaydı diyemem, keşke herkesin olsaydı.
İncitici muamele eden kişiye incinmemiş yer sunulmaz; o kişiden gidilir. Gitmesini bilmemenin verdiği duruşsuzluğa dayanarak kırılmadık yerinizi bırakmazlar zira. Dik durup derdini izah etmek ne kadar mühimse, hak peşinde koşarken her şeyi kırıp dökmek de o kadar çirkin.
İlişkilerin edeplisi, insanın merhametlisi..
O kadar büyüdü ki kalıplarından taştı. Hiçbir şeyin genellenemez, sığdırılamaz, hatta tanımlanamaz oluşuna tekrarla iknaydı. Hiçbir olay veya durum, bir sonrakiyle değil aynı olmak, benzerlik dahi gösteremezdi; öğrendi. Koşullar, duygular, tepkiler, etkiler, değişirdi; çünkü an değişken, insan güvenilmezdi.
İnsan, bir şeyler gücüne gittiğinde yatağın kenarına kıvrılarak uyuyor. Yatağın her yerini kaplamak bir başıbozuklukmuş gibi, başkaldırıymış gibi, küstahlıkmış gibi, “benim kırığım hareket edince acıyor” der gibi bir ürkeklikle sırtını geniş yüzeye dönüp yatağın kıyısında toparlıyor kendini, içi dağılırken. En küçük haline kıvrılıp uykuya öyle teslim oluyor. “Küsüp arkanı dönüyorsun” denilemeyecek kadar incelikli bir ayrım bu.
“gerçekler” adı altında hayallerimizin rengini azaltan, umutlarımızın sesini kısan, ateşli heveslerimize yağmur yağdıran insanlardan kaçıp sığınacak “inançlarımız” olsun.
“bedenim bitkin. Ve bundan kaçmam mümkün değil. Tıpkı hayvanlar gibi kendi ölümümün gelip de yaşamımın ta içine yerleşmeye başladığını duyumsuyorum; bu öylesine güçlü bir duygu ki, tüm mücadele olanağını yok ediyor. Herkes benim mücadele etmeme öyle alıştı ki, kimse inanmıyor bana. Yanılmış olabileceğimi düşünmeye cesaretim yok artık, bu tür parlak fikirler gitgide daha az geliyor aklıma.”
Kafamın içinde kendimi beklentilerime uygun ağırlıyorum. Kafamdan sıyrıldığımda yabaniyim.
Bir grupta sessizce içime göçüp gitmediğimde rol yapıyorum. Nasıl hiçbir kalabalıkta mutlu olmuyorsam hiçbir tek başınalığımda da umutsuz değilim.
Kafam uğulduyor ağızlar çoğaldığında, dağılıyor. Hemen toplamaya girişiyorum. Bazen bu toparlamalara, kotayı aşacak kadar insanla iletişim kurmuş olmanın tedirginliği eşlik ediyor. Sağa sola çarpıyor, anıların kimisini deviriyorum.
Kendimle olmadığımda hiçbir şey yolunda gitmiyor ve aksine inanıp her denediğimde yine kafamın içindeki yuvaya dönüyorum. Unutmanın örtüsünü üzerime çekip derli toplu bir sabaha uyanabilmek için, hep, yeniden.
“Benimle onların arasında ben ve onlar denecek bir ara oluştu. O araya ve boşluğa her şeyimi düşürdüm.”
“sonra içime ve hatta dışıma kapandım. küsmek gibi bir şey. bir çeşit gölge fesleğeni. bir çeşit olmayan hayat. zaten hiçbir şeyi kararında bırakamamak ve ortasını bulamamak gibi bir sorunum var benim. epeyce göçebe yaşadım, sadece iki valizim oldu. bir yığın insan tanıdım. ama hep yalnızdım.”
Yeni uyanmış bir bebekten geldiğimiz şu hal; değişmenin en dehşetlisi bu.
Sancılarını anlatmak ajitasyon, mutluluğunu belirginleştirmek nispet, içine atmak pasiflik, içini dökmek kafa ütülemektir. Sıradan yaşamak hayatının hakkını vermemek, sıradan olmamak dikkat çekmek istemektir. İnsanın en iyi yaptığı şey memnun olmamak ve başkalarının olası memnuniyetini engellemek. Bu öyle bir zincir ki, geldiğimiz noktada mutsuzluğun mutluluktan daha bulaşıcı olduğu sonucuna varılıyor.
An geliyor, insanları kendimi sevdiğim kadar sevmiyorum. Sonra bir an oluyor, her şeyin içinde nizamı bozan, en yakışıksız ve önemsiz şey sanki benim. Bazen ben olmasam da her şey olurmuş hüznü, bazen “bu tepeye bir kürek kum taşıdımsa bir parça iyi ki'siyim bu dünyanın” heyecanı. Heyecan peşinde divane olarak koştuğum doğrudur. Çünkü yaşam düze meyilli bir çizgi. Hiç o zikzaklar, iniş çıkışlar olmamış gibi ihtiyar, meymenetsiz sadeliğine geri dönüveriyor. insanın kendi eforu olmayınca yaşam pek sıkıcı bir şey.
Artık savaşlarımı seçebilecek olgunlukta ve özgürlükteyim belki ama, savaşmak istemediğimi ve yorgunluktan kırıldığımı kimseye anlatamıyorum.
Ben bu zorlukların üstesinden gelmeye çalıştıkça daha da zorlaşmasından bıktım artık.