
Jimmy Eat World

PR's Tumblrdome
macklin celebrini has autism
Game of Thrones Daily
Mike Driver
d e v o n
cherry valley forever

Kiana Khansmith
tumblr dot com
Cosimo Galluzzi
untitled
KIROKAZE
Cookie Run:Kingdom Official!

gracie abrams

titsay
Fieri Frames
Fai_Ryy

No title available

Love Begins
Today's Document
seen from United States
seen from United States
seen from Iraq
seen from Colombia
seen from Egypt

seen from Brazil

seen from Iraq
seen from Italy

seen from United States
seen from United States
seen from United States
seen from Malaysia

seen from Australia
seen from Malaysia

seen from Singapore

seen from Iraq
seen from Canada
seen from Uruguay
seen from Ukraine

seen from Türkiye
@lavlavli
45 yıldır bu ülkede en çok meyve veren ağaçlar Dar Ağaçları…
68’de Vedat Demircioğlu’nın polisler tarafından pencereden atılarak öldürülmesi,
69’da Taylan Özgür’ün sırtından vurularak öldürülmesi,
71 Nurhak Katliamı; Sinan Cemgil, Alparslan Özdoğan ve Kadir Manga… Kuşatılıp öldürülülen 3 genç daha…
72 yılında Kızıldere Katliamı… Bir ev dolusu gencin üzerine kurşun yağdırılması… “Canlı yakalayıp canını bağışlayacağımız kimse yok” deyip içeri kontrole girdiklerinde bir defa daha mermilerle tüm evi taramaları…
Aynı yıl içinde Deniz Gezmiş, Hüseyin İnan ve Yusuf Aslan’ın demokratik haklarını savunmaları sonucu sözde “suçlu” bulunup darağacına götürülmeleri…
73 yılında İbrahim Kaypakkaya… Parça parça öldürülen, cesedi parça parça teslim edilen gencecik bir çocuk daha…
80 yılında ,belki de içimi en çok burkan olay, 17 yaşındaki Erdal Eren’in işlemediği, işlemesinin mümkün olmadığı ispatlanmış bir suç sebebiyle darağacına götürülmesi…
Bunların dışında o yıllarda işkencelerde, kapalı odalarda şiddete dayanamayıp ölen onlarca insan… İsimlerini bilmediğimiz, hiç duymadığımız ama 45 senedir ailelerinin içinde ateş olarak kalan o masum insanlar…
İnsanların güzel bir ülkede yaşamak istemesi suç olabilir mi? Bunu engellemek için, sırf insanları korkutmak adına birilerini öldürmek insanlığa sığar mı? Devlet halkının kanını emmeden büyüyemez, gelişemez mi sahi?
45 sene geçti ilk olayın üzerinden… Sene 2013… Yine gençlerimiz ölüyor, daha güzel bir ülke istedikleri için… Anı defterlerimizin arasında yerlerini alıyor yine “Gururlu Devrimci Gençler”imiz…
Yukarıda isimlerini yazdığım gençlerimizin yanına şimdi yenilerini ekliyorum üzülerek;
26 yaşındaki Ethem Sarısülük,
22 yaşındaki Abdullah Cömert,
20 yaşındaki Mehmet Ayvalıtaş
19 yaşındaki Ali İsmail Korkmaz
18 yaşındaki Medeni Yıldırım…
Daha ne kadar kan dökülecek, daha kaç gencimiz daha güzel bir ülke istediği için öldürülecek bilmiyorum… Bu kanın durmasını dilemekten başka bir şey de gelmiyor elimden ne yazık ki…
Son düştüğüm pusu. Tarla vıcık vıcık çamur. Her yan çamur. Bir yandan da aralıksız yağmur yağıyor, sulusepken. Parkamın başlığını başıma geçiriyorum. Bir çukurun içindeyim. Çepeçevre sarmışlar. Bütün arabaların farları üzerimde. Sağıma soluma yağmur gibi mermi yağıyor. Mermiler, düştüğü yerden çamurları savuruyorlar havaya. Yattığım yerden yukarıyı gözlüyorum, çukurun üstünü. Sanki donanma fişekleri atılıyor üstümde. Korkunç güzel bir renk cümbüşü Birazdan bir bomba sallayacaklar üzerime, ölüp gideceğim.. Çocukluk günlerim geliyor aklıma, bahçeli evimiz. Bir sevgilinin gülüşü. Filistin’deki çocuklar. Ölen arkadaşlarım, en çokta Taylan. İnsanlığın güzel geleceği; ve onları göremeyeceğim duygusu.. “Nasılsa öleceğim” diye düşündüm orada. Bir devrimci nasıl ölmesi gerekiyorsa öyle ölmeli. Deniz Gezmiş’in Erdal Öz’e anlattıklarından. 6 Mayıs 1972
boyunlarında ip değil gökkuşağı vardı ölürken.
"Delikanlım iyi bak yıldızlara”
Ben 4 tane adama saygı duyarım; İnandığı dava için sandalyeye tekme vuran DENİZ GEZMİŞ’e Vatan sevdası yüzünden vatanından cüda edilen NAZIM HİKMET’e Vatanı yüzünden kalemi kırılan UĞUR MUMCU’ya 5 yıllık başbakanlık hayatı boyunca Reno 19’dan başka arabaya binmeyen BÜLENT ECEVİT’e… ”ATATÜRK’ü sevmeyen adam benimle ahbap olamaz ! ”
Volkan Konak (via letterstoblue)
Denizin üstünde ala bulut
yüzünde gümüş gemi içinde sarı balık dibinde mavi yosun kıyıda bir çıplak adam durmuş düşünür. Bulut mu olsam, gemi mi yoksa? Balık mı olsam, yosun mu yoksa? .. Ne o, ne o, ne o. Deniz olunmalı, oğlum, bulutuyla, gemisiyle, balığıyla, yosunuyla.
Nazım Hikmet
Savcı işaret etti. gardiyanlar, masanın üzerinde duran kağıda sarılı bir paketi açtılar; çıkardıkları beyaz ölüm gömleğini, başından geçirerek Deniz’e giydirdiler. topuklarına kadar uzanan, kolsuz dar, patiskadan dikilmiş, kılıf gibi bir şeydi. deniz’in kolları gömleğin içinde kalmıştı. ayaklarındaki prangayı çözmek istediler. anahtar pranganın asma kilidini açmadı. Deniz sessiz sakin bekliyor prangasını açmaya çalışanlara bakıyordu. başka anahtarlar bulunup getirildi. hiçbiri açamadı kilidi.bu arada bir albay: “prangayı çözmeden yapalım şu işi” dedi. infaz savcısı: “yok canım, bunlar uslu çocuklar, çözelim” dedi. “kilidi kim kilitledi? “ bulun getirin onu.anahtarları üzerinde taşıyan bir astsubayı bulup getirdiler. hüseyin’in odasında gördüğümüz astsubaydı. elinde bir anahtar destesi vardı. desteyi uzattı gardiyana. birkaç denemeden sonra anahtar bulundu pranganın kilidi açılabildi. gardiyan, çözdüğü bilek kalınlığındaki prangayı odanın köşesine, betonun üzerine fırlattı. Deniz bize döndü: “cezaevinden bizi yangından mal kaçırır gibi kapıp havada getirdiler. ayakkabılarımızın bağlarını bile bağlamamıza fırsat vermediler. postallarımın bağlarını bağlasınlar; asılınca postallarımın ayağımdan düşmesini istemem” dedi. bir görevli, eğilip deniz’in açılmış bağcıklarını bağladı. iki gardiyan iki kolundan kavradı. “hadi” dediler. deniz, kalktı dimdik yürüdü iki gardiyanın arasında. çok metin gitti. avluya çıktık. darağacı avlunun karşı duvarına yakın bir yerdeydi. karanlıkçaydı avlunun o bölgesi; aydınlatılmamıştı dışarının ışıklarıyla aydınlanıyordu. deniz, gardiyanların yardımıyla masaya çıktı. masa yemek masası yüksekliğindeydi; hele kolları bağlıbiri için tek başına, yardımsız çıkmak kolay değildi. deniz’in kolları bağlıydı arkasından, beyaz ölüm gömleğinin içinde; topuklarına kadar sarkan beyaz gömleğin eteği de daracıktı. masaya çıkarıldıktan sonra tabureye kendi çıktı. basıkça bir tabureydi. tepeden sarkan ilmiğe boynunu kendi geçirmek istedi. ilmik sıkılmıştı, dardı kendiliğinden kafasından geçemezdi. bir gardiyan çıkıp ilmiğin halkasını genişletti, başından geçirip indirdi deniz’in boynuna. ancak, sarkan urgan nedense iki kattı; altta ilmik de ki kattı. çift ilmik vardı deniz’in boğazında. üçünün içinde sesi en gür olan deniz’di. duruşmalarda da öyleydi. işte o anda. deniz son sözlerini söyledi: “yaşasın tam bağımsız türkiye. yaşasın marksizmin -leninizmin yüce ideolojisi. yaşasın türk ve kürt halklarının devrimci bağımsızlık mücadelesi. yaşasın işçiler, köylüler. kahrolsun emperyal—-izm, derken, ‘izm’i bütünleyemedi, çünkü, infaz savcısının “çek! çek!” diye bağırması üzerine, cellat arkadan tabureye ayağıyla vuruverdi. dört adım ötemdeydi. bir infaz olayının tanığı gibi değildim, devrimci bir eylemi izliyor gibiydim. tepkim olağandı. çok dikkatliydim: tabure masadan düştü yere. deniz’in ayakları masaya değdi, tabanlarıyla basamadı ama uçları değdi masaya. anlaşılan, deniz’in uzun boylu oluşunu hesaplayamamışlardı. bu durum, görevlilerde bir şaşkınlık yaratmıştı. İnfaz savcısı: “masayı çekin altından!” diye bağırdı. masayı çektiler. gitmişti Deniz. o anda yüzü tam karşımdaydı; yüz yüzeydik. gözlerinde anlam yoktu. ayakları masaya değdiği anda bakışları bir anda anlamsızlaşmıştı. masa ayaklarının altından çekilince, urganın ucunda dönmeye başladı. tam 360 derece döndü havada, sonra ağır ağır 180 derece daha döndü ve durdu. öylece kaldı havada. yalnızca urganın ucunda yana düşmüş başı ve beyaz ölüm gömleğinin altında da artık onsuz kalmış postalları gözüküyordu. ve bedeninde kasılmalar başladı. sanki kollarını çözmek, kelepçeden kurtulmak ister gibiydi. kollar omuzlarda kasılıyor, ayaklarda bir titreşim görülüyordu. Saat tam 01.25’ti. ilmik boğazına oturduktan sonra bunlar 4-5 saniye içinde olup bitti. baktım orada bulunan, olayı merakla izleyenlerden Deniz’leri ölüme mahkum eden mahkemenin başkanı ali elverdi’nin dudaklarında sigara vardı; ellerini arkasında kavuşturmuştu. infaz savcısı, yanındakilere küçük şakalar yapmaya çalışıyordu. ama yaptığı şakalara yine kendi gülüyordu nedense. gülmesi garip seslerle beliren biriydi. ve orada somutlaşan bir şey vardı: gardiyanlar, telkin’i kabul edilmeyen başı şapkalı imam, iki sivil doktor, tam bir saygı duruşu içinde infazı izlediler. subaylar, küme küme, kapı altının koğuşlara açılan kapısı önünde haki giysileriyle duruyorlardı. tevfik türüng, elleri parkasının ceplerinde, kısacık boyu, kısık gözleri, çopur yüzüyle olayı saygısızca izliyordu. bu arada ali elverdi, nedense üşümüş olacak ki, parkasını getirtti. çıt çıkmıyordu avluda. birden bir çırpınış sesi, kalabalıkta şaşkınlık yarattı. başlar hızla sesin geldiği yöne döndü. yüzlerden bir ürperti geçti. duvarın çıkıntısında düşmemek için kanat çırpan bir güvercindi bu. bir güvercindi çırpınan. sonra yüzler yine eski katı görünümüne döndü. doktorlar yanımızdaydı. halit bey, birine döndü: “bilinç, ne kadar zamanda kaybolur?”diye sordu. “hemen o anda kaybolur bilinç” dedi doktor. “ama ölüm 5 ile 7 dakika arasında tamamlanır.”“yaftayı asın boynuna” dedi infaz savcısı. bir dosya kağıdı boyutlarındaki kartonun üzerinde büyük harflerle karar yazılmıştı. kartonun iki ucuna bağlı bir ip vardı. yafta asıldı Deniz’in boynuna. savcı, doktorlara, ölüyü muayene etmelerini söyledi. bunu bir emir biçiminde söylemişti. iki doktor yanaşıp Deniz’in gömleğini sıyırdılar yukarı doğru. gömleğin altında kalan kollar çıktı ortaya. nabzını dinlediler. “nabız atıyor” dediler. oysa infaz gerçekleşeli on dakika olmuştu. bunun nedeni: çift kat ilmik kullanılması, deniz’in dik yakalı kazak giymiş olması, bir de güçlü bir beden yapısına sahip olmasıymış. savcı, cellatlara, “kelepçeyi çözün!” dedi. kelepçe açıldı. kollar beyaz gömleğin içinde sarktı. bir on dakika daha bekledik. doktorlar yeniden yokladılar ölüyü. “biraz daha bekleyelim” dediler. nabız atışları hala dinmemiş. ve 02.15’te doktorlar ölüyü son bir kez daha gözden geçirdikten sonra başlarını salladılar. tamamdı.
Gülünün Solduğu Akşam - Erdal Öz (via elvisintorunu)
— Delikanlım!. İyi bak yıldızlara, onları belki bir daha göremezsin. Belki bir daha yıldızların ışığında kollarını ufuklar gibi açıp geremezsin..
Delikanlım!. Senin kafanın içi yıldızlı karanlıklar kadar güzel, korkunç, kudretli ve iyidir. Yıldızlar ve senin kafan kâinatın en mükemmel şeyidir.
Delikanlım!. Sen ki, ya bir köşe başında kan sızarak kaşından gebereceksin, ya da bir darağacında can vereceksin. İyi bak yıldızlara onları göremezsin belki bir daha…
*Babam ismimi ”Deniz” koymuş, neden mi ? ”Benim Adım Deniz Gezmiş Darağacına gidiyorum adım adım Geride düşlerım Geride düşüncelerim Geride umutlarım Bedenim birazdan yok olacak burada Ama düşüncelerim sonsuza dek yaşayacak Yok edemeyeceksiniz onları Yok edemezsiniz bizden arta kalanları Darağacına gidiyorum adım adım Üzerimde en sevdiğim elbise Ayaklarımda postallarım Bir elimde sigara bir elimde demli çayım Darağacına gidiyorum adım adım Kulağımda en sevdigim şarkı Yüreğimde özgürlük çağrısı Kalbimde aşkın ayrılık acısı Hani bir şair diyor ya Ağır ağır çıkacaksın bu merdivenlerden diye Bende öyle yapıyorum Yani ağır ağır çıkıyorum Onların hiç bir dediğini yapmayacağım Ne gömleği giyeceğim Ne de gözümü bağlatacağım Kimse dokunmasın bana Boynuma ipi kendim takacağım Kimse dokunmasın bana İhtiyacım yok boyun eğen insanlara İhtiyacım yok Cebi için ülkesini satanlara Başkaldırmasını bilmeyen insanlara İhtiyacım yok Artık idam vakti geldi Ansızın çektiler sandalyemi Sanıyorlar ki herşey burada bitmiş Ama bilmiyorlar ki Benim adım DENİZ GEZMİŞ..”
(via anlamlibiranlamsizlik)
Ölüm toplasa da çiçekleri, çiçekte tohum biter mi ?
O sahneyi çok iyi somutladım:
İdam günü gelip çatınca, o sevdiğim, alıştığım giysilerimi giyeceğim: postallarımı, parkamı.
Beyaz ölüm gömleğini giydirmek isteyecekler, giymeyeceğim. Kesin. Direneceğim ve giymeyeceğim.
Öyle her zamanki eyleme gidiş tavrımla gideceğim.
Yok, tıraş falan da olmayacağım.
Gidip, oturup, önce bir sigara yakacağım orada.
Sonra demli, sıcak, güzel bir çay içeceğim.
Ha bak, Rodrigo’nun o ünlü gitar konçertosunu dinlemek isterim orada. Bak, bunu çok isterim. Sanırım, asılacak bir insanın son isteğini geri çevirmezler. Bunu isteyeceğim.
Avukatlarımın idamda bulunma hakları var. Onların orada olmalarını isteyeceğim; kesin isteyeceğim. Gelecekler. Gelmeleri gerek. Çünkü bizden sonrakilere umut verecek bu sahne. Asılışımız gürültüye gitmemeli. İpe nasıl gittiğimizi, gelecek kuşaklara anlatacak doğru dürüst, güvenilir görgü tanıkları bulunmalı orada.
Bir devrimcinin ölümü bile, normal eyleminden, normal mücadelesinden soyutlanamaz.
Bir de kendim çıkıp urganı kendim geçireceğim boynuma. Bunu çok istiyorum. Cellat falan sokmayacağım yanıma. İğrenç bir şey.
Ve dönüp oradaki heriflere diyeceğim ki: “Burada ölen yalnızca bedenimdir; ki zaten ölümlüydü, ölecekti. Ama düşüncemi öldüremeyeceksiniz, ölmeyecek, yaşayacak.” diyeceğim.
Sonra avukatlarıma döneceğim.“Sizler de, gelecek kuşaklara bizler adına tanıklık edin,” diyeceğim. “Görün ve tanık olun: Bir devrimci ölüme böyle gider işte; bayram yerine gider gibi.”
Şunu da söyleyeceğim:“Herhangi bir trafik kazasında ölmekten falan da güzeldir bu.”
Deniz Gezmiş Anlatıyor, Gülünün Solduğu Akşam / Erdal ÖZ
“Yaşasın tam bağımsız Türkiye. Yaşasın Marksizm-Leninizm’in yüce ideolojisi. Yaşasın Türk ve Kürt halklarının bağımsızlık mücadelesi. Kahrolsun emperyalizm. Yaşasın işçiler, köylüler”
-Deniz GEZMİŞ
Ben ülkemin bağımsızlığı ve halkımın mutluluğu için bir defa ölüyorum. Sizler, bizi asanlar şerefsizliğinizle her gün öleceksiniz. Biz halkımızın hizmetindeyiz. Sizler Amerika’nın hizmetindesiniz. Yaşasın devrimciler! Kahrolsun faşizm!
-Yusuf ASLAN
Ben şahsî hiç bir çıkar gözetmeden halkımın mutluluğu ve bağımsızlığı için savaştım. Bu bayrağı bu ana kadar şerefle taşıdım. Bundan sonra bu bayrağı Türk halkına emanet ediyorum. Yaşasın işçiler, köylüler ve yaşasın devrimciler. Kahrolsun faşizm”
-Hüseyin İNAN
İlkbaharı sonbahara çevirdi 6 Mayıs !
3 yanlış 1 doğruyu götürüyor
Asılır mı bu üç yürek ?
Vatan, onu parsel parsel satanların değil; Uğrunda darağacına gidenlerin vatanıdır. !
Okyanus olduk geliyoruz!
Aşk olsun sana çocuk