Deliler gibi özlediğimiz günlerdi. Sanki kalbinin yarısı onda kalmış gibi bir de acıyor. Onu hatırlatan her şeyden uzaklaşıyorsun
TVSTRANGERTHINGS

JVL

Kiana Khansmith

titsay

shark vs the universe

izzy's playlists!
sheepfilms
Xuebing Du
PUT YOUR BEARD IN MY MOUTH
𓃗
Keni
Aqua Utopia|海の底で記憶を紡ぐ
tumblr dot com
Cosmic Funnies
Not today Justin
Sweet Seals For You, Always
Misplaced Lens Cap
he wasn't even looking at me and he found me
will byers stan first human second

blake kathryn
seen from United States
seen from Jamaica
seen from United States
seen from United States
seen from United States
seen from United States

seen from United States

seen from United States
seen from United States

seen from United States

seen from United States

seen from United States
seen from Germany
seen from United States
seen from United States
seen from United States
seen from United States
seen from United States
seen from United States
seen from Singapore
@leptosomee
Deliler gibi özlediğimiz günlerdi. Sanki kalbinin yarısı onda kalmış gibi bir de acıyor. Onu hatırlatan her şeyden uzaklaşıyorsun
Ne ana var ne baba var be zavallı yavrum nasıl kaldın sen böyle kimsesiz? Kim doğurdu seni böyle naçar kucaklara attı? Hiç mi hissetmedin o sıcacık sevgiyi? Şimdi kimler diyor sana sevgisiz diye nasıl bakıyorlar yüzüne? Saçını okşayıp her şey geçecek demeden bir kere? Demediler değil mi asla demediler. Daha çok korkuttular. Hayattan,aşktan,sevdadan,sevilmekten korkuttular. Biri sizi sevse yalandır dediler. Bazıları duygusal olarak size şiddet uyguladı kimse sizi savunmadı. Sizi kimse koşulsuz sevmez dediler çünkü o ana baba bildiklerin koşulsuz sevmediler. İnsanoğlunda evlat sevgisi doğuştan gelmez efendiler sonradan öğrenilir. Hani doğurdum diye anne olmazsın mesela, emzirdin falan diye de ne bileyim altını değiştirince. Kıyamama vardır bi ya sen nasıl kıyarsın aklım almıyor benim anlayamıyorum. Babam yoktu kendime artık yaşamayan babalar yarattım annem de yok başkalarını anne yaptım. Kafamda ideal bir anne yaptım varolanı ona yerleştirdim. Olmadı, pot geldi. On beden büyük geldi. Kemâl Atatürk'e babam dedim mesela ve her zaman beni koruyup kolladığını benimle gurur duyduğunu düşündüm. Öyle somut bir anne yok zihnimde. Neyse velhâsıl kaçıp kurtulma isteği var. Ama bir klişe var ya kendinden kaçamazsın diye kaçamıyorsun. Her kendime yakalandığımda beni kıyıya çekicek bir yoldaşa ihtiyacım var sadece. Onla giderim işte dünyanın bir ucuna. Unuturum da her şeyi anasız,babasız büyüdüğümü. Her şeyi yeniden öğreniriz mesela dünya nasıl oluştu? Güneş ne? Neden her gün doğup batıyor? Ay ne güzel, nasıl parlıyor? Belki gülmeyi de baştan öğreniriz? Paranın ne olduğunu? Kaç paraya yaşayabileceğimizi öğreniriz. Müzik dinlemeyi belki de müzik yapmayı. Yazmayı,okumayı en en baştan. Çocuk olmayı öğreniriz sonra büyürüz yine yavaş yavaş. Ya da büyümemeyi niye büyür ki insan büyümeyiz. Yalnız dalmayı bilmesi lazım. Çünkü kendimden kaçamayacağım için düştüğüm denizlerden dalıp dalıp beni çıkarması lazım. Ondan sonra rahat ondan sonra iyilik,güzellik...
Hayatta insana kötülüğü insandan başka bir tür yapmıyor. Siz hiç gördünüz mü doğada böyle bir şey? İhtiyacı olup da ihtiyacının karşılanmaması gibi bir durum. Mesela ekmeğe ihtiyacınız varsa ekmek size tutup da şunu demez "kendini sadece ekmeğe bağlamamalısın". Bu kadar komplike gitmez olay. Ya da duygusal düşünelim bir kedi yahut köpeğiniz var,onun sevgisine ihtiyacınız var. Hayvan size bunu sunabildiği kadar sunar bana da bel bağlamasan iyi olur demez. Neden ben köpeğim ama bırakıp gitmem. Sonra da hayvanlar sadık,tabii sadık olur bak bir kendi türüne,belki de önce kendine. Bir insana sana ihtiyacım var demek,yalnız hissediyorum demek gerçekten yük. Hani o lafları,hisleri içimde taşıyayım daha iyi buz gibi bir karşılık almaktan. Bundan sonra da insanlar kırılganlıklarını karşı tarafa aktaramıyor diyoruz,böyle şemalar var diyoruz. Tabi olur. Sen en insanî güçsüzlüğünü sevdiğin bir insana açıyorsun değil mi ki insan yalnız yaşayamaz. Ama aldığın cevap insanlara da fazla bel bağlama,işte tek onlara endexli yaşama. Ee ne yapayım gezegen endexli mi yaşayayım,duygularımı mı aldırayım nedir? Sevdiğim her insan gider beni duygusal olarak doyurmaz diye paranoyak mı olayım? Zaten olduk olacağımız kadar. Her şey yolunda olsa bile öylesine söylenmiş en ufak bir lafa takılıp terk edilme şemalarımızı besledik. Yaptık yani sayenizde mutlu musunuz şimdi. Sabahın dördünde uyanıp en yakın hissettiğimiz kişiye bile,ben çok yalnız hissediyorum diyemedik. Neden? İnsanlara bel bağlama,kendini onlara bağımlı kılma. Bok var çünkü. Niye insan seviyorsun ki sevme. Git eğrelti otunu sev. Değil mi ama o sana der ben varım,ömrüm yettiğince de yanındayım. Ot der yani ama insan demez. Hani bunu diyen insan da diğerlerine karşı sizi korumak ister sözde, aman arkadaşım üzülmesin gibi. Ama empati ve insan ilişkileri sıfır olduğu için fark etmeden kendisi de aynı o bel bağlanmaması gereken kişilerden olur, buz gibi duvarlar örer, öylece kalırsınız. Hani diyeyim o yalnızlık duygunuz büyür büyür de o size yarenlik eder o arkadaşınız etmez. Neden o dünyanın sırrını çözmüştür,atomu parçalamıştır : İnsanlara güvenilmez. Yargıyı yapıştırır Newton kanunudur sanki. Ama fark edemez güvenilmez dediği insanoğlunun başında bayrak flama taşır. Asıl sana bel bağlanmaz dostum,asıl sana bel bağlanıp işe kalkışılmaz,duygulardan bahsetmeyi hiç söz etmiyorum bile. Benim içimi zamanında kuruttun umarım başkalarınkini kurutmazsın
Season 3’s a-coming. Your patience will be rewarded, I promise. And it will make you happier than Leo in this picture.
Da Vinci’s Demons: new season 3 photo from Tom | Tom Riley
I'm waiting i'm looking forwardddd come onnnnn 😍
Hüsnü Arkan yazdı.. Soykırım
Soykırım yok, değil mi? Soykırım yok… Bakanlarımız, Başbakanlarımız on yıllardır, neredeyse batı’nın da saygı duymaya başladığını zannettikleri derin bir yalnızlığın gururuyla açıklıyorlar: “Soykırım yok… Bizde soykırım olmaz…” Peki, bizde ne olur? Mukatele olur, tehcir olur…
•
Bizde, Osmanlı toprağının savunulmasının bir gereği olarak iç düşmanların temizlenmesi zorunluluğu var… Soykırım yok… Çünkü bizde devlet o kadar büyük suç işlemez… Yöneticilerimiz, geçmişte ve bugün, utanç ve pişmanlık duyacakları, açıkça özür dilemelerini gerektiren herhangi bir olaya sebebiyet vermemişler, hatta karışmamışlardır… Yüz binlerce Ermeniyi çöllere sürmek, Kürt köylülerine dışkı yedirmek, katır katliamı düzenlemek… Bütün bunlar vatan için yapılmıştır… Hrant Dink millî hislerle öldürülmüştür… Bu yüzden, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin başlıca kuruluş ilkesi olan, bireyi ve azınlıkları devletlere karşı korumak ilkesi bir an önce değiştirilmeli, devletler bireylere ve azınlıklara karşı korunmalıdır… Yalnızca Recep Tayyip Erdoğan’ın ve Kenan Evren’in bu konudaki beyanatları bile, zavallı Batı hukukunun içine düştüğü çaresizliği müteaddit kereler gözler önüne sermiştir… Akape hükümetlerinin Avrupa İnsan Hakları Mahkemelerinde dava konusu olan anlaşmazlıklardaki resmî savunmalarına göz atanlar, onların çaresizliğini ve devletimizin gücünü göreceklerdir… Hatta iki gün önce, cemevlerinin elektrik paralarıyla ilgili olarak aynı mahkemenin temyiz merciine sundukları savunma dilekçesini okuyanların gözleri, bu gücün ışığıyla kamaşacaktır…
•
Ne diyor Bülent Arınç: “Bilerek öldürmedik…” Bu sözlerin uluslararası bir mahkemede savunma yapmak amacıyla söylendiğini düşünün! “Bilerek öldürmedik…” Adama “siz kimsiniz?” diye sormazlar mı? İttihat ve Terakki üyesi misiniz? Doktor Nazım’ın dava arkadaşı mısınız, Talat Paşa mısınız, Bahattin Şakir misiniz? Onların devamı mısınız? Siz kimsiniz? Siz İttihat ve Terakki’ye, Üç Paşalar’a yüz yıldır şiddetle muhalefet eden bir geleneğin temsilcisi değil misiniz? Ne ara düşmanlarınızın saflarına geçtiniz?
•
Bilmeden öldürülen Ermeni sayısını azaltmak konusunda bilim adamlarımızın, tarihçilerimizin gösterdiği gayreti anlamak da mümkün değil… Kimi üç yüz bin diyor, kimi beş yüz bin… Halbuki Birleşmiş Milletler’in soykırım senedi, yok edilenlerin, harcananların sayısına bakmıyor; tam olarak sizin yok etme niyetinize bakıyor… Son yüz yılda Ermeni nüfusunun niye ve nasıl azaldığını açıklayan göstergelere değer veriyor…
•
Biz haksızlık ettiklerimizden özür dilemeyi aşağılayıcı buluruz… Diyanet İşleri’nin başkanı açıklıyor: “Papa’nın soykırım beyanatı, Hıristiyanlık ahlakına bile uymuyor,” diyor… Aynı papalığın Haçlı Seferleri için özür dilediğini unutmuş görünüyor… Ve belki şöyle demek gerekiyor: “Siz de Hıristiyan dünyanın unutabileceği, unutmak isteyeceği ve sizin gibi görmezden geleceği bir özür beyan edin…”
•
Özür beyan edin! Ama öyle yarım ağızla, utangaç ergenler gibi değil… İnsan gibi özür dileyin… Madem kendinizi İttihat ve Terakki’nin devamı sayıyorsunuz… Cinayetleri siz işlemişsiniz gibi özür dileyin… Sizin şimdiki özürleriniz, özürden çok lûtfa, devlet bağışına benziyor… Özrünüzün içinde özür kelimesi bile geçmiyor… Ermenileri Anzakların anmasına, Çanakkale’ye çağırıyorsunuz… Zorda kaldığınızda Atatürk’e sığınıyorsunuz… Af edersiniz Ermeniler, sizin hiçbir bağlayıcılığı olmayan fazlasıyla politik ve göstermelik teminatlarınıza mı güvenecekler?
•
Başkalarını, ötekini, kadınları, içki içenleri, homoseksüelleri aşağılamayı meziyet bilenlerin ortak bir acıdan bahsediyor olmaları bana tuhaf geliyor… Hrant Dink’i valilikte sigaya çekenlerin, katillerini savunanların, katillerle fotoğraf çektirenlerin, katillerin cinayeti millî hislerle işlediğini söyleyenleri yargılamayanların, dahası bir kısmını ödüllendirenlerin… Ortak olabilecekleri herhangi bir acı var mıdır? Soykırım demek için size kaç Ermeni ölüsü yeter bilmiyorum. Kaç ölü sizin utanç duymanızı sağlar? Sekiz yüz bin mi? Üç yüz bin mi?
•
Koruduğunuz bu kadar katil ve azmettirici varken… Bize Hrant Dink yetiyor.
BirGün
I don't want any ring,any kind of purpose. I just want to love me just myself. Not my body,my soul,my mind. Notice me,notice who am i.
Ben bütün köşelerinde şehrin seni öpmek istiyorum Ki artık öpemeyeceğim günlerde oralarda ağlamak için Günler gecelerce
Kestane seven kadın
Ben bir kadını çok sevdim. O da tuttu kestaneyi sevdi. Nesini sevdi o sert yemişin bilemedim. Ben bir kadını çok sevdim. Onu sevmeye başladığımda daha küçücük bir kızdı. Kahverengi gözlerinde bütün yıldızları saklardı sanki. Uzaktan, okulun arka tarafından bile görebilirdim. Abartma, demeyin siz onun gözlerini görmediniz. O da görmedi… Her ne oluyorsa aynaya baktığında yahut fotoğraf çektirince o muhteşem ışıltılar kaybolurdu. O kadar sihirliydi işte. Ama o bunu bilmezdi. Uzun, gür kirpikleri yanağına değerdi bir şey okurken ya da yazarken. Sırf o ana şahit olabilmek için biraz uzağına otururdum. Bembeyaz teninde dudakları karın üstüne düşmüş karanfili andırırdı. Ama o hep rahatsızdı bundan. Daha ince, daha renksiz dudakları olsun isterdi. Kendini bir türlü benim gözümden göremezdi. Aynaya baktığında ne gördüğünü hep merak ederdim. Ben bir kadını çok sevdim. Onu sevmeye başladığımda çocuktu, çocuktuk. Uzun, ince, oldukça narin elleri vardı. Onları nereye saklayacağını bir türlü bilemeyen de bir hâli… Üşümüş iki beyaz güvercin gibi ürkek, kaçışan eller, elleri… Onu çok sevdiğimi anladı mı hiç bilmiyorum. Bazen istedim, delicesine istedim söylemeyi plan bile yaptım. “Sen” diye başlayacaktım. “Kızım sen”. Kızım olmaz. İsmini mi söylesem? Söyleyemem ki. Karşımda olmalı, tam karşımda. “Sen sigara dumanı olsan izin vermezdim.” Neye izin vermezdin ulan? Neye? “İçimden çıkıp gitmene işte…” Ohh! Olmaz. Söyleyemem. Ben o kadını tapar gibi, yeni açan çiçekleri koklar gibi sevmiştim. Nasıl böyle arabesk sözlerle… Yok, yok, hayır! Demedim de zaten hiçbir şekilde demedim. Seni seviyorum, ay lav yu, jö tem, te amo. Hiçbir şekilde, hiçbir dilde… Biliyordum çünkü- belki o da biliyordu- elini tutsaydım sonsuza kadar bırakmayacaktım. Tamamlanmış olacaktım. Sonsuz ne kadar uzun bir süre biliyor musunuz? Korktum. Reddedilmekten, beni sevmemesinden değil de o yıldızları taşıyan gözlerinin, karanfil benzeri dudaklarının, o hüzünlü yüzünün hakkını verememekten korktum. Otuz yıl sonramızı gördüm sanki. Ben seviyorum yine tapar gibi, sabah o, akşam o ama anlamıyorum. Erkeğim sonuçta gözümün önünde eriyip gittiğini anlayamıyorum. O kadar ince düşünemiyorum. Sevdiğim kadın aynı kadın ama o küçük kızda olan ışıltılar azalmış. Kadınca- belki aslında insanca- ince ama önemli şeylerden azalıp koca bir evrenden tek bir galaksiye dönüşmüş. Ve ben, ben onu kurtaramamışım. Belki de saçma ama işte bu yüzden hiç tutmadım elini. Ama hep hatırladığım gibi kalacağını düşündüm ya da hala hayallerimdeki gibi olacağını. Meselâ bir gün sokaktan geçerken tesâdüf ya, bir kafede otururken görecektim onu. Yine kitap okuyor ve uzun kirpikleri yanaklarını okşuyor olacaktı. Ve yalnız. Yanına gidip “Merhaba” diyecektim. Ve her şey o doğru zamanda, o doğru kişiyle akıp gidecekti. Çaba harcamadan, saçma sapan konuşmalar yapmadan, böyle olması gerekiyormuş gibi doğal ve usulca. Ben bir kadını işte böyle çok sevdim. O da gitti kestaneyi sevdi. Nesini sevdi o sert yemişin bilemedim.
Sevgilinize verdiğiniz kitabı aldığınızda kokusunu almak için koklamak gibi hayat,ikimizin uyanık olduğu zamanlarda dönüyor dünya
This is what i want
The mathematician Archimedes once said, “Give me a place to stand, and I shall move the Earth.” As it turns out, he was describing the fundamental principle behind the lever.
Read More
Science is our God
Ve kadınlar bizim kadınlarımız: korkunç ve mübarek elleri, ince, küçük çeneleri, kocaman gözleriyle anamız, avradımız, yarimiz ve sanki hiç yaşamamış gibi ölen ve soframızdaki yeri öküzümüzden sonra gelen ve dağlara kaçırıp uğrunda hapis yattığımız ve ekinde, tütünde, odunda ve pazardaki ve karasabana koşulan ve ağıllarda ışıltısında yere saplı bıçakların oynak, ağır kalçaları ve zilleriyle bizim olan kadınlar bizim kadınlarımız…
sans titre
by chalard-maud.tumblr.com
Every human being has paid the earth to grow up. Most people don’t grow up. It’s too damn difficult. What happens is most people get older. That’s the truth of it. They honor their credit cards, they find parking spaces, they marry, they have the nerve to have children, but they don’t grow up. Not really. They get older. But to grow up costs the earth, the earth. It means you take responsibility for the time you take up, for the space you occupy. It’s serious business. And you find out what it costs us to love and to lose, to dare and to fail. And maybe even more, to succeed. What it costs, in truth. Not superficial costs—anybody can have that—I mean in truth. That’s what I write. What it really is like.
Maya Angelou, in a 1990 Paris Review interview with George Plimpton (via bookmania)
Encourage me babe
from The Book Thief by Markus Zusak
Bilmiyorum gerçekten sen de beni özlüyor musun? Yaşanmamış bazı şeylerin acısı nasıl da kavurur bazen insanı iyi biliyorum. Sen de yaşadın mı böyle tecrübeler,yanlış,göründüğü gibi olmayan insanlar,ters tavırlar,tripler... Hiç bana göre değil dedin mi? Beni özledin mi? Sen olsaydın farklı olurdu dedin mi? You fit me better than my favorite sweater diyebildin mi benim için? Keşke başını omzuma koysa ve susup kalsak geçen altı yılı unutsak dedin mi? Eğer sen istersen ben unuturum. Her şeyi, hatta adımı bile. Yeter ki söyle,söyle bana. Lütfen. "Come back,come back to me!"