Asmalımescit’ten Taksim Tünel’e Doğru Bir Seyir Turu
Asmalımescit’ten Tünel’e doğru ilerleyelim. Tünel’e Müeyyet Sokak’tan çıkabileceğimiz gibi son yıllarda açılan restoranların ve kafelerin hoş bir hale getirdiği Tünel Pasajı’ndan da çıkabiliriz. Tünel Meydam’mn hemen altında açık pembe renkli, büyük bir bina var. Bugün pek dikkati çekmeyen bu bina, aslında Beyoğlu ve İstiklal Caddesi’nin bugünkü görünümünü almasını sağlayan yer.
yüzyıla gelindiğinde Osmanlı başkenti demografik ve fiziksel olarak büyümüştü. Bu, sorunları da beraberinde getiriyordu. Sorunların çözümü için bir takım idari reformlar gerektiğinin farkına varıldı. İdari reformların gerçekleştirilmesinde Avrupa’dan kente göçmüş nüfusun da etkisi oldu.
Kırım Savaşı’ndan sonra 1855’te, kent yönetiminin yeniden düzenlenmesinde önemli bir adım daha atıldı. Fransız modeli uygulanarak “pröfecture de la vüle”in Türkçe karşılığı olan “şehreminlik” makamı yaratıldı. Hatta İstanbul’da bugün aynı adı taşıyan bir semt de var. Şehreminlikten önce varolan kadüık sistemine göre İstanbul dört kadılığa ayrılmıştı: İstanbul, Üsküdar, Galata ve Eyüp. Kadı, belediye başkamnın görevlerini yerine getirmekle beraber aynı zamanda vali, emniyet müdürü ve hakim demekti. Şehreminlik makamına bağlı olarak İntizam-ı Şehir Komisyonu kuruldu. Komisyonun başlıca görevleri şehrin güzelleştirilmesi (tezyin) 4 temizlenmesi (tanzif), sokakların aydınlatılması (tenvir-i esvak), yolların genişletilmesi (tevessü) ve inşaat usullerinin iyileştirilmesi (ıslah-ı usul-i ebniye) olarak belirlendi. Komisyonun kararıyla İstanbul, Paris veya Viyana’daki uygulamalara benzer bir şekilde on dört daireye ayrıldı.
Pera, Galata ve Tophane’yi kapsayan bölge altıncı bölgeydi ve kent reformunda pilot bölge olarak belirlendi. Bu bölgede sokakların düzenlenmesi, döşenmesi, su ve kanalizasyon şebekelerinin tesisi ve bakımı, çöplerin toplanması, sokakların aydınlatılması, çarşı-pazarm denetlenmesi gibi konular Altıncı Daire-i Belediye’nin sorumluluğunda olacaktı. Nitekim, 19. yüzyılın ikinci yansında Beyoğlu bölgesi bir şantiyeyi andırıyordu.
Tüm bu gelişmeler yaşanmaya başlamışken 1870 yılının Haziran ayında Taksim civarında bir evde çıkan ve “harik-i kebir” diye de bilinen Büyük Beyoğlu Yangını, güçlü rüzgarın etkisiyle yayılarak kısa sürede Tarlabaşı, Taksim, Cadde-i Kebir ve Galatasaray semtlerini tahrip etti. Bir gecede 8 bin yapıyı yok eden, 650 kadar kişinin de ölümüne yol açan yangın sonucunda bugünkü Büyük Parmakkapı Sokak’tan başlayarak Galata dahü olmak üzere aradaki bölge tamamen yandı. Bu, Beyoğlu’nun üçte ikilik bir bölümü demekti. Şu ana kadar gördüğümüz binalarının birçoğunun farklı tarihlerdeki yangınlardan sonra onarıldığından, yıkılıp yeniden yapıldığından söz ettik. İstanbul’un ahşap konut dokusu kentin tarihi boyunca birçok yangına neden oldu. Nüfus arttıkça bina sayısı, bina sayısı arttıkça da yangınlar arttı. Gerçekten de İstanbul’da yaşanan yangınların sayısı yüzlerle ifade edilir.
Sadece 1853 – 1906 yılları arasında 229 büyük yangın görüldü. İstanbul seyahati sırasında bu yangınlardan birisine denk gelmese de görgü tanıklarından duyduklarını bir hikayede toplayan en ünlü İtalyan gezgini Edmondo de Amicis İstanbul halkının yaşadığı paniği ve acıyı şöyle ifade eder: “ İstanbul sakinleri için yangın’ kelimesi ‘her türlü belayı’ ifade eder. Yangın var!’ feryadı ise tüyleri diken diken edici korkunç, meşum, duyanı yeise gark eden bir feryattır ki şehir iliklerinde hisseder ve insanlar Allah’ın gazabının haberini almışçasına sokaklara akarlar.” (Amicis, Edmondo de, İstanbul, Kültür ve Turizm Bakanlığı, Ankara, 1986) Şehre belirgin karakterini veren ahşap konut tipini tercih edilmesinin çeşitli nedenleri vardı: Deprem korkusu, kırsal alışkanlık, maddi imkanların yetersizliği ve kaderci dünya anlayışı gibi. Ama temel neden ekonomikti. Ahşap ucuzdu ve inşaatı kolaydı. Bu nedenlerden dolayı yangınların yok ettiği ahşap binaların yerine sürekli yenileri yapıldı. Belli bir zamana kadar ahşap yerine kagir bina yapılması sadece “tavsiye” edildi; ancak 1870 yangınından sonra zorunlu hale getirildi. Yangının İstanbul’a sağladığı tek fayda belki de modem anlamda bir itfaiye teşkilatının kurulmasına sebep olmasıydı. Macaristan’dan getirilen Kont Seçeni (tam adı Comte Öden Szecheny) adlı bir subay yangından altı sene sonra İstanbul’da bir itfaiye alayı oluşturdu.
Ünlü Macar yurtseveri Istvan Seçeni’nin oğlu olan Kont Seçeni, tam kırk sekiz sene İstanbul itfaiyesinin müdürü olarak hizmet vermişti. Seçeni, gerçekten alanında çok bilgili ve ileri görüşlüydü. 1877’de Boğaziçi’ndeki yalıların ahşap olduğunu görerek (bugün bile olmayan) deniz itfaiyesini kurma fikrini ortaya atmıştı. II. Abdülhamid’den de paşalık unvanı alan Seçeni, 1922’de İstanbul’da öldü ve Feriköy’deki Latin Katolik Mezarlığı’na gömüldü. Hatta, Fatih’te Seçeni’nin adını taşıyan ve’pek fazla kişinin bilmediği bir de müzesi (Türkiye’nin tek itfaiye müzesi) var.
Aslında Kont Seçeni, bitmek bilmeyen yangınlarla mücadelesine başlamadan çok daha önce, 1836’da İngütere’ye sefir olarak gönderilen Mustafa Reşid Paşa, sultana gönderdiği mektupta yangınlarla başı belada olan Türklerin, İngiliz gazetelerinde “Acaba memleketinizde taş yok mudur? Tlığla imalini ve kagir inşasını büenler bulunmaz mı?” türünde cümlelerle, alay konusu yapıldığını ifade etmişti.
Reşid Paşa’nm ünlü mektubu hemen olmamakla beraber, şehir reformları için düğmeye basılmasında etkili olmuştur. Nihayetinde, mühendis, mimar ve yöneticüerden oluşan bir komisyon kuruldu. Komisyonun ilk işi bir yeni şehir (nouvelle vüle) projesi tasarlamak oldu. Proje tam olarak uygulamaya dökülmese de Beyoğlu’nda önemli değişiklikler gerçekleştirildi. Büyük Yangını izleyen 20-30 yılda ahşap binalar yerini Batı tarzı modem ve estetik taş binalara bıraktı.
Büyük anıtsal yapıların, apartmanların, okulların, ibadethanelerin, hanların ve pasajların yapımı kısa zamanda tamamlandı. Yeni yapılan binaları Avrupai tarzda restoran ve kafeler, iş ve alışveriş merkezleri, şarküteriler, oteller, modaevleri, kitapçılar, yayınevleri, seyahat acenteleri, kuaför ve güzellik salonları, saatçiler, tuhafiyeciler, perukçular, şapkacılar, oyuncakçı dükkanları süsledi. İstanbul halkı tiyatrolar, sinemalar, kafe-şantanlar, barlar, pavyonlarla tanıştı. Sokakların yıkanması, çöplerin toplanması, kaldırımların döşenmesi gibi basit şehircilik hizmetleri başladı. Türkiye’de ilk sokak ışıklandırması yapılan yer İstiklal Caddesi, ilk halka açık park alam da Taksim Gezi Parkı oldu. Reformlar sonucunda Beyoğlu bölgesi bambaşka bir görünüme kavuştu. 19. yüzyılın sonlarına doğru Grand Rue de Pera zamanın gözde başkentleri Paris, New York, Londra ve Viyana’daki caddelerle yarışacak duruma geldi. Hatta, Beyoğlu’ndaki çok kültürlülük dünyanın hiçbir kentinde yoktu.
Tüm bu reformların planlandığı, finanse edildiği ve de uygulandığı yer olan Altıncı Daire Binası bugün Beyoğlu Belediyesi olarak hizmet veriyor. 1879-83 yıllan arasında adım Hollanda Elçiliği’nden hatırlayacağımız İtalyan mimar Giovanni Battista Barborini tarafından yapılan bina Türkiye’nin ük belediye binası olma özelliğini taşıyor. Barborini, 1820’de Piacenza’da doğdu ve İtalyan ekolüyle yetiştikten sonra 1849’da İstanbul’a geldi. Otuz bir yıl kaldığı İstanbul’da Tarla-başı Alman Protestan Kilisesi, Çemberlitaş Hamamı, Moda’daki Assumption Church ve Mercan’daki Ali Paşa Canın gibi binalara da imzasını attı. Beyoğlu Belediye binası veya eski adıyla Palais Communal de Pera, simetrik cepheleri, geniş kat silmeleri, saçak silmeleri, köşe pilastrlan, pencere korkuluk ve allıklarıyla kendine özgü bir yapı.