az önce çayı bardağa doldururken şunu fark ettim: sıvının kabın şeklini alma zorunluluğuna şahit oluyoruz her gün. çay bardağa boyun eğiyor çünkü formu yok. ruhumuz da böyle; bedene girer ve bedenin şeklini alır çünkü onun da formu yok.
One Nice Bug Per Day
sheepfilms
hello vonnie
🩵 avery cochrane 🩵

Product Placement
art blog(derogatory)
𓃗
KIROKAZE
The Stonewall Inn

Andulka

#extradirty
I'd rather be in outer space 🛸

titsay
NASA
RMH

No title available
let's talk about Bridgerton tea, my ask is open

tannertan36
Aqua Utopia|海の底で記憶を紡ぐ

if i look back, i am lost

seen from Germany
seen from Syria
seen from Poland

seen from Singapore
seen from United States
seen from Türkiye

seen from Brazil

seen from Malaysia

seen from Malaysia
seen from United States

seen from Slovenia

seen from United States

seen from United States

seen from United Kingdom
seen from Haiti

seen from United Kingdom

seen from Türkiye

seen from United States
seen from United States
seen from United States
@luvareth
az önce çayı bardağa doldururken şunu fark ettim: sıvının kabın şeklini alma zorunluluğuna şahit oluyoruz her gün. çay bardağa boyun eğiyor çünkü formu yok. ruhumuz da böyle; bedene girer ve bedenin şeklini alır çünkü onun da formu yok.
"ben yalnızca sevdiklerimi sınarım" dediğinde rabbim, acıyı bir şerefmiş gibi göğüsledim.
“The Poor Man’s Umbrella” by Weighty Winds - A vast leaf cradled by hands, merging human touch with nature’s design.
Allah yok ağlama
ahlakta yok. gel. sana yokluğun ne demek olduğunu fiziksel olarak tecrübe ettireyim. varlığının boyutlarını sıfırlayayım. bakalım yokluk nasıl bir şeymiş. ne de olsa sadece carbon tabanlı bir organizmasın. sabah yaptığım kahvaltı ile senin aranda hiçbir fark yok.
insanların bana gelip iletiden veya anondan "allah yok" yazmaları hiç kendi lehlerine işleyen bir davranış değil. çünkü allah yoksa eğer benim bir domatesi kesmemle bir adamı kesmem arasında bir fark da yok. bana bu ikisinin arasındaki farkı "allah yok" diyen kimse açıklayamaz. ateist bir evren modelinde insan, tesadüfen bir araya gelmiş organik molekül yığınından başka bir şey değil. domateste benzer başka bir hücresel dizilimden ibaret. niye domatesi kestiğim gibi insanları da kesemeyeyim mesela? adam bana "yaşamaktan zevk alıyorsan, yaşatman lazım" diyor. ben yaşamaktan değil, öldürmekten zevk alıyorum. öldüremeyeceksem yaşamamın bir anlamı yok. ahlak boşluğu dediğim bu. niçe gibi kendi ahlakımı oluşturuyorum istediğim gibi. öznel bi ahlak ve yanlışlanamaz. aklıma düşürdüler ama. şimdi oturup allah yok mu acaba diye düşüncem ve eğer yoksa dünya kendine iyi baksın :d yapmayacağım bi şey yok. çünkü neden olsun?
dünyayı kendi istediğim biçime sokana kadar oynayacağım.
acaba bir insanı gerçekten anlamak mümkün mü, yoksa hepimiz birer kapalı kutu olarak mı öleceğiz?
aslında bazı insanların içlerinde merak edilecek bir mekanizma dahi yok. girdi aynı, çıktı aynı. korku veriyorsun, itaat alıyorsun. yalan söylüyorsun, kabul alıyorsun.
bir haftadır kuzenimdeyim. ali yok. zihnim oksijensiz kaldığı sıkıcı bir fetret devrine girdi. tüm hafta boyunca aliyi aradı gözlerim. onun ukala ve pervasız varlığının çevremde dolaşmasını özledim. sorularım havada asılı kaldığı için zihnim sanki bir bataklık gibi ağırlaşıyor. kimse bir şey sormuyor, ben kimseye bir şey soramıyorum. aliyi özledim. herkes yüzeyde yüzmekten son derece memnun. aliye gideyim ve beni seçtiği bir konunun içine dikey daldırsın istiyorum. ali haklıydı. beni kendi zihnimin steril, cansız odasından çıkarabilen tek şey onun kontrolsüz gürültüsüydü. ben bir haftadır yaşıyor/konuşuyor/düşünüyor gibi yapıyorum ama zihnim çalışmıyor. onun alaycı gülüşüyle "çok basit efsun" deyip en yoğun varoluşsal sancılarımı tek bir fiziki kuralla önüme atışı olmadan bazı soruların altında eziliyorum.
bir haftadır benden uzakta. ne yapıyor? yine beni mi düşünüyor? onun yanında zihnimi başka bir şeyle oyalamama çıldırdığı gibi, benden ayrı kaldığı bu yedi gün boyunca odasını mı darmadağın etti? sırf bir kitaba gereğinden fazla odaklandım diye ortalığı darmadağın eden adam, yedi gün boyunca yokluğumla nasıl baş etti? duvarlara yine anlayamadığım formüller çizmeye devam ediyor mu? kliniğin onda bıraktığı izleri hala üzerinde taşıyor mu? belki de kurnaz zekasıyla sırf benim zihnime yeniden sızabilmek için yeni manipülasyon yolları kurguluyor. çoğu zaman beni manipüle ettiğini bilmeme rağmen bunu yapmasına engel olamıyorum.
şimdi bu odaya, pervasız ve sınır tanımaz adımlarıyla girse.. yine o ukala ve alaycı tavrıyla dibimde bitse. bana kişisel alan kavramının gerçek olmadığını çünkü atom altı seviyede hiçbir katı maddenin aslında birbirine temas etmediğini söylese. koltuğumun kolçağına tünese ve elindeki tek bir cümleyle zihnimdeki bütün bu kaosu bir fizik kuralına indirgeyiverse.. ona kızsam, sınırlarımı ihlal ettiğini yüzüne vursam.. o da o sinir bozucu gülüşüyle yüzüme bakıp "sınırları aşmama izin vereceğini ikimiz de biliyoruz" dese.
haklı çıkmasından nefret ediyorum. ama onun haklılığı dışında zihnimi ferahlatan hiçbir hakikat bulamıyorum.
eğer bu bir hastalıksa, bir hastaya uyduğum için ben de bir hasts mıyım? onun zihninde kurguladığı tekinsiz evrene kendi rızamla çekiliyorsam, onun gürültüsü olmadan zihnim nefessiz kalıyorsa, ben neyim?
normal bir insan, bir fırtınanın ortasında kalmaktan korkar; bense o fırtınanın gelip benim kurgusal huzurumu yerle bir etmesini bekliyorum. ali bir deli olabilir.. ama bir delinin sunduğu zihinsel gerçeğe, akıllı geçinen binlerce insanın yüzeyselliğinden daha çok ihtiyaç duyuyorsam, belki de benim teşhisim daha ağırdır. onun hastalığı kontrol edemediği bir kasırga. benim hastalığım ise o kasırganın tam ortasındaki göze sığınmayı seçen katıksız bir gönüllülük. şu an burada olsa "kendi kendine soru sormayı kes efsun." derdi. sağlık ve hastalık ne ki? sahi, kim sağlıklı? ortalama insan zihni mi? sınırları çizen de tam olarak bu çoğunluk bilinci mi? sağlık, zihnin çevreye uyum sağlama kapasitesi mi? nedir sağlık? sistem seni işlevsel buluyorsa "sağlıklısın" mı?
bu tel örgüleri kim çekti zihnimizin sınırlarına? ali, kimsenin duvarına çarpmadan, kimsenin huzurunu bozmadan yaşamaya çalışıyor. ona "sağlıklı" teşhisi konması için. klinikte kapatıldığı, duvarlarını ezberlediği odalara geri dönmemek için. dehasını tımarlayıp, keskinliğini uyuşturup "uyumlu bir nesne" haline gelmeye çalışıyor. çünkü sınırları ihlal eden, şüphe duyan, derinliğe dikey saldıran bir zihin, sistem için her zaman bir "arıza", bir hastalıktır.
"çün mansûr gördü, enel hak dedi. berdar ettiler, işitin onu.
zinhâr ey yunus, gördüm deme sen. dâra çekerler, gördüm diyeni"
gördüm diyeni dâra çekerler.. gördüğünü bağırırsan sen hastasın. kör bir şekilde devam edersen sağlıklısın. şimdi ali, o darağacından henüz inmiş bir adam gibi dolanıyor etrafımızda. ama yapamıyor. çünkü gördüğünü unutamıyor. benim yanıma geldiğinde gizlemeye çalıştığı "ben gördüm" feryadı yeniden nüksediyor. benim yanımda dâra çekilmekten korkmuyor. sınırlarımı ihlal ederken, zihnimin köşesindeki en karanlık kilitleri açarken yine aynı pervasızlıkla bağırıyor. ben onun darağacı mıyım, yoksa gördüğü hakikatlerin bu dünyadaki tek şahidi mi?
eğer onu görmek, onunla aynı hezeyana batmaksa.. beni de onunla aynı darağacına çekecekler bir gün.
nikahsız sevgililik yaşayan kadınlar işçi haklarına sahip olmalı bence.
çünkü bir kadının duygusal ve bedeni teslimiyeti dünyadaki en değerli metalardandır. romantizm adı altında erkeğin teslim alışını buna eşit tutmak adi bir dolandırıcılık değil mi?
kadın o kadar değerlidir ve bedel o kadar yüksektir ki erkeğin nikah adındaki bir borç senedine imza atması şartı konmuştur. erkek bu senetle kadını ya gücüne ve mirasına ortak eder ya da fakirse ona köle olur. nikah ile ortaklık veya kölelik senedi vermeyen erkekler ise işveren pozisyonunda oluyor. duygusal ve bedeni özveriyle kendisine hizmet eden kadına minimum işçi haklarını temin etmekle yükümlü olmalı. buna uymayan erkek dolandırıcı, kadın ise enaidir.
nikahsız sevgililik, kadınlar için bir işçilik kurumudur ve işçi-iş veren hukukuna tabi edilmeli. cinsiyet eşitliğinin yolu; farkların inkarı değil, farkların bedelinin ödenmesidir. kadın haklarını koruma ve medeni kanunu çağın gereklerine göre yenilenmeli.
bazen adımlarımıza bakıyorum. yere ne kadar mukaddes bir şeye tutunur gibi basıyoruz.. bu binaya, bu taşlara, bastığımız şu toprağa tam bir emniyetle teslim olmuş gibiyiz. neden? çünkü üzerinde durduğumuz yer burası. bizi tutuyor.. değil mi? peki ya tutmuyorsa? şu an bastığımız zeminin gerçekten var olduğuna dair kanıtımız nedir? gözlerimizin onu görmesi mi, yoksa ayaklarımızın altındaki sertlik hissi mi? ya ağırlığımızı taşıdığını hissettiğimiz şey büyük bir yanılgıysa?
ibn sina'nın "askıda kalan adam" mertebesini hiç düşündünüz mü? sizi dış dünyadan, duyularınızdan, bu mermer taşlardan, hatta kendi bedeninizden bile tamamen yalıtsak; hiçbir şeyi hissetmediğiniz, görmediğiniz karanlık bir boşlukta süzülüyor olsanız bile, "ben varım" bilincini kaybetmezdiniz. çünkü ruhun, var olduğunu bilmesi için bu taşa/bu mermere ihtiyacı yok.
eğer ruhumuzun var olmak için bu zemine ihtiyacı yoksa ve duyularımız bizi her an aldatabilecek aciz birer vasıtaysa.. şu an basmakta olduğumuz zemin mi bizi tutuyor, yoksa biz sadece zihnimizde yarattığımız mutlak bir boşluğun üzerinde, hiçbir şeye tutunmadan mı duruyoruz? ya şu an bastığımız yer aslında koca bir hiçlikse ve biz sadece öyle zannettiğimiz için düşmüyorsak?
bazen kafamı kaldırıp etrafıma baktığımda, çevremdeki duvarlar, devasa binalar ve daha iki saniye önce bastığımdan emin olduğum zemin bir anlığına gözümün önünde flulaşıyor. zihnimin içindeki tek bir soruyla tüm algım eğip bükülüyor. boşlukta asılı kalıyorum. dengem sarsılır gibi oluyor. parmaklarım tutunacak bir yer arıyor.. zihnim beni hiçliğe fırlatıyor. fakat ben ayaklarımın altındaki yanılsamayı boşverip hayatıma devam etmek zorundayım.
"yoksa siz, sizden öncekilerin başına gelenler, sizinde başınıza gelmeden cennete girebileceğinizi mi sanıyorsunuz?"
putlara tapan cahiller olduklarını sandık bizden önce ki kavimlerin, halbuki putlar birer semboldü. o çok gelişmiş eski uygarlıkların aynısını yaşıyoruz tekrar tekrar.. tarihin en başından beri sürekli aynı şeyleri yaşıyoruz, aynı sonlara gidiyoruz. biz allah'ı unuttukça Allah bize her şeyin kapısını açıyor.. açtıkça "ne kadar çok geliştik, artık dinlere ihtiyacımız yok." diyerek meydan okuyoruz tanrıya. sonra kendimize ve teknolojimize en çok güvendiğimiz anda gazabı geliyor ve bizi ansızın yakalıyor.. her seferinde büyük bir özgüvenle aynı hataları yapıyoruz çünkü biz.. insanoğlu hiç değişmiyor. göz göre göre aynı sona doğru gidiyoruz.
bunları görebiliyorum fakat bunları engelleyemiyorum. açamıyorum insanların gözlerini ve çaresizce izliyorum kendi sonlarına gidişlerini.
"peygamber’e indirileni dinledikleri zaman hakkı tanımalarından dolayı gözlerinin yaşla dolup taştığını görürsün."
"kendilerine hatırlatılanları unuttuklarında üzerlerine her şeyin kapılarını açtık"
teknoloji.. allah insanları geriye götürmekle değil, bir daha geri dönemeyecekleri şekilde ileriye götürmekle cezalandırıyor.